• 1540 syf.
    ·25 günde
    - Bol spoiler içerir benden söylemesi-
    Alexsander Dumas'dan 1844 yılında yazılan çağlara ve nesillere seslenen bir baş yapıt Le Comte de Monte-Cristo...
    Daha önce hiçbir sadeleştirilmiş metnini ya da çocuk versiyonunu okumadığım kitabın uzun zamandır iş bankası kültür yayınlarından çıkmasını bekliyordum. Çünkü muhtemelen tam metin çeviri olacaktı ve yine muhtemelen Volkan Yalçıntop çevirecekti, çoğu Fransızca eseri çevirdiği gibi tam da beklediğim gibi oldu. 1550 sayfa olarak Eylül 2018'de çıktı kitap ve ben de hemen 1. baskısını aldım. Kitaplığımda üç ay bekledikten sonra gördüğüm Monte Cristo okuma etkinliği vesilesiyle bu ay 25 günde okudum bitirdim.

    Peki ne anlatıyor bu meşhur kitap? Esas oğlanımız Edmund Dantes... Kim bu Edmund Dantes? size anlatayım.. Edmund Dantes işte öyle herhangi birisiydi, önemsizdi,cahildi, saftı, Dantes'i kullandılar, itip kaktılar, sonradan fırlatıp bir kenara attılar. Dantes'ten ne kaldı ki ne anlatayım. Dantes'in zaafı sadakatiydi, köpek gibi(!) sadıktı sevdiklerine, onun içinde İf Şatosunda köpek gibi öldü........... derdim dayı gibi ama ölmedi, kaçtı. Hem de aman Allahım o nasıl bir kaçış, ben diyeyim Prison Break siz deyin Esaretin Bedeli... Yine ben diyeyim Henri Charriere'nin 'Kelebek'i, siz deyin nevi şahsına münhasır bir hikaye...

    Olay şöyle başlıyor: Edmund Dantes, ikinci kaptanı olduğu Morrel Şirketine ait bir geminin kaptanı ölünce dümene geçip Elbe Adasında mola veriyor. Problem şu ki adada sürgünde olan Napolyon var. Bizim saf çocuğa bir mektup veriyor: "Ya hacı şunu bi arkadaşa iletiver, içinde de hiç önemli bir şey yok." diye. Dönüşte gemiden arkadaşı Dangars, Edmund'un sevgilisi Mercedes'in peşinden koşan Fernand ile bir Ali-Cengiz oyunu yapıp Edmund'u ihbar ediyorlar. Edmund tam serbest bırakılacak iken savcı Villefort mektubun Napolyoncu babasına gönderildiğini öğreniyor. Bunun açığa çıkmaması için Edmund'u İf Şatosuna hapsediyorlar. Tanıdıklarına da öldü diyorlar. Edmund'un babası kahrından ölüyor. Sevdiceği Eyşan pardon Mercedes de onu ihbar eden Fernand ile evleniyor. Edmund hapiste Farya adlı yaşlı bir amcayla tanışıyor ve sayesinde (Burasını da anlatmayalım artık.) 14 yılın ardından hapisten kaçıyor ve Farya'nın hazinesine sahip olup manyak zengin oluyor. Kendisine yapılanları öğrendikten sonra da intikam yeminini ediyor. Hikayenin başlangıcı ve en heyecanlı kısmı da bence bu giriş kısmı.

