• 208 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Merhaba:)Finallere çalışırken masamdaki sözünü tekrar okuyup düşündükten sonra kendimi burda buldum. Bahsettigim söz çalışma azmi veriyor bana ;konularımı böyle yetiştiriyorum umudum oluyor :)Söz şu efendim ;

    Eğer arkanızda inancınız varsa o sizi yapıcı olmaya itiyorsa çok şeyler başarırsınız. Benim hayatımın sırrı budur.Bilginin zevkine varıp okumak o kadar güzel ki. Başlayınca sürüklüyor insanı!
    (Bilim Tarihi sohbetleri 89)

    2019 yılı Fuat Sezgin yılı ilan edilmesiyle biliniyor kendisi.Açıkçası bana kalırsa yaşadığımız çağı etkileyen ve sadece bir yıla sığdırilamayan Islam alımı ve bilim adamıdır.Âlimin ölümü âlemin ölümü gibidir derler ya hani hakikatten o vefat edince bunu hissettim geçen sene..
    Allah rahmet eylesin.Vefatinin arkasından insanlar tanimaya başladı ne yazik ki yine de anlatalım okuyalım yaşayalım
    ..
    Ülkenin bütün okullarında Üstadın ortaya çıkardığı gerçeklerin anlatılması lazım.zira İslam medeniyetinin bilim ve felsefe mirasının ortaya konulmasında büyük emekler vermiş,ehl-i himmet bir alimdi.
    Bir insan düşünün ileri düzeyde kutuplaşmış bir toplumda yaşayan herkes sol,sağ ayırmadan onun vefatı nedeniyle derin üzüntü duymuş twitter'da dahi ve diger sosyal mecralarda hakkında tek kötü söz yazılmamış bir alim bildiğim kadarıyla ..
    sadece bunlardan dahi ne kadar ileri düzeyde bir bilim adamı olduğunu anlayabilirsiniz belki de.Ülkemizde değeri anlaşılmasa da sadece Türkiye değil tüm islam dünyası için yaptığı en büyük etki, medeniyetimizin tekrar ayağa kalkabilmesi için tek seçeneğin, bilim ve akıl Islâm yolunu takip etmek olduğunu göstermesidir.yüzyıllardır gerileyen hatta çökmüş olan islam medeniyetini, bir nebze aşağılık kompleksinden arındırmıştır. Gazete sayfalarında sosyal medya da sosyal hayatımızda umarım şeyma subasilar,Magazinsel haberler diziler, Siyasetin gereksiz zırvaları yerine umarım kendisiyle ilgili yapılan çalışmaları kitaplarını ve fikirlerini konusacagimiz yazacagimiz gün gelir.(!)
    yazdıklarına benzer eser yazmak şöyle dursun, okuyup yarısını anlamış olsaydık başka bir dünyaya taşınırdı zihnimiz. dehşet birikimli ve üretkendir.
    **ihsan fazlıoğlu'nun' fuat sezgin ile “bilim tarihi” üzerine' röportajı var. orada ihsan fazlıoğlu diyalektik açıdan güzel noktalara değiniyor.Bakmanizi tavsiye ederim.Şuraya hayatının linkini bırakıyorum ama okuyup bizde hayatımıza işleyelim ve büyük âlimi anlayalım;

    http://m.ibtav.org/sayfa/1/ozgecmisi

    KIYMETLI ESERE GELECEKSEK;

    Bu eser benim icin çok kıymetli başucu kitabım.Eser Üstad Fuat Sezgin ile yapılan röportajların derlendiği bir çalışmadır. Ben bu röportajları okurken Fuat Sezgin’in ne kadar büyük bir ilim adamı olduğunu ve onun bilimler tarihi üzerine düşüncelerini gördüm.
    Sefer Turan’ın söyleşiyle şekillendirdiği Bilim Tarihi Sohbetleri İslam bilimler tarihinin en önemli isimlerinden Üstad Fuat Sezgin’in hayatı, anıları, aynı zamanda bilimler tarihine duyulan tutkunun kitabı… Yaşadıklarını dönemin toplumsal ve siyasal panoramasını çizerek anlatıyor.Üstad Fuat Sezgin, kitaptaki söyleşilerde sadece geçtiği bu yolları anlatmakla kalmıyor, bakış açısına yön veren bilimler tarihi alanındaki gelişmeleri de tüm ayrıntılarıyla sunuyor. Bir yandan icatlar, buluşlar hakkında muazzam bir sohbete şahitlik ederken diğer yandan bilimler tarihine, Hellmut Ritter, Carl Brockelmann, George Sarton, Franz Rosenthal gibi isimlere, oryantalist araştırmalardan İslam aleminin ahvaline, İslam kültür çevresinde Müslüman bilginler tarafından yapılmış aletlerin modellerinin sergilendiği müzelere uzanan kapsamlı bir dökümün sunulmasına da tanık oldum ve siz de okusaniz olursunuz eminim.

    KİTAPTAN ALINTI VE BILGILER

    1)Darbeden sonra Üstad Fuat Sezgin neden Almanya’yı seçtiğini anlatıyor:

    **"Üç üniversiteden cevap geldi: Frankfurt Üniversitesi, Kaliforniya’da Berkeley Üniversitesi ve Yale Üniversitesi. Düşündüm, taşındım daha kitabımın (İslam Bilim Tarihi) bütün malzemelerini toplama işim bitmemişti. İstanbul’dan uzaklaşmak istemiyordum. Doğudan yani Mısır’dan, İran’dan uzaklaşmak istemiyordum. Çünkü daha toplamam gereken bir sürü malzeme vardı. Frankfurt’ta karar kıldım.
    (Hocaya Almanya’da sadece 6 ay kalacağını sonradan söylerler)
    Türkiye’de o ihtilalden sonra ben yeni bir insan olmuştum. O yeni insanın ne olduğunu Willy Hartner’e anlatmaya başladım. O da şuydu: “Hiç üzülmeyin” dedim. “Ben hayatımı daima planladım. Liseyi şu zamanda bitireceğim diye planladım. Üniversiteyi öyle… Şu yaşta doçent olacağım, dedim ve bütün bunlarda muvaffak oldum. Baktım her şeyde muvaffak oluyorum, bende bir şımarma başladı. Ondan sonra bir askeri darbe geldi. Bir balığın üzerine atılan ağ gibi ben de o ağın içinde kaldım. O zaman baktım ki beşer olarak benim irademin bir sınırı varmış. İşte o olaydan sonra ben şuna karar verdim: Hayatımda eğer altı haftalık bir geleceğim garanti edilse, yani o kadar yaşayabilecek kadar maddi imkânım varsa, yedinci haftayı düşünmeyeceğim. Onun için önümde iki ay daha var. Para da biriktirdim. Onları düşünmüyorum” dedim.
    Evet, yapacağım daha çok iş var belki o yüzden Allah bana güç, kuvvet, sıhhat veriyor. Bakın şunu mahsustan söylüyorum, benim ülkemin gençlerine. O günler şöyle bir kararım da vardı: Yarım gün gidip bir yerde inşaat işçisi olarak çalışacaktım. Ondan sonraki yarım gün ve geceyi kitabımı yazarak geçirecektim."

    2)Azim ve kararlılık üzerine bir ders veriyor.Hoca sevdiği işi yapmak için ona önerilen makamı reddedişini anlatır.Kendisinden dinleyelim;

    **"Oraya başladığımın birinci ayı Marburg Üniversitesi’nden geldiler. Dediler ki: “senato sizin ordinaryüs profesörlüğünüzü kabul etti, gelip başlamanız lâzım. Yalnız, Kültür Bakanı’yla bir konuşmanız gerekiyor.” Çünkü ordinaryüs profesör olacak bir insan Kültür Bakanı’yla konuşur, maaşının pazarlığını yapar. “Özür dilerim, ben gelemeyeceğim. Ben burada ilimler tarihi yapmak istiyorum” dedim. Bana, “siz burada doçentlik kadrosuna sahipsiniz.” dedi. “Bunlar benim için hiç mühim değil. Ben bilimler tarihiyle uğraşmak istiyorum” dedim. Adamcağıza çay ısmarlamıştım, onu içmeden ayrıldı yanımdan ve benimle daha hiç konuşmadı. Ondan sonra ne zaman konuştu biliyor musunuz? Kral Faysal Ödülü’nü kazandığım zaman 1978 yılında. Bana telefon etti, yanıma geldi ve beni kucakladı: “Ben odanızdan size kızarak çıkmıştım ama sizin hakkınız varmış” dedi. O zaman ben de profesör olmuştum zaten"

    3)Üstad Fuat Sezgin Hoca günde 17 saat çalıştığını ve Arapça’yı 6 ayda öğrendiğinden söz ediyor.Kendisinden dinleyelim;

    "Evimizde babamdan kalma 30 ciltlik bir Taberî Tefsiri vardı. Onu okumaya başladım. Başlangıçta anlamıyordum. Türkçe tefsirlerle karşılaştırarak, yavaş yavaş tefsirin içine girmeye çalıştım. Günde aşağı yukarı 17 saat çalışıyordum. Erken kalkıyordum, gece geç yatıyordum, evden hemen hemen hiç çıkmıyordum. 6 ay sonra Taberî Tefsiri’nin 30 cildini bitirmiş oldum. Başlangıçta hemen hemen hiç anlayamadığım bu tefsiri 6 ayın sonunda gazete gibi okuyordum. O hızla, yani 17 saatlik bir tempoyla çalışırsanız bunu siz de başarırsınız, bundan eminim."

    4)Kitapta Üstad Fuat Sezginin azmi ve çalışkanlığıyla bir örnek olduğunu görüyoruz Hocasının yazamayacağını düşündüğü, UNESCO tarafından bir heyete yazdırılmak istenen o çalışmayı tek başına yapabileceğini söylüyor ve yapıyor. Kendisinden dinleyelim:

    **Üniversiteyi bitirip, doktoramı yapar yapmaz Brockelmann’ın kitabının noksanlarını gidermeyi kafama koydum ve derhal başladım. Doçent olduktan sonra bu işe daha da yoğunlaştım. İş ilerledi. İlerleyince baktım ki, Brockelmann’ın kitabındaki boşluklar giderilebilecek gibi değil.
    Düşündüm ve Brockelmann’ın kitabını yeni baştan yazma fikrini geliştirmeye başladım. Epeyce mesafe kat ettiğim bir sırada -ki o zamanlar Almanya’dan dönmüştü, 1959 yılıydı zannederim- hocama, “Brockelmann’ın kitabına bir zeyl yazmak değil de, dünyadaki bütün yazmalara bakarak yeni bir kitap yazmak istiyorum” dedim. Bana dedi ki: “Onu yapamazsınız. Bunu hiç kimse yapamaz.” Ben içimden, “hocam bunu yapacağım” dedim ve 1967 yılında kitabımın 1. cildi çıktı.
    Hollanda’ya gittim. Onlarla müzakere ettik. Şu, bu derken bana kitabın finansman meselesini UNESCO’nun halledeceğini söylediler. Bu arada Hollandalı oryantalistler toplanmışlardı, bir sohbet ortamında adeta beni imtihan ettiler. Sonra, “bu adam bunu yapar” diyerek beni desteklediler. Buna rağmen Alman ve Fransız oryantalistler arasında şu kanaat hâsıl olmuştu: “Bunu ancak bir komisyon yapar!” Açıktan, “Bu bir komisyon işidir, bir fert tarafından yapılamaz” diyorlardı.

    5)Müslümanların bilimde ileri olduğu zamandan bahsediyor kendisinden dinleyelim;

    **"Müslümanlar M. 7. yüzyıldan itibaren bilimleri Yunanlılardan, Hintlilerden aldılar. Müslümanların bir meziyeti vardı. O alışlarında Hıristiyan olsun, Yahudi olsun, ne olursa olsun insanları hoca olarak kabul ettiler. Müslümanlar onlardan süratli bir şekilde öğrendiler. İki yüzyıl sonra Müslümanlar bu ilk merhaleyi, yani başkalarından almayı geride bırakarak yaratıcı olmaya başladılar. Hatta Müslümanlar onlardan bilgiyi alırken, hocalarının faziletlerini hiçbir zaman unutmadılar, onu söyleyeyim.
    Müslümanlar evvela yaratıcı oldular. Bu 800 yıl sürdü. Miladi 850 yılından itibaren, 16. yüzyılın sonuna kadar Müslümanlar ilimde mütemadiyen yeni şeyler keşfettiler. Yeni ilimler kurdular, eski ilimleri geliştirdiler ve ilerde kurulacak bazı bilimlerin temellerini attılar. Ondan sonra ilimler tarihinde önderliklerini yavaş yavaş kaybettiler."

