• Dikkat spoi içerbilir.
    Kitabı az önce bitirdim vDikkat spoi içerbilir.
    Kitabı az önce bitirdim ve 400 sayfa boyunca karakterler benim için sadece olayın parçalarıydı. Ama Konni denen "Jan Forster'in meslektaşı" adama duyduğum öfke beni çok farklı bir boyuta götürdü ve onu bir çuval inciri berbat ettiği için boğmak istedim.Neden ona söylenileni yapmadı ya da yapmayacaksa bunu belirtme 400 sayfa boyunca karakterler benim için sadece olayın parçalarıydı. Ama Konni denen "Jan Forster'in meslektaşı" adama duyduğum öfke beni çok farklı bir boyuta götürdü ve onu bir çuval inciri berbat ettiği için boğmak istedim.Neden ona söylenileni yapmadı ya da yapmayacaksa bunu belirtmeliydi. Sırf bu yüzden Konni yüzünden sonuç tamamiyle bambaşka olabilirdi ki neyse ki olmadı. Kitabı okurken hep birilerinden şüphe duydum ve bir suçlu arıyordum tıpkı Psikiyatrist'i okurken ki gibi. Ama sonuç her iki kitapta da tamamiyle bambaşka. Dorn'un kitaplarının sonucunu tahmin etmek ya da suçluyu bulmak bana imkansız gibi geliyor. Bunun sebebini Dorn'un zekasına veremiyeceğim. Daha çok strateji yaptığını gördüm hep.Çünkü her ilerleyen sayfada olaylar gelişiyor ve siz yeni bir somut bilgiyle karşılaşıyorsunuz.Ve bu da bana göre hile demek. Ve bu hilede bazen doğrudan bazende dolaylı olarak kafanızdaki sonucu çok değiştiriyor. Bunu önceden bilseydiniz sonucu tahmin edebilirsiniz belki.Olayı yaşayan biri bu bilgileri bilerek hareket eder çünkü. Belki de olması gereken budur ki heyecan katmadığını söyleyemem ama böyle yapılmayan kartların açık oynandığı kitaplar da okudum.Son olarak eklemek istediğim bir şey var.Kitabın adı Şizofren ama olayın merkezinde şizofrenlik yok sadece birkaç kişinin şizofren olduğunu belirtmiş ve bu kişilerin olayın sonucunu 180 derece değiştirecek birileri olmadığını söyleyebilirim. Psikiyatrist kitabı da tam tersi olayın merkezi tamamiyle şizofreni bir kadın.Kitapların isimlerinin yer değişmesi benim açımdan daha doğru gözüküyor. Kitapları okuyan arkadaşların benim fikirlerime ne derece katılıp katılmadığı benim açımdan önemli arkadaşlar. Bu konuda değerli yorumlarınızı eksik etmeyin. Yorumlarınızı bekliyorum
  • Evrende her şey bir sebebe bağlanmıştır. İnsanın değeri de sebepleri algılamasına göre değişkenlik gösterir. Yapılan bir çalışmada, katılımcılara ellerinde bulunan kitapların çok kıymetli olduğu ve hatta harflerin altın ve gümüşle yazıldığı söylenmiştir. Daha sonra, katılımcılardan bu kitabı okumaları istenmiş ve kitap hakkında yazacakları rapora göre sınıfı geçip geçmeyeceklerinin belli olacağı bildirilmiştir. Katılımcılardan bazıları kitabın yaldızına bakmış, kimileri ise nasıl yazıldığını anlamaya çalıştığı halde yazıyı okumamıştır. Evrenin niçin var olduğunu unutup, nasıl var olduğunu araştırmayı önemli bulan kişiler, yaptıklarının amaca uygun olmadığını fark edememişlerdir. Bu kişiler kitabın dış görünüşüyle ilgilense de, asıl olan kitabın verdiği mesajdır...