    Bundan sonra bizim Dantes gidiyor yerine Monte Cristo Kontu geliyor. Zengin, akıllı, güçlü, gösterişli yani insan üstü bir şey işte. Bu arada intikam alınacak tayfa da yıllar içinde zenginleşiyor, değişiyor, çoluk çocuğa karışıyor. Bu yeni karakterlerin -ki bunların sayısı baya çok- tanıtımı olarak geçen ikinci bölüm biraz sizi yorabilir ve sıkıcı gelebilir. Monte Cristo bu noktadan sonra muhteşem planını uygulamaya başlıyor. Oyuna yeni aktörler sokarak mesela bunlardan biri Osmanlı'nın zamanında başına bela olan Tepedelenli Ali Paşa'nın kızı Haydee. Ki Paşayı Fernand Osmanlı'nın eline vererek zengin oluyor. Bu kısımlarda Avrupa'nın o dönemki Türk algısı üzerine de birçok diyalogla karşılaşıyoruz. Yine 'Savaş ve Barış'ta olduğu gibi bu kitapta da erkekler çok kızgın, ilginç bir gurur algıları var biri birisine yan mı baktı hemen düello... İnanın bu düello işi olmasa şuan Avrupa'nın nüfusunun iki katı olurdu. Hikaye bu ya Monte Cristo intikamını alıyor bir ölçüde. Fakaat intikamını alırken suçsuz ya da habersiz insanların da zarar gördüğünü görünce mutlak bir zafer kazanmış gibi de olmuyor sonunda. Ayrıca intikamını almasında en önemli faktör bulduğu muazzam hazine sonrası karun gibi zengin olması. Sizin anlayacağınız param yoksa intikam bile alamıyorsun arkadaş bu dünyada. Neyse kitabın ilk yüz sayfasından ve sonundan bahsettim size ama bu 1550 sayfa bir kitap, oyuna giren yeni karakterler, aralarındaki ilişkiler, heyecan, atraksiyon, macera, aşk, ihanet, ne ararsan var. Ben okuyun derim ve de okuyacaksanız 100-200 sayfalık kısaltılmış metinlerini değil de orijinal metnini okuyun. Belki uzun soluklu bir okuma olacak ama tadına varacaksınız.

    Şimdi birazda kitabın filminden ve Ezel'den bahsedeceğim buradan sonrasını ilgililer okuyabilir. Kitap şuana kadar defalarca sinemaya aktarılmış. En bilineni 2002 yılında James CaviEZEL'in Monte Cristo'yu canlandırdığı film. Kitap biter bitmez izledim filmi ve eğer kitabı okumamış olsaydım çok çok seveceğim bir film olurdu. Fakat kitapla kıyaslanamaz bile. Neden? Film kitap olayına şöyle bakıyorum. Örneğin bir kitaptan ilham alarak ya da esinlenerek bir film bir dizi ortaya koymak başka birşey, misal Ezel. Ama o kitabın ismini kullanıp karakter isimlerini bire bir aynı yapıp, o kitabın filmini çektiğini iddia ediyorsanız, ben o kitaba tam sadakat beklerim. Ee tabi çoğu uyarlama filmde olduğu gibi bunda da yok. Tamam anladık 1550 sayfayı bire bir beyaz perdeye aktarmak çok zor hadi çıkardığınız bölümler eksik yerler var onu anlarım da adamlar hikayede değişiklikler yapmış. Mesela filmin sonunda Mersedes ve Fernand'ın çocukları Albert'in aslında Monte Cristo'nun çocuğu olduğu bunlardan en saçmasıydı kitapla alakası yok. Ezel'e gelirsek sadece kitaptan esinlenmiş bir dizi, bir çok benzerlikleri var ama karakterler konu tamamen farklı tabi. Diziyi ben iki kez bitirdim. Çoğu sahnesini ve repliği ezbere bilirim, bence Türk dizi tarihinin en iyilerinden. Dizinin ana konusu ihanet ve intikam kitaptan esinlenilmiş. Benzerliklere gelirsek Edmund Ömer, Monte Cristo Ezel, Farya Ramiz Dayı, Mercedes Eyşan vs.. Bu arada kitaptaki bazı diyaloglardanda faydalanmış dizi onuda okurken fark ediyorsunuz anlaşılan senaristler sıkışınca kitabı aldı eline. Tekrar dediğim gibi dizi esinlenme bu nedenle uygundur ve başarılıdır.
  • 168 syf.
    ·3 günde·Beğendi·7/10
    Ne anlattığını ve ne anladığımı yazıyorum. "Baba, içeriğini niye yazdın?" diyenler okumasın, geri zekalılar ile uğraşamam.

    Garip, bir üslup ile başladığında sıkılmıştım kitaptan. "Sanırım boşuna okuyacağım." falan diyordum. Kendisinin de söylemiş olduğu ve hatta kitabın ismine de sahip olan bir argosu varmış. Muhtemelen öyle olmalı. Çünkü, yaşam ortamı bunu gerektiriyor. Bu ortamı nasıl tanımlayabilirim bilmiyorum ama toplumun ve hukukun ahlak anlayışının dışında olduğunu söyleyebilirim.
