• ... 1438 yılında Venedik'te hastalık taşıdığından süphe edilen gemilerin, 40 gün kentteki kanallar bölgesinin girişindeki bir adada tutulması yasa haline getirilmiş ve bu kurala uymayanların ölümle cezalandırılırması kararlaştırılmıştır. Neden 40 gün? Bu sorunun yanıtını Orhan Hançerlioğlu eski Mısır 'da yapılan gözlemlere dayandırır.Doğada pek çok meyvenin 40 günde olgunlaşması,yağmur mevsiminin 40 gün sürmesi gibi gözlemlerin bu sayıyı kutsallaştırdığı düşüncesini ortaya atar Hançerlioğlu...Dinlerin ortaya çıkışıyla 40 sayısı yeni anlamlar bulur kendisine. Musa peygamberin dağda inzivaya çekildiği gün sayısı 40'tır. İsa peygamberin de çölde inzivaya çekildiği gün sayısı aynıdır. Böylelikle insanların günahlarından 40 günde arınacağı inancı doğmuştur. Eski Ahid'e göre Hz. Süleyman ve Hz. Davut 40'ar yıl hüküm sürmüştür. Hristiyanlar Paskalya dönemindeki oruçlarında 40 gün hayvansal gıda yemezler. İslamiyette Hz. Muhammed'in 40 yaşında peygamber olduğuna inanılır. Ölünün arkasından 40. gün Mevlit okuma geleneği hala yaygındır. Alevi kültüründe 40'lar meclisi vardır. Tasavvufta 40 Veli söz konusudur ve onlarla kurulan bağ için '' Kırklara karıştı'' denilir.
    Pek çok konuda bilgi sahibi olan biri
    ''Kırkambar''olarak takdim edilir. Bir konuda bilgi sahibi olmak ve ustalaşmak için ''40 fırın ekmek yemek" gerektiği de günümüz Türkçesi'nde kullanılan bir deyimdir. Bir harf öğretenin kaç yıl kölesi olunur? Yanıtı bu bilgilerin ışığı altında düşünelim;40 yıl! 40'ın tıp literatüründeki yeri sadece Venedik'te kenti bulaşıcı hastalıklardan korunmak için gemilere getirilen 40 günlük karantina zorunluluğu değildir. Çocuğun doğumundan sonra anneyi korumak için özen gösterilen lohusalık dönemi de 40 gündür! 40'tan sonra 41...
    Atlatılan bir hastalığın ya da sünnetin ardından 41 kere maşallah denilerek istenilen de sağlıktan başka bir şey değildir. 40 sayısının uygarlık tarihindeki yeri çok farklıdır;Ülker takım yıldızının gökyüzünde 40 gün görünmemesinden, köprüden geçenden de geçmeyenden de 40 akçe alan Deli Dumrul'a kadar daha pek çok yerde bu sayı çıkar karşımıza...
    ''40 gün 40 gece düğün'' deyişi, Dede Korkut Masalların'dan armağandır! Masal Dünyası denilince Ali Baba ve Kırk Haramiler' e selam vermemek olmaz. '' Kırk küp kırkının da kulpu kırık küp'' tekerlemesi ile bir dil oyunu kahramanı olarak çıkar karşımıza.

    Sunay Akın
  • Buket Uzuner'in, bir dörtleme olacağını ve "Hava", "Toprak"la sürüp, "Ateş"le noktalanacağını söylediği "Uyumsuz Defne Kaman'ın Maceraları"nın ilk cildi olan "Su" romanı yayımlandı. Mesaj verme kaygısında olduğunu zaman zaman hissettiren, ama polisiye kurgusuyla yazıldığı için rahat okunulan romanın ana konusuna kısaca değinelim:
    Roman, gazeteci Defne Kaman'ın kaybolmasını öğrenmemizle başlar. "Gazeteci Defne Kaman ... yüzyılın bu en sıcak yazının ortasında çok sıcak bir salı gecesi, Kadıköy'den 20:45'te kalkan Barış Manço Vapuru'na biner[...]..." (s.14), bir daha da inmez. Kamera kayıtlarında yoktur vapurdan iniş görüntüsü. Şâhitler de görmemişlerdir vapurdan indiğini. Defne'nin annesi Ayten Bayülgen, ablası Aysu Bayülgen Peker ve anneannesi Umay Otacı Bayülgen, kayboluşundan otuz dokuz saat sonra, Kadıköy Karakolu'na kayıp müracaatında bulunurlar. Karakolun komiserlerinden Ümit Kaman (evet, onun da soyadı Kaman'dır), o gün yıllık iznine ayrılıp, memleketi olan Kaman'a gitmek ve orada şırıl şırıl akan derenin kenarına hamak kurup, dinlenmek hayâllerindedir. Bu kayıp vaka ile mesai bitimine kadar ilgilenip, nihâyet izine ayrılacaktır; ama işler öyle olmaz. Bu olay ile ilgilenmeye başlar. Neden? Kendisi de bilmez bunu ("Bilmiyorum, belki de onu bulmak benim birine karşı -kime?- gönül borcumdur?" s.134); kendisi bilmeyince, okur nerden bilsin? Bu, romanın aksayan, havada kalan birkaç hususundan yalnızca biridir.
         
