• “Dar kapıdan girmeye çabalayın.
    Çünkü kişiyi yıkıma götüren kapı büyük ve yol geniştir.
    Bu kapıdan girenler çoktur.
    Yaşama götüren kapı ise dar, yol da çetindir.
    Bu yolu bulanlar çok azdır.”
    Matta (Luk.l3:24)/İncil
  • "Çünkü yaşama götüren yol dardır..."
    André Gide
    Sayfa 24 - Timaş
  • Ruh ve Beden Arasında Bir Köprü Epifiz
    İnsanın maddî ile mânevî varlığı arasındaki bütünlüğün, tevhid hakikatine uygun bir çerçevede yorumlanması, zaman zaman ilmî ve felsefî yaklaşımlarca problemli bulunmuştur. Bazı bilim adamları, insanın materyalist ve pozitivist zeminde, biyolojik boyutuyla ele alınıp, ruhuna ait bütün görüntülerinin inkâr edilebileceği veya sadece madde ile açıklanabileceği düşüncesindedir.

    Bunların tam zıt ucunda yer alanlar ise; dini ve mânevîyatı koruma adına her şeyi mânâya ve ruha bağlarken, Allah’ın icraatına birer perde olarak yaratılmış maddeyi, sebepleri, eşyanın hakikatini ve mekanizmaları bütünüyle reddetme gibi bir duruma düşme tehlikesindedirler.

    Bu durumda birinci husus; ifrat ve tefrite düşmeden, insan bedeni ile ruhunun birbirine temas ve tesir noktalarının iyi tespit edilmesi, fizyolojik ve biyo-kimyevî mekanizmaların -sebep olsalar bile- birer hakikatlerinin olduğunun bilinmesidir.

    İkinci önemli husus ise; fizyolojik ve biyo-kimyevî süreçlerin, imtihan sırrı gereği Allah’ın ilim ve kudretine birer perde olduğunun aslâ unutulmamasıdır. “İnsan denen meçhul”ün; ruh, nefis ve beden üçlüsünün, karşılıklı münasebet içinde gerçekleşen bir sistem olduğu akıldan çıkarılmamalıdır. Ayrıca bilimlerdeki parçalanmışlık ve uzmanlığın parçacı bakışı sebebiyle, insanın ilâhî tecellilere mazhar aşkın boyutunun göz ardı edildiği bilinmelidir.

    Ruhun biyolojik mekanizmaları kullanmasında irtibat noktası olarak iş gören organların başında, beynimize yerleştirilmiş olan epifiz bezi gelir. Evrimciler tarafından “sürüngen atalarımızdan kalan körelmiş bir organ” olarak tarif edilen bu küçük organcığın ne kadar mükemmel vazifeler gördüğü son 30 yıl içinde anlaşılabilmiştir. Sürüngenlerde ve kuşlarda epifiz bezi, başın tam ortasında, derinin hemen altında bulunduğundan, güneş ışınlarının tesirine çok daha açıktır.

    Bu konumu araştırıldığında; epifiz bezinin güneş ışığının yoğunluğuna bağlı olarak sürüngenlerde gündüz ve gece biyo-ritimlerinin düzenlenmesinde rol oynadığı görülecektir. İki gözün arasında bulunduğu için epifize üçüncü göz de denmektedir. İnsan dışındaki memeli ve omurgalılarda ışık alıcısı olarak iş gören bu yapı, biyolojik saatin ana merkezi olarak hazırlanmıştır.

    İlk defa Descartes tarafından ruh ile bedenin irtibat noktası olarak tarif edilen epifizin, ruh-zihin-beden üçlüsünden oluşan insan alt sistemlerinin kavşak noktasını oluşturduğu, hormonların kontrol edilmesinde vazifelendirilmiş komutan mesabesinde bir salgı bezi olduğu hususundaki deliller giderek artmaktadır. Günümüzde kritik bir içsalgı bezi olarak kabul edilen epifizden salınan melatonin, pinolin ve dimetiltriptamin (DMT) gibi nöro-hormonlar üzerinde yoğun araştırmalar yapılmaktadır.