    Neyse moruk, kitabın ana elemanı Alex. Bu tirrekin üç tane elemanı var. Dim, Pete ve Georgie diye. Dörtlü grup halinde kafeteryalarda takılıyorlar. Kendi aralarında sürtüşmeleri olsa da, Alex, liderlik havalarında. Neyse, bu dört eleman canlarının yönelttiği işlerin peşindeler. Kafeteryayı falan soyuyorlar. Yoldan geçen adamı dövüyorlar. İstediklerinde tecavüz falan ediyorlar. Anlayacağın bu elemanlar toplum kurallarını hiçe sayıyorlar. Elemanın elinde ustura falan vardı. Kitabın sonlarında farkına varmıştım. Kaçırdığım ayrıntılardan biri. Yapışkan kağıtlar falan yapıştırıyorum bazı sayfalara, daha sonra, altını okurken çizdiğim cümlelere hiç dönüp bakmadığımı anımsadım daha önceki okumuş olduğum kitaplarda. Bu kağıtları sayfalara yapıştırırken, birden soğuma geldi. "Madem, yeniden okumuyorsun niçin yapıştırıyorsun." falan dedim.
    Neyse moruk, bu tirrek mahpusa falan düşüyor. Yaşlı kadının evini falan basıyorlar sanırım tam çözemedim. O sıra okuyor gibi yapıyordum. Aklım yapışkanlardaydı. Hapishanede bu tirreği güzel güzel payparlıyorlar ama bu tirreğin egosu Uranüs'te olunca pek sarsılmıyor. Hapishanedeki dümdükler buna kumpas kuruyorlar. Kimse sevmiyor bunu. Yahudi Baba falan var. Her taşın altından zıplıyor zaten bu museviler. Neyse, dönemin içişleri bakanı bu tirreği denek olarak kullanmak istiyor. Bu sırada da bu tirrek kumpasa düşüyor, cıbılın birini mıhlıyor diğer mahkumlar, Yahudi Baba örgütlemiş herkesi, bu tirrekte gelip son vuruşu yapıyor cıbıla. "Gold Strike" gibi bir lakap kazanmadı değil gözümde. Bakan Dayı, hem güçlüsün hem tirrek deyip buna kağıt falan imzalatıyor.
    Bu tirrek ben mahpustan çıkacağım havalarında gezinirken, deney ortamına naklediyorlar bunu. Bu, ne olduğunu anlamadan damardan veriyorlar ilacı. Mayhoş mayhoş dolaşırken tekerlekli sandalye ile götürüyorlar odaya. Odada elini ayağını bağlayıp basıyorlar şamarı. Doktor, kendince bir şeyler söylüyor o sıra. "Çağrışımla öğrenme" falan dedi etkiledi beni. Zaten tirrekte etkilenip "dayanırım iki hafta" falan dedi.
    Neyse moruk, tirreğe bir sürü video izletiyorlar. Dokuz eleman bir hatuna falan girişen videolar falan var. Tirreğin midesi falan bulanıyor. "Hastalandım ben" diyerek süprüntü süprüntü dolaşıyor ortalıkta. "Kurtarın beni mahpus iyiydi" falan diye söyleniyor ama sözleşmesi var tirreğin, bir yere kıpırdayamıyor. Doktorlar kafayı takmış bir kere buna, önce hasta olduğuna inandırdılar daha sonra ise iyileşeceksin gibisinden şeyler söylediler. Tirrek, gözünü özgürlüğe dikmiş kendine yapılanları umursamıyor. Hasta olduğuna ve iyileştireceklerine inanıyor.
    Neyse moruk, iki hafta buna dayatıyorlar zamazingoyu. Bu kafayı sıyırıyor sabah sekiz akşam beş pis pis videolar seyretmekten. Şırıngaya falan halleniyor. Biri geliyor sonra oranın çalışanı. O da, kafayı ustura ile sıyırmış "Sümsüğü vur lan bana." falan diyor. Bu deli: "Manyak mısın dayı?" diye soruyor, dayı sıyırmış kelleyi "Vur lan sümsüğü!" diye haykırıyor. Tirrek deliriyor ama dayıdan daha mantıklı. Dayı öyle söyleyince de sümsüğü zıplatıyor buna. Dayı rahatlıyor. Tirrek kanseri yakıyor.
