• Beyazlar kendilerini taparcasına severler; kurbanlarının , kendi bencil, gururlu düşüncelerini benimsemediklerini bir anlarlarsa, huylanmaya başlar beyazlar. Amerika'da, çağlar boyunca, siyah
    halk boyuna kurban edilirken, vahşetle ezilirken , sömürülürken, 'Velinimetim, Efendim' şeklinde yaltaklanırken ve Tom Amcalaşırken her şey çok güzddi. Ama şimdi , durum değişmişti. Bu işte başı çeken beyazların gazeteleri olmuştu; makale yazarları, fıkra ·yazarları olmuştu;
    "Tehlike çanları çalıyor!" (. .. ) 'nefret elçileri' (. .. ) 'ırklar arasındaki güzelim ilişkiler koptu kopacak' (. .. ) 'siyah kafatasçılar' ( ... ) 'siyah üstünırkçılar', ve daha neler neler. Daha gazetelerin mürekkebi bile kurumadan, haftalık haber dergileri bastı yaygarayı: 'Nefret tellalları' (. .. ) 'zorbalık tohumu saçanlar' (. .. )
    'siyah ırkçılar' (. .. ) 'kara faşistler' (. .. ) 'Hıristiyanlık düşmanları' (. .. ) ve
    hatta 'Komünizm telkincileri
    Alex Haley
    Sayfa 413 - İnsan Yayınları
  • 83 syf.
    ·Puan vermedi
    Satranç #starkyorumluyor
    Stefan Zweig’ın adını o kadar çok duydum ki bu beni biraz ürküttü. Usta bir yazar olduğunu düşündüğümden sürekli erteledim çünkü dilinin ağır olacağını ve yeterince iyi bir okuyucu olmadan okursam sıkılabileceğimi düşündüm. Şu an yeterince iyi bir okur muyum peki? Kesinlikle hayır ve yeterince iyi bir okur olmak için daha neler neler okumalıyım Allah bilir. Bir cesaret başladım Satranç’a. Yazardan okuduğum ilk kitap. Kimisi yazarın bu kitabıyla başlamamın hata olduğunu söylese de iyiki bu kitapla başlamışım. Olağanüstüydü. Kitabı elimden bırakmak istemedim. Sanki bir maratonda koşuyormuşum gibi nefes nefese okudum. Kelimeler o kadar hızlı akıyordu ki bu kesinlikle yazarın başarısı. Diline aşık oldum. Şu an yazarın bütün kitaplarını okuyasım var. Asla beğenmem diye de kaygılanmıyorum çünkü bu kalemin sahibi kötü bir kitap yazamaz. Favori yazarlarım arasına üst sıralardan girdi ve Satranç da yılın favorileri arasına üst sıradan girecek. Kurgu içinde kurgu okudum. Bambaşka bir tarz bekliyordum oysaki. Bu kadar usta bir yazar olmak herkesin harcı değil. Artık her kitabı beğenemeyeceğim sanırım. Zweig okuyun gençler ve okutun!
  • Nisle
    Nisle Öldüğünü Google'dan Öğrenen Adam'ı inceledi.
    200 syf.
    ·Beğendi·6/10
    Daha önce hiç Doğu Yücel okumamış birisi olarak neyle karşılaşacağıma dair bir fikrim yoktu. Genelde de zaten aldığı kitapların arka kapak yazılarını veya söylentileri unuttuktan sonra okumayı tercih ederim ki beklentilerin içinde boğulmadan daha objektif yaklaşabileyim. Doğu Yücel’in yazdığı öyküleri derlemiş olduğu bu kitap üç ana bölümden oluşuyor; Düş Gibi, Gerçek Gibi, Gelecek Gibi. Bütün bu bölümlerin tamamında on üç öykü yer alıyor.

    Öncelikle bizleri kitaba adını veren öykü karşılıyor. Okuması keyifli bir öykü olarak bizi kitaba hemen ısıtıyor. Karakterimiz öldüğünü Google’dan nasıl öğrendiğinin hikayesini trajikomik olarak anlatıyor. Esprili dili gülümsetirken hikayenin gidişi de insanı düşündüren cinsten.