    DMT; insanda mistik zevk ve halleri, metafizikî âleme geçişi tetikler. Meselâ, çeşitli bitkilerin tohum ve meyvelerindeki DMT molekülü, yiyecek veya içecek olarak vücuda alındığında, epifizden salgılanan fıtrî DMT molekülüne benzer tesirlere yol açar. Pinolinin yapı bakımından benzeri, üzerlik bitkisinin (Peganum harmala) tohumlarında bulunan harmin ve harmalindir.

    Epifiz bezinden salgılanan DMT ve 5-MeO-DMT isimli moleküllerin aynısı başka bitkilerde de bulunur. Nispeten fazla DMT ihtiva eden bitkilere, Phalaris aruninacea, Psychotria spp., Phalaris spp., Acacia spp., Arundo donax, Desmanthus illinoiensis, örnek verilebilir. Bilhassa Phalaris aruninacea isimli otsu bitki, DMT ve türevleri bakımından çok zengindir.

    İnsandaki epifizden salınan moleküllerin bir benzerinin üzerlik otu ve akasyada da olması, bunların vücuda alınmasını takiben zihin açıcı, algı değiştirici ve diğer âlemlerle iletişim kurucu tesirlere yol açması, meditasyonun ve biyolojik tesir mekanizmasının da aynı moleküler sistem üzerinden gerçekleştiğinin ortaya konulması, birçok insanı şaşırtmaktadır.

    Materyalistler bu sahadaki ilmî gelişmeleri, madde ötesi tecrübelere ve gerçekliklere inanmanın veya inanmamanın biyolojik sistemdeki farklılıklardan kaynaklandığını belirterek, inanmamanın tabii ve normal bir şey olduğunu söyleyerek küfürlerinde ısrar edecek olsalar da, madde ile mânâ arasında kurulan tenteneli bir perde hükmündeki bu sırlı ve ince bağlantı, inananların imanını derinleştirmeye vesile olacaktır. İnananlar,

    Rablerinin kendilerini ahsen-i takvim suretinde, kâinatın bir meyvesi olarak yarattığı hakikatinin moleküler seviyede de açıkça gözlenebildiğini müşahede edeceklerdir. Ayrıca gece ibadetlerinin niçin önemli olduğunun hikmetini de bir nebze anlamış olmanın itminanını yaşayacaklardır.

    Memelilerde ve insanda, epifizden salgılatılan melatonin, uyku için gözlerin kapanmasını tetikleyen hâdiselerin düzenlenmesinde rol alır. Epifiz, geceleyin veya karanlıkta aktif hale geçer. Epifiz bezinin aktivasyonu, ışık vasıtasıyla düzenlenir…

    Gözün ışığa hassas olan retina tabakası ile hipotalamus arasında bir sinir bağlantısı vardır. Gözden giren ışık ve karanlık hakkındaki bilgiler, hipotalamusun suprakiazmatik çekirdek denen bölgesine taşınır. Buradan da, hususî bir sinir bağlantısıyla ışık ve karanlık seviyeleri hakkındaki elektrikî mesajlar epifize ulaşır.

    Bu mesajların değerlendirilmesinden sonra melatonin sentezi düzenlenir. Ayrıca retinada da melatonin ve pinolin üreten hücrelerin varlığına dair tespitler vardır.

    Epifiz ve hipofiz bezi, böbreklerden sonra kan dolaşımının ve damarlaşmanın en yoğun olduğu organlardır. Böbrek üstü, hipofiz, tiroid ve paratiroid bezleri, aktif veya stres altında ise, epifizden melatonin salınarak, vücudu uykuya sevk eder. Sonuçta bu organların sakinleşmesi sağlanır.

    Araştırmalar göstermiştir ki, epifiz bezinin aktivasyonunu sağlayan faaliyetlere önem verilirse, yaşlanma, kanser, bunama, stres ve hipertansiyona karşı fıtrî bir korunma sağlanmaktadır. Melatonin ve pinolin, şuursuz birer molekül olmalarına rağmen, emr-i ilâhî ile immün ve sinir sisteminin düzenlenmesinde rol almaktadır.

    Antioksidan, antistres ve antikanser hususiyetlerle donatılan bu moleküller, kişinin kuvvet ve enerjisini yeniden toplamasına, tiroid hormonlarının salınması için uyarılmasına, yaşlanmanın geciktirilmesine, parkinson ve alzheimer hastalıklarından korunmaya vesile nörohormonlardır.

