• İngiliz kuşatması sırasında 2 yıl 7 ay boyunca Medine’yi savunurken, kutsal emanetleri de İstanbul’a yollayan Fahreddin Paşa’yı, torunu Zeki Türkkan anlattı. Türkkan, dedesinden kalan ‘miras’ı sakladıkları kutuyu da gösterdi.
    MEDİNE’deki kutsal emanetleri Türkiye’ye yolladığı için Birleşik Arap Emirlikleri Dışişleri Bakanı tarafından ‘hırsızlık’la suçlanan ‘Medine Kahramanı’, ‘Çöl Kaplanı’ Fahreddin Paşa’nın torunu Zeki Türkkan (64), dedesinden kalan tek maddi mirası açıkladı. Bir şirkette yöneticilik yapan Zeki Türkkan’ın yıllardır ofisinde sakladığı dede mirası deri kaplı kutuda bir parça fırça, bir parça sünger, beyaz bir şalvar ile Hz. Muhammed’in mezar örtüsünün bir parçası bulunuyor. Medine’de görev yaptığı dönemde, Hz. Muhammed’in mezarını tek başına temizleyen Fahreddin Paşa temizlikte kullandığı malzemeleri ömrü boyunca bu kutuda saklamış. Medine’den ayrılmak zorunda kalınca Hz. Muhammed’in mezar örtüsünden bir parçayı da kutuya eklemiş. O kutu bugün Türkkan Ailesi’nin en büyük mirası.
    Zeki Türkkan, 1948’de hayata veda eden dedesinin bıraktığı başka bir maddi bir miras olmadığını söylüyor. Sadece babaannesinden kalan bir yalıyı hatırlıyor. Bir de dedesinin sözlerini: “Dedem, ‘Kutsal emanetleri göndermem Medine’yi müdafaadan vazgeçtiğim anlamına gelmez’ diyordu. ‘Savunmaya geçtim, ben Peygamber’e bel bağladım’ diyordu mektuplarında. Ondan miras kalan tarih ve adı. O adın herkes tarafından bütün Türkiye’de ortak değer olarak kabul edilmesi bizim için en büyük miras. Kime rastlasam ‘Gerçekten siz Fahreddin Paşa’nın torunu musunuz’ diye soruyorlar. Bu benim için önemli. Mezarına halk sahip çıkıyor. Geliyorlar, dua ediyorlar, bayrak asıyorlar. Devletin ve milletin dedeme sahip çıkması bizi çok mutlu etti. ‘Ceddim’ diyor Sayın Cumhurbaşkanı. ‘Ceddim’ diye herkesin kabullenmesi, ailenin kabul etmesinden daha önemli.”

    Hz. Muhammed’in mezar örtüsü: Zeki Türkkan, dedesi Fahreddin Paşa’nın Hz. Muhammed’in mezarını temizlerken kullandığı fırça ile mezar örtüsünü deri kaplı kutuda saklıyor.

    Türkkan, dedesinin teslim olmadan önceki anlarını aktarırken de “Dedemin esas amacı Hz. Peygamber’in mezarını savunmaktı. Sonuna kadar teslim olmadı. Kurmay subayları dayanacak durumda değillerdi. Baskı yaptılar. ‘Ben askerlikten istifa ediyorum’ dedi dedem. ‘Ben artık Peygamberin bekçisi olacağım’ dedi. Kabul etmediler bunu. Teslim almaları çok önemliydi. Alıp götürdüler” diyor.

    Dedesine yöneltilen suçlamanın hedefinde Türkiye ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olduğunu belirten Zeki Türkkan şöyle devam ediyor: “Aileden birinin bu konuda görüş belirtmesine gerek yok; devlet adına Sayın Cumhurbaşkanı gereken cevabı verdi. Dedem o kahramanlığı Türkiye ve İslam için yaptı. Kendisine düşen vazife oydu. Kutsal emanetlerin zarar görmemesi, düşman eline geçmemesi için yaptı bunu


    Çalınma söz konusu değil. Kutsal emanetleri 1917’de Harem-i Şerif’ten sorumlu Ziver Bey himayesinde İstanbul’a gönderdi. Emanetlerin teslim edildiğine dair Ziver Bey cevap mektubu yazdı dedeme. Araplar konusunda genelleme yapmak doğru değil. Çünkü dedem, Medine müdafaasında ciddi oranda Araplardan da yardım gördü. Kendi askerleri içinde Araplar var. Çekirge yemek zorunda kalan askerler arasında da Araplar da var. Türk taraftarı, Osmanlı tarafında olan Araplar da var.”

    ‘ÇÖL KAPLANI’ LAKABINI DEDEME LAWRENCE TAKTI









    DEDEM Suud Ailesi’ni davet etti Medine’ye. Mektup yazdı. Suudi Arabistan’ın kurucusuyla yazışmaları var. ‘Gel’ diyor, ‘Sana teslim edeyim Medine’yi. İngilizlerin yanında yer alan Şerif Hüseyin’e değil. Emir Suud oğlu Abdülaziz Paşa, İslam aleminin yüzünü döndüğü yer İngiliz himayesi altına kalmasın. Bunun için biz kanlarımızı çok ucuz döktük. Bu demek değildir ki, sınırlarımızı büyük etmeye veya Hicaz’da olan yer altı kaynakları için çalıştık’ diye yazıyor.
    Su dağıtıyor askerlerine. Askerleriyle devamlı temas halinde olan bir komutan. Savaşçı bir komutan, ‘Çöl Kaplanı’ lakabını Lawrence taktı dedeme. Düşmanı taktı.


    Malta’da sürgünde olan 4 kişiyi davet ediyor Atatürk. Biri de dedem Fahreddin Paşa. Suikast tehlikesi olduğu için Almanya, Rusya ve Azerbaycan üzerinden Türkiye’ye geliyor. Sakarya cephesinde Atatürk’le görüşüyor. Diyor ki, ‘Ben bir nefer olarak savaşmaya geldim’. Atatürk cevaben, ‘Biz mücadelemizi yapıyoruz. İslam dünyasında siz çok saygı görüyorsunuz. Onun için Afganistan’a gidin, orada mücadelemizi bütün İslam dünyasına anlatın’ diyor. Hint Müslümanlarının yardımlarının Anadolu’ya ulaştırılmasında büyük katkısı var dedemin.