    Neyse moruk, bu tirreği salacakları zaman, gösteri düzenliyor doktorlar. Bakan dayı ile mahpus müdürü geliyor. İki üç oyuncu kiralamış doktorlar, oyuncular güzel güzel tirreği pataklıyorlar. Tirrek ise ne zaman vuranlara karşılık vermek istese, karnına ağrılar giriyor. "Reglim ben." falan diyor. Kimseye yan gözle bakamıyor falan seyirciler alkışlıyor, doktorlar havalarda mutluluktan. "Adam oldun sen." falan diyorlar buna. Bu, "Tabi lan." deyip anasının evine çörekleniyor. Evde, anası babası bunun boş odasına Joe diye birini zımbalamışlar. Bu angutlaşıp, "Lan dümdük sen kimsin?" falan diyor. Joe "Param ile kalıyorum gardaş, adam gibi ailene sahip çıkmamışsın, bas git." gibisinden şeyler söylüyor. Tirrek, "Dağdan gelip bağdakini kovmana izin vermem." falan diyor ancak anası babası da gevşetmişler contayı, gitmesini söylüyorlar. "Para tatlı tabi."
    Tirrek çıkıp gidiyor evden. Anası babası git demiş ne yapsın eleman? Yapıştırıyor kendini süte. Boyuna içiyor, içtikçe kafayı buluyor. Birden inme iniyor buna "Dur kütüphaneye gideyim kitap falan okuyayım." diyor. "Vay bro adam olacaksın galiba." demiştim bende. Lakin bu kütüphanede de rahat durmuyor moruk. Yaşlı amcalar güzelce sümkürttürüyorlar bunu. Bu, "Vurmayın amcalar reglim ben." falan diyor ama kimsenin umurunda değil. Hele bir amca, iyice kafayı bununla bulamış, "Sıçanını koparın." diye bağırıyor. Bu paçayı sıyırıp, kendini dışarıya atıyor. "Ulan bir kitap okuyacağız muameleye bak." falan diyor. O sırada eski elemanı Dim, bunun eski düşmanı ile çıkıp geliyor polis aracı ile. Tirrek, "Vay kardeşim yakışır üniforma." falan diyor ama, Dim, buna kızgınmış meğer. Vuruyor yamulmuş ağzına sümsüğü. Yaşlı amcalar ise, tirreği, polislerin halledeceğini görünce içeri sokuluyorlar. Tirrek, elemanını, düşmanı ile görünce de abayı turnaya yakıyor. "Beyler reglim." falan diyor ama kimse dinlemiyor tirreği. Araca bindirip götürüyorlar bunu çamlığa. Kafalarına göre işlemler gerçekleştiriyorlar üzerinde. Dim, ayağını, tirreğin ağzına sokmaya falan çalışıyor. Daha sonra, tirreği, burnu kırık bir vaziyette bırakıp gidiyorlar. Tirrek, reglken, böyle şeyler yaşamaktan haz almayıp, yola koyuluyor. Baraka gibi bir yere varıp kapıyı çalıyor. Adam, haline acıyıp alıyor bunu içeriye. Sebze gibi bakıyor tirreğe. Tirreğin keyfi iyi. Adam, gazeteden bunun kobay olduğunu falan anlıyor. Adam politik bir reismiş meğerse. "Hükümeti devirek." falan diyor. Tirrek, "Abi ben yabancıyım, yurtdışından geliyorum. " falan diyor lakin adam kafaya koymuş bunu "Kovanı su ile dolduracağım." falan deyip, arkadaşlarını çağırıyor, götürüyorlar bunu. İşlek caddedeki evin odasına kapatıyorlar. Dayıyorlar buna müziği. Bu, "Hem reglim, hem dayak yedim, bu müziği de dinleyemem." deyip atlıyor camdan.
    Hastanede açıyor gözleri. Bakıyor ki anası babası yanında "oğlum biz ettik sen etme hata bizde." falan diyorlar. "Joe nerede?" falan soruyor bu da. "Joe gitti." diyorlar. Bakıyor ki anası babası da ikiyüzlü-çıkarcı kişiler "Düşünürüm ana." deyip eve dönmeyi reddediyor. "Tirrek akıllandı." falan diye düşünüyor insan. Bakan gelip buna maaş falan bağlıyor. "Sen çok dinledin müzik, opera falan takıl." diyor. "Olur." diyor tirrek. "Artık regl değilim."
    Neyse moruk, tirrek zenginleşince bitiyor hikaye. Tirrek mutlu. Ben anlamadım hala olayı. "Toplum ve hükümet eleştirisi","Ağır bir kitap." falan diyorlar. Bana normal geldi. Adamın distopik kafasından şikayetçi olmadım. Anti kahramana antipati gibisinden şeyler de hissetmedim.