• Paulo Coelho, Akra'da Bulunan Elyazması Kitabından;

    Başarı nedir? Her gece başımızı yastığa koyduğumuzda huzurla uyuyabilmektir.

    Yalnızlık Sevgi'nin yokluğu değil, tamamlayıcısıdır.

    Yalnızca hak edenlerle mücadele et..

    Tebessümüm şöyle diyecek adeta: "Bedenimi mahvedebilirsiniz ama ruhumu yok edemezsiniz."

    Aşırı tedbir, hem ruhu mahveder hem de yüreği, çünkü yaşamak cesaret gerektirir..

    Sevgiye dair..
    Sev. Sevmekten kastım, yalnızca başka bir insanı sevmek değil. Sevmek mucizelere, galibiyet ve mağlubiyetlere, yeryüzünü arşınlamamız için bize bahşedilen her gün boyunca olup bitenlere açık olmak, demektir..

    "... tohumlarınızı gittiğiniz her yere serpiştirin, çünkü hangilerinin yeşerip sonraki nesli aydınlatacağı hiç belli olmaz."

    "Giden gitmiştir işte... ve her vedanın ardında bir ümit gizlidir. Sevmek ve sevdiğini kaybetmek, hiç sevmemiş olmaktan iyidir."

    Zarafet giysilerimizde değil, giysilerimizi kullanım tarzımızdır.

    insanlar hayatlarını, hiç fırsatım olmadı,diyerek yakınarak geçirir.
    kendi sınırlamaları yüzünden her geçen gün daha dibe batar.
    sonunda batmaktan kurtulabilecek güçleri kalmaz ve tepelerindeki açıklıktan süzülen ışığa bir daha hiç ulaşamazlar.

    Mağlubiyet, yürekliler içindir. Kaybetmekten şeref, kazanmaktan ise mutluluk duymak yalnızca onlara özgüdür.

    Çünkü teslimiyet, “Sana güveniyorum,” demeye eşdeğerdir..

    "Sevgiyi sadece yenilenler bilir."

    Sonunda kendimizi gözyaşlarımızın gölleri doldurduğu diyarlarda bulacağımızı bilsek bile severiz.

    Kimliğimizi benimsemek yerine etrafımızda gördüklerimizi taklit etmeye uğraşırız..

    Düşman, elinde kılıcıyla karşında duran değil. Arkasında hançeri saklayıp yanında durandır.

    Ben de dağlar ve ağaçlar gibi olmak istiyorum. Sağlam ve saygın.

    Asıl fena olan düşmek değil, yerden kalkmamaktır.

    "Sevgi bir alışveriş değil, bir inanç eylemidir."

    “Yalnızlık, ruhumuzun bizimle sohbet edecek kadar özgür olduğu ve yaşamımız konusunda karar vermemize yardım ettiği bir andır.”

    Her şeye ve herkese ilk kez görüyormuşum gibi bakacağım; bilhassa da alışkanlıktan büyülerini görmez olduğum küçük şeylere…

    Biraz soluklan ve gücünü toplayınca yeniden yoluna devam et, çünkü hedefin senin ona doğru gittiğini bilirse o da sana kavuşmak için koşacaktır.

    "Nefrete nefretle değil adaletle karşılık vermeye çalış."

    Yalnızken, "Hayır" demenin daima cömertlik eksikliği anlamına gelmediğini, "Evet" demeninse daima bir erdem olmadığını kavrayacaklardır.

    Göğe bakıp sorarız:”İyi de hangi yönü seçeceğim?”
    Rahatsızlık veren,uykuları kaçıran bu soruya bir çırpıda cevap vermek mümkün olmadığından kimileri soruyu çabucak savuşturur.Yarınlarını dünmüş gibi yaşayacak olanlar ,işte bu kişilerdir.
    Kapıları istenmeyen tarafından çalındığında şöyle diyeceklerdir:”Hayatım kısa sürdü,bana sunulan nimetleri boşa harcadım.”

    Nasıl dünyada birbirinin tıpatıp aynı iki kum tanesi yoksa aynı şekilde düşünüp hareket eden iki insan da yoktur.

    Sadakat saygıdan doğar, saygıysa sevginin meyvesidir.

    Sevmeye ihtiyaç duyduğumuz için severiz. Sevmezsek hayatın anlamı kalmaz ve güneş, gökte parıldamaz.

    Sürekli, "Bana izin vermedikleri için yapmam gerekeni yapamadım" der ve riske girmememizin daha iyi olacağını düşünürüz. Böylesi daha rahattır. Daha güvenlidir. Ama bir yandan da insanın kendi yaşamından vazgeçmesi anlamına gelir.