    O sırada bağımsız olan tek İslam ülkesi Afganistan TBMM hükümeti adına Celal Bayar ve Fevzi Paşa imzasıyla Afgan Kralı Amanullah’a dedemle ilgili yazılan yazı var. Görevlendirme yazısında, ‘İslam dünyasının önemli ismi, Medine’yi kahramanca savunmuş İslam gazisi’ deniyor. Akıncı beyi Bali Bey Malkoçoğlu’nın anne tarafından torunu olduğu belirtiliyor. O sırada bağımsız olan tek İslam ülkesi Afganistan TBMM hükümeti adına Celal Bayar ve Fevzi Paşa imzasıyla Afgan Kralı Amanullah’a dedemle ilgili yazılan yazı var. Görevlendirme yazısında, ‘İslam dünyasının önemli ismi, Medine’yi kahramanca savunmuş İslam gazisi’ deniyor. Akıncı beyi Bali Bey Malkoçoğlu’nın anne tarafından torunu olduğu belirtiliyor.




    MEHMETÇİK SÖZÜ ONA AİT

    Mehmetçik lafını da dedem askeri literatüre sokuyor. Medine müdafaası sırasında İstanbul ile yazışmalarında kullanıyor ilk kez. Hatta, Enver Paşa böyle laubali sözcükleri kullanmaması için uyarıyor. Mehmetçik sözünü halk benimsiyor. Dedem, Osmanlı’daki ilk fotoğrafçılardan biri. Harp okulu öğrencisiyken sık sık fotoğraf çekerdi. Çektiği fotoğrafları müzelere bağışladık.”
  • Çürükdere yerleşim birimine adını veren dereyi besleyen sular, yerleşimin güney ucunda yer alan Katran Dağı’ndan (1134m.) çıkar. Yaz kış gümüş renginde akan sularıyla dere, güneyden kuzeye doğru, küçük şelaleler, gölcükler de oluşturarak kıvrıla kıvrıla, yaklaşık beş bin metre aktıktan sonra Göksu’ya karışır.
    Çürükdere Vadisi’nin doğu sınırını Kesmetepesi (680m.) ve bu tepenin uzantısı olan sırtlar oluştururken, batısında ise, Sarıkaya (1204m.) Mazzak ve Çamlısırt yer alır. Vadinin her iki yamacından, yazın kuruyan onlarca esik ile sol sahilde yer alan Gavur Deresi ve Bokludere’de Çürükdere’ye ulaşarak nihayete ererler.
    Muhtemelen, üst kesimlerde tarla açıldıkça, nadiren de olsa bostanları sel aldığı için dere ve yerleşim “Çürükdere” adı ile anılır olmuştu.
    1800’lerin sonlarında derenin nehre yakın kısmı ve sağ sahilini, Kütük İbrahim’in oğulları Cırık Halil ile Ahraz Osman kışlık yurt edinmişlerdi. Bu iki kardeşin oğulları İbiş ile Mustafa baba ocağında kalırken Ahraz Mustafa’nın oğulları İbrahim ve Osman’da derenin sol sahiline kendi evlerini yapmışlardı.
    Dere baharda yumurtlamaya çıkan ballılarla kaynarken, kurt, çakal, sansar, tilki, domuz, porsuk, kirpi ve her türden kuşlar vadinin daimi sakinleriydi. O kadar ki, dağda ölen bir canlıyı önce kartallar, sonra da diğer yırtıcılar ziyaret eder ve birkaç saat sonra ölüden geriye ancak kemikleri kalırdı.
    Vadinin daha çok güneş alan kesimlerinde başta zeytin, hartlap (sandal), ve çalı türleri yer alırken, az güneşli yamaçlarda ise meşe ve çam ormanlarıyla kaplıdır.
    İşte bu derede, gecelerin uzadığı ve serinlemeye başladığı ama henüz ayazların hissedilmediği o esintili sonbahar akşamları, dedenin evinde akşam oturmalarımızın da başlangıç dönemiydi.
    Ocaklıkta yanan ateşin ölgün ışığında, toprak damın mertek aralarından, büyük ve çok uzun bir çift karayılan akmaya başlayınca gençlerden yılanları şişleyerek öldürmek için hareketleneler olur, o ise, “Evde yılan berekettir, sakın yılanlarıma dokunmayın” derdi.
    Diklenenler olursa da, “siz yaylalara gittiğinizde benim onlardan başka can yoldaşım mı var; oturun oturduğunuz yere” diyerek gürler, herkesin yerine oturmasını sağlardı.
    Bizler, o zamanlar aksakallı dedenin neden böyle davrandığını hiç anlamaz, hatta anlamaya da çalışmazdık. Fakat damdan dökülen topraklar ile farelerin canhıraş feryatlarından yılanların istikametini ve davetsiz misafirliklerinin ne zaman biteceğini büyük bir merak ve dikkatle takip ederdik.
    Bizim için hiç bitmeyecekmiş gibi gelen ama aslında birkaç dakika süren bu misafirliğin bittiğini, evin içini derin bir sessizlik kaplayınca anlar, korkularımız azalır, ancak o zaman rahat bir nefes alırdık.
    Sonra o çok yıldızlı gecelerin karanlığına ışık olsun diye yaktığımız meydan ateşimiz sönmeden yetişir ve aşağılardaki derenin bir çoğalıp bir azalan gümbürtüsü, zaman zaman işitilen nehrin uğultusu eşliğinde kaldığımız yerden siñmeç (saklambaç) oynamaya devam ederdik.
    Çağırsalar da oyunu bırakıp zaten gelmeyeceğimizi bildiklerinden, ocaklıkta kaynayan ve kıvrımlı büyük bardaklarla içilen ger çayına (boz renkli bir kekik) bizi çağırmazlardı. Fakat kuru maya, (incir), maya pestili, ceviz, kavrulmuş melengiç ve nardan oluşan sofranın hep başköşesinde olurduk.
    Siñmeç oynarken uzaklardan hayal meyal duyulan kurt, çakal, tilki ulumaları, üğü, göğceoğlak (baykuş) sesinden korkup, saklandığı yerden kendiliğinden çıkanlar olur, bir de çanak çömlek patlatabilirsek, gülme nöbetlerine tutulur, mutluğumuz daha da artardı.