    Jules Verne alıntısıyla bizi hemen ikinci öyküsü “Denizler Altında” selamlıyor. Bir adamın çeviri işiyle uğraşırken tanıştığı Lara adlı bir kızla yaşadığı aşk kaçamağının ve denizin altındaki çılgın deneyimlerini anlatıyor. Belki aşk yüzünden belki de birinci tekil şahıs anlatım yüzünden pek fazla hoşuma gitmedi. Öyküde beni sarmayan bir şeyler vardı. Sıra dışı olmasına rağmen sıradan bir havası vardı.

    “Terk Ettiler” adlı üçüncü öykü sanırım en derinlikli öykülerden birisiydi. Hem merak açısından hem de anlatım dili açısından gerçekten güzel dokunuşlara sahipti. Okuduğunuz veya tarihten ya da sanattan bildiğiniz kimselerin/karakterlerin bir anda gitme dürtüsüyle yaptığı bazı şeyleri de içeren hoş bir öyküydü. Yazar öyküyü gayet güzel toparlayarak okuyucuyu memnun ediyor.

    Düş Gibi bölümünün en son öyküsü olan “Para Adam” bir eleştiri öyküsü olmuş. Şimdi düşününce sanırım yazarın vermek istediği mesajlar bazı öykülerinde çok açıkken bazı öykülerinde çok yüzeysel. Bu öyküde mesaj daha ortada olduğu için ve diğer öykülerle bir bağlantısı yok. Sanki aykırı bir öykü gibi duruyor kitabın içinde. Kendi halinde değerlendirmeye alırsak oldukça çılgın bir öykü de diyebiliriz.

    “Dr. Sanalaşk veya Nasıl Kaygılanmayı Bırakıp Bomba Uzmanı Oldum?” bir yazarın başına gelebilecek en uçuk şey sanırım bu öyküde var. Aslında bu öyküde bir sistem eleştirisi içeriyor. Çok beğendiğim öykülerden birisi değildi. Bana daha çok bir mesajı verebilmek için oluşturulmuş hissi uyandırdı. Böyle bir amaç vardır ya da yoktur, bunu bilmemem elbet ama bende uyandırdığı his böyleydi.

    “Saat gece 3’te” daha başından sonunu belli eden ama sonunu belli etmesine rağmen okuması keyifli öykülerden birisiydi. Açıkçası en çok güldüğüm öykü buydu diyebilirim. Bu tarz yanlış anlaşılmalar içeren öyküler beni hep eğlendirmiştir.

    “Karafatma” adlı öykü Dino Buzzatti alıntısıyla karşılıyor sizleri. Bu arada alıntıları da çok beğendiğimi dile getirmeliyim. Güzel bir nüans olmuş. Her kitapta bu tip alıntıları sevmesem de öykü kitabı için gayet hoş duruyordu. Bu öykü hakkında diyebilecek hiçbir şeyim yok. Benim fazlasıyla huylandığım bir öykü olduğu için çok rahatsız ediciydi. Belki de kendisi de rahatsız edicilik eklemek istemiştir. Belki de böyle düşünmemiştir. Bilemiyorum ama açık ara hiç sevmediğim hatta huylandığım için kitabı kapatmama neden olan öyküydü.

    “Aksak Ritim” bana göre çağın en büyük sorunlarından birisine değiniyor. İntihar konusunu farklı bir bakış açısıyla ele alıyor. Düşündüren, etkileyen, sorgulatan öykülerin başında geliyordu. Yazarın bu noktada güzel bir gözlemci olduğu sonucuna da vardım.

    “Kusursuz Ayrılık” sevgilisinden ayrılmak isteyen ama bir türlü ayrılamayan bir adamın hikayesi. Aslında sevgilisinden ayrılmak yerine sevgilisinin kendisinden ayrılmasına neden olmayı istiyor ama işler öyle bir karışıyor ki hiç istemediği bir durumun içine düşüp köleleşiyor. Orijinal olduğunu söyleyemem sanırım. Benzer temalar filmlerde veya dizilerde daha önce de karşıma çıkmıştı.

    “Yaktın Bizi Kasparov!” Gelecek Gibi bölümünün ilk öyküsü. Edgar Allen Poe alıntısıyla bizi selamlıyor. Yapay Zeka ile insanın arasındaki savaşa göz kırpıyor ama farklı bir yoldan yapıyor bunu.