    Komiser Ümit Kaman, Defne Kaman'ı bulmasında yardım etmesi için, Sahaf Semahat’tan yardım isteyecektir. Sahaf Semahat, Kadıköy'deki "Kutlu Bilgi" sahaf dükkânını işleten ve orada yatıp kalkan bir kadındır. Kitap okumaya meraklıdır. Komiser Ümit'le, Ümit'in sevgilisi Tasvir'le "Kutlu Bilgi" adlı mekânına geldiklerinde tanışır...
         
    Evet, bir de Tasvir vardır. Ümit'in âşık olduğu bir kızdır. Tasvir de Ümit'e âşıktır. Ne ki, aralarında büyük bir engel vardır: Ümit Alevî, Tasvir ise Sünnî'dir. İki tarafın ailesi de, bu evliliğe karşıdır...
         
    Karakterleri incelemeye birazdan gireceğim için, ayrıntıları es geçip, romanın konusunu kabaca tamamlamak istiyorum: Komiser Ümit Kaman, Sahaf Semahat ve onların hep yanında olan anneanne Umay Bayülgen, Defne'yi bulmak için epey çaba sarf ederler. Bu yolculuklarında, karşılarına kadın cinayetleriyle, hayvan ve doğa katliamları çıkar. Defne'nin çalıştığı gazeteden iş arkadaşı Attilâ Güntekin de, olayın çözülmesinde yardımcı olur. Ha, unutmadan; bir de defter vardır, bu olayı aydınlatan: Defne'nin yazdığı "Su Kitabı". Yâni, Defne Kaman da yardımcı olmuştur kendisinin bulunmasına. (Defne, ayrıca, birkaç kez Ümit Kaman'a görünür, Kutadgu Bilig'den sözler yazılı olan kâğıtlar verir ve Ümit de Sahaf Semahat’a, bu şifreli kâğıtları götürür. Semahat, kedilerinin ismi olan Kutlu ve Bilgi'den de anlaşılacağı gibi, Kutadgu Bilig kitabını okumuştur. Hiç zorlanmadan, bu mesajların o kitaptaki sözler olduğunu anlar.) Defne'nin nerede olduğunu öğreniriz: Suda!... Kadın cinayetlerini (Defne, "erkek cinayetleri" der) araştırdığı bir yazı-dizisinde röportaj yaptığı mağdurelerden olan Sakine Neşeli'nin kocasından kaçmıştır. Bu röportaja sinirlenen dayakçı koca Savaş Neşeli, önce karısını öldürüp bahçeye gömer, ardından da Defne'nin peşine düşer. Peki, Defne bu esnada nerede saklanır: Suda! Evet, evet, suda... (s.291) [Umay Bayülgen de, torunu Defne'nin, tıpkı Yunus Peygamber gibi suda olduğunu düşünür. (s.201) ] (Romanda yaralı bir hâlde Kadıköy sahiline vurmuş/gelmiş bir yunus da vardır. Bu yunusu, Savaş Neşeli yaralamıştır. Nedeni de, gözlerinin Defne Kaman'a benzemesidir!) Nihâyet, kayboluşunun üçüncü gününde, Kadıköy meydanında, ıslak vaziyette Komiser Ümit tarafından bulunur Defne Kaman; daha doğrusu, Defne'yi bulamamanın üzüntüsüyle son bir kez orada, olay mahallinde dolaşan Ümit'e el sallar Defne ve yanına koşan Ümit'in kucağına bayılarak düşer. (s.312) Defne'yi, hemen Kalamış'taki evlerine götürür Ümit. Uzun bir uyku çektikten sonra, kendisini sevenlerin (ki, annesi ve ablası, kesinlikle bu sevenlerin içerisinde değildir: "Annem ve ablam Aysu, onları sevmem için bana şans vermiyorlar." s.80) arasına döner. (s.310) Sevinç gözyaşları dökülür; ama doğru düzgün dinlenmeden, patronu Cemâl Dokuzoğlu'nun, iş arkadaşı Attilâ Güntekin'le kendisine verdiği yeni görev için yola hazırlanır ve roman biter.