    O vakitler, “karayılanların insanlara asla zarar vermedikleri ama düşmanlarını unutmadıkları, bu nedenle hatırlarının hoş tutulması, onlara saygıda kusur edilmemesi, görülmelerinden, gözden kayboluşlarına kadar hareketsiz kalınması, korkutulurlarsa takip ederek, yakaladıklarında vücutları ile hasımlarını kırbaçladıkları” gibi telkinler, bizlere sürekli yapılırdı.
    İnsanlardan kendilerine zarar gelmeyeceğinden emin olan karayılanların olur olmaz yerde bizlere meydan okurcasına acelesiz tavırları, aniden durup etrafı kolaçan ederek yol almaları, tavuk cücükleri, gözetlediğimiz yuvalardaki kuşları yumurtaları ve yavruları ile birlikte mideye indirmeleri, ruhumuzda garip bir başkaldırı uyandırsa, içimizdeki şeytana, “bir tenhada indir şunların başına taşı” dedirtse de, yine de karayılanların kesin bir dokunulmazlığı vardı.
    Şimdilerde onların gözlerinin yaşına bakan bile yok. Rahmetlinin torunu, gelini ve köyün imamı, insan kıyımı veya zehirli fare ölülerinden kurtulabilmiş, köyümün son iki karayılanını, tüfekli birine öldürttüklerinde görüldü ki, “evin bereketi” diye dokunulmayan, son derece sevimli ve utangaç canlılar, sadece merteklerin arasındaki fareleri yemek için ziyaret etmezmiş dedenin o köhne evini. Meğer kimselerin bilmediği daha başka ölümüne bir dayanışma, dostluk ve sır da varmış aralarında.
    Zira vahşice öldürülen karayılanlardan birinin ağzında baş kısmından yarısına kadar yutulmuş dev bir zehirli engerek vardı. Uzun süre taciz edilmelerine rağmen, ölümleri pahasına oradan ayrılmamalarının asıl sebebi de engereği avlamak içinmiş.
    Dede, mektep medrese görmediği için okuma yazma da bilmezdi ama hiçbir şeyin boş yere var edilmediğini çok iyi bilir, ona göre de davranırdı.
    Başta nar olmak üzere, her türlü sebze ve meyvenin yetiştirildiği bostanlar, derenin hemen kenarında yer alırken, üst kesimlerde de maya bahçeleri vardı. Her ailenin bir yük hayvanı, yaklaşık beş sığır, on koyun, on beş tavuk, elli tane de keçisi olur, yetesi kadar ekin ekilir, giyecek, yatak ve kefen bezi için ovadan pamuk toplanır, tuz ile sabundan başka bir şey satın alınmaz, muhannete muhtaç olunmadan yaşanır giderdi.
    Beyaz bir örtüyle salacakta götürülenin aslında kendi anası olduğundan başka, anasıyla ilgili bir anısı yoktu Dedenin. Babası öldüğünde ise, onun daha bıyıkları yeni terliyordu. Sabah bostan sulamaya giden kardeşi Recep akşam yaylaya dönmeyince, onun ölüsünü bir dut ağacının dibinde bulmuşlar, askerden yeni dönen karındaşı Ali’de vurduğu ördeği almak isterken söğüt coşkunu ırmağın suyuna karışmış, Zeynep bacısı ise, bir kız arkadaşıyla şeleğinde kirç çuvalıyla dereyi geçerken aynı akıbete uğramıştı.
    İki oğlunun anası olan ilk eşini, askerlik dönüşü boşamak zorunda kalmış, ikinci eşi, ikinci doğumundan hemen sonra ölmüş, ortada kalan bebek anasızlık, bakımsızlık ve açlığın pençesinde kırk iki gün çırpındıktan sonra, nihayet kara toprağın altında anasına kavuşmuştu. Ana, baba, kardeşler, bir eş, altı evlat dönülmez yollara gitmiş, kendisi de işte gelmiş gidiyordu artık. Yeter ki Allah imandan ayırmasın, ağıda iş koymasın, bizlerin acısını ona göstermesindi.
    İyi de, Dede niye anlatıyordu bunları bize!..
    Bizim ölülerle ne işimiz olabilirdi ki!..
    Hiç ölmeden, böyle hep birlikte yaşasak olmaz mıydı?..
    Peki, ölenleri bir daha ne zaman görebilecektik?..
    Sahi “ömür ve ölüm” ne demekti?..
    O zamanlar ölüm ve ayrılık bize gökteki yıldızlar kadar uzaktı ama üç ayrı istikamete gidecek üç aile ve otuza yakın cana ışık olacak üç demet çıra, ocaklığın kenarında hazır olduğuna göre, artık bu akşam ay doğmayacaktı. Ve bir dahaki buluşma gününe kadar, yine ayrılık vakti gelmişti…
    Elektrikle hiç tanışmayan Çürükdereliler, 1990’larda araç yoluna kavuşmuştu. Bizim için mutluluğun adıydı Çürükdere fakat dedenin ve diğer aile reislerinin peş peşe ölümüyle, yaprak dökümü de başlamış, bu vadiye eski rağbet kalmamıştı. Karayılanları insanlar yok etmişti ama ak köpüklü sular diyarını insanlar da yavaş yavaş terk ediyor, karayılanlar gibi adeta onlarda yok oluyorlardı.
    Etrafı lahana yaprakları gibi kat kat dağlar, tepeler, ormanlar, dereler, ırmaklarla çevrili, huzurun, sakinliğin hüküm sürdüğü dere, kendisini yalnız bırakan misafirlerine kavuşacağı günleri, biraz sitem, biraz da özlemle beklerken, bizlerde “Çürükdere Toplantıları” ile dereye olan hasretimizi diri tutmaya çalışıyoruz.
    Belli mi olur! Bizim için artık hayal olsa bile belki de bilinmez bir tarih, bilinmez bir zamanda, o vadide barınan insanlar ile hayatı paylaştığımız dağlardaki dostlarımızdan gelecek yeni nesiller, o günleri hatırlar ve o derede tekrar bir araya gelirler.
    Halil Korkmaz
  • Bilge dede ve torunu...

    Bilge dede torunuyla birlikte dergahının önünde oturmakta ve az ötede birbiriyle boğuşup duran iki kurt köpeğini izlemektedirler.