    “Sakin Ol ve Algoritmaya Güven” Bugün yaşadığımız dünyanın nostalji olduğu ama çok çok eski bir nostalji olduğu düşünülerek yazılmış bir öykü. Hayat geliştikçe daha robotik ve sığ bir hâl alınca insanların hissedebilecekleri üzerine yazılmış bir öykü.

    “Hayatımın Rolü” siyasi bir öykü olmasına rağmen incelikle kurgulanmış ve insanın kafasına şüphe sokan türden bir öykü. Bu öyküyü de beğendiklerim arasında rahatlıkla sayabilirim. Belki bazı yerleri biraz uzatılmıştı ama bunlar taş çatlasa üç-beş cümleden öteye geçemezdi. Kurgu, tasarı, eleştiri, son bakımından en başarılı öykü olarak görüyorum.

    “İstanbullu” öyküsü ele aldığı konu bakımından temelde güzel olsa da bende bir yarım kalmışlık veya eksiklik hissi oluşturdu. Dikkat çekici noktalar elbet vardı ama bize öyle enteresan bir şey de sunmuyor.

    Uzun lafın kısası öykülerinin yarısı gerçekten insanı etkilerken diğer yarısı o kadar ilgi çekici değildi. Fazla risk alınmamış, güvenli sularda yazılmış bir eser gibi geldi. Aslında daha çok beğenmediğim kısım sanırım verilmek istenen mesajın çok ortada olması ve kendisini fazlasıyla ortaya koymasıydı. Bazı öyküler sadece o konudaki mesaj için yazılmış havasında duruyordu bu sebepten. Düşünmeye iten ve sorgulama yaptıran öyküleri bu yüzden daha hoşuma gitti. Teraziye koyunca da ortalama bir kitap diyebilirim. Öykülerin neler anlattığına yuvarlak olarak değindim ki yarın yazarın kitabını almak isteyenler nasıl bir kitapla karşılaşacaklarını az çok bilsinler diye. Bana kalırsa okuduğum çoğu yazardan iyiydi. Her tarzı deneyerek kendisini geliştirmekte olan bir yazar izlenimine kapıldım.
  • 176 syf.
    ·2 günde
    Bir söz vardır:
    İnsan içinde yaşadığı çağa babasına benzediğinden daha çok benzer.
    Yaşadığımız çağa benziyor muyuz ? Hangi jenerasyonuz ?
    -X,Y,Z
    90’larda dünyaya gelenler için Z kuşağı olduğumuz söyleniyor. Ağ ortamında doğup-büyüdüğümüz icin “dijital yerli” de diyebiliriz.
    Türkiye’de yaşayanlar için dijital topluluğa ilk adım attığımız yıllar. 93 Halkın internet ile tanışma süreci. 94 Türkiye’de ilk internet cafelerin uygulamaya geçtiği dönemler.
    Peki dijital toplumda yaşamak,bizi daha iyi ya da daha kötü anlamda değiştiriyor mu ?
    İnternetin dünyamıza girmesi ile beraber bizlerde nasıl bir değişim oldu ?
    Şöyle ki atalarımızdan hepimizin bildiği kadarıyla birçok savaşa,birçok sıkıntı ve imkansızlığa rağmen bizler kadar endişeli,kaygılı,depresif değillerdi.
    Varlığın içinde iken buhranlardan çıkamayan bir nesil olduk. Sıkıntı,depresyon çeşitli sıfatlar ile aynı hastalıkları dile getirip durduk.
    İnsani düstûrlara vakıf olamadan,iletişim kuramadan, bir araya gelemeden,yediğimiz yemeğin lezzetine varamadan hülâsa kendimize gelemeden göçüyoruz.
    Tehlikenin farkında olmak icin içinde bulunduğumuz durumun ehemmiyettini bilmemiz gerekiyor.
    Kitabı okudukça evvelki senelerde katıldığım bir semineri anımsadım.
    Ayşegül Dede (masal anlatıcı eğitimcisi) internet kuşağı çocuklar icin şunları dile getiriyordu:
    “İşaret parmağı değil canım artık onlar. (İşaret parmağını göstererek.)İnternet parmağı,bir tuş ile geliyorlar, o parmaklarını bizden daha iyi kullanıyorlar.”