    6)Üstad Fuat Sezgin Hocanın kurduğu İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi’nde müslümanlar tarafından geliştirilmiş 800’den fazla çalışma sergilenmekte bundan bahsediyor Bu müzeyi kuruşunun nedenlerinden birisi de Türkler’de ortaya çıkan bu aşağılık duygusunu yok etmek. Türkler geçmişi unutup bugün kendini Batı karşısında aciz hissediyor. Hoca bunu değiştirmek istiyor.kendisinden dinleyelim;


    **"Ben başlangıçta bunları maket halinde, model halinde ortaya koymaya başladım. Acaba 30 aleti bir araya getirebilir miyim? Bir müze olmasa bile, bir odayı doldurabilir miyim diye düşünüyordum, çok mütevazı bir şekilde başladım. Gittikçe iş ilerledi. Bugün aşağı yukarı enstitümüzde yapmış olduğumuz aletlerin sayısı 800’ü geçti."

    Müze gelişiyor, açılırsa, istediğim şekilde kurulursa ki, öncelikle Türkler, mensubu bulundukları medeniyetin ne kadar yüksek olduğunu görecekler; benim ilk hedefim bu. Sonra birçok Müslüman, Arap bunu görecek. Tahmin ediyorum birkaç milyon turist bunu görecek. Müslümanlarda bir aşağılık duygusu var, Avrupa medeniyetini yanlış tanıma var, oradaki yerini bilmeme var. Bu durumu tasfiye etmiş olacağız.

    7)Müslümanların bilimde ileri olduğu zamanlardan bahsediyor şöyle söylüyor;

    **"Müslümanlar M. 7. yüzyıldan itibaren bilimleri Yunanlılardan, Hintlilerden aldılar. Müslümanların bir meziyeti vardı. O alışlarında Hıristiyan olsun, Yahudi olsun, ne olursa olsun insanları hoca olarak kabul ettiler. Müslümanlar onlardan süratli bir şekilde öğrendiler. İki yüzyıl sonra Müslümanlar bu ilk merhaleyi, yani başkalarından almayı geride bırakarak yaratıcı olmaya başladılar. Hatta Müslümanlar onlardan bilgiyi alırken, hocalarının faziletlerini hiçbir zaman unutmadılar, onu söyleyeyim.
    Müslümanlar evvela yaratıcı oldular. Bu 800 yıl sürdü. Miladi 850 yılından itibaren, 16. yüzyılın sonuna kadar Müslümanlar ilimde mütemadiyen yeni şeyler keşfettiler. Yeni ilimler kurdular, eski ilimleri geliştirdiler ve ilerde kurulacak bazı bilimlerin temellerini attılar. Ondan sonra ilimler tarihinde önderliklerini yavaş yavaş kaybettiler."

    **Müslümanlar, ilimler tarihinde herkesin bildiği büyük matematikçiler yarattılar, yetiştirdiler, astronom yetiştirdiler. Bunları herkes biliyor, ilimler tarihi de bir dereceye kadar kabul ediyor bunu fakat Müslümanların coğrafya sahasında dünya haritasını yapma hususunda bu kadar ileri gittikleri bilgisi maalesef bugüne kadar müdafaa edilmiş değildir.
    Evet, adam diyor ki: “İnsan Avrupa kıtasının coğrafyasını araştırdığı zaman görüyor ki 18. yüzyıla kadar sadece İspanya’nın coğrafyası var. Diğerlerinin; Almanya’nın, Fransa’nın coğrafyası falan yok.” Bunu 1982’de bir Alman bilgini söylüyor. Acaba neden İspanya’nın coğrafyası var da diğerlerinin yok? Çünkü İspanya’da Müslümanlar yaşıyordu da ondan. Evet, gerçekten çok enteresan bir şey. Avrupa kıtasının haritasını yani Fransa’nın, Almanya’nın, İsveç’in gerçek enlem-boylam derecelerine dayanan haritalarını ne zaman yaptılar biliyor musunuz? 1850 senesinden sonra!

    8)Kitapta aynı zamanda dil öğrenmekle ilgili Fuat Sezgin Hoca’dan birkaç açıklama yer alıyor kendisi şöyle söylüyor efendim;

    **Peki hocam kaç dil biliyorsunuz? Bunu şunun için sordum, affınıza sığınarak.,. Hakkınızda okurken 27 dil bildiğinizi… Sezgin: Hayır mübalağa ediyorlar. Bu kitabı yazmak için bilimler tarihinde birçok eski dili bilmem lâzım, Avrupalı etütleri okumam lâzım. Zaruri bulduğum zaman hemen bir dili öğrenmeye çalışıyorum; mesela coğrafya ciltlerini yazmaya başladığımda baktım Rusça’sız olmaz. Rusça öğrenmeye karar verdim, gittim Rusya’ya. Turan: Bir bilim tarihçisinin en az kaç dil bilmesi lâzım? Sezgin: O bir adamın gayretine bağlı, kapasitesine bağlı. Dil öğrenmek bazen zordur bazen kolaydır.
    Türkiye’de bir gelişme var. Türkiye’de üniversitelerin sayısı çoğaldı. Sayı mühim fakat biraz kaliteye, derinliğe dikkat edilmediğine şahit oluyorum ve bunu temenni ediyorum, yani üniversitelerimiz zayıf ve maalesef Türklerde Batı dillerine yani dil öğrenmeye karşı bir kompleks var. Bu yıkılmalı, bunu bertaraf etmek lâzım.
    Türkler bir dil öğreniyorlar… Mesela Almanya’ya giden bir adam konuşmasını öğreniyor. O kadar büyük bir şey bildiğini zannediyor ki nedir yani bir tek dil bilmek. Alman liselerinde 3 dil öğreniliyor. Benim kızım lisedeyken Yunanca öğrendi, Latince öğrendi, hatta biraz da Rusça öğrendi ama sonradan bıraktı, bir de İngilizceyi öğrendi, 3 dil biliyor. Almanya’da lisede 3 dil öğretiliyor.

    9)Bilim insanlığın ortak mirasıdır. Rönesans’ı doğrudan doğruya Antik çağa bağlayan düşünce yanlıştır diyor ve bunu şöyle açıklıyor ;

    **Ben medeniyet tarihini bir bütün olarak kabul ediyorum. Bu, bütün insanlığın müşterek malıdır. Eğer Kongo’daki insanların bugün o medeniyetin gelişmesine katkıları yoksa da, onlar bizim Afrika’nın ücra bir köşesinde kalan kardeşlerimizdir. Bizler, Yunanlılar ve bugünkü modern Avrupalılar modern teknolojiyi geliştirmişlerse, o başka bölgelerde yaşayan insanların da bu süreçte katkısı vardır. Ben bilimler tarihine böyle bakıyorum. Bilimler tarihinin gelişmiş safhalarında, insanlığın büyük ve müşterek tarihinden öğrendiğimize göre Babillileri, Çinlileri, Hintlileri, Mısırlıları da buluyoruz. Yunanlıları da… Bu böylece gelişiyor.
    Biz, İslam kültür çevresinin yaratıcı bilginlerinin, bir alma ve özümleme döneminin ardından 900-1600 yılları arasında gösterdikleri başarılarını ortaya koymak istiyoruz. Bu başarılar 16. yüzyılın ikinci yarısından bu yana Avrupa’daki yaratıcılığın zeminini oluşturdular.

    10)İslam bilime menfaat için değil bilme merakıyla yaklaşmıştır. Biruni gibi çok büyük dehalar yetişmiştir diyor ve bunu da kendisinden dinleyelim efendim;

    **"Düşününüz, öyle tipler yetişmiş ki İslam dünyasında onları tanımıyoruz. Bîrûnî gibi bir insan mesela… George Sarton, Bîrûnî için; “Beşeriyetin tanıdığı en büyük kafalardan biri” diyor. Daha başka neler var… Bakın size şunu anlatacağım: Bîrûnî 27 yaşındayken 18 yaşındaki İbn Sina’yla yazılı bir münakaşaya giriyor. Konu nedir biliyor musunuz? “Işığın sürati ölçüsüz müdür, yani lâ-mütenâhî midir, yoksa ölçülebilir mi? Yani zamanla ölçülebilir mi?” Ne müthiş bir şey değil mi! Böyle bir şey bugünün Türkiye’sinde bile olmaz.

    Hollandalı matematik bilimi tarihiyle uğraşan Hogendijk adlı bir âlimin makalesi vardı. İslam bilimleri tarihiyle bu kadar uğraşan birisi olarak ben onu okuduğum zaman dehşete düştüm. Çünkü adam; 10. yüzyılda küresel trigonometri problemleri münakaşasına dair birtakım dokümanlar veriyor ve onları izah ediyor. Dehşete düştüm ve sonra doçentime gittim. “Gördünüz mü şu seviyeyi?” dedim. Hakikaten 21. asırda bizim Türkiye’de bu yüksek düzeyde tartışmalara, münakaşalara rastlayamazsınız. Böyleşine muhteşem çağları arkasında bırakmış bir medeniyetin mensuplarıyız.

    Bu büyük âlimlerden biri de, 8. yüzyılda yaşamış olan Cabir İbn Hayyan’dır. Esasında kimya bilimiyle başladı, ondan sonra da genişleterek tabiat olaylarıyla ilgilendi. Bu adam diyor ki bize: “Allah insana kâinatın bütün sır perdelerini yırtacak kabiliyeti vermiştir!” Yani beşer bu kâinatta her sırrın çözümüne ulaşabilir. Aristoteles ise tam tersini söylüyor: “Biz bunu yapamayız” diyor. Cabir İbn Hayyan öyle bir adam ki “kâinat, matematiksel ölçüler esasına göre yaratılmıştır” diyor. Yani “hisleri bile ölçebiliriz. Ölçemediğimiz herhangi bir şey, bilimin konusu olamaz!” diyor adamcağız."

    11)Son olarak yazıyı Üstad Fuat Sezgin’in öğretmenlere olan şu tavsiyesiyle bitireyim:

    **Ben burada ilk önce hocalara seslenmek istiyorum. Talebeleri aşağılık duygusundan kurtarmaya çalışsınlar. Türk milletini aşağılık duygusu bir kanser gibi kemiriyor...

    ##Biraz uzun oldu ama kendisiyle ilgili milyonlarca kitap yazılmalı ve anlaşılmalı okunmalıdır.Bu sadece besmele burda olanlar :)

    Kitabın nerdeyse bütün cümlelerin altını çizmişim.Lütfen Rica ediyorum kendisinin ruhlarına bir Fatiha okuyun Allah sizlerden razı olsun dostlarım:)Üstadın ruhuna rahmet ediyor onun yolundan yürümek ve bugünkü Dünya da biz müslümanlar bilim de felsefede teknolojide her alanda ilerlememiz nasip olsun ınşallah ve onların yolundan gitmek nasip olsun.Çok kıymetli bir ilim insanı daha dar’ül bekâ eyledi ,ehl-i himmet bir alim idi.azıB hayatlar ne kadar güzel. bir ömrü dolu dolu yaşamak, ardında dünya döndükçe anılacak eserler bırakmak çok az insana nasip olur. Fuat hoca o azınlığın içindeydi. mekânı cennet olsun.

    NOT===Bilvesile hocanın emekleriyle gülhane parkında tesis edilen 'islam bilim ve teknoloji tarihi müzesi'ni gezmeyi buradan herkese tavsiye ederim ve Üstadın kabri ordadır.