    Aradığın bu olsun: Daima yaşamayı arzuladığın şeyleri yaşa. Başkalarını eleştirmekten kaçın ve düşlerine odaklan.

    Zamanın Efendisi olmaya yeltenme. Diktiğin meyveleri vaktinden önce toplarsan henüz olgunlaşmadıklarını ve kimseye fayda getirmeyeceklerini görürsün.

    Hiç birşey istemeyen ıstırap da çekmez.

    Başkaları görmeyi başaramıyor veya istemiyor diye inkâr ederiz kendi güzelliğimizi. Kimliğimizi benimsemek yerine etrafımızda gördüklerimizi taklit etmeye uğraşırız. Herkesin "Ne hoşsun!" dediği kişiler gibi olmaya çabalarız. Ruhumuz yavaş yavaş körelir, arzumuz azalır ve dünyaya güzellik katma olasılığımız ortadan kalkar.

    Mağluplar başarısız olmayanlardır. Mağlubiyet, bize mücadeleyi savaşarak kaybettirir. Başarısızlık ise mücadele etmemize bile izin vermez.

    İnsanın karnı, bir tek ekmekle doymaz, Gök’ten gelen söz de insanı doyurur.

    Zor anlarında şunu asla unutma: büyük savaşlar kaybetmiş olsan da hayatta kaldın ve şu an da buradasın.

    Başkaları görmeyi başaramıyor veya istemiyor diye inkâr ederiz kendi güzelliğimizi. Kimliğimizi benimsemek yerine etrafımızda gördüklerimizi taklit etmeye uğraşırız. Herkesin "Ne hoşsun!" dediği kişiler gibi olmaya çabalarız. Ruhumuz yavaş yavaş körelir, arzumuz azalır ve dünyaya güzellik katma olasılığımız ortadan kalkar.

    Yatağımda yalnızsam pencereye gidip gökyüzüne bakacağım ve yalnızlığın bir yalandan ibaret olduğuna, Kainat' ın bana eşlik ettiğine şüphem kalmayacak.

    Ruhumuzun derinliklerinde keşfedilmeyi bekleyen devasa bir dünya saklıdır. El değmemiş kudretiyle orada öylece durmaktadır; ama öyle yeni ve kuvvetlidir ki varlığını kabullenmeye korkarız.

    "...şu dört erdeme uyarak yaşayabiliriz: cesaret, zarafet, sevgi ve dostluk."

    "Başarı, senin sevgiyle filizlendirdiğin tohumun sonucudur."

    Şehrimizi talan edebilirler ama burada öğrendiklerimizi silemezler.

    "Şarkı söyleyen, öyküler anlatan, yaşamın tadını çıkaran ve gözleri mutlulukla parıldayan insanlarla dostluk kur; çünkü mutluluk bulaşıcıdır ve mantığın, hatayı açıklamaktan öteye gidemediği durumlarda daima bir çözüm ortaya koymayı başarır."

    Kimi köprüleri geçmem, kimilerini ise yıkmam gerektiğini yaşayarak öğrendim.

    Açmak istedikleri tek kapı, yüreğinin kapısı olan insanlarla dostluk kur.

    Yaşama anlam katmak için ümitsizce çabalayan birçok kişi dine döner, çünkü inanç adına girişilen mücadeleler daima büyük ve haklı bir amaca hizmet ediyormuş ve dünyayı değiştirebilecekmiş gibi görünür. 'Tanrı adına çalışıyoruz.' derler kendi kendilerine.
    Böylece sadık kullara dönüşürler. Bir süre sonra daha da dindarlaşırlar. Son olarak bağnazlaşırlar.

    Dinin, başkalarını baskı altında tutup din değiştirmeye zorlamak için değil, kainatın gizemlerini ve ibadet yöntemlerini paylaşmak içim var olduğunu anlamazlar.

    İnsanın haysiyetinin farkına varmasının tek yolu, yaşamı boyunca attığı her adımın hakkını vermektir.

    Çünkü herkes hayal kurar ve yalnızca pek az kişi hayallerini gerçekleştirebilirse, hepimiz korkağız demektir.

    “Mutluysak doğru yoldayız demektir.”

    Çünkü gidenin, güneşi de beraberinde götürmediğini ve yerinde kasvetli bir karanlık bırakmadığını keşfederiz. Giden gitmiştir işte... Ve her vedanın ardında bir ümit gizlidir.

    Bugün kaybeden, yarın kazanabilir; ama bunun gerçekleşmesi için mücadeleye onurlu bir biçimde girişmek gerekir.

