• 48 syf.
    *ışık ve mekan istiyoruz!

    Savunma Saldırıyor kitabının giriş kısmında Verges ceza davalarını şu şekilde şematize ediyor:
    ''Ceza davasının üslubunu belirleyecek temel ayrım sanığın toplumsal düzen karşısındaki duruşudur. Düzeni kabul ederse dava mümkündür, gerekçelerini ortaya döken sanık ile değerlerine saygı gösterilen yargıç arasında diyalog kurulur. Sanık eğer düzeni reddederse hukuki mekanizma dağılır, bu bir kopuş davasıdır.''

    Ve Matyas Rakosi'nin sorduğu bir soru soruyor: ''Kimsiniz? Neyi temsil ediyorsunuz? Nedir tarihteki varlık nedeniniz?''

    Dreyfus Davası, bir zaferden çok acı bir yenilgiye benziyor. -Sürgün kararının yargıtay tarafından bozulması ve 10 yıllık hapis cezasına çevrilmesi ve ardından çeşitli pazarlıklar sonucunda tekrar yargıtay'a başvurmaktan vazgeçmesi karşılığında özgürlüğünü böylesi ağır bir bedelle satın alıyor Alfred Dreyfus. Suskunluğunun ödülü olarak, süvari birliği şefi olarak yeniden orduya katılıyor ve kendisine ''Legion d'honneur şövalyelik ünvanı(!) veriliyor.
    *Pek sevgili Don Kişot'cuğumuzun ve sevgili babacığı Cervantes'in ruhlarına rahmet!

    Ancak Zola'nın bu her satırı tekrar tekrar okunası eşsiz mektubu!

    ''Zola'nın övüncü, yüreklilik gösterip saf hukuk alanını terk etmek, savunmadan vazgeçip saldırıya geçmek, mahkeme salonundan çıkıp sokağa inmek oldu.'' Savunma Saldırıyor,Jacques Verges. (syf.87)

    China Mieville'in ''Ekim'' kitabında geçen bir anekdotta, Rakalovsk köylülerinin bir mektubundaki bir istek yüreğimi muazzam bir acı ve öfke ile doldurmuştu:
    ''borçlardan ve kölelikten bıktık usandık" diye yazdırmışlardı "mekân ve ışık istiyoruz:''

    Aynı isteği paylaşan tüm insanların yüreği bu öfkeyle elbetteki dolmuştur ve dolacaktır. Nitekim Zola da mektubunu -o muazzam namuslu insan başkaldırısını- tamamlarken bu isteğini haykırıyor:

    ''Benim tek bir tutkum var, öylesine acı çekmiş ve mutluluğu hak etmiş olan insanlık adına, ışık tutkusu!''

    Değil yüzyıllar binyıllar dahi geçse, satır satır, tekrar tekrar okunacak bir mektup. Çünkü Zola bize bir soru soruyor:

    Kimsiniz? Neyi temsil ediyorsunuz? Nedir tarihteki varlık nedeniniz?

    -Goethe'nin muğlakta kalmış son sözleri ile dilerim ki,*mehr licht! -biraz daha ışık!
  • 308 syf.
    ·8/10
    << Edebiyat hakikatların hayalle süslenmesidir. >> (s.13/78. Baskı)

    Çok büyük ihtimalle, okumuş olanlarımızın bu kitapta altını çizdiği ilk cümle budur. Kitabı okuyup bitirdikten sonra yukarıdaki alıntıyı kendimce şöyle bir değiştirdim: "Bu roman hakikatlerin hayalle süslenmesidir." Eğer böyle değiştirerek okumasaydım, edebiyat nedir, hakikat nedir, hayal nedir diyerek felsefi bir sorgulama başlatacaktım. Edebiyat'tan roman'a çember daraltarak ayrıca tüm romanlarda "hakikatlerin hayalle süslenmesi"ni aramanın da yersiz olacağına dikkat çekmek istedim.