  • Hanefî Mezhebinin imamı olan İmâm-ı Âzam namıyla mâruf Numan b. Sabit’in babası Sabit hazretleri, henüz gençlik yıllarında daha evlenmemiş iken, günün birinde bir dere kenarında abdest alıyordu. O sırada derenin sularına kapılıp gelen irice, kıpkırmızı bir elma gördü. Elmayı canı çekti ve gayri ihtiyari olarak uzanıp elmayı aldı ve ısırdı. Isırdığı anda kafası dank etti. Çünkü helâl yiyecek konusunda son derece hassas olan, yediğine ve içtiğine azami derecede dikkat eden Sabit hazretleri; nereden geldiğini, kime ait olduğunu bilmeden, sahibinden izinsiz olarak bu elmayı ısırmıştı. Fevri hareket ettiği için hata ettiğini anladı, elmanın sahibini bulup helâlleşmesi gerektiğini düşündü. Zira o ısırıkla beraber az da olsa elmanın suyunu yutmuştu. 
    Hemen elmanın sahibini bulmak için harekete geçti.

     “Bu elmayı dere getirdiğine göre, belli ki derenin kenarındaki bir bahçede bulunan elma ağacından düşmüştür” diye düşündü. Ve suyun geldiği yöne doğru yürüdü. Elma elinde olduğu halde araya araya, elmanın düştüğü meyve bahçesini buldu. Baktı ki orada nur yüzlü bir ihtiyar çalışıp durmakta, yanına gidip selâm verdi ve bahçenin sahibini sordu. Tarla sahibinin, o nur yüzlü zâtın kendisi olduğunu öğrenince, meseleyi başından itibaren anlattı ve hakkını helâl etmesini istedi. 
    Sabit hazretlerinin helâl yiyecek ve kul hakkı konusundaki bu hassasiyeti, bahçe sahibinin dikkatini çekti. Bu delikanlının haram-helâl noktasındaki bu titizliği çok hoşuna gitti. Onun, yanında kalmasını arzu ettiğinden, hakkını helâl edemeyeceğini, helâl etmesi için bazı şartları olduğunu ileri sürdü. Şayet o şartları yerine getirirse o zaman helâl edeceğini söyledi. Sabit hazretleri ise, hakkını helâl ettirebilmek için ne yapması gerekiyorsa yapacağını bildirdi. 
    Bahçe sahibi bu duruma çok memnun olmuştu. Şartlarından biri şuydu; burada bir müddet yanında kalacak, bu süre zarfında da, bağ-bahçe işlerinde kendisine yardımcı olacaktı. Aksi takdirde kesinlikle hakkını helâl etmeyeceğini söyledi. Sabit hazretleri ihtiyarın bu teklifine çok şaşırmıştı, elmanın tamamının bedeli neydi ki, bir ısırık için uzun bir müddet çalışmasını şart koşuyordu. Ama ihtiyar Nuh diyor peygamber demiyor, “yanımda kalıp bana yardım etmezsen kesinlikle hakkımı helâl etmem.” diye diretiyordu. Böyle aksi bir ihtiyarla âhirette hesaplaşmaktansa, bu dünyadayken hesabı kesmek gerekiyordu. Ayrıca bu işe kendisi gönüllü olmuş, şartları kabul edeceğine dair söz vermişti. Ve neticede Sabit hazretleri sözünde durmuş ve ihtiyarın dediği müddet onun yanında kalıp, işlerinde ona yardımcı olmuş ve canla başla çalışmıştı. Zamanla anladı ki, aslında bu yaşlı zat hiç de öyle aksi ve inatçı biri değildi. Gayet tecrübeli, görmüş geçirmiş, son derece olgun ve yumuşak huylu sâlih bir zât idi. Kendisine son derece iyi davranmış, evindeymiş gibi rahat ettirmişti. Demek ki, yardım edecek birine çok ihtiyacı olduğundan, Sabit hazretlerinin yanında kalması için ısrarcı olmuştu. 