    Bunun dışında, romanın diğer baş konusu ise Şamanlıktır (Kamanlık).
    Şimdi, karakterleri tanıyalım:

    DEFNE KAMAN
         
    Kadın cinayetleri, çocuk gelinler, hayvan ve doğa haklarına duyarlı bir gazeteci. Otuz altı yaşında. "Orta boylu, uzun kızıl saçlı, çilli, yeşil gözlü, boşanmış, çocuksuz..." (s.4) [Defne'nin boşandığı kocasının adı Dağhan'dır. Bu olaydan (Defne'nin kaybolması olayından) iki yıl önce evi terk edip, "Budistlere karışır". (s.7-8). Esasen, Defne'nin Dağhan'la evlenme kararı alması da ilginçtir: Onunla, şeftali çekirdeğinin 'anlamını' bildiği için evlenir Defne. 'Anlamını' bilseydi, çocukluk arkadaşı Timur'la evlenecekti. (s.241). Nedir 'mânâsı: "Şeftali, hayatı öğreten bir meyvedir." Çekirdeği de, "bir meyvenin, özellikle bir şeftalinin 'annesi' olma potansiyelini taşı[r]. (s236-237) İlginçtir, Dağhan daha sonra evlenip Bursa'ya yerleşir. (s.241) Eğer bu da, romandaki gereksiz sembollerden biri değilse, Dağhan'ın şeftali aşkından olsa gerektir.] Kitabın adında da verildiği gibi, "uyumsuz" bir kadındır Defne Kaman. Özel yaşamında da, mesleğinde de... Eyvallahı yoktur. "Sivri dilli ve hükûmetin dikine giden biridir" örneğin. (s.137) "Uyumsuz" olacağı, isminin konulma öyküsünden de bellidir: Ninesi Umay'ın dilinden naklediyorum: "...Kızım Ayten, hamileliğinin son ayındayken rüyamda Defne ile Apollon'u gördüm. ... Yunan mitolojisinde Defne, kendisine tecavüz etmeye çalışan yarı-tanrı Apollon'dan kaçabilmek için ağaca dönüşür ya, benim rüyamdaki Defne, tam tersine kendini kovalayan Apollon'u ağaca dönüştürüyor ve sonra kendisi ormanda özgürce mutlu yaşıyordu!" (s.193)