    Romanın olay örgüsüne giriş yapmadan önce, on beş sayfalık ve içinde yukarıdaki alıntının da olduğu masal bölümü vardır. Bu ilk bölümün kurgudan , olay örgüsünden ve konu(lar)dan bağımsız yazılması, ekseri okuru şaşırtmış olmalıdır. Hatta itiraf edelim ki, ilk bölümle diğer bölümler arasında bağ kurmada ve kurgusal bütünlüğe ulaşmada hayli zorlanmışızdır. Bir okur olarak ben şahsen ilk bölümün ne anlam taşıdığını son bölümün bitimine kadar anlayamadım. Bitti ve bu incelemeyi not olarak düşüyorumsa ilk bölümü "kaba" ifadesiyle özetliyeyim; maç öncesi antrenman veya olay örgüsüne temastan önce zihinsel bir ön alıştırma yaptırmak. Bundan dolayı da yazarımıza buradan eleştiri adına puan çıkarıyorum.

    Hakikatlerin hayalle süslenmesi kurgu, olay örgüsü, konuları aktarırken okuru meşgul edecek "hikaye" içindir. Böyle yapınca eserdeki verilmek istenen mesajlar, bize kim olduğumuzu sormadan ve selam dahi vermeden bilinçaltımıza doğru yol alıyordur. Dolayısıyla romanda reenkarnasyon aramaya, mahşer tasavvuruna, bin yıl öncelerine gitmeye de gerek yoktur. Eğer bunu yaparsak romandan masal diye bahsetmemiz gerekecektir. Yine ilk bölümde bir cümle geçer: "Sen kayısı ile zerdaliyi birbirine karıştırırsın ama manav karıştırmaz." Atsız bu cümle ile bizi uyarıyor. Kullandığı teknik gereği roman masalımsılık kazanmıştır. Yazarın "uyarısına" rağmen ben yine de masalımsı roman dedim ama bunu betimleme ihmalinden dolayı dile getirdim. Romanın ismi Ruh Adam olsa da, masalımsı bir "kıvamda" olsa da, betimlemesiyle istenilen düzeyde olmazsa bir yönüyle eksik demektir. Genellikle, biz, betimleme konusunda ihmalci ve tavizci edebiyata sahip olduğumuz için Atsız'a ne diyebilirim ki?! Hele ki, böyle 'hayalle süslediği' kurguda...

    Baş karakter Selim Pusat'ı anlatmak isterdim. Onu anlatmak limitsiz spoiler vermek olacaktır. Spoiler sözcüğü kapitalizm icadı olduğu için kabullenmezdim. Bu saatten sonra ise bende alerji nedenidir. Selim'le ilgili sadece bir kaç cümle ile kifayetlenmek istiyorum. Ona ya buz adam ya da kristal adam demeliyim. Buzun sıcakla teması, yağın sıcakla teması gibi değildir. Buz yağa göre çok serttir ama cızzz ediverir hemen erir ve buharlanır. Kristal de çok serttir. Örneğin, bir kristal bardağı beton üzerine bırakın ve oluşan tabloya bakın. Paramparça olmuştur. Daha sert olanın akibeti... Selim de böyledir; askeri disiplinli, sert mizaçlı karakter. Selim de cızzz etti eridi, temasta parçalandı. O aşkla temas etti... Daha önce biraz farklı ancak sertlik anlamında Selim'i andıran Reis Bey'le tanışmıştım. Taş gibi, kalbi mühürlü. Fakat, sonrasında merhamet ve şefkat abidesine dönüşmüştü. "Ateşini bulmuş ve değişimişti". Onun ateşi merhamet duygusuydu. Selim'inki ise aşk.

    Selim'i aşkla tanıştırmadan önce, insan ve aşkın onda nasıl tezahür ettiğine değinmek istiyorum. İnsanı beden ve ruh diye incelemek yanlıştır. İnsan on unsurdan müteşekkil bir bütündür: toprak, su, hava, ateş (beden); kalp, ruh, sır, hafi, ahva (ulvi boyut) ve nefs-i natıka. Günümüz literatürüne şehvet içgüdüsü ve nefsani arzu da aşk olarak geçtiği için aşkı üç yönde inceleyebiliriz - içgüdüsel, nefsani ve duygusal. Bir kadının sesi ve ya güzelliği erkekte hem içgüdüsel hem de duygusal uyarılmaya sebep olabilir. Fakat biz ikisine de aşk deriz. Hatta evli bir erkekte çekici bulduğu bir kadına karşı nefsani bir arzu oluşabilir. Buna da aşk diyeceğiz. Kolayından ve cahilce hepsine aşk demeye alışkınız. "Ruh Adam"da Atsız bunu, böyle bir zihniyete yönelik ilmi ve psikolojik olarak irdeliyor.

