• 176 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    @cihadkok
    PEKİ !
    @olimposyayinlari KİTAP YORUMU "PEKİ" der gider. "PEKİ" der susar. "PEKİ" der seversin ya da vazgeçersin.
    hepimizin hayatında bir çok noktada peki deriz.en acısı da sevdiğin için peki demek. Çünkü karşı taraf sana Peki demenin acısını fazlasıyla yaşatır
    kitabin bir çok bölümünde kendimden fazlasıyla parça bölümler buldum. Ve okurken yazar benim yanımda benim duygularımı mi yazdı diye . Çoğu zaman gözlerin doldu okuduğum yerlerde ...
    Umarım sizler peki kelimesini olumlu yönler için kullanırsınız. PEKİ kelimesi bana cok ağır bedeller ödetti çünkü...
    Alıntılar Ki ben
    Duvarlara çizdim aylardır görmediğim yüzünü ,
    Ve her defasında öptüm yüzünden
    Martılar ekledim bir de duvarın köşesine
    Ve her defasında yalvardım :
    "ALLAH'IM çizdiğim martılara söyler misin onu bir sabah bulup yanıma getirsinler !"diye
    GİTME!
    Pazar kahvaltılarının bir anlamı yok artık benim için
    Zaten pazar günlerini sevişimde senin içindi. Ama kahvaltı önemli bir öğün , sen sakın atlama ve aklına gelirsem bir lokma alır mısın benim için?(bu kısım içimi acıtmıştı)@foxturkiye @ismailkucukkaya @foxhaber#okuyorum #okudumbitti #okudumbitti #okupaylaş #book #bookstagram #kitap #kitapalıntıları #kitap
  • Bana evlenme teklifi ettin, reddettim. O gece sana geldim, bu defa sen reddettin. Aşkı ve ahlakı tartıp durdun yıllar boyunca. Gerekçelerini, savunularını, ithamlarını, infazlarını sıraladın; sanığı da savcısı da yargıcı da sen olan bu mahkemede yargılayıp durdun kendini defalarca. Hangi yanın haklı çıksa, bu davanın öbür yanından yara aldın. Çünkü ne yeteri kadar aşık ne de yeteri kadar ahlaklıydın.
  • 528 syf.
    Bir Ahmet Ümit eserini bitirmenin gururunu yaşıyorum.

    "Sulatnı Öldürmek" bana göre şu saate kadar okuduğum Ümit kitaplarından biraz farklıydı.

    Nasıl farklı?
    Şöyle ki, Nevzat Başkomiser, Zeynep ve Ali bu romanda biraz daha arka plandaydı.

    Farklılığı anlatıcının Nevzat Başkomiserin değil de romanının baş kahramanı olan Müştak Serhazin'in olmasından geliyor.
    Nevzat Başkomiserin olduğu romanlarda anlatıcı genelde o olur.

    Bol tarihi bilgi içeren bir kitapla karşı karşıya olduğunuzu belirtmek isterim. Sıkıcı mı?
    Kesinlikle değil. Su gibi akıyor. Sonra ne oldu demekten kendinizi alamıyorsunuz.

    Müştak Serhazin'in psikojenik füg hastalığı nedeniyle yaşadığı bazı anları hiç hatırlamıyor.
    Tarih profesörünü yer yer Freud ile sohbet ederken, yer yer Murad oğlu Mehmet Han ile konuşurken bulacaksınız. Bazen beyin yanıyor uyarmadı demeyin

    Profesörümüz naif biri. O iri cüssesinin altında pambık!! gibi bir kalbi var. Kimseyi kırmak istemeyen, söylemek istediklerini susan...
    Hayatı Nüzhet...

    Cinayete kurban giden tarih profesörü Nüzhet, sansasyonel,hırslı, gözü kara bir kadın. Müştak'ı bir mektupla terk edip Chicago'nun yolunu tutuyor.
    Fatih'in, oğlu II.Bayezit tarafından zehirlendiğini düşünüyor. Bunu üzerine bir çalışma yapmak için yurda dönüyor. Ve hiç beklenmeyen bir anda kimsenin tahmin etmeyeceği bir nedenle öldürülüyor.
    Sonrası kitapta...

    Tarih biliminin nasıl olması gerektiği konusunda satır aralarına gizlenmiş mesajlar var. Ben kimine katılıyorum .