    Epifiz bezine, uyku düzenlenmesi ile ilgili mekanizmalarda rol verilmesinin yanında, insanın geceleyin metafizik dünyaya daha açık hâle gelmesinde de vazife verildiği gösterilmiştir. Gündüz veya ışıkta, epifiz bezi aktivitesi oldukça düşüktür. Dolayısıyla insan bedeni, mânevî âlemlere açıklık noktasından tam olması gereken seviyede değildir. İnsanın ışığa ve gün uzunluğuna bağlı biyolojik ritimlerini düzenlemede iş gören epifizden salınan nörohormonlar, insanın biyolojik sistemini ışık yokluğunda (geceleyin), mânevî âlemlerle irtibata açık hâle dönüştürür. Işıkta (gündüz) ise, maddî dünyaya daha çok açık hale getirir. Bu çerçevede “gündüzün çalışma, gecenin de istirahat için hazırlandığını” belirten âyet çok mânâlıdır.

    Epifizin, gece saat üç civarında maksimum aktiviteye ulaşmasıyla insanın mânâ âlemlerine açıklık ve yatkınlık kazanması arasında enteresan bir paralellik bulunmuştur. Bu açıdan geceler ve seher vakitleri, ruh-zihin-beden sisteminde, ruhun bedenin tesirinde daha az kaldığı ve seyahatinin daha kolay olduğu zaman dilimleridir. Bediüzzaman’ın: “Âlem-i şehâdet (görünen, maddî âlem), âlem-i gayb (görünmeyen, mânevî âlemler) üstünde tenteneli bir perdedir.” ifadesi de, bu noktada oldukça mânâlıdır.

    Gecenin sonuna doğru kişi uyandığında, epifiz, maksimum seviyede aktiftir. Burada enterasan olan husus, insanın mistik ve ruhanî tecrübelere hazırlanmasında sebep olarak epifizden salgılanan pinolin, DMT, 5-MeO-DMT gibi moleküllerin, imtihan sırrından dolayı insanın uykusunu getiren melatonin ile eş zamanlı salgılanmalarıdır.

    Bu yüzden bedenin ruhanî âlemlere açık hâle gelmesinde iş gören bu moleküller vasıtasıyla hazırlanan alt yapıyı kullanabilmek için kişinin uykusunu yenebilmesi gerekmektedir. İnsan erken yatarsa gecenin üçte birlik diliminden sonra kolayca kalkabilir ve bedeninin mânevîyâta açık olduğu bir saatte ibadet yapma şansı elde edebilir. Böylece maddî hayatın dar kalıplarından çıkıp, kalb ve ruhun hayat derecelerinde yaşaması da kolaylaşır.

    Peygamberimiz’in (sallallahu aleyhi vesellem), yatsı namazını vaktinde kılıp uykuya çekilmesi, gecenin ilerleyen vakitlerinde kalkıp ibadet etmesi ve ümmetine de bunu tavsiye etmesi durumu, bedende epifize gördürülen roller açısından incelendiğinde, O’nun, emir ve tavsiyelerinin insan tabiatıyla tam bir âhenk içinde olduğu görülecektir.

    Madde ile mânâ arasında köprü görevi gören bu moleküller ve tesirleri arasında, sebep-netice münasebetinden ziyade, iktiran diyebileceğimiz iki şeyin bir arada gerçekleşmesi (eşzamanlılığı) söz konusudur. Açarsak, epifiz hormonları kişinin biyolojik sisteminin mânâ âlemlerinde seyahate veya oradan gelecek esintileri almaya hazır hâle gelmesinde, imtihan sırrı gereği, bir sebep olarak kullanılmaktadır. Diğer yandan kişinin metafizik âlemlerle münasebete hazır hâle gelmesi, iki yanı keskin bir kılıç gibidir. Kişi bu durumda tevbe, istiğfar, dua ve ibadetlerle, kendini meşgul etmezse, habis ruhların, şeytanların ve cinlerin müdahalesine açık hâle de gelebilir.

    İnsan bedeni üzerine yerleştirilmiş üç kanal üzerinden, nefis ve ruh tesir altında bırakılabilmektedir. Efendimiz’in (sallallahu aleyhi vesellem) güzel koku hakkındaki teşviki, az uyuma ve az yeme hususlarındaki tavsiyeleri, beş duyumuzu haramdan koruma konusundaki hassasiyetleri, bu çerçevede tekrar gözden geçirildiğinde daha iyi anlaşılabilir.