    Köpeklerden biri beyaz, biri siyahtır. On iki yaşındaki çocuk kendini bildi bileli o köpekler dedesinin kulübesi önünde boğuşup dururlar. Bunlar dedesinin sürekli göz önünde tuttuğu, yanından ayırmadığı iki iri kurt köpeğidir…
    Çocuk, kulübeyi korumak için bir köpeğin yeterli olduğunu düşünmektedir.

    Dedesinin ikinci köpeğe neden ihtiyacı olduğunu ve renklerinin neden özellikle siyah ve beyaz olduğunu anlamak ister.

    Bir gün dedesine bunun sebebini sorar;

    Yaşlı reis, bilgece bir gülümsemeyle torununun sırtını sıvazlar ve “Onlar benim için iki simgedir evlat.” der.

    “Neyin simgesi?” diye sorar çocuk. Dedesi: “İyilik ile kötülüğün simgesi. Aynen şu gördüğün köpekler gibi, iyilik ve kötülük içimizde sürekli mücadele eder durur. Onları seyrettikçe ben hep bunu düşünürüm. Onun için yanımda tutarım onları.”

    Çocuk, sözün burasında; ‘mücadele varsa, kazananı da olmalı’ diye düşünür ve her çocuğa has, bitmeyen sorulara bir yenisini daha ekler: “Peki, dedecim sence hangisi kazanır bu mücadeleyi?

    Bilge reis, derin bir gülümsemeyle torununa bakar ve “Hangisi mi evlat? Ben, hangisini daha iyi beslersem o kazanacak!” der.

    Bizim hangi ruhumuz kazanır acaba?