    Böylece günler geçti ve yanlışlıkla ısırdığı bir elmanın hakkını helâl ettirebilmek için hizmet etmesi gereken süre dolu. Yaşlı adamın huzuruna gelerek, artık süresi dolduğunu helâlleşip ayrılmak istediğini bildirince yaşlı adam: 
    – Bir şartım daha var, onu da yerine getirdiğin takdirde hakkımı helâl edeceğim. Ondan sonra artık serbestsin, istersen ayrılıp başka yere yerleşirsin, istersen yanımda kalabilirsin, dedi. Sabit hazretleri: 
    – Peki bu şart nedir? diye sordu. Yaşlı adam: 
    – Benim bir kızım var. Şayet onunla evlenirsen o zaman hakkım sana helâl olsun. Fakat kızımın bazı kusurları var, bunu da bilmeni isterim. Kızımın eli çolaktır, gözleri kördür, ayakları topaldır, dilsizdir, kulağı da sağırdır. Yaşlı adam kızı hakkında öyle bir tarif yapmıştı ki, bu bir insan mı yoksa kütük müydü? Ne görür, ne konuşur, ne de duyar; kolu-bacağı olmayan çolak-topal bir hilkat garibesi… 
    Sabit hazretleri şimdi ne yapacaktı? Tam helâlleşmeyi beklerken teklif edilen bu şart da neyin nesiydi. Kendisi gibi her yönden dört dörtlük bir delikanlıya, böyle birini nasıl teklif edebiliyordu. Bu şartları baştan söylese belki kabul etmeyebilirdi. Ama bu kadar zaman burada çalıştıktan sonra, şimdi bu teklifi kabul etmese, tüm çalıştığı boşa gidecekti. Kabul etse, böyle bir insanla hayat sürmek nasıl mümkün olacaktı? Düşündü, taşındı… Mesuliyet duygusu, Allah’a hesap verme korkusu ağır bastı. Üç günlük dünya hayatı keyifle, zevkle geçse ne olur, geçmese ne olurdu; önemli olan âhiret hayatıydı. Bu dünyada böyle bir kadınla yaşamak, âhirette azap çekmekten daha zor değildi ya… Ve evlenmeyi kabul etti. Düğün yapıldı, nikâh kıyıldı ve Sabit hazretleri’ne gelinin bulunduğu odayı gösterdiler. Sabit hazretleri odasına girmesiyle çıkması bir oldu. Çünkü içeride kendisine anlatılan vasıfta birini görememişti. Büyük bir yanlışlık olmalıydı. Çünkü kayınpederinin “gözü kör, ayağı topal, kolu çolak” diye anlattığının aksine, tüm uzuvları yerli yerinde, boyu, pos ve endamıyla güzeller güzeli, ay parçası bir kadın vardı. 
    Sabit hazretleri neler olup bittiğini anlamak için kayınpederi olacak o bilge ihtiyarın yanına gitti. Ve şaşırmış bir halde olanları kendisine anlattı. Kayınpederi tebessüm ederek durumu şöyle anlattı: 
    – Evladım! Sana kızım kördür dedim, bu doğrudur. Ama gözü zahiren kör değil, o harama karşı kördür. Bir kere olsun harama göz atmamış ve bakmamıştır! Sağırdır dedim. Aslında kulağı çok iyi duyar, ama o harama karşı sağırdır. Haram olan şeylere kulak verip dinlemez. Dilsizdir dedim. Harama karşı dilsizdir, haram olanı konuşmaktan kaçınır! Ayağı topal, kolu çolak dedim. Evet, öyledir benim kızım. Ayağı harama gitmez, eli harama uzanmaz! Yoksa eli de, kolu da, tüm uzuvları da sağlam ve mütenasiptir. Evladım uzun lafın kısası, zannettiğin gibi hiçbir yanlışlık yok. İçeride odasında bekleyen benim öz kızım, senin ise helâlin ve zevcendir.