    Bu üç kanaldan ikisi, insanın yediği gıdalarla, içtiği sıvılarla ve solunumla aldığı moleküllerle aktif tutulan sindirim ve solunum kanallarıdır. Üçüncüsü ise, beş duyumuz üzerinden beyne ulaşan mesaj kanalıdır. İnsanın yediği, içtiği, kokladığı ve nefes yoluyla aldığı şeyler, doğrudan doğruya, onun biyolojik, psikolojik, zihnî ve ruhî hayatına tesir etmektedir.

    Özellikle insanın psikolojisini, zihnî algılamasını, şuur seviyesini ve boyutunu değiştiren ilâçlar, bitkiler ve onlardan yapılan tütsüler, kokular ve içecekler, insanlara normal gıdalardan çok daha fazla tesir etmektedir. Kalbin zümrüt tepelerine seyahat ederken, nefsin beslendiği bu üç kanalın temiz tutulması çok önemli olduğundan, İslâm’da nefis terbiyesine hususî önem verilmiştir.

    DMT molekülünün, ruhanî âlemlerle irtibata ve metafizikî hâlleri bedende hissetmeye vesile olduğu dikkate alınırsa, cinlerin ve ruhanîlerin de insan bedeni üzerindeki tesirlerini ortaya koymada, Allah’ın icraatına bir perde olarak benzer nörohormonların sentezini veya salgılanmasını kullandıkları söylenebilir. Nitekim, Amazon yerlilerinin dinî âyinlerinde kullandıkları “Ayahuasca” isimli içecekte, üzerlik bitkisinin tohumlarındaki harmin ve harmalin ile insanda mistik zevkler ve halleri tetikleyen DMT molekülü bulunur.

    DMT, hem epifizden salgılanır, hem de çeşitli bitkilerin tohum ve meyveleri alındığında vücutta tesirlerini gösterir. Bunları içen kişiler, ruhanî âlemlerle iletişime geçmektedir. Başka birileri, insanın bu biyolojik yatkınlığını kullanarak, zihinleri kontrol edebilir, idrâk ve şuur seviyelerini değiştirebilir. Meselâ kişiye, 1 gram üzerlik (Peganum harmala) tohumu çiğnetilirse veya bunun tütsüsü o kişiye yapılırsa, serotonini parçalayan monoamin oksidaz enzimi engellenir. Böylelikle serotoninin parçalanması durdurulurken, DMT sentezi uyarılır. Kişi trans haline geçer.

    Epifizin işleyişine tesir eden faktörler, anormal gündüz-gece ritimleri (uçakla kıtalararası seyahatte olduğu gibi), ışık şiddeti ve süresi, radyasyon, manyetik alanlar, beslenme bozuklukları, günlük stres seviyeleri ve sıcaklıktır. Ayrıca deniz seviyesinden yüksekliğe bağlı olarak epifiz aktivite seviyesinde de dikkate değer farklılıklar tespit edilmiştir.

    Deniz seviyesinde en düşük, dağların zirvesinde en yüksek seviyeye çıkan epifizin bu özelliğini en çok bazı ibadethanelerin ve inziva yerlerinin seçilişinde görmekteyiz. Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi vesellem) dağda bulunan Hira Mağarası’nda, Bediüzzaman Hazretleri’nin yüksek dağlarda inzivaya çekilmesi, eski Hristiyan manastırlarının yüksek dağlarda yapılması ve birçok evliyanın dağlık bölgelerde yetişmesinin hikmetlerinden birisi epifizin bu durumu ile alâkalı gibi görünmektedir.

    Nitekim “ışık terörü” olarak isimlendirilen vakada, aşırı parlak ve bol ışıkla aydınlatmanın yapıldığı yerlerde epifizin sağlıklı işleyişi bozulmaktadır. Bu da başta uykusuzluğa ve bunun neticesinde kronik stres ve bağışıklık sistemi zâfiyetlerine sebep olmaktadır.

    Diğer beyin yapılarına benzer şekilde epifiz, ilâçlı veya ilâçsız uyarılabilmektedir. Son yıllarda kullanılmakta olan fiziko-kimyevî yapıdaki ilâçların tesirlerinin üçte birinin tamamen kişinin o ilâç vesilesiyle şifa bulacağına inanmasına, Allah’ın Şâfî ismine inanıp güvenmesine, ümit ve moralini yüksek tutmasına bağlı olduğu gösterilmiştir.