    “İnsanoğlunun kendi kendini fethetmesi zaferlerin en büyüğüdür.” der Platon.
  • Gecelerin uzadığı ve serinlemeye başladığı ama henüz ayazların hissedilmediği o esintili sonbahar akşamları, dedenin evinde akşam oturmalarımızın da başlangıç dönemiydi.
    Ocaklıkta yanan ateşin ölgün ışığında, toprak damın mertek aralarından, büyük ve çok uzun bir çift karayılan akmaya başlayınca gençlerden yılanları şişleyerek öldürmek için hareketleneler olur, o ise, “Evde yılan berekettir, sakın yılanlarıma dokunmayın” derdi.
    Diklenenler olursa da, “siz yaylalara gittiğinizde benim onlardan başka can yoldaşım mı var; oturun oturduğunuz yere” diyerek gürler, herkesin yerine oturmasını sağlardı.
    Bizler, o zamanlar aksakallı dedenin neden böyle davrandığını hiç anlamaz, hatta anlamaya da çalışmazdık fakat damdan dökülen topraklar ile farelerin canhıraş feryatlarından yılanların istikametini ve davetsiz misafirliklerinin ne zaman biteceğini büyük bir dikkatle takip ederdik.
    Bizim için hiç bitmeyecekmiş gibi gelen ama aslında birkaç dakika süren bu misafirliğin bittiğini, evin içini derin bir sessizlik kaplayınca anlar, korkularımız azalır, ancak o zaman rahat bir nefes alırdık.
    Sonra o çok yıldızlı gecelerin karanlığına ışık olsun diye yaktığımız meydan ateşimiz sönmeden yetişir ve aşağılardaki derenin bir çoğalıp bir azalan gümbürtüsü eşliğinde kaldığımız yerden siñmeç (saklambaç) oynamaya devam ederdik.
    Çağırsalar da, oyunu bırakıp zaten gelmeyeceğimizi bildiklerinden, ocaklıkda kaynayan ve kıvrımlı büyük bardaklarla içilen ger çayına (boz renkli bir kekik) bizi çağırmazlardı. Fakat kuru maya, (incir) maya pestili, ceviz, kavrulmuş melengiç ve nardan oluşan sofranın hep başköşesinde olurduk.
    Siñmeç oynarken uzaklardan hayal meyal duyulan kurt, çakal, tilki ulumaları, göğceoğlak (baykuş) sesinden korkup, saklandığı yerden kendiliğinden çıkanlar olur, bir de çanak çömlek patlatabilirsek, gülmekten yerlere yatar, mutluğumuz daha da artardı.
    O vakitler, “karayılanların insanlara asla zarar vermedikleri ama düşmanlarını da unutmadıkları, bu nedenle hatırlarının hoş tutulması, saygı da kusur edilmemesi, görülmelerinden, gözden kayboluşlarına kadar hareketsiz kalınması, korkutulurlarsa takip ederek yakaladıklarında, vücutları ile hasımlarını kırbaçladıkları” gibi telkinler, bizlere sürekli yapılırdı.
    İnsandan kendilerine zarar gelmeyeceğinden emin olan karayılanların olur olmaz yerde bizlere meydan okurcasına, acelesiz tavırları, aniden durup etrafı kolaçan ederek yol almaları, tavuk cücükleri, gözetlediğimiz yuvalardaki kuşları yumurtaları veya yavruları ile birlikte mideye indirmeleri, ruhumuzda garip bir başkaldırı uyandırsa, içimizdeki şeytana, “bir tenha da indir şunların başına taşı” dedirtse de, yine de karayılanların kesin bir dokunulmazlığı vardı.
    Şimdilerde onların gözlerinin yaşına bakan bile yok. Rahmetlinin torunu, gelini ve köyün imamı, insan kıyımı veya zehirli fare ölülerinden kurtulabilmiş, köyümün son iki karayılanını, tüfekli birine öldürttüklerinde görüldü ki, “evin bereketi” diye dokunulmayan, son derece sevimli ve utangaç canlılar, sadece merteklerin arasındaki fareleri yemek için ziyaret etmezmiş dedenin o köhne evini. Meğer kimselerin bilmediği daha başka ölümüne bir dayanışma, dostluk ve sır da varmış aralarında.
    Zira vahşice öldürülen karayılanlardan birinin ağzında baş kısmından yarısına kadar yutulmuş dev bir zehirli engerek vardı. Uzun süre taciz edilmelerine rağmen, ölümleri pahasına oradan ayrılmamalarının asıl sebebi de engereği avlamak içinmiş.
    Dede, mektep medrese görmediği için okuma yazma da bilmezdi ama hiçbir şeyin boş yere var edilmediğini çok iyi bilir, ona göre de davranırdı.
    Yılmaz bir engerek avcısı olan karayılanlar, insanlar için de ölümcül zehre sahip hemcinslerine karşı yine galip gelmişler ama “can yoldaşı” bildikleri insanın cehaletine yenik düşmüşlerdi.
    Kimbilir!..
    Belki de karayılanların köyümde bir daha görülmemelerinin asıl sebebi; zehirden, kurşundan değil, insanın vefasızlığına karşı oluşan gönül yarasındandı.
    Halil Korkmaz
  • Memleketin en ücra köşelerinden birinde, denizin kenarında bir ev vardı. Bu ev, yanındaki yoldan geçenlerin dönüp bir daha bakmasına sebebiyet veren bir içtenlikle kurulmuş, ilkbahar ve yaz mevsimlerinde bahçesindeki rengarenk ağaçların, üzerlerinden böceklerin ayrılamadığı çiçekleriyle o yerleşim yerinin en havalı, vazgeçilmez eviydi. Bu evde yaşayan adam;
    Kır saçlarıyla, buruşuk elleriyle, orta sayılabilecek boyuyla adı Ziya olan bir adamdı.
    Ziya bey, sabah erken saatte kalkar, bahçesinin işleriyle uğraşır, ağaçlarının gövdesini okşar, çiçeklerini sular, kahvaltısını yapar daha sonrada evinin balkonuna çekilirdi. Deniz kokusu getiren yumuşak rüzgârın eşliğinde kahvesini yanına alır kitap okumaya başlardı. Her gün bir kitap bitirme sözü vermişti kendisine, her ay düzenli olarak birçok kitap sipariş eder birini bitirmeden diğerine asla geçmezdi.
    Eskiden öğretmenlik yapmış olan bu adam, birçok nesil yetiştirmişti. Yetiştirdiği kimi öğrenciler hayatın içerisinde kaybolmuşlar dibe çökmüşler, kimileri hedeflerini takip etmişler azim ile bu hedeflere yönelerek onları altüst etmişlerdi.
    Her yaz muhakkak aileleri ile bu sevimli tatil beldesine gelen öğrencileri, Ziya beyi de ziyaret ederler, uğramadan asla geçmezlerdi. Geçen yaz, öğrencilerinden Ahmet, hocasını ailesi ile birlikte ziyaret etmiş, büyümüş milletvekili olmuş, Ziya beyin karşıt siyasi görüşünü savunduğu için tatlı bir siyasi konuşma yapmışlardı. Güzel bir yemekten sonra bahçesinden, çocuklarına elma, çilek ve erik vermiş, onları yolcu etmişti.
    Ziya bey karısını bundan beş yıl önce kaybetmişti. Beyin tümörü teşhisi koyulan Ferhunde, bu acıya ancak beş yıl dayanabilmiş, kocasını bu acımasız dünyada yalnız bırakmıştı. Ziya bey, bu olanları unutmaya çalışıyor, zamanını işlerle meşgul ediyor, en önemlisi de tek arkadaşları olan kitaplara içini döküyordu.
    Gözlüklerini takmış, kahvesini muhteşem deniz manzarası eşliğinde, rüzgârın getirdiği o dayanılmaz deniz kokusunu soluyarak kitap sayfalarını çeviren bu yaşlı adam; Sabahattin Ali`nin Kuyucaklı Yusuf`unu okuyordu. Ruhu şâd olsun, ne güzel de yazmıştı. Her sayfasında ayrı bir hüzün, ayrı bir dram yatıyordu bu kitabın…
    Kahvesinin son yudumunu almıştı ki içerideki telefon çalmaya başladı. Ziya bey, kitabını masanın üzerine koyarak telefona doğru yöneldi. Büyük bir salonun içerisinde, eski model kanepelerin tam ortasında duran sehpanın üzerindeki telefona elini uzatarak ses verdi;
    ‘’Buyurun?’’
    ‘’Baba?’’ içini bir anda hüzün sardı Ziya beyin. Arayan kızı Filizdi. Yıllar önce annesi daha sağlıklı iken okumak için üniversiteye gitmiş, bir daha da geri dönmemişti. Çok uğraşmışlar, onu bulmak için başvurmadıkları yol kalmamıştı. Sesi titreyerek, yanı başındaki koltuğa oturdu Ziya bey;
    ‘’Filiz! Sen misin kızım?’’
    ‘’Benim baba, -ağlıyordu- nasılsın baba, seni çok özledim.’’
    ‘’Bende seni çok özledim kızım. Nerelerdeydin bunca zaman, yıllarca seni aradık be kızım!’’ sesindeki titreme tüm vücuduna yayılmıştı bu koca adamın. Koca nesli düzene oturtmuş, eğitmiş bu adam, kızını eğitememişti.
    ‘’Biliyorum baba, her şeyi açıklayacağım. Yarın geliyorum. Beni bekle baba, anlatacaklarımı duyduğunda sende bana hak vereceksin.’’ Telefonu kapattı. Ziya bey, kulağında telefon, yerinde öylece kaldı. Dakikalarca, saatlerce kıpırdayamadı.
    Ertesi gün olduğunda saat 11:32`yi gösteriyordu. Ziya beyin gözleri sürekli bahçelerinin kapısında, ardından giden yoldaydı. Herhangi bir araba sesi geliyor mu diye kulaklarını kabartmış dinliyordu.
    Aradan geçen on dakikadan sonra araba sesi duydu. Hızlı adımlarla, bahçenin kapısından çıkarak yola baktı. Bir yılan misali düz olan bu yoldan taksi geldiğini gördü. Elleri titremeye başladı, aradan geçen 12 koca yıldan sonra, kızını yine görecekti. Onu son gördüğünde, sarı saçları, yemyeşil gözleri, artık bir kız olduğunu gösteren göğüsleri ile bahçesindeki en güzel çiçeğe benziyordu.
    Şuan nasıl olmuştu acaba? Başına ne gelmişti, vücuduna herhangi bir zarar gelmiş miydi? Bıraktığı gibi mi duruyordu? Bu sorular kafasını kurcalarken taksi kapının önünde durdu. Arka kapı açıldı ve Filiz arabadan indi. Ziya bey ağlıyordu, o kadar içten ağlıyordu ki, Filiz de dayanamadı kendini bıraktı. Babasına koşarak sarıldı, öyle içten sarıldı ki yılların getirdiği özlem o anda en az seviyeye inmiş gibiydi.
    Babası, kızının yanaklarını öpüyor, saçlarını okşuyordu. Tam bu sırada Ziya bey arabadan bir kişinin daha indiğini gördü.

