2012 yılının sıcak bir yaz günüydü. Yedi yaşındaki Razhan, Halep’teki küçük evlerinin avlusunda ip atlıyordu. Gökyüzü hâlâ maviydi ama geceleri patlama sesleri uykusunu bölmeye başlamıştı. Suriye’deki savaş onun çocukluğunu gölgeledi. Halep’te başlayan çatışmalar, patlama sesleri ve sirenler, Razhan’ın oyunlarını yarıda kesti. Sokaklar, bir zamanlar arkadaşlarıyla koştuğu yerler, artık tehlikeliydi. Annesi Fatma, telaşlı bir sesle, “Razhan, içeri gel!” diye bağırıyordu sık sık.
Okullar kapandı, komşular birer birer kayboldu. Annesi Fatma, geceleri Razhan’ı uyuturken, “Her şey düzelecek.” dese de, gökyüzündeki dumanlar umudu karartıyordu.
Savaş, Razhan’ın ailesini her şeyden yoksun bıraktı. Babası Ahmet’in dükkânı yağmalandı, birikimlerini kaybettiler. Yiyecek kuyrukları, elektrik kesintileri ve su sıkıntısı günlük hayatın parçası oldu.
Razhan, bir keresinde ekmek almak için saatlerce beklerken, yakındaki bir patlamanın sarsıntısını hissetti. O an, annesinin korku dolu gözleri, onun çocuk aklına kazındı.
Babası Ahmet, bir akşam masaya yumruğunu vurup, “Burada kalamayız.” dedi. Savaş, kapılarını çalmıştı.
Bir gece, yıldızsız bir gökyüzünün altında, aile birkaç eşyayı bir çantaya tıkıştırdı. Razhan’ın elinde sadece en sevdiği kırmızı oyuncak bebeği vardı. Annesi, “Yükümüz hafif olmalı, kızım.” diyerek onu sakinleştirmeye çalışıyordu ama Razhan’ın gözleri, terk ettikleri evin kapısında takılı kaldı. O kapı, bir daha hiç açılmayacaktı.
Yolculuk zordu. Aile, diğer mültecilerle birlikte tozlu patikalarda, kamyon kasalarında, bazen yaya olarak ilerledi. Aile, hayatta kalmak için Türkiye’ye kaçıyordu ama savaşın izleri peşlerini bırakmıyordu. Razhan, babasının sırtında uyuyakaldığı gecelerde, annesinin fısıldadığı ninnileri duyuyordu. Sınırda, Kilis’e ulaşmadan önce, bir