    Romanda benim açımdan dikkat çeken konulardan biri de tasavvufun değerlendirilmesidir. Ayşe karakteri üzerinden tasavvufun yorumlanması Atsız'ın bu alanda bilgi sahibi, imanlı ve inançlı kişi olduğunu da gösteriyor. Sadece, tasavvufa din felsefesi gözüyle bakmak benim kabullendiğim görüş değildir. Çünkü kelimelere önem veririm, manaya kelime ile ulaşırım. Bu yüzden din ve felsefe sözcüklerini bir araya getiremem. Çoğu ise kelimeleri önemsemez, kast ettiği manaya odaklıdır. Yani mana üzerinden kelimeye ulaşır. 'Din felsefi' tabiri dışında romandaki tasavvuf yorumu çok hoşuma gitti diyebilirim.

    Ana karakterin kurmay adayı ve askeri kişiliği üzerinden rejim eleştirisi de çok dikkat çekiyordur. Kralcı diye gösterilir ama onda imparatorluk özlemi vardır, Osmanlı özlemi vardır. Daha doğrusu, sanırsam seküler, iktidar-muhalifet kaftanlı, parti çatışmalı, maskesi demokrasi olan rejimin sahteliğine karşı güçlü askeri nizamı olan Türk hükümdüarlığına özlemdir ve bu Selim'de hayati dava olarak kendini gösteriyor.

    Eserdeki isimler de dikkat çekiyor ve mutlaka eleştiriye tabii tutulmalıdır. Romanın en bariz şekilde sanatsal yönünün belli olduğu nokta isimlerdir. Boşuna mı kahramanımız adı Selim'dir?! Ahh..şu spoiler denen şey! Mecburen kesiyorum...

    Etkinlik vesilesiyle Atsız ile tanışmaya kapı açmış oldum. Onun son eseri benim ilk okuduğum oldu. Daha önce kendisinden tek bir cümle/satır okumadığım Atsız'ı, türkçü-ülkücü, politik bir şahsiyet olarak "bilirdim". Ruh Adam'ı okudum ve karşıma usta bir yazar çıktı. Şair tarafını henüz keşfetmediğimden ötürü bu kitapta geçen şiirler üzerinde durmak istemedim.

    Ve son olarak..Romanın etkisi altındayken hayal ediyorum ki, Selim Pusat'la karşılaştım. Elimi omuzuna arkadaşca vurarak:

    Bu nə sirrdir düşdüm ana
    Məhəbbətin qüdrətini mən belə bilməmişdim ana!
    (Bu ne sırdır düştüm ana
    Muhabbetin kudretini ben böyle bilmemiştim ana!)
  • İnsan: açık bir zaaf, uzun bir dava!-Muhammed bin Ali Tırmızî
  • Kaleminin mürekkebi defterinin sahifesi bittiğinde kanını mürekkep derini sahifen yapabilmendir dava..

    Kim var diye sorulduğunda?
    Sağına soluna bakmadan
    “Ben varım!” diyebilmendir dava..

    Zilletle yaşamayı izzetle ölüme tercih edebilmendir dava..
  • O günden bu güne ne değişti? Davamızdan ne eksildi? Bir şeyler yanlış gidiyor ama nedir bu yanlışlıklar? Davadan eksilen bir şey yok dostlar. Dava aynı dava, İslam aynı İslam. Değişen tek şey ihlas.
  • İyi bir dava bir savaşı kutsallaştırabilir diyorsun! Ben de sana diyorum ki iyi bir savaş her davayaı kut­sallaştırabilir.