    İlk olarak küçük ayakları göründü, daha sonra minicik bedeni. Karşısında henüz 5-6 yaşlarında olan küçük bir kız duruyordu. Sarı saçları, yeşil gözleri ile tıpkı kızının kopyasıydı. Utangaç gözler ile dedesine bakıyordu. Annesinin bacakları arkasına geçerek, elini tuttu. Yeni geldiği bu ortamdan, en önemlisi de ilk kez gördüğü bu adamdan çekiniyordu.
    Filiz, gözlerini ellerinin tersiyle sildikten sonra;
    ‘’Tanıştırayım baba, torunun Zeynep!’’ Cümlenin başlangıcı ile bitişine kadar olan sürede Ziya bey, öyle bir hisse kapılmıştı ki bir müddet hiçbir şey söyleyemedi. Kendini toparladıktan sonra, kızın hizasına çömeldi. Kıza dikkatli bir şekilde bakarak;
    ‘’Şimdi bu, bu kız benim torumun mu?’’
    ‘’Evet baba, öz be öz torunun.’’
    Ziya bey, küçük kızı kendine çekerek sımsıkı sarıldı. Kızın burnunu, alnını, yanaklarını her tarafını öpücük yağmuruna tutarak sarılıyor, hüngür hüngür ağlıyordu. Filiz, kendini toparlamıştı ki bu görüntü karşısında yeniden gözyaşlarına hâkim olamadı.
    İçeri geçmişler, yemeklerini yemişler, Zeynep dedesi ile şakalaşmış, oyunlar oynamış ona alışmıştı. O kadar alışmıştı ki artık Ziya beyi, ‘’Dede’’ olarak çağırıyordu. Akşam olduğunda küçük hanım yatmıştı. Baba-kız deniz manzarasına bakan balkonda oturuyorlar, susuyorlardı.
    Filiz, manzaraya bakıyor, derin bir nefes alarak deniz kokusunu içine çekiyordu. Elindeki kahvesini de yudumlamayı unutmuyordu.
    ‘’Çok özlemişim baba, o kadar çok özlemişim ki sana anlatamam.’’ dedi. Ziya bey, kızına dönerek gülümsedi.
    ‘’Bende seni çok özledim kızım, o kadar yıl geçti, bu evden çıktın bir daha geri dönmedin. Bunca yıl ne yaptın, ne içtin, nasıl yaşadın. Nerelerdeydin be kızım?’’
    Filizin içini saran bir ürperti, sıkıntı baş gösterdi. İçini çekti, çok pişman olmuşçasına sözlerine başladı;
    ‘’Biliyorum baba, sizlere çok haksızlık yaptım. Özellikle sizi merakta bırakmak size yapılmış olan en büyük ihanetti.’’ Sustu. Anlamsız bir susuştu bu, uzaklara dalmış dakikalarca konuşmadı. Ziya bey, konuşmasını o kadar çok merak etmişti ki, manzaraya karşı duran sandalyesini ona çevirmişti. Filiz, cesaretini topladıktan sonra tekrar sözcükleri sıraladı;
    ‘’Üniversiteye başladığımda her şey çok normal gidiyordu baba. Derslerime giriyorum, dışarı çıkıyorum eğleniyorum. Derslerimi ihmal etmiyor, sınavlarımı başarıyla geçiyordum derken ona rastladım, Çağatay… Uzun boylu, esmer tenli, özenle yapılmış saçlarıyla beni mest eden adam. Bana bakışlarını ilk olarak yakaladığım zaman, içimi öyle bir heyecan sardı ki birden ayağa kalkıp sınıftan çıkmak zorunda kaldım. Bir süre bakıştıktan sonra artık konuşmanın vakti gelmişti. Kızlarla sohbet ederken, yanıma geldi. Konuştuk, saatlerce konuştuk. Beni ona çeken bir şey vardı, adını koyamadığım bir şey. Zaman geçtikçe ona âşık oldum. O da beni seviyordu bunu biliyordum. Tek eksiğimiz sisteme karşı çıkmasıydı, iktidarda ki partiyi sürekli eleştiriyor, üniversite içinde, toplum içinde sürekli protesto ediyordu. Üniversitenin solcu kesimiymiş. Sürekli kavga ediyorlar, birilerini protesto ediyorlarmış, polislere taş atıyorlarmış onlarla mücadele ediyorlarmış. Kızlar beni uzak durmam konusunda uyardı ama aşkın böyle ihtimallere yer verme gibi bir lüksü yok. Vazgeçemedim. Bana evlenme teklifi etti, sadece üç kişiden oluşan bir nikâhtan sonra evlendik. Kalabalık olmaması gerekiyormuş, özel işleri varmış onları yoluna koyunca sana öyle bir düğün yapacağım ki aklın hayalin duracak diyordu. Ne size haber verdim, ne size telefon açtım. Numaramı değiştirdim, yurdumdan çıktım. Eve yerleştik, polisler kocam artık ne yaptıysa onu arıyorlardı, her gün eve geliyorlar onu soruyorlar evi arıyorlardı.’’
    ‘’Peki bize niye gelmediniz kızım?’’ diye sordu Ziya bey, Filiz gülümseyerek babasına baktı, eline uzanarak onu tuttu ve öptü.
    ‘’Seni de annemi de böyle bir karışıklığın içine atamazdım baba. Size gelsek buraya da gelecekler sürekli sorun çıkaracaklardı. Bu işe sizi de dahil edemezdim. O yüzden sizle iletişimde olmayı kestim. Her şey normalleşene kadar, her şey rayına oturana kadar sizinle görüşmeyecektim. Çağatay, bir gün eve geldi, harap bir halde üstü başı kan içinde, yüzü mosmor. Günlerce yatakta yattı, sorguya çekmişler, çok hırpalamışlar. Ne çektiğini, neler yaşadığını hissetmeye kalksak yanından bile geçemeyiz.
    Bir hafta yattı, doğrulamıyor bile, gözlerini yumdu bir daha hiç açmadı. O sıra Zeynep`e hamileydim. Ona bunu söylememiştim. Kocam ölmüştü, karnımdaki kızımızı bilmeden, öğrenemeden göçüp gitmişti bu dünyadan.’’