    UMAY OTACI BAYÜLGEN
         
    Defne'nin anneannesidir. Defne, "Umay Nine" der. Çok-bilmiş, gıcık bir kadındır bana göre. Romanda da sıkça geçtiği gibi, hep bir "kraliçe edası" içindedir. "... ak saçlarını küçük kızlar gibi başının iki yanından sarkan iki saç örgüsü yap[an], uçlarını boncuklarla bağla[yan]" (s.2) bu kadının, romanın meselelerinden biri olan Şamanlıktaki Kam'ları çağrıştırdığı, kitabın ilerleyen sayfalarında da görülen bazı 'metafizik' (ya da başka bir okumayla, 'hastalıklı') hâllerinde de fark edilir. Nedir bu 'metafizik' güçler: Örneğin, Defne'nin kaybolduğunu ihbar etmek üzere karakoldayken, Komiser Ümit Kaman'ın telefonu çalar ve onu arayan kişinin, Ümit'in annesi olduğunu bilir. (s.12) [Ümit de bu duruma şaşırır elbette. (s.18).] Karşısındakinin düşüncesini okuyup, o sormadan cevabını verir. (s.189). Ara sıra, cezbeye kapılırcasına, yabancı bir sesle konuşur bu 'metafizik teyze.' (s.300) Bu kadın diğer fâniler gibi değildir meselâ: Rüyaya "yatar" (İslâm'daki "İstihâre"). Sonra, rüya görmez, ona "rüya gelir"; hatta gaipten haber verir, falan... (s.205). Yalnızca bir yerde, sahaf Semahat’la Yunus peygamber kıssâsı üzerine yaptıkları sohbette, Semahat’ın bir anlık duraksamasından, "kıssâ"nın ne olduğunu bilmediğini düşünür ve açıklama yapar (s.201); oysa Semahat, çok okuyan ve mitolojiyle dinlere meraklı biri olarak, elbette biliyordur "kıssâ" kavramını. Ama bu bile, inandırıcı kılmaz "Umay Nine"yi. Bana göre, fazla zorlama bir "süper-woman" karakter olmuş... Kültürlü bir kadındır Umay Bayülgen. [Umay'ın kendi soyadı "Otacı"dır. Otacı=Eczacı. (s.17) İleride de değineceğim gibi, roman bunun gibi simgeler ve göndermelerle doludur.] Eczacılık mezunudur. Ölmüş kocası Korkut da doktordur. (Korkut=Dede Korkut. Al sana bir gönderme daha!) Hangi dine mensup olduğu açık değildir. Kuvvetle muhtemel, Şaman'dır. Müslüman olmadığı ise açıktır: Sütkardeşlerin evlenmesinde, kendisi açısından "sakınca yoktur" çünkü. (s.240)


    ÜMİT HAYDAR KAMAN
         
    Bunalınca, Atatürk portresine bakan bir komiserdir. (s.6) İkinci isminden de anlaşılacağı üzere, Alevî'dir. Annesi "Haydar" der zaten. (s.226) Kitabın arka kapağında, isminin "Ali Ümit" olduğu belirtilmiş ama romanda buna dair bilgi yok. Buket Uzuner, Ümit'in Alevî olduğunu âdeta gözümüze sokar: Ümit, herkese "Can" diye hitap eder örneğin. Ümit'in annesi de, her seferinde "Can Ümit'im" der, keza. (s.70, 83, 140, 149) Yeminini de "Allah'ın, Ali'nin aşkına" yapar. (s.242. 246, 256). "Erenler"i anar (s164, 221), "Alevî selâmı" verir (s.258), falan... Velhâsıl, parodi bir tip gibidir Ümit. Robotlaşmıştır âdeta; Alevî olduğu için, hep böyle konuşmak zorundadır, diye düşünmüş yazar sanki.

    Ailesiyle, Koşuyolu'ndaki bir sitede oturan (s.27) Ümit Kaman, on bir yıllık polistir (s.69). Tasvir adlı kızı sevmiştir ama "ailesi gençlerin evlenmelerini dini nedenlerle kabul etmemiş[tir]." (s.27) (Ümit Alevî, Tasvir Sünnî'dir çünkü.) Tasvir'in abisi Yunus, askerlik arkadaşıdır Ümit'in. O da karşı çıkar evlenmelerine. İki aile ve iki mezhep de bağnazdır bu hususta; "sabır ve hoşgörüyü hayat felsefesi yapmış bir gelenek" (s.27) olarak tanımlanan Alevîlik de, zannederim romana göre böyle bir iddiası olmayan Sünnilik de... Tabii burada insan sormadan edemiyor: İyi de kardeşim, biri komiser, diğeri de yüksekokul mezunu kız. Bunlar ne demeye ailesine bağımlılar ki hâlâ? Dinlemeyiversinler... Bu da romanın aksayan, havada kalan hususlarından biridir. Romanda buna iki yerde değiniliyor; biri 133, diğeri de, Sahaf Semahat’ın Ümit'e bu hususu hatırlattığı 157. sayfada; ama değinmekle kalınıyor. Tatmin edici bir açıklama yapılmadan, geçiştiriliyor. Büyük eksiklik... Bunun üzerine Ümit de, ailesini cezalandırmak için onlarla oturmaya karar verir. (s.70) Cezalandırması şu: O evde otel müşterisi gibidir; ailesiyle konuşmaz, selâmı bile zar zor verir, gelir gelmez odasına kapanır. Ailesini bu çocukça yöntemle cezalandıracağına, karşı çıkıp savunsa ya kararını/aşkını! Romanın ilerleyen sayfalarında dendiği gibi olmalıydı Ümit'in tutumu: "Baskıya karşı direnmek ve hayatını kurmak için mücadele etmektir" aslolan. (s.226) Sonra, şu da var: Defne, kendisini bulması için Ümit'ten yardım ister. Ara sıra sudan çıkar ve Ümit'in eline ıslanmış kâğıt tutuşturur. Kutadgu Bilig'den öğütler vardır bu kâğıtlarda/şifrelerde. Ümit düşünür (biz de): "Aynı karakolda kendisinden çok daha kıdemli, deneyimli ve daha cesur komiserler varken neden kendisini seçmiştir?" (s.70) Sorar ama yine havada kalan bir sorudur bu. Cevabı verilmez romanda. Hayır, elbette ki "Neden bu karakter?" diye sormayız; romancı istediğini yaratır ama bu soru romana konulmuşsa, tatmin edici gerekçesi de yaratılmalıdır. Okur tahminde bulunabilir bu soru üzerine; işte Alevidir, Alevîlikle Şamanlık arasında bağ kurulmaya da çalışılmıştır (s.60), soyadı da benzer (Kaman)... diye. Ama o sorunun havada kalırlığı, romana zarar vermeye devam edecektir...
         
