Kitabı bitirdiğimde zihnimde tek bir soru yankılandı: Bir insan, bir başkasını bu kadar derin, bu kadar yok edici bir sadakatle nasıl sevebilir? Karşılıksız aşkın her türlüsünü duydum ama böylesine bir adanmışlık, aşkın sınırlarını zorlayıp bir dayanıklılık testine dönüşüyor. Kadının bu sessiz çığlığı, okurken insanın kalbine ağır bir yük gibi biniyor.
Ancak bu hikayedeki asıl sarsıcı nokta aşkın büyüklüğü değil, adamın o korkunç unutkanlığı. Bir insanın hayatına bu kadar dokunup, ondan bir çocuk sahibi olup, yine de bir yabancı gibi üzerinden geçip gitmek... Bu sadece bir hafıza kaybı değil, duygusal bir körlük. Kadının mektubu okunduğunda bile adamın zihninde her şeyin bir "rüya" gibi kalması, aslında bencil bir ruhun en çıplak hali.
Kitabın bize verdiği mesaj çok net ama bir o kadar da acı: Birini dünyanızın merkezi yapmanız, onun dünyasında bir toz zerresi kadar yer kaplayacağınız anlamına gelmiyor. Zweig bize; en büyük trajedinin ölüm değil, hiç hatırlanmamak olduğunu gösteriyor. Bir yanda her anı kutsal bir emanet gibi saklayan bir kadın, diğer yanda her şeyi anlık bir zevk olarak görüp tüketen bir adam.
Sonuçta; kadının aşkı ne kadar gökyüzü kadar genişse, adamın sığlığı da o kadar uçsuz bucaksız. Bu kitap, insanın insana yapabileceği en zarif ama en ağır işkencenin "kayıtsızlık" olduğunu kanıtlıyor.