    NOT===SOHBETLERİ İÇİN YOUTUBE LİNKI;

    https://youtu.be/dLCBhgHnyrY

    BU KİTABI ALIN OKUYUN OKUTUN KALBINIZ RUHUNUZ BEYNINIZ AYDINLANIR..
    iyi okumalar selametle..
  • 183 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Bu gördüğünüz küçük kitap küpçük bir hazine. Okudukça notlar aldım ve bu ufacık kitapçık için kocaman bir tanıtım makalesi hazırladım. Bizim bu yüzyıldaki farkındalıktan uzak iman anlayışındaki düştüğümüz acziyetten olsa gerek kitaba kapağından genel bir bakıldığında "Abdullah olmak", "Kul olmak" başlığını görünce pek dikkatimizi çekmiyor, bizde pek bir merak uyandırmıyor, yeteri kadar etkilenmiyoruz. Biz de kuluz elhamdülillah, kulluk ne demek sözde biliyoruz zannediyoruz. Oysa ki daha kitabın takdim bölümünde o kadar etkileyici rivayetler var ki, sözden ve gönülden anlayan bir insan, aktarılan makam ve mevki karşısında gösterilen bu yürekli tavır ve tutumlara, gerçek kulluğun örnekliğine şahit olduğunda hayranlığını gizleyemez ve yeniden şehadet getirir. Günümüzdeki genel manevi hastalıklara ve yanlış anlayışlara da kısaca değinerek dersimizin ne olduğunu tarif edip, Rasulullah'ın (s.a.v.) ve Ashab-ı kiramın örnekliğindeki kulluk anlayışına işaret ederek başlıyor kitap. Sekiz tane Abdullah ismindeki sahabi efendilerimizin örnekliğinde kulluğu inceleyeceğini belirtiyor Muhammed Emin Yıldırım Hocamız. Makalenin bundan sonrasında bendeniz bu şahsiyetlerin öne çıkan özelliklerinden ve hayatlarındaki önemli noktalardan çıkardığım notları sizlerle paylaşacağım. Kitabı hemen alıp okuyamayacaksanız kitabın özeti niteliğindeki bu notlardan istifade edebilirsiniz ama alabilecek durumdaysanız kendinizin altını çizerek okumasını tavsiye ederim;
     
    İlki Abdullah bin Mesud ve Tevhid Örnekliği; İman edenlerin altıncısı, Beş yıl Dârü'l-Erkam'ın tâlim ve terbiyesinde yetişmiş. Yirmi üç yıl Efendimiz (s.a.v.)'in bir an yanından ayrılmamış. Hanefi ekolünün piri. Gözlerini yumduğunda arkasında dört bin civarında alim bırakan yiğit bir alim. Medine'de Efendimiz(s.a.v.)'in kendisine komşu edindiği kişi. Özel müsadesi ile hanesine destursuz girebilen üç beş kişiden biri. Allah Celle celâlühü, zayıf vücuduna rağmen imanla ilmin daima hakikate ve galibiyete kavuşturacağına işareten olsa gerek ufak ayağıyla yerde yatan Ebu Cehil'in bağrına basıp kafasını kopartmayı ona nasip etmiş, Ümmeti Muhammed'in firavununu öldürmek ona nasip olmuştur. Hicri 32, Milâdî 653'te vefat etti.
     
    Abdullah bin Amr ve Ahlak Örnekliği; Hz. Ömer'in iman ettiği yıl, nübüvvetin gelişinin 6. senesinde dünyaya gedi. Daha ufacık bir çocukken Mekke'de kulaktan kulağa yayılan ayetlerle kendi kendine gizlice iman ettiği söylenir. Babası Amr bin Âs, Arabın dehası olarak gösterilen, Mekkenin diplomatik temsilcisidir. O da hicretin 7. yılında, Hudeybiye'nin arkasından birçokları gibi iman etmiştir. Annesi ise Mekke'nin soylu ailelerinden, Rayta bint Münebbih b. el-Haccac, fetih olunca hicretin 8. yılının arkasından o da iman etmiştir. Efendimiz aleyhisalâtü vesselâm hicret ettiğinde o daha 6-7 yaşlarında bir çocuktu. Yıllar yılı imanını gizleyerek yaşamış, hicretten sonra ise kabiliyetli olduğunu gören Efendimiz(s.a.v.); "Senin yerin Suffa mektebidir" demiş, okuma yazma bilmeyenleri ona emanet etmiş ve suffa mektebinin muallimi olmuştur. Kendisi günde bir hatim yapan, geceleri sürekli ibadetle geçirdiği için hanımını ihmalden dolayı ayda bir hatim yapması için peygamber uyarısı almış zahid bir alimdi. Kendisi Efendimiz (s.a.v.) ile 4 yıl birlikte bulundu. Kendisinden ne duyduysa yazdı. Bizlere 700 hadis ulaştırdı. Öyle ki en çok rivayeti bizlere aktaran Ebu Hureyre(r.a.); "Abdullah bin Amr dışında Rasulullah (s.a.v.)'in ashabından hiçbiri benden daha fazla hadis bilmez çünkü o hadisleri yazardı ben ise yazmazdım." demiştir. Bir hazine gibi yanında saklayıp vefat edince tabiinden olan talebesi Mücahide verdiği bu sahifelere; "Sahifetü's-Sadıka/Doğru sahifeler" adını verir. İlk üç halifenin hilafetini gören bu yüce sahabi, babası ile Hz. Osman (r.a.)'ın katillerini bulmak niyetiyle silahsız olarak Sıffin savaşına katıldıysa da Hz. Ali(r.a)'a ilk biat edenlerden birisidir. İlimde bu denli derin olan kendisinin hayatı boyunca sabah namazından sonra yatmadığı ve ailesini de yatırmadığı ifade edilir.
    Hicri 65, milâdî 685'te Kahire'de 70 yaşlarındayken vefat etti.
     
    Abdullah bin Ömer ve İbadet; İnanılmaz derecede sünnete ittibalı, Hafsa validemizin kardeşi olduğundan Efendimiz (s.a.v.) hanesine destursuz girip çıkabilen birkaç bahtiyardan biri. Ablasından dolayı Efendimiz (s.a.v)'a ait hem genel hem de mahrem birçok sünnetin inceliğini öğrenmiş, hem kendisi yaşamış, hem de başkalarına yaşatmıştır. Nüvüvvetin 3. Yılı dünyaya geldi. 10 yaşındayken babası Hz. Ömer (r.a.) ile Medine'ye hicret etti. Medine’ye varır varmaz inşa edilmekte olan Mescid-i Nebevinin Suffa Mektebi talebesi oldu. Evine özlem duyar da mescidi terk eder diye hiç evine gitmedi. Evlerinin önünden geçerken bu özlem endişesi ile gözlerini kapadığını ifade eder. Yaşı ufak olduğundan Bedir ve Uhud'a istediği halde Efendimiz(s.a.v)'in müsadesi olmayınca katılamamış, diğer tüm seferlere katılmıştır. Hicretin 49. yılında 60 yaşlarındayken İslam ordusu ile İstanbul'a kadar gelmiştir. Hem cihad hem de ilim aşığı bir kişiliktir. 2630 hadis rivayet etmiştir. Adaşı Abdullah bin Mesud(r.a.) onun için; "İlimde o genç nesil içerisinde Abdullah bin Ömer gibi birini göremedik." demiştir. Gerek sahabeden gerek tabiinden birçok talebesi olmuştur. Şafii ve Maliki mezheplerinin öncü imamıdır. Efendimize (s.a.v.) olan ittibası o kadar büyüktü ki O'nun namaz kıldığı yerleri öğrenip oralarda namaz kılar, yürüdüğü yollarda yürürdü. Öyle ki Hz. Âişe annemiz Efendimizi (s.a.v.) adım adım izlemede onun gibi birini görmediğini ifade etmiştir. Bu büyük sahabi Haccacın yaptırdığı suikast sonucunda bir kaza süsü ile zehirlenerek 82 yaşında şehid edilmiştir. Kendisi hicret ettiği medineden, mekkeye geldiği için medinedeki hicretinden ayrı düşmemek adına, mekkenin harem sınırları dışında bir yere defnedilmeyi oğlu Sâlim'e vasiyet etmiş ve şu anda kabri mahallelerin arasında kalan bir evin bahçesindedir.
     
    Abdullah bin Abbas ve İlim; Hibrü’l Ümme, yani Ümmetin Dahisi; Hibrü’l Arab, yani Arabın Dahisi, ki bunu Sasani hükümdarı demiştir; Tercümânül-Kur’ân, yani Kur’ân’ın Tercümanı; Bahrü’l Ümme, yani Ümmetin İlim Denizi; Rabbâniyü’l Ümme, yani Ümmetin Rabbâni Âlimi; Fakîhü’l Ümme, yani Ümmetin Fakihi; İmamül-Ülema, yani Âlimlerin İmamı; Sultanü’l Müfessirin, yani Müfessirlerin Sultanı. Bu lâkabı kendisine veren kendisi de büyük bir ilim abidesi olan Abdullah bin Mes’ûd’dur. Doğduğu ilk günü Efendimiz’den (s.a.v.); "Allah’ım! Onu dinde fakih kıl ve ona tevili öğret!" diye duâ etmiştir. Efendimizin eşleri olan 2 teyzesi Zeynep bint Huzeyme ve Meymûne bint Hâris’ten (r.a.) onlarca bilgi öğrendi. Hendek gazvesinin yapıldığı sene abisi Fadl 12, kendisi 8 yaşında iken kureyş ordusunun içine gizlenerek hicret etti. Hadis rivayetinde 5. sırada yer alıp 1660 hadis rivayet etmiştir. Efendimiz (s.a.v.)’ i 6 yıl boyunca bir gölge gibi takip etti ve vefat ettiğinde 13-14 yaşlarında bir çocuktu. Çocuk yaşına rağmen Hz. Ömer (r.a.)’ın hilafet döneminde kendisine taktığı "ihtiyarların genci" lakabıyla Bedir ehli sahabilerin danışma meclisinde olurdu. Daha 16-17 yaşlarında kendisinden fetva alınacak kadar çok ilmi vardı. Hz. Osman (r.a.)’ın hilafet günlerinde onlarca sahabi olmasına ve daha 30 yaşında olmamasına rağmen Hac emiri tayin edildi. Amcasının oğlu Hz. Ali (r.a.)’ın hilafeti döneminde daima onun yanında oldu. Tahkim olayında Hariciler onu tekfir ederek küfürle itham ederken İbni Abbas(r.a.) getirdiği delillerle 2000 kadar kişi sayesinde tevbe ederek ve tekrardan gelip Hz. Ali(r.a.)’a biat etmiştir. O aynı zamanda büyük bir mücahiddi. Kuzey Afrika’da, Azerbaycan’da, İran’da ve 667’deki içlerinde Ebû Eyyub El-Ensârî (r.a.)’ın da bulunduğu İstabul seferine katılmıştır. Hicri 61’de Kerbelâ’da Hz. Hüseyinin şehadeti üzerine 7 yıl boyunca ağlamış ve ağlaya ağlaya gözleri kör olmuş ve hicri 68’de 70 yaşında Taif’te vefat etmiştir. Cenaze namazını Hz. Ali (r.a.)’ın alim ve fâzıl oğlu Muhammed bin Hanefiyye kıldırmıştır.
    Abdullah bin Selâm ve Teslimiyet; Medine’de doğmuş, üç yahudi kabilesinden Benî Kaynuka’ya Mensuptur. Soyu Hz. Yusuf’a (a.s.) dayanır. Asıl adı erişilemez, ulaşılamaz anlamına gelen Husayn iken Efendimiz kibir ve büyüklenme anlamı olan bu ismini Abdullah olarak değiştirmiştir. Kendisi bundan sonra; "Bana Abdullah diye hitap etmeyene dönüp bakmadım." demiştir. Kendisi âlim bir kişiydi. Babası Selâm bin Hâris bölgede tanınan meihur Arap alimlerinden biriydi. Oğlunu da âlim olarak yetiştirmişti. Tevrat metinlerinin hafızı, onlarca tefsirini de ezbere bilirdi. O tefsirlerde gelecek Nebî’nin haberlerini okur, vasıflarına ve alametlerine dair birçok bilgiyi bilirdi. Efendimiz (s.a.v.) Medine’ye geldiğinde kendisinin hak peygamber olup olmadığını tespit edebilmek için üç soru belirlemişti ama gelip kendisini ilk uzaktan gördüğünde daha soruları sormadan; "Bu Allah Rasulü’dür! Vallahi bu yüz yalancı yüzü olamaz demiştir." Kendisinin iman etmediğini zanneden yahudi heyeti, Efendimiz (s.a.v.) önünde onu övgülerle anlatırlarken, saklandığı yerden çıkıp kendisinin iman ettiğini söyleyince onu itham etmeye kalkmışlar ve o da kendisi de yahudi milletinden olmasına rağmen onların ne kadar yalancı, iftiracı, zalim ve gaddar olduklarını söylemiştir. Abdullah bin Selâm’ın adı siyer ve meğazi kitaplarından çok tefsir kitaplarında geçmektedir çünkü onun ve onun gibi olanlar hakkında 21 ayet nazil olmuştur. Kendisi Efendimiz (s.a.v.’den 25 hadis rivayet etmiş olmasına rağmen alim kişiliği ile fetva noktasında sayılı alimlerden biridir. Özellikle Hz. Osman (r.a.) hilafetinde kendisi ile ayrı bir dostluğu ve yakınlığı olan Abdullah bin Selâm, Hz. Ali (r.a.)’ın hilafeti zamanında ordunun içinde Hz. Osman(r.a.)’ı öldüren asîlerin olmasından ötürü Hz. Ali (r.a.)’a biat etmemiş olmasına rağmen, "O bizden olan iyi bir adamdır!" demiştir. Hicri 43 yılında Medine-i Münevvere’de vefat etmiştir.
     