    Bu yüzden kişi, yaptığı dualar, ibadetler, yakarışlar, inzivaya çekilmeler, telkinler yoluyla da epifizdeki nörohormonların sentezinin artmasına yol açabilmektedir. Epifiz bezinden üretilen moleküller, uygun enzimlerin varlığında serotonine de dönüşebilmektedir. Nitekim, kişi zikir ve ibadetlerini düzenli olarak yaptığında, epifiz bezini daha çok serotonin üretecek şekilde de uyarabileceği belirtilmektedir.

    Günümüzde problemlerin yaklaşık % 75’lik kısmı, mânevî tatmin eksikliğine dayanan stres ve depresyonla alâkalıdır. Melatonin seviyelerinde ve sentezinde azalma olmadığı sürece, stresle ilgili problemler de çok az ortaya çıkmaktadır. İnanan ve ibadet eden kişilerde bunamaya pek rastlanmamaktadır. Kişinin sevgi üzerinde olması; ümit, aşk, şevk, inanma kuşağında yaşaması, epifiz faaliyetinde azalmayı önleyici bir sosyal hayat tarzıdır.

    Yapılan araştırmalar, mistik tecrübelerin ve zikirlerin, bir arada yapılan dinî sohbetlerin, bağışıklık sistemine olumlu tesir ettiğini göstermektedir.

    Çocuklarda epifizin rolü

    Doğumda, annede ve bebekte DMT sentezinin yüksek seviyede sentezi ile gerçekleştirilen bir trans ve mutluluk hâli söz konusudur. Bu molekül seviyesine bağlı olarak anne hem doğum sancısına daha rahat katlanır, hem de bebek çok fazla uyur. Araştırmalar bebeğin dünyaya geldiğinde, beyin omurilik sıvısında çok fazla miktarda 5-MeO-DMT bulunduğunu göstermektedir.

    Bebeklik ve çocukluk döneminde beyin % 40 daha aktiftir. Buna bağlı olarak öğrenmeye ve diğer âlemlerle iletişime de daha açıktır. Epifiz bezi, başlangıçta çocuklarda büyük iken, büluğ çağına girildiğinde oldukça küçülür. Dolayısıyla melatonin hormonu, çocuklarda oldukça yüksektir ve onların büluğ çağına girmelerini baskılar. Büyük ölçüde onların masumiyetine katkıda bulunur.

    Epifiz bezinin çocuklarda büyük ve aktif olması, bu bezden salgılanan melatonin, pinolin, DMT ve 5-MeO-DMT gibi insan zihnini mânevî ve ruhanî âlemlere açık hale getiren moleküllerin de, erginlere nazaran onlarda daha fazla olduğunu gösterir. Belki de bu yüzden çocukların beyin-zihin sistemlerinin ruhanî ve metafizikî âlemlere açıklık oranı, bu moleküllerin sentez miktarına bağlı olarak yüksek olmaktadır.

    Eğer bu gerçekten böyle ise, o zaman çocukların, bazı mânevî varlıkları niçin kolayca görebilirken, erişkinlerin cinleri ve ruhanileri her zaman görememelerinin ilmi hikmeti de anlaşılabilir. Çünkü zihin-beyin sistemini ruhanî ve mânevî âlemlere açık hale getiren moleküllerin sentezi, çocuklarda oldukça yüksek iken, bu normal şartlarda erişkinlerde oldukça düşüktür.