    Küçükken hepimizin masallardan bildiği sihirli bir obje vardır. “Sihirli ayna” söyle bana dediğimiz zaman her şeyi bilebileceğimizi sanıyorduk. Şimdi ki çocuklara soruyoruz senin evinde kaç tane sihirli ayna var ? Saymaya başlıyorlar telefonlar,iPad’ler,tabletler,bilgisayarlar..
    nefes almadan bütün elektronik aletleri dile getiriyorlar. Sonra başlıyorlar -hey Siri bana kutup ayılarını gösterir misin ? - Siri uzaylılıları görmek istiyorum. -Siri babamı arar mısın ?
    Evet internet çağında doğup yerlileri olarak,ergenliğinden sonra tanışan dijital göçmenlere (ebeveynlerimize) göre dijital çağa hakimiz. Peki ya devir daim olduğunda,ebeveyn olarak devam ettiğimiz süreçte nasıl hitap etmeliyiz, neler yapmalıyız ?
    Kitabı okurken üzerinde durduğu asıl nokta buydu. Bilinçli miyiz ?
    Kitabımız bize şunları söylemiyor. Hemen telefonu kapatın,bilgisayarı çöpe atın. Her ne kadar fişi çekilecek bilgisayar kalmasada fişini çekin. Üzerinde durduğu nokta bilinçli kullanıyor muyuz ?
    Ne kadar biliyoruz ? Hangi programları kullanıyoruz, kullanırken neleri filtreliyoruz ?
    Geleceğin ebeveynleri olarak internette ne kadar zaman harcayıp nerelerde geziniyoruz?
    Peki ya “dijital mahrem” ne demekti?
    Kitabımız 6 kısımdan oluşuyor:
    -Mahremiyet dijitale nasıl taşındı ?
    -Önce mahremiyet vardı sonra dijital ?
    -Mahremiyeti ihlal edenler
    -Özel hayatınız nasıl “veri”liyor ?
    -Dijitalin de hastalığı çıktı!
    -Dijitalde çözüm yolları
    Mâlumunuzdur ki iki kişi sohbet ettiğimiz bir whatsap platformunda bile sohbetlerimiz iki kişi arasında kalmıyor. En basit bir örnek ile sanal bir markette gezerken sepete eklediğimiz veyahut açtığımız bir ürüne benzer onlarca ürün görmemiz acaba izleniyor muyuz hissiyatı hepimizde uyandırmıştır.
    Paylaşım yaptığımızda,paylaşımların sadece kendi izin verdiklerimiz ile paylaştığımızı düşünebiliriz. Ancak bunların hepsini,istemediğimiz “el alemin” eline teslim ettiğimizi unutuyoruz. Biri bizi izliyor desek yeridir.

    “Yapılan deneyde bir grup katılımcının paylaşımlarına 48 saat süreyle ağlarındaki diğer kişilerin erişimi engellenmiştir. Hiç beğeni almadıklarını düşünen katılımcıların daha depresif oldukları ve özgüven hissettikleri saptanmıştır.”
    Evet.
    Diğer bir sorunumuz. Beğeni hastalığı. Zira ailesi tarafından takdir edilmeyen,sevgi gösterilmeyen ilgi ve alakayı alamayan bir çocuk gerekli ilgiyi görmek adına sahte profiller,sahte fotoğraflar ile dikkatleri celbetmek istiyor. Narsizm başta olmak üzere birçok olumsuz doyuma bu şekilde ulaşmak istiyor. Özellikler ergenlik dediğimiz yaş grubunda hislerini durumlar ile ifade etmek,
    arzularına sosyal medya ile ulaşmak istiyorlar.
    “Ebeveyni çocukken elektrikler kesildiğinde eksiklik hissetmezdi, bugünün cocukları internet bağlantısı koptuğunda neredeyse depresyona giriyor.”