    Abdullah bin Zübeyr ve Mücadele; Hem teyzesi hem manevi Annesi Hz. Âişe (r.a.). Annemiz vefat ettiğinde kabrine onu o ve kardeşi Ueve indirdi. Babası ilk iman edenlerden ümmetin havarisi ünvanlı Zübeyr bin Avvam (r.a.). Bu baba Efendimiz (s.a.v.)’in anne tarafından halasının oğlu, baba tarafından hatice annemizin kardeşinin oğludur. Bu yakınlıktan dolayı da her gün Efendimiz (s.a.v.)’in evindeydi. Mekkenin son demlerinde Hz. Ebu Bekir (r.a.)’ın kızı Esmâ bint Ebi Bekir’le evlendi. Abdullah bin Zübeyr böyle şerefli bir ailenin evlâdıdır. Hicretin ikinci ayında doğan Abdullah bin Zübeyr (r.a.) mescide getirildiğinde Efendimiz (s.a.v.) onun için "Allah’ım! Bu çocuğu müslümanlar için bir sevinç vesilesi kıl" dedi ve "Onun ismi dedesinin ismi, onun künyesi de dedesinin künyesidir." diyerek dedesi Hz. Ebu Bekir(r.a.)’ın gerçek adı olan Abdullah bin Osman’ın adına işaret ederek Abdullah ismini verdi. Bu kutlu bebeğin konuşmaya başlarken ilk telaffuz ettiği kelime "seyf", "yani kılıç" oldu. Yiğit babanın yiğit evlâdı olacağını işaret ediyordu. Daha 5 yaşındayken Hendekte bulundu. Mute savaşına katılmayı hevesle arzularken daha bir çocuktu ve Efendimiz (s.a.v.) ona ve yanındaki arkadaşlarına Medineyi emanet ederek gönlünü aldı. Daha 13 yaşında dedesi Hz. Ebu Bekir (r.a.) hilafetinde yalvara yakara Yermük Savaşına katıldı. Hz. Osman(r.a.) hilafetinde 21-22 yaşlarında bir delikanlıydı. İatanbul seferlerine varıncaya kadar birçok sefere katıldı. O hem böyle bir mücahid hem de "Hamâmetü’l Mescid" "Mescid Güvercini" lâkabıyla anılacak kadar da ibadetine düşkündü. Hz. Osman(r.a.) için canını oetaya koyan üç beş kişiden biridir. Cemel vakasında Teyzesi/Annesi Hz. Âişe(r.a.)’ın hep yanı başındaydı. Bu olaydan sonra sünuket tavrı takındı. Hz. Ali (r.a.)’ın hilafetinde Sıffin savaşında yoktu. Hakem olayına gözlemci olaral katıldı. Hz. Hasan (r.a.)’ın 6 aylık hilafetinde de tavrı aynıdır. Emevîlerin valisi Muaviye b. Ebî Süfyân(r.a) halife olunca da tavrı aynıdır ama ona biat etmemiştir. Onunla birlikte Hz. Ali’nin oğlu Hüseyin (r.a.), Hz. Ömer’in oğlu Abdullah(r.a.), Ebu Bekir’in oğlu Abdurrahman(r.a.) da biat etmemiştir. Hz. Muaviye(r.a.) oğlu Yezidi veliaht tayin edince
    Abdullah bin Ömer(r.a.) Taife, Hz. Hüseyin(r.a.) Kûfe’ye gitti. Abdullah bin Zübeyr(r.a.) ise Mekke’de kaldı. Hicretin 63. Senesinde hilafetini ilân etti. Artık Şam’da bir halife, Mekke’de bir halife vardı. 9 yıl hilafet bu şekilde devam etti. Emeviler onu ortadan kaldırmaya muvaffak olamayınca o günün halifesi ve Abdullah bin Zübeyr(r.a.)’ın çocukluk arkadaşı olan Abdülmelik bin Mervan(r.a) tarafından çağının firavunu sayılan Haccâc-ı Zalim görevlendirildi. Onunla savaşarak başarılı olamyacağını anlayan Haccac, onu Kâbe’de muhasara altına aldı. Annesi Hz. Esmâ bint Ebu Bekir (r.a.), kesinkes şehadete kavuşuncaya kadar onun hep destekçisi oldu. Haccac’ın komutanlarından biri olan Tarık bin Amir onun cesareti için; "Analar böyle bir yiğit doğurmadı" demiştir. Bedeni kâbeye çarmıha gerilen bu şehidi annesi Esmâ validemiz 97 yaşındayken defnetti. Birkaç ay sonra da kendisi Rahmana yürüdü.
     
    Abdullah bin Cahş ve Şehâdet; İlklerin Sahabisi; İlk iman edenlerden. İlk seriyyenin ilk komutanı. Allah adına savaş içerisinde bir müşriğin kanını akıtan ilk sahabi. İslam adına ilk esir alan komutan. İslam adına ilk ganimet elde eden komutan. Halifelerden önce islam tarihinde komutanlara verilen isim olarak ilk kez "Emirü’l-Mü’minîn" ifadesini alan, İslam’da ilk kez bir emirnamenin Efendimiz (s.a.v.) tarafından yazılıp emanet olarak verdiği kişi. Daha ayet yokken ilk kez; "Ganimetlerin beşte biri Peygamber’in hakkıdır." diyerek ayıran da odur. Annesi Ümeyme bint Abdülmuttalib, Efendimiz (s.a.v.)’in öz halasıdır. Dayıları ise Hz. Abbas, Ebû Talib, Zübeyr bin Abdülmuttalib,  Hamza(r.a). Nübüvvet geldiğinde o 25 yaşında iman etmiş, Mekke’de 6 yıl süren türlü baskı ve işkencelerden sonra 2. Habeşistan hicrerinin mensuplarından oldu. 7. Yıl sonunda mekkeye geri döndü ve 12. Yılın sonlarına doğru yakınlarıyla birlikte Medine’ye hicret etti. Ebu Cehil geride bıraktığı evlerine el koyup satışa çıkardı. Durumu Efendimiz (s.a.v) anlatınca ona; "Üzülme! o evine karşılık Allah’ın sana cennette daha güzelini vermesini istemez misin?" diye sordu. Medine’ye varınca onun gibi şehadet sevdalısı Âsım bin Sabit ile kardeş oldu. Bedirde şehadet ona nasip olmadı. Uhud savaşı heöen başlamadan önce Sa’d bin Ebi Vakkası aradı. Onunla karşılıklı duâ etmek istediğini söyledi. Şu duâya bakın; "Ya Rabbi! Savaş meydanında karşıma güçlü bir düşman çıkar. Ben onunla çarpışayım. O beni öldürsün. Burnumu ve kulaklarımı kessin. Yarın senin huzuruna çıktığımda Sen bana: Ey kulum, burnun ve kulakların nerede? Burnun ve kulakların neden kesildi? dediğinde Ben senin ve Rasûlü’nün rızası için kesildi diyeyim dedi. Abdullah’ın duası bittiğinde söz verdiğim için Amin de demek zorunda kaldım dedi Ebî Vakkas(r.a.). Abdullah Bin Cahş iman yolunda Sadece 16 yıl yaşadı. Uhud’un meydanında böyle bir akıbetle hayatını tamamladı. Uhud meydanında kabri dayı - yeğen olarak Hz. Hamza(r.a.) ile yan yanadır.
     
    Abdullah bin Ca’fer ve Cömertlik; Babası Ca’fer bin Ebî Talib, Annesi Esmâ bint Ümeys(r.a.). Babası Efendimiz(s.a.v.)’in pek sevdiği amcası Ebu Talib’in oğlu. Nübüvvetin gelmesiyle bu baba daha 25 (veya 32) yaşında iman ederek Mekkede 6 sene Darü’l Erkam’daki yerini aldı. Daha gencecikken bu şanlı baba Hz. Ali(r.a.) ile Efendimiz(s.a.v.) arkasında namaz kılıyorlardı. Habeşistana eşiyle birlikte hicret edenlerdendi. Efendimiz(s.a.v.) talimatıyla Hayber fethedilinceye kadar tam 14 sene orada kaldılar. Daha ilk senesi dolmadan Esmâ validemiz gebe kalmış ve miladi 616’da Abdullah bin Ca’fer doğmuştu. Aynı sene Necaşinin de çocuğu olmuş, o da çocuğuna Abdullah ismini koymuş ve Esma validemizden ricada bulunarak onun çocuğunu da emzirmesini istemiş ve kabul edince iki Abdullah süt kardeşi olmuşlardır. Hicretin 7. Yılı Hayber seferi olunca Medine yolunu tutuyorlar ve Efendimiz(s.a.v.) ile dönüş yolunda karşılaşıyorlar. Efendimiz(s.a.v.) uzun yıllar görmediği amcasının oğlu Hz. Cafer(r.a.)’ı görünce onu alnından öpüyor, sarılıyor ve şöyle diyor; "Vallahi bilmiyorum Hayber’in fethine mi sevineyim yoksa Ca’fer’in gelişine mi!". Medine’ye vardıklarında Efendimiz(s.a.v.) onlara
    bir ev hediye ediyor ve hemen her gün onları ziyaret ediyordu. Daha 13 ay geçmemişti ki Efendimiz(s.a.v.) Mûte’ye ordu göndermek için 3000 kişilik bir ordu hazırlanmasını emir vermişti ve hiç yapmadığı bir şeyi yaparak şehit olmaları halinde birbirlerinin yerine geçecek peş peşe üç komutan tayin etmişti. Bu şanlı baba ordunun ikinci komutanı tayin edildi. O günler Medine’deki Yahudi bir âlim olan Nu’man b. Funhus bu hadiseyi duyuyor ve anında Efendimiz’e (sas) gelerek diyor ki: “Ebü’l-Kasım, gerçekten sen bir peygamber isen söylediğin üç isim de ölür. Çünkü Beni İsrail’in peygamberlerinden biri bir komutanın yerine başka bir komutan atamışsa asla o komutan sağ olarak savaştan dönmemiştir." Efendimiz (sas) bu Yahudi âlime de hiçbir şey söylemiyor çünkü Efendimiz de bunun böyle olacagını çok iyi biliyordu. O isimleri Efendimiz’e (s.a.v.) söylettiren Allah’tı. Bu olayın ardından bu yahudi alim peşpeşe bu 3 yiğidin yanına giderek onlara bu bildiğini anlatıp onları savaştan geri durmaya yönelik kışkırtıyordu. 3ü de tavizsiz bir şekilde şehadet için savaşa gittiler. Denilen gibi de oldu. Peşpeşe söylendiği gibi üçü de şehit düşünce orduyu Halid bin Velid komuta etti ve 3000 kişilik ordu 10.000 kişilik rum ordusunu püskürterek medineye geri döndü. Efendimiz (s.a.v.) Esmâ validemize şehadet haberini verirken onun cennette iki kanadının olduğunu, onun Tayyar olduğunu söyledi. Birkaç gün sonra üç yeğenini de yanına çağırtıp öpüp kokladıktan sonra özellikle; "Abdullah’ın yapacağı alışverişleri kârlı ve bereketli eyle!" diye üç kez tekrarlayarak duâ etti. Kendisi der ki; "Hz. Peygamber (s.a.v.) bana o duaları yaptıktan sonra neye elimi attıysam hep bereketlendi ve hep ziyadeleşti. O hayatının büyük bir kısmını ticaretle geçirdi ve şu lakaplara layık görüldü; "Cömertlik Deryası, Cömertler Kutbu, Abidesi..." Kitaplar kaç kez onun malının tamamını infak ettiğini, medineye dışarıdan gelen 1000lerce hacıya yemek ikram ettiğini, yanına bir ihtiyacı için gelenin asla eli boş dönmediğini yazar. "Biz iyiliği para ile satmayız!" sözü meşhur olmuştur. Kendisinin en meşhur cömertliğine dair olaylardan biri ise Gazzalinin İhyasına giren şu rivayettir; Bir hurma bahçesinde öğünü 3 parça ekmek olan bir kölenin hakkını bir köpeğe ikram ettiğine şahit olunca, köleyi hurma bahçesiyle birlikte sahibinden satın alarak, köleyi azad etmiş ve hurma bahçesini de ona hediye etmiştir. (Bu rivayet beni çok etkilemişti.) Efendimiz (s.a.v.) ne zaman onu görse; "Ey iki kanatlının oğlu! Allah’ın selâmı üzerine olsun!" diyerek bağrına basardı. Efendimiz(s.a.v.) vefat ettiğinde 15 yaşında bir delikanlıydı. Babasından sonra ise Esmâ validemiz Hz. Ebu Bekir (r.a.) ile evlendi. Hz. Ebu bekir vefat edince de Abdullaha Amca olan Hz. Ali(r.a.) ile evlendi. Bu kutlu Abdullah bu büyük insanların dizleri dibinde, onların terbiyesiyle yetişti. Abdullah bin Ca’fer ilk üç halife devrinde pek görünmemekle birlikte Hz. Ali(r.a.) hilafeti döneminde çok aktiftir. Cemel’de, Sıffin’de, Nehveran’da, Hakem olayında amcasının hemen yanı başındadır. Hz. Ali(r.a.)’ı şehit eden harici Abdurrahman bin Mülcem’in cezasını da o uygulamıştır. Bu şehadetten sonra kendisi hayatının geri kalan zamanlarını Medine’de geçirmiştir. Kerbelâya katılmamış ama Hz. Hüseyin(r.a.)’ı defalarca uyararak Hanımı Hz. Zeyneb’i ve oğulları Avn ile Muhammed’i Hz. Hüseyin ile birlikte Kûfeye doğru göndermiştir. Hz. Hüseyin’in ve oğullarının şehit edildikleri haberini alınca günlerce göz yaşı dökmüştür. Siyasi zorluklsrla geçen ömrünü hicri 80, miladi 700 de, 84 yaşında tamamladı ve Cenaze namazını dönemin medine valisi Hz. Osman(r.a.)’ın oğlu Ebân bin. Osman kıldırdı ve Cennetü’l Baki’ye defnedildi. Bu cömertlik abidesi Efendimiz(s.a.v.)’den 25 hadis rivayet etmişti. Bu kitabı alın, hem kendiniz okuyun, hem tüm sevdiklerinize okuyun. "Abdullah" hiç böyle güzel anlatılmadı... Vesselâm.
     