    Ağlamaya başladı, dizlerini yüzüne kadar çekmiş, başını onlara dayamış ağlıyordu. Ziya bey, sandalyesini kızının tam yanına çekti. Ona sarıldı, başını, kızının başına dayayarak bir süre durdular. Filiz, kendini toplar toplamaz devam etti;
    ‘’Zeynep doğdu, onu bu yaşa kadar büyüttüm. Babasının kim olduğunu asla bilmedi. Fotoğraflarını, giysilerini ondan kalan ne varsa hepsini attım. Sıfırdan hayat çizdim kendime, o sıra sizi aramaya koyuldum ki haber aldım. Annem vefat etmiş. Benim biricik anam ölmüş, al sana bir çıkmaz yol daha. Al sana bir uçurum daha. Annemin cenazesine geldim. Gizli gizli arkanızdan anneme baktım, benim yumuşak elli annemin, gözleri yemyeşil olan annemin mezara girmesini izledim. Arkamı döndüm kayboldum.
    Daha fazla dayanamadım, bunu sana daha fazla yapamazdım baba. Kararımı verdim, Zeynep`in de ellerinden tutarak yola çıktım. Otogarda seni aradım, haber verdim. Şimdi buradayım işte baba. Senin merhametine sığındım, affetmene, o koca kalbine sığındım. Beni affedebilecek misin baba? Torununa dedelik yapacak mısın?’’
    Ziya bey, anlatılanlar karşısında mezara girmiş de tekrar çıkmış gibi hissetti kendini. Kızının kendisine öyle bir bakışı vardı ki, hayatta en dibe çöken insanlardan bile aşağıdaydı. Hayatta düşülebilecek en son noktaydı. Filizi, biricik kızı, bir zamanlar bahçede birlikte oynadıkları, bahçeye aşık bu kızı ona öyle bir bakıyordu ki Ziya bey, ölseydim de bu anları yaşamasaydım, kızımı böyle görmeseydim diye düşünüyordu.
    ‘’Tabii ki kızım. Tabii ki benim meleğim.’’ Diyerek sarıldı kızına. Öyle bir sarıldılar ki, tüm düşmanları toplansa onlara saldırsa, ayırmaya çalışsa hepsi yerle bir olacaktı.
    Ertesi sabah olduğunda, güzel geçen bir kahvaltıdan sonra dedesi, torununu merkeze indirmeye karar verdi. Torunu ile sahili gezecekler, ona pamuk şeker alacak, lunaparka götürerek onu eğlendirecekti. İkili, rengarenk çiçeklerin arasından, büyük ağaçların gölgesinden geçerek bahçe kapısına ulaştılar. Zeynep annesine, Ziya kızına el sallayarak arabaya bindiler ve merkeze doğru yol aldılar.
    Dolambaçlı yollardan, iki kenarı da ormanlık olan bu merkez yolundan inmişlerdi. Arabalarını park ederek bir güzel eğlendiler. Lunaparka gittiler, pamuk şeker yediler, deniz kenarında oturdular sohbet ettiler. Zeynep, artık tamamıyla dedesine alışmıştı. Ona her seslenişinde; ‘’Dede’’ diyor, onun sözünden çıkmıyordu.
    Akşam olduğu bu vakit, bu küçük yerleşim yerine, tatil beldesine öyle güzel bir hava çöker ki bunun kanıtını binlerce insanın sahil kenarına inerek sohbetler ettiğini, çekirdek çitlediklerini, küçük çocukların parklarda koşuştuklarını gördüğünüzde anlayabilirsiniz. Birde rüzgâr, o deniz kokusunu sizin burnunuza kadar getiriyor, bedeninizi yumuşak dokunuşla sardıktan sonra geçip gidiyorsa, işte o zaman Dünya`da hâlâ yaşanacak bir şeylerin olduğunu anlarsınız.
    Ziya beyin, oturduğu yerin bu saydıklarım içinde bir fazlalığı daha vardır. O da yüksek kesimde olduğu için, muhteşem manzarası yetmezmiş gibi, havanın daha ılık ve soğuk olmasıdır. Kışın çekilmez, yazın tadından yenmez. Baharda ise, kur yatağını, yat aşağı o derecedir. Dede-torun arabadan inmişler, bahçe kapısından içeri girmişlerdi. Ziya beyin yüzündeki gülümseme, bir anda yok oldu. Evin ışıkları yanmıyordu, bahçede sessizlik hâkimdi. Ortamda işitilen tek ses; Yumuşak rüzgârın ağaçların yapraklarını sallandırmasıydı. Çiçekler, hafif şekilde yana yatıyorlar, geri eski hâllerine dönüyorlardı.
    Ziya beyin, tahmin ettiği olmamıştı umarım. Zeynep olaya anlam veremiyor sadece dedesine bakıyordu. Ziya bey, titremeye başlayan adımlarıyla evin kapısına yürüdü. Kapının gıcırtısı eşliğinde içeri girdi, ışıkları yaktı. İçeri seslendi ama hiçbir cevap alamadı. Balkona çıktı, masanın üzerinde bir mektup buldu. İşte olmuştu, Ziya beyi tekrar en dibe çekecek olan şey oluyordu. Mektubu eline aldı, zarfını açtı, okumaya başladı;
    ‘’Babacım, canım babam benim. Koca yürekli, koca kalbi olan dev adam. Kızın Filiz yine gidiyor. Yine kaçıyor, her zaman yaptığı gibi. Kızın çok hasta baba, hastalık tüm vücudunu yiyip bitiriyor. Bir gün tamamen dur diyecek bana ve duracağım. Nefes alışlarım zorlaşıyor, saçlarım dökülmeye başlıyor.
    Gece ansızın bastıran bir ağrı kızını, küçük filizini yiyip bitiriyor. Benden sana kalan tek şey; Şuan senin yanında duruyor, sana anlamsız bir şekilde bakıyor. Torunun Zeynep… Ona baktıkça beni hatırla baba, beni nasıl sevdiysen onu da öyle sev.
    Gidiyorum, nereye gittiğimi bilmeden. Belki de yolda bu hastalık bana dur artık diyecek. Bilemiyorum, anneme gidiyorum baba, yumuşak ellerini tutmaya gidiyorum, yanaklarını öpmeye gidiyorum.