    Allâh-ü Teâlâ ikinizi de mesut ve bahtiyar etsin, neslinizden hayırlı nesiller halk etsin! Durum şimdi çok iyi anlaşılmıştı. Meğerse adam, Sabit hazretlerini ilk gördüğü anda çok beğenmiş, ayrıca ondaki uhrevî hassasiyeti ve Allah korkusunu da görünce, kızını ona nikâhlamayı kafasına koymuş. Fakat bu arada kızının biraz daha büyümesini beklemiş ki, tam evlenecek yaşa gelsin… 
    İşte bu izdivaçtan nur topu gibi bir evlat dünyaya geliyor. Adını Numan koyuyorlar. Yani, Numan b. Sabit. Ve gün geliyor o yavru büyüyüp İmâm-ı Âzâm oluyor. İşte İmâm-ı Âzâm (Rahmetullâhi Aleyh), böyle bir anne ve babadan doğuyor. İmâm-ı Âzâm daha çocuk yaşlarda okuması için hocaya teslim edildi. Müthiş zekâsı ve hafızası ile arkadaşlarını fersah fersah geride bıraktı. Hâfızlığını da üç günde bitirdi. Rivâyet edilir ki: İmâm-ı Âzâm’ın üç günde hâfızlığını bitirmesiyle alakalı olarak, muhtereme annesi oğluna şöyle dermiş: 
    – Ah oğlum! Şayet baban o elmayı ısırmasaydı, sen bir günde bile hâfız olurdun!
  • Benim kendi içimde bardaktan çok daha önemli şeyleri kırdığımı, bunu yapmaktan da mutlu olduğumu anlamaya çalış.
  • Herkese merhaba! Bu kitabı ilk kez @grikoc un #okusana etkinliğinde görmüştüm. Isminin değişik olması ve grikoc'un önerisi olduğu için okumaya karar vermiştim. İyi ki öyle yapmışım. Hani bazı sohbetler vardır, en yakın arkadaşınızla,annenizle veya babanızla yaptığınız ve asla bitmesini istemediğiniz. Sohbeti kimle yaptığınızın pek bir önemi yok,asıl önemli olan sohbeti sizi anlayan biriyle yapmanızdır ya. Hah! Işte bu kitap ta öyle, bu sefer sevdiğiniz biriyle değilde yazarla sohbet ediyorsunuz. Böyle içinizden tüm kötülükler,kirli düşünceler tereyağından kıl çeker gibi kolayca içinizden çıkıyor. Bunun yerine bir dolu mutluluk,yaşama sevinci, ben iyiki varım hissi enjekte ediliyor sihirli bir değnekle. Insanlara daha sevecen davranıyorsunuz bu kitapla,kızdığınız şeyleri öfkeyle değilde kibar bir dille çözebileceğinizi öğreniyorsunuz. Sinirlenmeden de iletişim kurabileceginizi fark ediyorsunuz aslında. Hiç bitmesin diye yavaş yavaş okumaya çalışıyorsunuz ama bir bakmışsınız son sayfayı çeviryorsunuz. Bana çok şey kattı bu kitap,aynı şekilde size de bir şeyler katacağını düşünüyorum. Hatta kitabı alıp okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum. Herkese şimdiden iyi okumalar! Bol kitaplı günler dilerim!
    ..
    .
    ALINTILAR:
    ..
    **"Dinlemek zeka belirtisidir,konuşmak değil. İnsanlar ağızlarıyla söylediklerini kulaklarıyla duysalardı çok daha az konuşurlardı."
    ..
    **"Kelimeleri seçerken bile olumluyu seçme şansınız var. Ne kadar az 'ama' , 'fakat' kullanırsanız o kadar iyi. Fark ettiğim ilginç bir şey var. Biz şehitlerimizin arkasından ne deriz? Veya şehitliklere ne yazarız? "Sizi Asla Unutmayacağız!" Batı'da "Sizi Daima Hatırlayacağız!" diyorlar. "Daima hatırlamak ", "Asla unutmamak"tan daha iyi değil mi?
    ..
    .
    **"Hayatınızla ilgili alamadığınız kararlar,aldığınız kararlardan daha etkin bu rol oynar."
  • "Evet, yalnızca bir gezgin, yeryüzünde bir yolcuyum ben! Ya sizler daha önemli şeylerle mi meşgulsünüz."