    İnsanlar buluğ çağına girdiklerinde ve damarlarında şehvet dolaşmaya başladığında, epifiz bezi faaliyetini yavaşlatmaya ve küçülmeye başlar. Diğer âlemlerle olan iletişim açıklığı oldukça azalır. Zaten günümüzde alınan eğitim, yenen gıdalar ve hayat tarzı da, insanın mânevî hayatını köreltici fonksiyon görmektedir.
  • "'Her kim ortalama boz seviyesinin birazcık olsun üzerine çıksa, hayatı tehlikeye giriyor. Beni dinleyin, Don Kondor, bunlar duygusallık değil, olgular! Biri akıllı, eğitimli olsun, bir şeylerden şüphe etsin, alışılmadık şekilde konuşsun, hatta sadece şarap içmiyor olsun; hayatı tehlikede. Sıradan bir dükkancı bile ölene kadar dövebilir böylesini. Yüzlerce, binlerce insan kanunsuz ilan edildi. Bozlar bunları avlayıp yol boyunca dar ağaçlarına asıyorlar. Çırılçıplak, ayaklarından... Dün benim orada ihtiyar bir adamı sırf okuma yazması var diye çizmelerinin altına alıp öldürmüşler. Dediklerine göre bu domuzlar, ağızlarından salyalar saçarak iki saat çiğnemişler adamı...'"
  • Celâlettin-i Suyuti’nin Ed-Dürerü’l-Müntesire’si gibi pek çok kitapta geçen meşhur bir Hadis-i Kudsi vardır: “Ben gizli bir hazine idim; bilinmek istedim, mahlûkatı yarattım”. Bu bilinmekliği isteme iradesi, İlm-i İlâhîde bulunan bir nurun bir kader programı haline gelmesi, semavatın açılması, serilmesi, düzülmesi; ardında maddî âlemlerin tezahürünü netice vermiştir.
    Tabiat iki düzlemi de ifade etmek için kullanılan bir kavramdır. Tabiat denilince öncelikle genel anlamda kâinat, sonra daha dar anlamıyla atmosferle sınırlanan, biyolojik hayatın ortaya çıktığı dünya anlaşılmaktadır.

    Bütün dinlerin, inançların ve ideolojilerin esin kaynağı, delili ve temeli bu tabiat denilen muammadır. En eski mitolojik inançlardan tevhid dinlerinin temeli olan İbrahimî (as) geleneğe kadar; Yunan Felsefesi’nden modern ideolojilere kadar bütün tartışmaların temelinde “tabiat” vardır.

    Mitoloji, her bir tabiat unsuruna ayrı bir güç atfederek her birisini bir karaktere büründürerek âliheler (mitolojik tanrı ve tanrıçalar) ortaya koymuştur. Zeus’tan Hadese, Gaia’dan Ate’ye, Bona Dea’dan Demeter’e kadar her birisi tabiatın bir unsuruna tekabül eder.

    İbrahim Aleyhisselâmla başlayan Tevhid dinlerinin en önemli gözlemleri tabiat üzerinde gerçekleşir; İbrahim Aleyhisselâm tabiat unsurlarını sorgulayarak Allah’ı bulur ve vahye liyakat kazanır. Zebur, İncil ve Kur’ân’da bol miktarda tabiatın Esma-i İlâhiye’nin tecellisi (yansıması, tezahürü) olduğuna atıflar vardır. Kur’ân inananları Rum Sûresinde olduğu gibi yüzlerce âyetinde “Şimdi bir bak Allah’ın rahmetinin eserlerine! Yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor. Şüphe yok ki O, ölüleri de elbette diriltecektir. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir.” diyerek Allah’ın rahmet eserlerini (ve tabiatı) dikkatle incelemeye çağırır. Zira Tabiat; yaratılma, dirilme, hayat ve ölüm sahnelerinin bir serencamıdır.

    Felsefe, tamamen “tabiat” üzerine müessestir. Her konusu, tabiatın bir özelliğinin açılımıdır. Felsefenin günümüzdeki şekilleri olan Materyalizm, Pozitivizm, Determinizm, Nasyonalizm, Evrimcilik, Deizm ve Agnostisizm gibi bütün Modern İdeolojiler “tabiat” kavramı üzerinde ortaya çıkmışlardır.

    Bediüzzaman 1920’lerde Yunan ordusuna galip gelindiği bir ortamda Ankara’da başka bir havanın da oluştuğunu, zındıklık (dinsizlik ve inkâr) fikrinin yaygınlaşmaya başladığını hisseder; buna karşı Tabiat Risalesi’ni Arapça olarak yayınlar. Savaştan çıkmış olmak ve Arapça bilenin çok az olması kitabın tesirini azaltır. Yazdığı o kitabı 15 sene sonra, Türkçe olarak tekrar kaleme alır. Yeni adıyla bu kitap 23. Lema olan Tabiat Risalesi’dir. Risale, İbrahim Sûresindeki “Peygamberleri onlara dedi ki: Gökleri ve yeri yoktan var eden Allah hakkında şüphe olur mu?” sorusuna verilen müsbet bir cevap gibidir: ‘Allah hakkında şüphe olmaz ve olmamalı’.