  • 206 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Merhaba:)
    Mü'minlerden öyle adamlar vardır ki, Allah'a verdikleri söze sadık kaldılar. Onlardan kimi (Allah yolunda şehid edilmek suretiyle) adağını yerine getirdi, kimi de (şehid olmayı) beklemektedir. (Ahidlerinde) hiçbir değişiklik yapmamışlardır"
    (Ahzab, 33/23)
    Bu güzel eseri incelemeye başlamadan önce Büyük Islam Alımı Seyyid Kutubun ruhlarına rahmet diliyorum.Onun yolundan yürümek ve Şefaati nasip olur InşAllah.. Eseri lisede kütüphane de keşfederek okumuştum. Sonra diğer eserlerini okumaya çalıştım.Okurken düşündürmesi ve bilhassa yaşadıkları, kalemi, beni etkiliyordu.Dili çok ağır degil aslinda arapca ifadeler bazi yerlerde geçiyor ama mefhumu bozmuyor.Seyyid Kutub ve Yoldaki İşaretlerin Müslümanların düşüncelerinin netleşmesinde gerçekten büyük etkisi olmuştur mutlaka okuyun dostlar. Yazıldığı dönemde Mısır’da ve özellikle de İhvan üzerinde çok etkili olan bu kitap, Seyyid Kutub’un şehid edilmesinden sonra etkisi Mısır’ın sınırlarını da aşmış, sadece İslam dünyasında değil, dünyanın diğer bölgelerinde de etkisini göstermiştir. Bu durum, şehid’in şu sözünde ne kadar haklı olduğunu bize gösteriyor : “Eli kalem tutanlar çok şey yapabilirler. Yalnız bir şartla; gerektiğinde kendileri ölmek, düşüncelerini et ve kanlarıyla beslemek,hak bildiklerini söylemekten çekinmemek şartıyla. Söz ve düşüncelerimiz ölü birer ceset gibidir. Onu kanlarımızla besler ve gerektiğinde yolunda ölürsek dipdiri aya kalkacak ve canlılar arasında yaşayacaktır.” Eğer Seyyid Kutub, Mısır’ın çağdaş Firavunu Nasır’dan özür dilemiş olsaydı, bugün, ne kendisi, ne de eserleri özellikle de Yoldaki İşaretler bu şekilde anılır ve bilinirdi. Yazdıkları ve söylediklerinin arkasında duran, düşünceleri ve yazdıkları uğrunda ölümü göze alanlar, elbette bu şekildeki anılmayı hak ederler. Aksini yapanlar ise sıradan bir ölümle ölür ve unutulup giderler. Ne mutlu, hak söyleyip, hak uğrunda şehid olanlara!Işte bu eseri yazan buyum bir Islam aliminden bahsediyoruz.
    Hayatıyla ilgili detaylı bilgi için lütfen okuyunuz uzun uzun yazmak isterim ama konumuz dağılmasın söyle link bırakayım efendim
    https://www.google.com/...yid-kutub-24089h.htm
    Youtube içinde dinleyebilirsiniz;
    https://youtu.be/dRmA9xB77ns

    Kitaba ve içeriğine geleceksek;

    Fi Zilali'l Kur'an tefsirinin özeti mahiyetinde olan bu güzel eser müellifi ve düşünce yapısını anlamak isteyenler için bir kaynak ve bir davetci Müslüman için başucu bir kitaptır.Seyyid Kutub, Müslüman toplumun sosyal, siyasi, iktisadi, kültürel ve ahlaki sorunlarına birçok İslâm Alimi gibi doğrudan Kur’an ve hadislerden çözüm üretme çabasında olmuştur.Kutup eserinde İslamcı bir ideolojinin temellerini oluşturmaktan ziyade, İslami bütünlüğün anlaşılmasını, yaşanmasını ve yaşatılmasını gaye edinmiştir dostlar.Seyyid Kutub’un düşünce sisteminde büyük önem arz eden cihadın kapsamına sadece savaşmak değil aynı zamanda sözlü tebliğ vb. irşat yollarının da girdiği görülmekte bu eserde.
    Iceriginde Seyyid Kutub, “öncü topluluk” kavramını, gelmesini arzuladığı seçkin bir Müslüman topluluğa atfen kullanıyor bilhassa. Nitekim Kutub’un idam edilmesine sebep olduğu belirtilen bu eseri (Meʿâlim fi’t-tarîk) bu öncü topluluğa ithaf etmis.Seyyid Kutub, Kur’an’ın ana prensiplerinden yola çıkarak, ideal bir toplum portresi çizmektedir. Müslüman toplumların inşası için gerekli bu “öncü topluluk”un takip etmesi gereken Rabbani yöntemin açıklayıcısı olan birtakım işaretlerin olduğunu düşünmektedir. Rehber niteliğindeki bu işaretleri, bu eserinde şu sözlerle anlatır: “İslâmî uyanış eylemi nasıl başlayacak? Bu görevi üstlenecek bir öncü cemaat lazımdır. Bu yola baş koymuş bir cemaat, dünyanın her köşesindeki cahiliyeyi yok etmek için yola çıkmış bir cemaat, çevresini kuşatan cahiliyeden, bir yandan kendini uzak tutmaya çalışırken, öte yandan onunla ilişkisini koparmadan yürüyen bir cemaat.” (s=14)
    (Yani günümüzdeki cebi para dolan ve isteyen bana gel diyen ama kendine gel demeyen,müritlere fakirliği kanaati aşılayan yaptıran ama kendileri kuş tuyu yataklarda uyuyan Cemaatlerin ve liderlerin yaptığı gibi değil ve ben müslümanım sen degilsin diye birbirini yargilayan has olan gruplar yalaka ve ayrımcı olanlar vs gibi degil dostlar.)
    Müslüman toplumu oluşturmak için gayret gösterecek olan öncü topluluk, Peygamber ve sahabe dönemini örnek alarak, tekrardan Rabbani yönteme başvurmak zorunda diyor Zira bu yöntem olmadan İslam ümmetini Allah’ın buyruklarına göre bir araya getirmek mümkün gözükmemektedir.(s=46) Başka bir ifadeyle Kutub’a göre Rabbani bir düşünce tarzına ve hayata erişmek için Rabbani metodu takip etmek gerekmektedir. Hem itikadî hem pratik anlamda inananlara ışık olacak dini bir oluşum kurma aşamasında, bu yönteme sadık kalmalarını Allahu Teala talep etmektedir. Seyyid Kutub’a göre, Rabbani yöntem esasında İslam davetçileri için bir düşünme ve harekete geçme metodudur. Bu yöntem sayesinde, cahiliye dönemine ait düşünce metodu kalıntılarından, cahiliyenin akıllarımız üzerindeki baskısından, saf kültürümüzü kirleten artıklarından kurtulabiliriz. Eğer biz bu yöntemi değil de cahiliyenin yani insanların kendi heva ve heveslerine göre kurduğu hakimiyet yöntemini kullanırsak, onun bıraktığı tortulardan kurtulmamız mümkün değildir.Bu şekilde bunu belirtmistir(s=49)
    Seyyid Kutub cahiliye toplumlarında bireyler Müslüman olsa bile toplumun İslami olmayabileceği kanaatindedir.Seyyid Kutub’a göre yani akide gereği Allah’ın hakimiyetini sağlamak için İslam toplumunun önüne engeller koyan her türlü siyasi devlet düzeni ve sosyal kurumlar reddedilmeli ve onların engelleri ortadan kaldırılmaya çalışılmalıdır. İlahi bir metot ve dünya nizamı olan İslam, siyasi rejim ve sosyal kurumların insanlar üzerinde kurdukları tercih hürriyetlerini sınırlayan yozlaştırıcı etkilerden onları kurtarmak için mücadeleye girişir der.(Sayfa 90 ve 91 üzerinden anlatmış)
    Din sayesinde insanlarin yeryüzündekilerin kulları olmaktan kurtulup, gerçek hürriyete yani Allah’ın boyunduruğuna girmeye başlayacaklarını söylüyor . İnsanlar tarafından gasp edilmiş olan hakimiyet, davet ile Allah’a geri verilecektir. Zira tüm alemler Allah’ındır ve İslam davetçilerinin çabalarıyla alemler tekrardan Rablerine döndürülmüş olacağını da ilave ediyor. (s=68_71)
    Seyyid Kutuba göre, bir toplumu oluşturan bireylerin namaz kılması, oruç tutması,hacı yerine getirmesi veya kendini “Müslüman” olarak tanımlaması, o toplumun İslam toplumu olduğu anlamına gelmeyeceği kanısındadır. İslam şeriatının uygulanmadığı, akidesinin benimsenmediği, değer ve ölçülerine tabi olunmadığı, düzen ve yasasına göre hükmedilmediği, ahlak ve davranışına uyulmadığı; başka bir ifadeyle ‘Allah’ın hükmetmediği’ her toplumun cahiliye toplumu olduğu düşüncesinde bilhassa..( bunu sayfa 121 üzerinden bu çıkarımı yaptim.)
    Kitapta dikkatimi çeken diğer nokta Cihat konusu oldu.Seyyid Kutub, cihadı “beşerin ilahlaştırıldığı sistemlere karşı girişilen bir darbe” “yeryüzünde insanı hürriyete kavuşturma girişimi ve seferberliği” olarak tanımlamaktadır(s=69_74) Ona göre şirkin her türlüsünden arınmış olarak tevhit akidesi etrafında toplanmış olan Müslüman toplumların cahili toplumlarla tebliğ ve savaş aracılığıyla mücadele içerisine girmesi yani cihad etmesi gerekmektedir.
    Buyuk Islam alimi Seyyid Kutub dinde zorlama olmadığını, kimsenin kimseyi İslam halkasına girmeyi zorlama hakkının olmadığını belirtmekte eserinde Tüm yetkinin Allah’a ait olduğu prensibi yayıldıktan sonra, başka bir deyişle tüm dinin kullara değil Allah’a ait olduğu prensibi teşekkül ettikten sonra kişileri dine zorlamaya gerek olmadığını söylüyor (S=85)
    .İslam davetçisi daveti kişiye ulaştırır, o kişi de hür iradesiyle ister kabul eder ister etmez. Kişiler dünyevi tasalardan ve boyunduruklardan arındırıldıktan sonra, tebliğ onların vicdanlarına sunulur ve tercihlerine saygı duyulur. Ne zaman ki o kişi davete karşı dikilir, ona karşı savaş açarsa; işte o zaman o kişi ölene veya teslim olana kadar onunla savaşılır.Bu konuda böyle düşünüyor (Sayfa 68de belirtmiştir)
    Kutub’a göre Müslüman davetçi, Allah’ın mesajını tebliğ ve savaşla yaymaya başlamadan önce kendi nefsine karşı en büyük cihada girişir. Bu aşamada şeytan, şehevi duygular, arzular, şahsi istek ve menfaatler, kavminin menfaatleri ve İslam davası dışında her türlü endişe kişinin en büyük düşmanıdır der.(s=87)Oldukca doğru ve begendigim bir sayfa cogu cümlenin algi cizilidir.Bu sayfanın devamında ;
    Ayrıca Seyyid Kutub, İslam endişesi olmadan salt vatan bütünlüğünü korumak veya topraklarını genişletmek için girişilen fetih hareketlerine karşı negatif bir tutuma sahip. Ona göre İslami şuurun hâkim olmadığı bir toprak parçasının tek başına bir önemi yoktur. Eğer fetih hareketleri gerçekleştirilecekse, bu sadece Dar’ül-İslam’a hizmet etmek için yapılmalıdır böyle diyor.
    Seyyid Kutub, ömrünün takriben son on beş yılını zindanlardan hastanelerde tutsak olarak kendisine işkence edilerek geçirmiştir. Haliyle yaşadığı zorluklar, edebiyatçı kimliğiyle de bilinen yazarın üslubunun sertleşmesine ve dışlayıcı bir tutum takınmasına yol açmış daha cok. Eserleri incelendiğinde, onun hamasi, alegorik bir üslup kullandığı anlaşılmakta zaten
    Seyyid Kutub’un eserlerinde ve bu eserinde ortaya koyduğu esas hedefin İslâm dininin temel kaynakları olan Kur’an, sünnet ve sahabenin İslâm’ı yaşayış tarzından yola çıkarak yeni bir Müslüman topluluk yetiştirmek olduğu söylenebilir. Onun kurguladığı bu sisteme göre, bu öncü topluluk diğer Müslümanlara örnek olacak ve onların da İslâm’ın özünü yasamalarina vesile olacaktır. Diğer taraftan Kutub’un kimseyi tekfir etmediği gibi şiddet ve terör eylemlerine başvurmayı da önermediği yaptığım okumalar sonucunda anlaşılmakta ve bunu rahatlikla soyleyebilirim. Ne var ki kullandığı sert üslup, İslâm’ı sadece itikat, amel ve ahlaktan ibaret bir din olarak değil, aynı zamanda bir devrim hareketi olarak algılaması, “cahiliye toplumu” ve “hakimiyet” gibi var olan kavramlara yeni anlamlar yükleyerek kullandığı kavramların bir bütünlük içinde okunmadığında farklı yorumlanabilmesi onun İslamcı radikalist hareketlerin fikirlerinin bası olarak anılmasını sağlamış.Inceleme biraz uzun oldu ama bu önemli Alim ve bu büyük eserini anlatmam ve yanlış anlaşılmaları ortadan kaldırmak gerekiyor çünkü insanlar okumak yerine çamur atmayı ve kulaktan dolma bilgilerle konuşmayı seviyor malesef.
    #Eseri yazan İslam dünyasına kazandıran Büyük Islam Alımı Şehit Seyyid Kutup ve zindan arkadaşlarının bu davanın bütün erleri ve şehitlerinin ruhlarina bir fatiha okumanızı rica ediyorum.Allah razı olsun.Ceviriyi yazan eserle ilgilenen müellif ve mutercimlere yayınevine teşekkür ediyorum.
    Sizlere iyi okumalar Allaha emanet olun:)