    Yalnızca başarıyı hedefleyen kişiler ona asla ulaşamaz; çünkü başarı bir hedef değil, bir sonuçtur.

    Yaz, sıcak günlerin sonsuza dek sürmesini ister, çünkü sıcağın toprağa iyi geldiğine emindir. Ama nihayetinde, toprağı dinlendiren sonbaharın gelişini kabullenir.

    Tanrı’nın gözünde dünyadaki her şeyin bir işlevi vardır. Ağaçtan düşen yaprağın, başımıza dökülen bir tel saçın, sırf rahatsızlık verdiği için öldürülen bir böceğin bile. Her şeyin varlığının bir sebebi vardır.

    Asla herkesin birden gönlünü hoş tutmaya çalışma, yoksa herkesin saygısını kaybedersin.

    Sevgi'yi itaat ederek, güç, güzellik ve zenginlik sergileyerek, gözyaşları ve gülücüklerle baştan çıkarabileceklerini sanırlar.
    Oysa gerçek Sevgi, baştan çıkarmayı bilir ve asla baştan çıkmaz.

    "Güzellik, birbirinin aynı varlıklara değil birbirinden farklı olanlara mahsustur."

    "Yarını kafama takmıyorum,çünkü Tanrı şimdiden orada,beni bekliyor."

    Başarı, kendi yaptıklarını başkalarının yaptıklarıyla karşılaştırmakla vakit kaybetmeyenlerin hakkıdır.

    Gün gelecek zor dönemler, dinlemek isteyenlere gururla anlatılan öykülerden ibaret hale gelecek ve herkes anlatılanları saygıyla dinleyip üç önemli şey öğrenecek:
    Bekleyip doğru anda harekete geçebilmek için gerekli sabra sahip olmak.
    Bir sonraki fırsatı elden kaçırmayacak kadar bilge olmak.
    Ve yara izleriyle gurur duymak.

    İnsan sezgilerine kulak vermeye ve beklenmeyen durumlara açık olmalıdır.

    Sadakat, kum tanelerinin arasında beliren bir inci gibidir; onu bir tek, anlamını gerçekten kavrayanlar görebilir.

    Verdiklerimizin aldıklarımıza denk olduğunu düşünmeye alıştırırız kendimizi.
    Sevgilerine karşılık bulma beklentisiyle sevenlerse boşuna vakit kaybeder.

    Bu döngüde kazanan ve kaybeden yoktur, sadece yerine getirilmesi gereken aşamalar vardır. İnsan yüreği bunu kavradığı anda özgürleşir. Zorlukları yakınmadan kabullenir ve zaferlerin sarhoşluğuna kapılmaz.

    Daima yanımda taşıdığım parşömene unutmamam gereken şeyleri karalayacağıma bir şiir yazacağım. Hayatımda hiç şiir yazmamış, bundan sonra bir daha da yazmayacak olmama rağmen, hislerimi sözcüklere dökme cesaretini gösterdiğimi asla unutmayacağım.

    İlk aşkı tarafından reddedilen bir delikanlı, aşkın var olmadığını iddia edebilir mi?

    Bugün, yaşamımın ilk günüymüş gibi geçireceğim.

    "Mucizeler, doğanın yasalarına aykırı olarak gerçekleşmez; bizler aslında doğanın yasalarını bilmediğimizden öyle zannederiz."

    Bir gül,arıların yanına gelmesini arzular ama ortada arı yoktur.Güneş ona sorar:
    -Beklemekten bıkmadın mı?
    "Evet" diye karşılık verir gül."Ama yapraklarımı kaparsam solarım."

    Kendini nasıl hissedersen Hisset her sabah kalkıp ışığını dünyaya saçma ya hazırlan.
    Kör olmayanlar parıltını görecek ve ışığının büyüsüne kapılacaklardır.