    Nursî, bu Risaleyi niye yazdığını şöyle ifade eder: “Bu risalenin sebeb-i telifi, gayet mütecavizâne (saldırgan) ve gayet çirkin bir tarzla, hakaik-i imaniyeyi tezyif edip (aşağılayıp), bozulmuş aklı yetişmediği şeye hurafe deyip, dinsizliği tabiata bağlayarak, Kur’ân’a hücum edilmesidir.”

    Tek başına Tabiat Risalesi imanın isbatı ve imansızlığın, şüphenin, ortada bitarafane kalmanın imkânsızlığını gösterir. Risale-i Nurlar’ın ekser metinleri adeta bu Risalenin şerh ve izahlarından ibarettir. Bediüzzaman, Risaleleri’nde ne mitolojileri ne ideolojileri ne de diğer inanç ve dinleri anmaz; çünkü mesele sadece İmanın Rükünlerini isbat etmektir. Onlar isbat edilirse, diğerlerinin iddiaları batıl olacaktır; dolayısıyla isimlerinin anılmasına bile gerek yoktur. Bediüzzaman imanın atmosferine şüphe ve inançsızlığın ismini dahi sokmak istemez; muhatabının sadece isbat meselesine ve iman fikrine odaklanmasını ister. Bütün insanlık tarihinde ortaya çıkan ve İman-İnanç-Din meselelerinin temel unsurlarını dört şık ile özetler:

    “Ey insan! Bil ki insanların ağzından çıkan ve dinsizliği işmam eden dehşetli kelimeler var. Ehl-i iman, bilmeyerek istimal ediyorlar. Mühimlerinden üç tanesini beyan edeceğiz:

    Birincisi: Evcedethu’l-esbab, yani, esbab bu şeyi icad ediyor.

    İkincisi: Teşekkele binefsihî, yani, kendi kendine teşekkül ediyor, oluyor, bitiyor.

    Üçüncüsü: İktezathu’t-tabiat, yani, tabiîdir, tabiat iktiza edip icad ediyor.”

    Evet, madem mevcudat var ve inkâr edilmez. Hem her mevcud, san’atlı ve hikmetli vücuda geliyor. Hem madem kadîm değil, yeniden oluyor. Her halde ey mülhid! Bu mevcudu meselâ, bu hayvanı ya diyeceksin ki esbab-ı âlem onu icad ediyor; yani esbabın içtimaında o mevcud vücud buluyor veyahut o kendi kendine teşekkül ediyor veyahut tabiat muktezası olarak, tabiatın tesiriyle vücuda geliyor veyahut bir Kadîr-i Zülcelâl’in kudretiyle icad edilir.

    Madem aklen bu dört yoldan başka yol yoktur, evvelki üç yol muhal, battal, mümteni, gayr-ı kabil oldukları kat’î ispat edilse; bizzarure ve bilbedahe dördüncü yol olan tarîk-i vahdaniyet (Allah’ın, ilâhın, yaratıcının tek ve bir oluşu), şeksiz şüphesiz sabit olur.”

    Bütün bir düşünce, felsefe, inanç ve ideoloji tarihini Bediüzzaman dört şıkta özetler. Tabiat Risalesi’nde bunlar son derece açıklayıcı delillerle ele alınır. Mesele bakmakla görmek arasındaki ilişkide gizlidir. Tabiata nasıl bakarsanız öyle bir görüye sahip olabilirsiniz. Fakat iş akla, mantığa, delil ve isbat sadedine geldiğinde iman ve küfürden başka bir alternatif bulamazsınız. Alfred North Whitehead, “Bütün Batı felsefe tarihi Platon’a düşülen dipnotlardan ibarettir” der. Dinler, inançlar ve felsefeler de tabiat meselesine düşülmüş notlardan ibarettir. İdeolojileri, felsefeleri çoğaltmakla insanların belki dikkatlerini dağıtırsınız; fakat Tabiat Risalesinde olduğu gibi işi derleyip toparlayan ve sadede gelen birisi bütün bir çabanızı dört cümle ile tarumar eder. Tabiat Risalesi defalarca bunu yapabilmiş iman Cereyanının gerdanlığında parıldayan bir inci gibidir.