    BU KITABI ALIN OKUYUN OKUTUN KÜTÜPHANENIZI KALBİNİZI BEYNİNİZI AYDINLATIR:)
  • Muhammed aleyhisselâm vahyin bir müddet kesilmesinden sonra yine Hira Dağına çıkmıştı. Dağdan aşağı inerken bir ses duydu. Başını kaldırıp baktığında Cebrâil aleyhisselâmı gördü. Mübârek kalbi çarparak ve ürpererek evine dönüp “Beni örtünüz” dedi ve örtündü. Bu sırada Cebrâil aleyhisselâm Müddessir sûresinin “Ey, (elbisesine) bürünen Peygamber! Kalk da (kavmini Allahın âzâbı ile) korkut, (İmân etmezlerse âzâba uğrayacaklarını kendilerine haber ver). Rabbini tenzih et. Elbiseni de (daima) temiz tut. Âzâba sebep olan şeyleri terk etmekte sebat et.” meâlindeki ilk âyetlerini getirdi. Bundan sonra artık vahiy aralıksız devam etti. Kur’ân-ı kerîm âyetleri, 22 sene 2 ay 22 gün süren bir müddet içerisinde vahyedilip tamamlandı.

    Muhammed aleyhisselâm “Ümmi” idi. Yani kitap okumamış, yazı yazmamış, kimseden bir ders görmemişti. Mekke’de doğup büyüyüp, belli kimseler arasında yetişip, seyahat etmemiş iken, Tevrat’ta ve İncil’de, Yunan ve Roma devirlerinde yazılmış kitaplarda bulunan bilgilerden, hadîselerden haber verdi. İslâmiyeti bildirmek için, hicretin altıncı senesinde Rum, İran ve Habeş hükümdarlarına ve diğer Arap padişahlarına mektûblar gönderdi. Hizmetine altmıştan ziyade yabancı elçi gelmiştir. Bu hususu Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde şöyle bildiriyor: “Sen bu kitap gelmeden önce, bir kitap okumazdın. Yazı yazmadın. Okur yazar olsaydın, başkalarından öğrendin diyebilirlerdi.” buyurulmaktadır (Ankebut sûresi âyet 48). Hadîs-i şerîfde de: “Ben Ümmî Peygamber Muhammedim... Benden sonra peygamber yoktur.” buyuruldu. Yine Kur’ân-ı kerîmde şöyle buyurulmaktadır. “O hevadan (kendi nefsinden) söylemiyor. Kur’ân sâde bir vahiydir, ancak vahiy olunur.” (Necm sûresi âyet 3-4) Muhammed aleyhisselâma ilk vahyin gelip, bir müddet kesilmesi ve sonra “Kalk insanları inzar (irşad) et. Âzâp ile korkut” şeklinde emri ilâhinin gelmesi üzerine insanları imân etmeye davete başladı. İlk imân eden Hz. Hatice oldu. Cebrâil aleyhisselâm ilk vahyi getirdiği sıralarda Peygamberimize abdestin nasıl alınacağını öğretti. Bundan sonra da onunla birlikte iki rekât namaz kıldı. Muhammed aleyhisselâm Cebrâil aleyhisselâmdan öğrendiği gibi abdest almayı ve kıldıkları iki rekât namazı Hz. Hatice’ye de öğretti. Ona imâm olup bu iki rekât namazı kıldırdı. Bu sırada henüz beş vakit namaz emredilmemişti. Sadece sabah ve ikindide iki vakit namaz kılınıyordu. Onları bu şekilde namaz kılarken gören Hz. Ali de müslüman oldu. Peygamberimiz (sallâllâhü aleyhi ve sellem) insanları İslâm’a davet işine başladığında gayet ihtiyatlı davranıp önce yakınlarını ve samimi dostlarını davet etti. Hz. Hatice’den ve Hz. Ali’den sonra azatlı kölesi Zeyd bin Hârise, eski dostu ve yakın arkadaşı Hz. Ebû Bekir, Hz. Osman, Abdurrahman bin Avf, Sa’d bin Ebî Vakkas, Zübeyr bin Avvâm, Talha bin Ubeydullah ilk müslüman olanlardır. Hz. Hatice’den sonra müslüman olan bu sekiz kişiye “Sâbıkûn-i İslâm”, yani “ilk Müslümanlar” denir.



    Muhammed aleyhisselâm, Peygamberliğinin ilk üç yılında insanları gizlice İslâm’a davet etti. İnsanlar birer ikişer müslüman oluyordu. Bu ilk yıllarda müslümanların sayısı ancak otuza ulaşmıştı. İbadetlerini evlerinde yapıyorlar ve Kur’ân-ı kerîmin nazil olan âyetlerini gizlice okuyorlardı. Bi’setin dördüncü yılında Hicr sûresi 94. âyeti nazil olunup, bu âyette: “Sana emr olunan şeyi açıkla, baş ağrıtırcasına anlat, müşriklere aldırma;” meâlindeki ilâhi emir gelince, Muhammed aleyhisselâm Mekkelileri açıktan açığa İslâm’a davet etmeye başladı. Vahy olunan âyetleri açıkça okuyor ve herkese, hak din olan İslâm’ı kabul etmelerini söylüyordu. İlk sıralarda imân edenler az oldu. İmân etmeyenler de önce ondan alâkalarını kesmediler. Allahü teâlâya ibâdet edilmesini emreden âyetler gelince bunları işiten Kureyş kavmi, Muhammed aleyhisselâmın doğru sözlü ve yüksek ahlâk sahibi olduğunu bildikleri halde, ondan yüz çevirdiler ve düşman kesildiler. Bir müddet sonra da: “Yakın akrabanı Allahın âzâbı ile korkutarak, onları hak dine çağır.” âyet-i kerîmesi nazil olunca, Muhammed aleyhisselâm akrabasını dine davet etmek üzere Hz. Ali’yi göndererek, onları Ebû Tâlib’in evine çağırdı. Önlerine bir kişiye yetecek kadar bir tabak yemek ve bir tas süt koydu. Önce kendisi besmele ile başlayıp gelen akrabasına buyurun dedi. Gelenler kırk kişi kadar olmasına rağmen o yemek ve süt Muhammed aleyhisselâmın mu’cizesi ile hepsini doyurdu ve hiç eksilmedi. Gelenler bu mu’cize karşısında şaşıp kalmışlardı. Yemekten sonra Muhammed aleyhisselâm, akrabalarını İslâm’a davet etmek için söze başlamak üzere idi. Amcası Ebû Leheb düşmanlık ederek, (Biz bugünkü gibi bir sihir görmedik. Arkadaşınız sizi bir sihirle büyüledi) diyerek sözlerine hakaretle devam etmesi üzerine davetliler dağıldılar. Bu hadîseden kısa bir müddet sonra akrabasını tekrar davet etti. Hz. Ali yine hepsini çağırmıştı. Önceki gibi yine önlerine yemek kondu. Muhammed aleyhisselâm yemekten sonra ayağa kalkıp: (Hamd, yalnız Allaha mahsustur. Yardımı ancak ondan isterim. Ona inanır, Ona dayanırım. Şüphesiz bilir ve bildiririm ki Allahdan başka ilâh yoktur. O birdir, Onun eşi ve ortağı yoktur.” dedikten sonra sözlerine şöyle devam etti. “Size asla yalan söylemiyorum ve doğruyu bildiriyorum... Sizi bir olan ve ondan başka ilâh olmayan Allaha imân etmeye davet ediyorum. Ben Onun size ve bütün insanlığa gönderdiği Peygamberiyim. Vallahi siz, uykuya daldığınız gibi, öleceksiniz. Uykudan uyandığınız gibi de diriltileceksiniz ve bütün yaptıklarınızdan hesaba çekileceksiniz, iyiliklerinizin karşılığında mükâfat, kötülüklerinizin karşılığında da ceza göreceksiniz. Bunlar da ya Cennette ebedi kalmak veya Cehennemde ebedi kalmaktır. İnsanlardan, âhiret âzâbı ile ilk korkuttuğum kimseler sizlersiniz” dedi. Ebû Tâlib bu sözleri dinledikten sonra, (Sen emr olunduğun şeye devam et! Seni korumaktan geri durmayacağım. Fakat eski dinimden ayrılmak hususunda nefsimi bana boyun eğer bulmadım.) dedi. Ebû Leheb hariç orada bulunan diğer amcaları ve akrabasının hepsi yumuşak konuştular. Fakat Ebû Leheb, (Ey Abdulmuttalib oğulları, başkaları onun elini tutup mani olmadan önce siz ona mani olun!..) gibi daha birçok çirkin sözler söyledi. Onun bu sözleri üzerine Muhammed aleyhisselâmın halası, Ebû Leheb’e (Ey kardeşim! Kardeşimin oğlunu ve Onun dinini yardımsız bırakmak sana yakışır mı? Vallahi bugün yaşayan âlimler, Abdulmuttalibin soyundan bir peygamberin geleceğini bildiriyorlar. İşte O peygamber, budur!) dedi. Ebû Leheb, bu sözler karşısında çirkin konuşmalarına devam edince, Ebû Tâlib, Ebû Leheb’e kızarak (Ey korkak! Vallahi biz sağ oldukça, ona yardımcı ve koruyucuyuz!) dedi. Muhammed aleyhisselâma da: (Ey kardeşimin oğlu! İnsanları Rabbine imâna davet etmek istediğin zamanı bilelim; silâhlanıp seninle birlikte ortaya çıkarız!) dedi. Sonra Muhammed aleyhisselâm tekrar söze başlayıp “Ey Abdulmuttalib oğulları! Vallahi, Araplar içinde, benim size getirdiğim, dünyâ ve ahiretiniz için hayırlı olan şeyden (yani bu dinden) daha üstününü ve daha hayırlısını kavmine getirmiş bir kimse yoktur. Ben sizi dile kolay gelen, mizanda ağır basan iki kelimeyi söylemeye davet ediyorum ki o da: “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Resûlühû” yani Allahdan başka ilah olmadığına ve Muhammedin Onun kulu ve resûlü olduğuna şehâdet ederim demenizdir.” “Allahü teâlâ sizi buna davet etmemi emretti. O halde hanginiz benim bu davetimi kabul eder ve bu yolda yardımcım olur? “dedi. Kimseden ses çıkmadı, başlarını önlerine eğdiler. Muhammed aleyhisselâm bu sözlerini üç defa tekrarladı. Her söyleyişinde Hz. Ali ayağa kalkıp üçüncü defasında “Yâ Resûlallah, her ne kadar bunların yaşça en küçüğü isem de sana ben yardımcı olurum!..” dedi. Bunun üzerine Muhammed aleyhisselâm Hz. Ali’nin elinden tuttu. Diğerleri ise hayret içinde ve alaylı alaylı gülerek dağıldılar.