    Kurgusunu beğendiğim, üslûbunu zaten sevdiğim bir yazarın bu kitabı beni tatmin etti. Zevkle okudum.
    Herkese iyi okumalar.







    Ahmet Ümit Sultanı Öldürmek
  • Aslında ne pişmanım ne de pes ediyorum!..Sadece beni kaybettikçe seni kaybediyorum. 
    Şu kalp denen, beni bana sorgulatıyor artık 
    Ki seni sorgulamamasını nasıl beklerim?!.. 
  • ‘Ben iceri düstügümden beri güneşin etrafında on kere döndü dünya.
    ona sorarsanız : "lafı bile edilmez, mikroskobik bir zaman."
    bana sorarsanız : "on senesi ömrümün."
    bir kur$un kalemim vardı ben içeri düştügüm sene.
    bir haftada yaza yaza tükeniverdi.
    ona sorarsanız: "bütün bir hayat."
    bana sorarsanız : "adam sen de, bir iki hafta.
    .....

    ve gayrısı, mesela benim on sene yatmam, lâfü güzaf...’
  • Biz bu günlerde "Halkımız" lafını dilimizden düşürmüyoruz ..
    halkımız, halkımız, halkımız
    Bu söz kutsal bir şey oldu ..
    Fakat bana kalırsa ,kutsal olan şey pek de böyle harcı alem ,pek de böyle beylik malı olmamalı. ..
    "Halkımız " diye diye sonunda meselenin özünü unutacagız ..
    Bundan çok korkuyorum doğrusu ..
  • “Kapı olmak hiç de sevimli değil,” diyordu içimizdeki çamların en yaşlısı, “Bir kere, kapı olunca kilit takarlar bize. İnsanoğlunun böyle acayip huyları vardır. Evet, gözümümüzün yaşına bile bakmadan kilit takarlar. Kilit ne demektir bilir misiniz?”
    “Ne demektir?”
    “Ben size söyleyeyim, kilit, insanın utancı demektir her şeyden önce… İnsanoğlunun nereye ulaştığının göstergesi demektir. İnsanların birbirlerine duydukları güvensizliğin elle tutulur halidir kilit. Birbirlerine duydukları saygının derecesidir. Bu yüzden, bir çeşit utanç belgesidir her kapıda. Hatta, her dolapta, her çekmecede, her çantada, her kasada, her kutuda… Gene de insanların yüzleri kızarmaz onu görünce. Üstelik, bu kilitleri açıp kapamaya yarayan ve adına anahtar denen şeyi, sürekli ceplerinde taşırlar. Bazıları ceplerine bile koymaz anahtarlarını, kaptıracakmış gibi, sürekli elinde tutar. İkide bir, evirir çevirir. Neşelenince, şıkır şıkır sallar. Yani, utanç belgesini farkına bile varmadan, neşesinin bir göstergesi olarak kullanır. Hadi bakalım bütün bu anlattıklarımdan sonra söyleyin şimdi ister misiniz kapı olalım? İster misiniz, o kilitlerden biri getirilip yanağımıza vidalansın?”
    Herkes susuyordu.
    “Bu yüzden, boş yere kapı olmaya heveslenmeyin, dediğim gibi, kapı olmak hiç de sevimli bir şey değil. Dış kapı olmak neyse ne de, iç kapı olmak daha kötü! İç kapı olursak, hiçbir yeri göremeyiz çünkü. Ya bir antreye, ya bir salona, ya da bir odaya baka baka çürür gideriz.”
    Herkes susuyordu gene.
    “En iyisi pencere olmak,” diyordu çam. “Bu durumda, inanın bana, en iyisi pencere olmak… Çünkü her pencere bir yanıyla içeriye bakıyorsa, bir yanıyla da dışarıya bakar. Hiçbir şey göremese bile, en azından gökyüzünü görür yani. Kuşları, bulutları, ufukları, yıldızları, yağmurları ya da kar taneciklerini görür. Sokakları görür sonra, sokaktan gelip geçen insanları ve bu insanların ayak seslerini görür. Kısacası, dünyanın her yerinde pencerelerin gönlü kapılarınkinden daha zengindir. Bu nedenle, dileyelim ki, marangoz bizi birer pencere yapsın.”
    “Dileyelim ki öyle olsun!” diyordu öteki ağaçlar.
    Artık, herkes pencere olma hayalinin peşine düşmüştü.
    Hasan Ali Toptaş / Ben Bir Gürgen Dalıyım