    Şimdi bağımlı değiliz dediğimiz interneti bir ele alalım.
    -Telefonumuz internete girmiyor ve sinirleniyor muyuz ? (İnternet siniri)
    -bir bilgiye göz ucuyla bile Google’dan mı bakıyoruz ? Veyahut hastalandığımızda Google’dan mı araştırıyoruz ? (Google etkisi,siberkondri)
    -acaba telefonum çaldı mı ? Telefonum mu titredi ? (Hayalet zil sesi)
    -acaba bugün Ne oldu ? Kesin bir yerlerde bir şeyler yaşanıyor. (Fomo)

    Bunlardan biri evet ise malesef ki biz de bağımlıyız internete.Korkmayın efendim önemli olan kontrolünü sağlayabiliyor muyuz ? Tam burada çözüm odaklı olan kitabımız bize önceliğin aile disiplini olduğunu vurguluyor. Sevgi. Daha sonra kitaplar, ve 3 gün 90 dakika dediğimiz bir vakit. Sevdiğimiz herhangi bir işe günde yarım saat ayırarak ilgi ve odağımızı o yönde toparlıyoruz. Bir uzlet vakti,derin bir tefekkür icin ama elimizdekiler titredi mi diye bakmadan, kendimize ayıracağımız yarım saat ruhumuza şifa olacaktır. Bir de bolca filtreliyoruz,çevremizi ,takip ettiklerimizi. Gezindiğimiz sayfaları. Keşfetin batağına düşmemek icin, manipüle edilen haberleri okumamak icin.

    En sevdiğim kısımlar konu bitimlerinden sonra kısa bir teste tabi tutması.
    Satır araları araştırmalar,malûmatlar ve Hadis-i Şerif’ler ile süslenmiş,dili yalın,okurken bir sohbet niteliği taşıyan bu doyurucu kitabı okumalısınız efendim.
    “Dijitalleşen dünya içinde yaşıyoruz. Ne tamamen bertaraf edilip yok hükmünde sayılmalı Ne de tamamen içselleştirilerek hayatın başkösesine yerleştirilmeli.” Kararında bir doz ayarlamalıyız.

    Bir not bırakalım:
    “ sosyal mecra ve dijitalde takip edildiğimiz gibi bizleri, bu dünyada 7/24 gözetleyen,takip eden,yaptığımız her işi,fiili,hareketi,attığımız her adımı takip eden kayda alam Kiramen Katibin meleklerini de unutmayalım.”
  • 160 syf.
    ·4/10
    Son zamanlarda çerezlik, günlük konuşma tarzımıza yakın kitaplar çoğunluğun ilgisini çekmeye başladı.
    Yazarına saygısızlık olmasın diye 10 üzerinden 4 verdim kitaba. Yine üşenmemiş 3 günde yazmıştır sanırım. Kapak tasarımı da bir emek ister nihayetinde. 4 belki de çok ama emeği düşündüm.
    Kelimelerin basitliği de iki kadının bir araya geldiğinde yaptığı dedikoduyu anımsatıyor adeta. Bir yandan cümlelerin içinde pozitif düşünmeyi söylerken diğer yandan tüm negatifliği içimize ekiyor. Bazı cümlelerde bizi üzen insanı affetmemizi, kin tutmamamızı telkin ederken bir başka cümlede yaşattığını yaşa emi minvalinden düşünceler yer alıyor. Tamamen çelişkilerle dolu buldum.
    Ha bir de güldüğüm yerler var.
    Mesela yazar bi yerde:
    "bazen özellikle yalnız kaldığımda hissediyorum yalnız olduğumu." diyor. Daha neler neler. Kitabı tamamıyla okumaya tahammül edemedim ben. İşte aradan cımbızla çektiğim birkaç cümle alıntıladım o kadar. Kitabı zihnini dinlendirmek için okumak isteyen olursa saygı duyarım fakat ben zaman harcamam böyle bir kitaba.
  • Kendimi kötü ve boş hissediyordum. Büyükbaba dedi ki neler hissettiğimi biliyormuş, çünkü kendisi de aynı şeyleri hissediyormuş. Büyükbaba sevip de kaybettiğin her şey sana bu duyguyu verir, deyip ekledi: "Bundan kurtulmanın tek yolu hiçbir şeyi sevmemektir ki bu daha da kötüdür çünkü o zaman sürekli boşluk hissedersin."
  • Geçer, geçer daha öncekiler gibi. Neler neler geçmedi ki?