    Muhammed aleyhisselâm insanların bu inkârcı tutumu karşısında onları daima imâna davet ediyordu. Mekkelilerden bir kısmı imân ile şerefleniyordu. Yine bir gün Allahü teâlânın “Emredildiğin şeyi, onları çatlatırcasına bildir.” emrine uyarak, Safa tepesi üzerine çıktı. Yüksek ve gür bir seda ile: “Ey Kureyş topluluğu buraya geliniz, toplanınız size mühim bir haberim var” diye seslendi. Bunun üzerine kabileler merakla koşup orada toplandılar. Hayretle ve merak içinde beklemeye başladılar. (Ey Muhammed-ül-emîn! Bizi buraya niçin topladın, neyi haber vereceksin?) diye sordular. Muhammed aleyhisselâm “Ey Kureyş kabileleri” hitabıyla konuşmaya başladı. Herkes büyük bir dikkatle dinliyordu. Onlara şöyle hitâb etti:. (Benimle sizin haliniz düşmanı görünce, ailesine haber vermek üzere koşan ve düşmanın kendisinden önce ailesine ulaşıp zarar vermesinden korkarak Yâ Sabâhâh (Ey topluluklar) diye haykıran bir kimsenin haline benzer. Ey Kureyş topluluğu, ben size şu dağın ardında bir düşman ordusu var, üzerinize hücum etmek üzeredir desem bana inanır mısınız?” dedi. (Evet inanırız, çünkü sende şimdiye kadar doğruluktan başka birşey görmedik. Senin yalan söylediğini hiç görmedik!...) dediler. Muhammed aleyhisselâm bu umumi hitâbtan sonra, bütün Kureyş kabilelerinin ismini “Ey Hâşim oğulları! Ey Abd-i Menaf oğulları! Ey Abdulmuttalib oğulları!..” şeklinde sayarak: “Ben size önümüzdeki şiddetli azabın bildiricisiyim. Allahü teâlâ bana: “En yakın akrabalarını âhıret Âzâbı ile korkut” emrini verdi. Sizi Lâ ilâhe illallah vahdehû lâ şerike leh (Allah birdir, Ondan başka ilâh yoktur) diyerek imân etmeye davet ediyorum. Bende onun kulu ve Resûlüyüm. Eğer buna imân ederseniz Cennete gideceksiniz. Siz (Lâ ilâhe illallah) demedikçe ben size ne dünyâda bir faide ne de ahirette bir nasib sağlayabilirim?” dedi. Dinleyen kabileler arasından Ebû Leheb (Bizi buraya bunun için mi topladın?) diyerek, yerden aldığı taşı Muhammed aleyhisselâma attı. Diğerlerinden o anda böyle bir muhalefet gelmedi. Aralarında konuşarak dağıldılar. Ebû Leheb’in gösterdiği inkâr ve düşmanlık üzerine daha sonra “Ebû Leheb’in elleri kurusun, Zaten kurudu...” diye başlayan “Tebbet” sûresi nazil oldu. Muhammed aleyhisselâm bütün insanlara ve cinne peygamber olarak gönderilip, insanları açıkça İslâm’a davet etmesi emredildiği zaman, bütün insanlık âlemi dinî, ruhî, ictimaî ve siyâsî bakımlardan yaygın bir karanlık, tam bir cahiliyyet, taşkınlık, azgınlık ve sapıklık içerisinde bulunmakta idi. O zaman dünyâ üzerinde göze çarpan belli başlı devletlerden Bizans, İran, Mısır, Hindistan, İskenderiye, Mezopotamya, Çin ve benzerlerinde yaşayan insanlar inançsızlık veya bâtıl inançlar içinde çırpınıyordu. Bunlar ne yaptıklarını bilmeyen azgınlar haline gelmişti. Âlem öylesine kararmış ve zulmet öyle kesifleşmişti ki, insanlar her şeyin yaratıcısı olan Allaha imân ve ibadet etmek yerine kâinatta cereyan eden hadîselere ve Allahü teâlânın yarattığı eşyaya tapıyorlardı. Yıldızlara, ateşe, elleriyle yonttukları taştan ve tahtadan putlara zavallı insanlık “İlâh” diye secde ediyordu... İnsanları sınıflara ayırmışlar, kuvvetliler zayıfları korkunç bir tahakkümle eziyordu. Dünya üzerinde siyâsî, coğrafî ve ticârî bakımdan mühim bir yer tutan Arabistan’da da durum diğer yerlerden farksızdı. O zaman Arabistan’da insanlar inanç bakımından bazı değişiklikler gösteriyordu. Bir kısmı tamamen inançsız ve dünyâ hayatından başka birşey kabul etmiyordu. Bir kısmı ise Allaha ve âhıret gününe inanıyor, fakat insandan bir peygamberin geleceğini kabul etmiyordu. Bir kısmı da Allaha inanıyor âhirete inanmıyordu. Diğer büyük bir kısmı da Allaha şirk koşup putlara tapıyordu. Müşriklerin her birinin evinde bir put bulunurdu. Kâ’be’ye de 360 put konulmuştu. Bütün bunlardan başka Hz. İbrâhim’in bildirdiği din üzere olan ve “Hanifler” denilen, kimseler de vardı. Bunlar Allahü teâlâya inanır ve putlardan uzak dururlardı. Cahiliyye devri denilen bu zamanda Arabistan’da insanlar genellikle göçebe hayatı yaşıyorlardı ve kabilelere bölünmüşlerdi. Devamlı çekişme halinde bulunan bu kabileler, baskın ve yağmacılığı adeta kendileri için bir geçim vasıtası kabul etmişlerdi. Aralarında zulmün ve yağmacılığın yaygınlaştığı kabilelerden meydana gelen Arabistan’da siyâsi bir nizam, içtimai bir düzen de yoktu. Yine bu sırada dünyânın diğer yerlerinde olduğu gibi Arabistan’da da ahlâksızlık son haddine ulaşmıştı. İçki, kumar, zina, hırsızlık, zulüm, yalan ve ahlâksızlık namına ne varsa alabildiğine yaygınlaşmıştı. Zulme, güçlünün güçsüze karşı kullandığı en amansız ve tüyleri ürpertici bir vasıta olarak başvuruluyor, kadın elde basit bir mal gibi alınıp satılıyordu. Bir kısmı da kız çocuklarının doğmasını bir felâket ve yüz karası sayıyorlardı. Bu korkunç telâkki o dereceye çıkmıştı ki, küçük kız çocuklarını, kumlar üzerinde açtıkları çukurlara diri diri yatırıp (Babacığım! Babacığım!) diyerek boyunlarına sarılmalarına ve acı acı feryat etmelerine hiç kulak asmadan üzerlerini toprakla kapatarak ölüme terk ediyorlardı. Bu hareketlerinden dolayı da en ufak bir vicdan âzâbı duymuyorlardı. Netice itibariyle o zamanın insanları arasında şefkat, merhamet, iyilik ve adalet gibi güzel hasletler yok olmuş gibiydi. Korkunç bir cahiliyye devri yaşayan Araplar arasında dikkate değer bir husus vardı. O da; edebiyatın, belâgatın ve fesahatin çok yaygınlaşarak zirveye ulaşmış olmasıydı. Şaire ve şiire çok önem verirler, bunu büyük bir iftihar vesilesi sayarlardı. Güçlü bir şair hem kendisi hem de kabilesi için itibar sağlardı. Muayyen zamanlarda panayırlar kurulur. Şiir ve hitâbet yarışmaları açılırdı. Birinci gelenlerin şiirleri veya hitâbeleri Kâ’be duvarına asılırdı. Cahiliyye devrindeki Kâ’be duvarına asılan en meşhûr şiirlere “Muallakat-ı Seb’a (yedi askı)” denilmiştir. Kur’ân-ı kerîm âyetleri nazil olmaya başlayınca ondaki eşsiz belagatı gören nice kimseler de bu sebeple müslüman oldu. Muhammed aleyhisselâm insanlara ebedî se’âdeti bildirmek, onları dalâletten hidâyete kavuşturmak üzere peygamber olarak gönderildiği sırada cahiliyye devri yaşayan Mekke’liler, kendilerinin imân etmeye davet edilmesi üzerine ilk önce çoğu lakayt (ilgisiz), kayıtsız davrandı. Sonra açıkça düşmanlık göstermeye başladılar. Müşriklerin bu düşmanlıkları önce alay etme tarzında olup, sonra hakaret şekline, daha sonra işkence safhasına girdi. Bunlardan sonra da ticârî ve diğer bütün münasebetleri kesme ve şiddet gösterme devresi başladı. Müşriklerden bilhassa beş kişi, sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmı çok üzmekte ve alay etmekte idiler. Bunlar arasında, Âs bin Vâil, Esved bin Muttalib, Esved bin Abdi Yagves ve Velid bin Mugîre vardı. Bir defasında Peygamberimiz (sallâllâhü aleyhi ve sellem) Kâ’benin yanında oturmakta iken, Cebrâil aleyhisselâm da gelmişti. Müşriklerden bu beş kişi önlerinden geçerken Cebrâil aleyhisselâm, Âs bin Vâilin ayağının tabanına, Esved bin Muttalib’in gözüne, Esved bin Yagvesin başına, Velidin inciğine, Hâris’in karnına birer işaret koydu ve (Yâ Muhammed! Allahü teâlâ bunların şerrinden seni halâs eyledi Yakında bunların her biri bir belâya mübtelâ olarak helâk olacaklardır.) dedi. Bu beş müşrikten Âs bin Vâil bir gün merkebe binmişti, Mekke’nin dışında bir yerde merkebinden inince ayağına diken battı. Dikenin battığı yer şişti, ne kadar ilâç yaptılarsa da çare bulamadılar. Nihayet ayağı deve boynu gibi şişip (Muhammed’in Allah’ı beni öldürdü) diye feryat ede ede öldü. Esved bin Muttalib Mekke’nin dışında bir ağaç altında otururken birdenbire gözleri kör oldu. Cebrâil aleyhisselâm da başını tutup altına oturduğu ağaca çarparak helâk etti. Esved bin Abdi Yagves de Mekke’den çıkıp Bad-ı semûm denilen yere gitmişti. Burada iken yüzü ve gövdesi simsiyah oldu. Evine gelip kapısını çalınca evindekiler onu tanıyamadılar ve içeri almadılar. Kahrından başını evinin kapısına vura vura öldü. Hâris bin Kays da tuzlu balık yemişti. Öyle bir hararete tutuldu ki ne kadar su içtiyse kanmadı. Su içe içe çatlayıp öldü. Velid bin Mugîre’nin ise baldırına bir okçu dükkânı önünde demir parçası battı. Baldırı yara olup, çok kan kaybetti ve (Muhammedin Allah’ı beni öldürdü) diye feryat ederek öldü. Müşriklerin zulüm ve baskıyı arttırması üzerine Muhammed aleyhisselâm Eshâb-ı kirâmdan Erkam bin Eb’ül Erkamın evini emniyetli bir yer olarak seçti. Dar bir sokak içinde, Safa tepesinin doğusunda bulunan bu ev giriş çıkış için ve gelip gidenleri kontrol etmeye elverişli bir yerdi. Peygamberimiz (sallâllâhü aleyhi ve sellem) İslâmiyeti burada anlatıyor ve müslümanlar oraya toplanıyordu. Bir çok Mekkeli bu evde müslüman oldular. Bir merkez olarak seçilen bu eve (Dâr’ül İslâm) adı verilmişti.