    "Ey Tanrım,her gün bize gösterdiğin mucizeleri bugün de göster.
    Ve mucizelerini görmeyi başaramadığımızda bizi bağışla."
  • Zihinsel özürlülerin yaşlısı Pepe'nin yanından geçerken, onun başını iki elimle tutup keline bir öpücük konduruyorum. Elimi tutuyor.
    "Beni seviyor musun çocuk?" diyor.
    "Elbette seviyorum," diyorum.
    Elimi alıp öpuyor. Duygulanıyor. "Tesekkür ederim çocuk," diyor.
    Zihinsel özürlülerin diğeri René oturduğu yerden "Ya beni? Ya beni?" diye soruyor.
    "Seni de," diyorum.
    Ayağa kalkıyor. Ayaklarını sürükleyerek bana yaklaşıyor. Var gücüyle kucaklıyor beni. Sonra kahkahalar atarak gülüyor.
    "Ya beni, William?" diye soruyor Kolombiyalı cüce Napoleón. "Beni de seviyor musun? Senin takdirini kazanabildim mi ben?"
    "Elbette," diyorum. "Seni de seviyorum."
    Bunun üzerine yaklaşıyor, belime sarılıyor.
    Duygulu bir sesle, "Benim gibi günahkâr birini sevdiğin için teşekkür ederim William," diyor. Gülüyorum.
  • 104 syf.
    ·4 günde
    "Ölüme doğru gidiyoruz, tıpkı okun hedefe doğru gitmesi gibi, asla ıskalamayacağımız da kesin, ölüm bizim tek kesinliğimiz, tek gerçeğimiz, öleceğimizi daima biliyoruz, herhangi bir zamanda, herhangi bir yerde, biçiminin bir önemi yok. Çünkü ebedi yaşam bir anlamsızlıktır, ebediyet hayat değildir, ölüm özlem duyduğumuz istirahattir, hayat ve ölüm birbirine bağlıdır, başka şey talep edenler imkânsızı isterler ve tek elde edecekleri, ödülleri ise duman olup gitmek olacaktır." diyerek başlıyor kitabına Albert Caraco. Ve ölüme bu kadar methiye düzmüş bir insandan ne beklersiniz? Hayatı boyunca sadece ölümü hayal eden ama anne-babasını yalnız bırakmamak için sabreden, bu süreç zarfında sadece yazarak ömür tüketen bir insan. Annesinin ardından babasını da kaybedince birkaç saat daha yaşama direnip intihar eder.

    Kitabın hemen hemen her sayfasında "Ölüme gidiyoruz.", "Felakete yaklaşıyoruz." cümlelerini yineleyip durur Caraco. Belki çok karamsar gelebilir bize ama okudukça ve düşündükçe anlatılanların bir çoğu beynimizde sarsıntıya sebep olacak gerçeklerdir. Dünyanın ve insanlığın acı veren gerçekleri....

    Nietzsche' yle Mandıra Filozofunu aynı kefeye koysanız, diğer kefedeki Albert Caraco'yu yerinden kaldıramazlar. Hayatınızda bu kadar her şeye karşı çıkan bir insanla karşılaşmamışsınızdır eminim.

    Üretmeye, tüketmeye, aile olgusuna, düzene, üremeye, çoğalmaya, hatta ataerkil topluma bile karşı. Öyle ki umut gibi, sevgi gibi değer yargıları da nasibini alıyor Caraco'dan... Zaten umut da insanı gerçeklerden uzaklaştıran zırvalıklardan biridir.

    Kitapta en çok eleştirilen konulardan bahsedersek 'insan fazlalığı' açık ara önde gider. İnsanların anlamsızca çoğalmasını, dünyaya bilinçsiz ve doğuştan suçlu bireyler getirmesini eleştirir. Doğanın bunu istemediğini, tam tersi sistemlerin insanların üremesini istediğini savunur. Yöneticiler istedikleri paraya ve sisteme sahip olabilmek için insan yığınlarına ihtiyaç duyar çünkü.

    Bu şekilde üreyip çoğalmaya devam ettikçe de böcekler gibi hayat sürmeye ve değersizleşmeye mahkum olacağımızı ifade eden Caraco, her ne kadar anarşist ve nihilist olmadığını söylese de bu kaos ortamında, kaçınılmaz son olan felakette en sağlam duracak grubun yine anarşist ve nihilistler olacağını savunur.

    Yakında sadece şantiyeden ibaret olacak olan bir dünya....
    Betonarme bir evren...
    Yokluktan kendi idrarını içmek zorunda kalacak olan kalabalık yığınlar...
    Su kıtlığından çıkacak olan su savaşları...
    Sistemin dayattığı düzen...
    Yaklaşan felaket...
    Ve yok oluş...
    Peki bu distopik dünyada insanı sonsuz huzura kavuşturacak olan şey nedir?: Ölüm

    Hani Cemal Süreya'nın Nazım için yazdığı pek az bilinen bir şiiri vardır:
    "Ağıdı önce söylenen, ölüm korkusunu atar" der şiirinde. Caraco' nun annesinin ölümüyle çıkmaza giren hayatı ve psikolojisini düşünürsek, neden ölüm korkusunu böylesine yenip ona bu kadar özlem duyduğunu anlayabiliriz.
    Aslında Caraco'yo göre, hepimiz, bütün bu insanlık, Süreya'nın şiirinde geçen, hani o ağıdı önceden söylenen, boynu usul telli turna gibiyiz. Nereye uçuyoruz? Bilinmez....