    Ona kendimi affettirmeye gidiyorum babacım. Kendine iyi bak, Zeynep`i benim için öp, yavrumu biricik kızıma yaptığım bu haksızlıktan dolayı kendimi hiç affetmeyeceğim. Hoşça kal kızım, hoşça kal babacım. Filiz`in yaşamı burada biter, Filiz yine kaçar!’’
    Kızınız Filiz…
  • Gecelerin uzadığı ve serinlemeye başladığı ama henüz ayazların hissedilmediği o esintili sonbahar akşamları, aksakallı dedenin evinde akşam oturmalarımızın da başlangıç dönemiydi.
    Ocaklıkta yanan ateşin ölgün ışığında, toprak damın mertek aralarından büyük ve çok uzun bir çift karayılan akmaya başlayınca gençlerden yılanları şişleyerek öldürmek için hareketleneler olur, o ise, “Evde yılan berekettir, sakın yılanlarıma dokunmayın” derdi.
    Diklenenler olursa da, “yazın siz yaylalara gittiğinizde benim burada onlardan başka can yoldaşım mı var; oturun oturduğunuz yere” diyerek gürler, herkesin yerine oturmasını sağlardı.
    Bizler, o zamanlar onun neden böyle davrandığını hiç anlamaz, hatta anlamaya da çalışmazdık fakat damdan dökülen topraklar ile farelerin canhıraş feryatlarından yılanların istikametini ve davetsiz misafirliklerinin ne zaman biteceğini büyük bir dikkat ve korkuyla takip ederdik.
    Farelerin kısa kısa ve tiz çığlıkları, mertek arlarından toprak dökülmeleri son bulunca evin içini derin bir sessizlik kaplardı. Aslında birkaç dakika süren ama bize hiç bitmeyecekmiş gibi gelen bu hengâmeden sonra davetsiz misafirlerin gittiklerini anlar, dışarıda yanan meydan ateşini ölçerir, alevler tekrar boyumuzca yükselince de saklambaç oyununa bıraktığımız yerden devam ederdik.
    O vakitler, “karayılanların zehirsiz oldukları, insanlara asla zarar vermedikleri düşman ve dostlarını çok iyi bildikleri, bu nedenle hatırlarının hoş tutulması, onlara saygı da kusur edilmemesi, görülmelerinden, gözden kayboluşlarına kadar hareketsiz kalınması, korkutulurlarsa hasımlarını kuyrukları ile kırbaçladıkları” gibi telkinler bizlere sürekli tekrarlanırdı.
    İnsanlardan kendilerine zarar gelmeyeceğinden emin olan karayılanların olur olmaz yerde bizlere meydan okuyan acelesiz tavırları, aniden durup etrafı kolaçan ederek yol almaları, tavuk cücükleri, gözetlediğimiz yuvalarda ki kuşları, yumurtaları veya yavruları ile birlikte mideye indirmeleri, ruhumuzda garip bir başkaldırı uyandırsa, içimizdeki şeytana “bir tenha da indir şunların başına taşı” dedirtse de, yine de karayılanların kesin bir dokunulmazlığı vardı.
    Şimdilerdeyse onlara, insanlarla kadimden beri devam eden dostlukları, sanki hiç olmamış gibi davranılıyor. Eli tüfekli insanların kıyımından veya zehirli fare ölülerini yiyerek zehirlenmekten kurtulabilmiş köyümün son iki karayılanını, rahmetlinin torunu, gelini ve köyün imamı, bir tüfekliye öldürttüklerinde görüldü ki, “can yoldaşı” diye dokunulmayan o, son derece sevimli ve utangaç canlılar, sadece merteklerin arasındaki fareleri yemek için ziyaret etmezmiş dedenin o köhne evini. Meğer kimselerin bilmediği daha başka, ölümüne bir dayanışma, dostluk ve sır da varmış dede ile karayılanların arasında.
    Zira vahşice öldürülen bu karayılanlardan birinin ağzında “baş kısmından yarısına kadar yutulmuş dev bir zehirli engerek" vardı ve uzun süre taciz edilmelerine rağmen oradan ölümleri pahasına ayrılmamalarının asıl sebebi, engereği avlamakmış.
    Dede ve diğer dağ insanları mektep medrese görmediği için, okuma yazma da bilmezdi ama karayılanlar farelerle, zehirli yılanlara göz açtırmadıkları için onları kollar gözetirlerdi. Onlar hiçbir şeyin boş yere var edilmediğini çok iyi bilirler, ona göre de davranırdı.
    Yılmaz bir engerek avcısı olan karayılanlar, insanlar için de ölümcül zehri olan hemcinslerine karşı yine galip gelmişler ama insanı “can yoldaşı” bilmenin bedelini canlarıyla ödemişlerdi.
    O günden sonra dedenin köyünde karayılanların bir daha görülmemelerinin kurşun korkusundan mı, yoksa insanoğlunun cehaleti, acımasızlığı ve vefasızlığına kahırdan mı kaynaklandığını galiba sonsuza dek öğrenemeyeceğiz.
  • Koltuğunda oturan Temel'e torunu sokulur ve sorar
    "Dede, ninemle kaç yıldır elisiniz?"
    "60 yildir"
    "60 yıl çok uzun bir süre. Nedir bu işin sırrı?"
    "Bak evlat, ilk evlendigimiz gün gelinliği ile nineni bindirdim ata. Tuttuk bizim köyün yolunu. Yol taşlı, atın ayağı tökezledi. Ninen "Bu biiir!" Dedi. Biraz daha gidince at bir kez daha tökezleyince "bu ikiiii!" Dedi. Az sonra at yine tökezleyince hemen "Bu üüüç!" Diyerek gelinliginden çıkardığı tabancası ile atı vurdu. Ben sinirlendim tabii. Çıkıştım "ne yaptın sen?" diye. Bana döndü "Bu biir!" Dedi. O gün bu gün gül gibi geçindik.