    İnsanları ebedî se’âdete kavuşturmak için ve rahmet olarak gönderilen Muhammed aleyhisselâm, Mekke’de cahiliyye devri yaşamakta olan insanları açıkça İslâm’a çağırdı. Hakiki kurtuluşun Allahü teâlâya imân etmekte olduğunu, nefse uymaktan, zulümden haksızlıktan ve bütün çirkin işlerden uzaklaşmakla olacağını bildirince, nefislerinin isteklerine, şehvetlerine uyanlar, zayıfları ezenler ve iyice azgınlaşmış olanlar karşı çıktılar. Bütün bu bozuk, işlerine son verileceğini görerek Muhammed aleyhisselâmın bildirdiklerini inkâr ettiler ve ona düşman kesildiler. Bir kısmı da kendileri gibi aciz ve fâni insanların ayıplamalarından sakınarak imân etmediler. Nefislerine, şeytana ve kendileri gibi sapık insanlara aldanarak se’âdetten mahrum kaldılar. Muhammed aleyhisselâmın bildirdiklerine imân etmeyen ve ona düşmanlık gösteren müşrikler, önce alay etmeye başladılar. Bir araya toplanıp Ona kâhin, mecnun, şair, deli, sihirbaz diyelim şeklinde karar almak istediler. Bunların hiç birinin Muhammed aleyhisselâmda bulunmadığını yine kendileri itiraf ediyorlar ve Ona bir şeyler söylemek için toplandıklarında müşriklerden Velid bin Mugîre şöyle diyordu: (Hayır o kâhin değildir. Biz, kâhinleri gördük. Onun okuduğu ne kâhin fısıltısıdır, ne de uydurma şeylerdir. Kâhinler doğru da, yalan da söyler. Biz Muhammed’de hiç bir yalan görmedik. O mecnun, deli de değildir. Deliliğin ne olduğunu biliriz, onda böyle bir hal yoktur. O şair de değildir. Biz şiirin her çeşidini iyi biliriz. Onun okudukları bunlardan hiçbirine benzemez. O, sihirbaz da değil! Biz sihirbazları gördük. Onun okudukları sihirbazların okuyup üfürmelerine ve düğümleyip bağlamalarına hiç benzemiyor). Fakat bütün bunlara rağmen müşriklerin ileri gelenleri çeşitli hilelerle ve zulümle insanların imân etmesine mani oluyorlardı. Mekke halkını, Muhammed aleyhisselâmın okuduğu âyet-i kerîmeleri dinlemekten men ederlerdi. Kendileri ise geceleri gizlice Muhammed aleyhisselâmın bulunduğu evin yanına gelerek bir köşeye saklanıp dinlerlerdi. Sabah olup ortalık aydınlanmaya başlayınca, birbirinden habersiz olarak gece Kur’ân-ı kerîmi dinlemeye geldiklerini gören müşriklerin ileri gelenleri birbirlerini ayıplarlar, bir daha böyle yapmayalım derlerdi. Ancak ertesi gece gene birbirinden habersiz gidip bir köşeye saklanarak yine dinlerlerdi. Sabah olunca da birbirlerini görüp şaşırırlardı. Bir daha böyle yapmamak üzere yemin ederek ayrılırlar, fakat bundan kendilerini alıkoyamazlardı. Ancak nefislerine uyup, üstünlük taslayarak ve diğer müşriklerin kendilerini ayıplamalarından çekinerek ve daha bir çok boş düşüncelere kapılarak imân etmediler. Üstelik başkalarına da mani oldular. Sokaklarda, Muhammed sihirbaz diye bağırdılar. İslâm nûrunun günden güne yayılması üzerine iyice azgınlaşan müşrikler, artık alay etmekten de öteye, müslümanlara işkence yapmaya başladılar. Muhammed aleyhisselâmın kapısının önüne pislik dökmeye, kapısına kan sürmeye, geçeceği yollara diken dökmeye başladılar. Mekke’ye dışardan gelenlere İslâm’ı anlatırken, peşinde dolaşıp yalan söylüyor, inanmayın diyerek taşkınlık gösterirlerdi. İlk müslüman olanlardan önce zayıf ve kimsesiz olanlara, sonra da hepsine ağır işkenceler yapmaya başladılar. Bütün bunlarla da insanların imân etmelerine engel olamadıklarını bilakis İslâm’ın günden güne yayıldığını gören müşrikler her yola başvurdular. Menfaatleri sebebiyle putlara tapan ve İslâmiyetin, zulümlerine, haksızlık ve ahlâksızlıklarına kesinlikle son vereceğini gören, müşrikler, buna mani olmak için ilk defa başvurdukları şeylerin neticesiz kaldığını gördüler. İleri gelenleri toplanıp Peygamberimizin (sallâllâhü aleyhi ve sellem) amcası Ebû Tâlib’e giderek (Ey Ebû Tâlib! Biz senden kardeşinin oğlunu susturmanı, ona engel olmanı istiyoruz. Ya onu bildirdiği şeylerden vazgeçirirsin veya iki taraftan birisi yok oluncaya kadar onunla da seninle de çarpışırız... Bundan vazgeçsin ne isterse vereceğiz...) dediler. Ebû Tâlib, müşriklerin söylediklerini Muhammed aleyhisselâma nakletti, Bunun üzerine Muhammed aleyhisselâm “Ey amca! Şunu bil ki, Güneşi sağ elime, Ay’ı da sol elime verseler (her ne vaad ederlerse etsinler) ben asla bu dinden ve onu insanlara tebliğ etmekten, bildirmekten vazgeçmem. Ya Allahü teâlâ bu dîni bütün cihana yayar, vazifem biter veya bu yolda canımı fedâ ederim.” dedi. Bu sözleri dinleyen Ebû Tâlib, Peygamberimiz (sallâllâhü aleyhi ve sellem)’in boynuna sarılarak (işine devam et, istediğini yap! Vallahi, seni asla herhangi bir şeyden dolayı kimseye teslim etmeyeceğim...) dedi. Ebû Tâlib’in yeğenini her şeye rağmen koruyacağını ve asla yalnız bırakmayacağını anlayan müşrikler, bundan da bir netice alamadıklarını görerek bizzat Muhammed aleyhisselâmı çağırıp şöyle dediler. (Eğer sen mal toplamak istiyorsan sana istediğin kadar verelim. Hükümdar olmak istiyorsan seni kendimize hükümdar yapalım. Daha her ne istiyorsan yapalım, verelim. Yeter ki bu davandan vazgeç) dediler. Peygamberimiz (sallâllâhü aleyhi ve sellem) müşriklere şöyle cevap verdi: “Sizin söylediğiniz, şeylerin hiç birisi bende yoktur. Ben, size mallarınızı istemek, içinizde şeref ve şan kazanmak, üzerinize hükümdar olmak için gelmedim. Fakat Allah, beni, size Peygamber olarak gönderdi. Bana bir kitap da indirdi. İmân ederseniz Cennetle müjdeleyici, isyanınızdan dolayı da âzâbla korkutucu olmamı Allah bana emretti. Ben de Rabbimin bana vahy ettiklerini size tebliğ ettim. Size öğüt de verdim. Size getirip tebliğ ettiğim şeyi alır kabul ederseniz o, dünyâda ve ahirette nasibiniz ve se’âdetiniz olur. Onu reddederseniz Yüce Allah aramızda hükmü verinceye kadar tebliğ etmek, sabretmek ve buna katlanmak benim vazifemdir.” İnkârlarında ısrar eden müşrikler bu teşebbüslerinden de netice alamayınca işi zulüm ve işkence safhasına döktüler. Muhammed aleyhisselâma kastetmeye karar verdiler. Başları Ebû Cehil şöyle demişti: “Yarın kaldırabileceğim kadar kocaman bir taşı alıp, O secdeye kapandığı zaman başının üzerine bırakacağım.” Diğer müşrikler de “Sen istediğini yap, seni destekleyeceğiz” demişlerdi. Ertesi günü beklediler ve Muhammed aleyhisselâm Kâ’beye gelerek namaza durup secdeye kapandığı sırada Ebû Cehil kocaman bir taşı alıp yanına yaklaştı. Daha yaklaşır yaklaşmaz, büyük bir korkuyla perişan bir halde geri kaçtı. Elleri taşı tutamaz oldu ve taş elinden yere düştü. Bu hali gören ve merakla seyreden müşrikler ne oldu sana dediklerinde Ebû Cehil: Bir benzerini görmediğim zapt edilmez bir arslan beni parçalamak üzere üstüme yürüdü, dedi. Ebû Cehil birkaç kere böyle yapmak istemişse de aynı durumla karşılaşmıştır. Bu ve buna benzer mu’cizeleri görenlerden bir kısmı imân ediyor, bir kısmı ise düşmanlıkta ısrar ediyorlardı. Bundan başka müşriklerin Muhammed aleyhisselâma saldırdıkları ve bazan da mübârek yüzünü, başını yaraladıkları oluyordu. Diğer taraftan müslüman olanlara yaptıkları işkenceler görülmemiş bir vahşet halini almıştı. Yapılan işkencelere dayanamayarak şehid olan ilk müslüman Yasîr (radıyallahu anh) ve Ebû Cehil tarafından karnına mızrak saplanarak şehid edilen, Yasîr (radıyallahu anh)’ın hanımı Sümeyye hatundur.
  • Konstantinopolis'in fethi hem Türk tarihinde hem de İslam tarihinde önemli bir misyonun gerçekleştirilmesi demektir. Avrupa'da popüler tarih, 1453'ten sonra şehrin adının artık İstanbul olduğunu söylüyor. Stinboli'den bozma bu isim şehrin sayısız adlandırılılından biridir. Bundan başka İslambol ismi hem bazı fermanlarda hem de mezar taşlarında kullanılmıştır... Aynı şekilde Konstantiniyye ismi de hem fermanlarda hem sikkelerde, hatta son zamanlarda matbaa ürünü kitap künyelerinde bile yer almıştır. Slavlar şehre "Zarigrad" ( imparator şehri), Müslümanlar ise " Darül- hilafetül- aliyye" demiştir. 1930 Mart ayından itibaren ise Türkiye Posta İdaresi şehrin ismini İstanbul olarak kabul etmiştir.
  • 276 syf.
    ·Puan vermedi
    "Hiçbir milletin tarihini Türkler olmadan yazamazsınız."

    İncelememe Barthold'un bu güzel sözü ile başlamak istedim.
    Kitabın yazarı Barthold'dan bahsetmek gerekirse; kendisi Rus kökenli olup tarih ve Türkoloji alanında önemli çalışmalar yapmış, kıymetli bir isim.

    Barthold'un eserinden bahsetmek gerekirse, eser, genel olarak bütün Türk kavimlerini anlatmaya çalışıyor; kitabın içerisinde her bölüm "ders" adı altında isimlendirilmiş. Bunun sebebi de kitapta anlatılanların, Barthold tarafından daha önceden ders şeklinde anlatılmasıdır. Yani Barthold 12 ders sürecek kadar bir Türk tarihi dersi vermiş ve bu daha sonra kitap haline getirilmiş. Ayrıca bu dersleri 1926'da Istanbul Darul-fünûnunda vermiştir.

    Kitabın içeriğine değinmek gerekirse, Göktürk Kağanlığı'ndan başlayarak; Uygurlar, Kırgızlar, Karahanlılar, Harezmşahlar gibi Türk devletlerinin tarihine değinirken, Cengiz Imparatorluğu, Timur Hanlığı, Altın-orda Devleti, Babür Imparatorluğu gibi Türk-Moğol kökenli devletlerin tarihinden de bahsediliyor.

    Sindirerek okunduğunda daha faydalı olacağını düşündüğüm bu kıymetli eseri tarih bölümü okuya, tarihe ilgisi olan arkadaşlara tavsiye ederim, keyifli okumalar dilerim.