    Romanın başında Ümit'i "su, su" diye yanarken görürüz. Susamış değildir elbette; istediği, bir an evvel yıllık iznine çıkıp, memleketi Kaman'a, dere kenarına gitmektir. (s.34) Romancının Ümit'e bu kadar "su" sayıklatması, romanın adının" SU" olması olabilir.

    Kendisine aldığı tek bir model -o da gerçek değil, kurgudur; bir roman kahramanıdır-, New Yorklu dedektif Matt Scudder; devamlı, "Şimdi o olsaydı bu durumda ne yapardı?" diye düşünen, çocuk gibi bir adamdır Ümit Kaman (s.262). Lâf aramızda, fazlasıyla da gıcıktır. Sevemedim onu. Samimi ve sıcak değil, yapay buldum. Romanda, ona yazılan diyaloglar da kötüdür. En az on defa, 'metafizik teyze' Umay Otacı Bayülgen için "Var bu Umay Nine'de bir sihir efsun." diyor. (Bir örneği, 266. sayfada). Tıpkı, sevgilisi Tasvir için, en az yirmi defa, "Memleketin en güzel esmeri" demesi gibi. Anladık be adam!.. Yazarı da sevmemiş olabilir Ümit'i. Sevilecek gibi değildir.
         
    Sonunda Tasvir'le kavuşurlar birbirlerine. (s.320)


    SAHAF SEMAHAT
         
    Adı üzerinde, sahaftır. "Kutlu Bilgi" (Kutadgu Bilig -sp) adlı dükkânı, Moda'dadır. (s.54) Kitabevinin adı, Kutlu ile Bilge adlı kedilerinden mütevellittir. ["Kitap ve hayvan sevmeyen insana güvenmem" (s.43) diyerek, gönlümü fethetti.] Nevşehirlidir. Hikâyesini bu romanda öğrenemeyiz ama. Hep parça parçadır bilgiler: Örneğin, "geçmişinde sır olarak sakladığı uğursuz olayı" vardır Semahat’ın. (s.65) Tasvir'in intihar mektubunu okuyup (ölmez ama Tasvir, kurtulur) ağlayan Ümit'e, "... benim için... bütün ayrılanlar için... ağla" der (s.219); ama bu "kişisel nedenlerle kimliğini ve geçmişini saklamak zorunda kal[an]" (s.225) ve asıl adı Sema olan (s.171) kadının, tabir-i câizse, bir türlü öğrenemeyiz karın ağrısını. Dörtleme olacağından, diğer ciltlere saklamış olmalı Buket Uzuner, Sahaf Semahat’ın öyküsünü. Ama şöyle bir sorun var: Uzuner, bu romanla alâkalı, 10.3.2012'de, Sabah gazetesinden Figen Yanık'a verdiği ve Sabah'n "Cumartesi" ekinde "Kadınlar Birlik Olursa, Kadına Şiddet Kalmaz" başlığıyla çıkan röportajda, "İsteyen Defne dizisini birbirinden bağımsız da okuyabilecek, beğenmezse bırakabilecek yani..." diyor. Eğer öyleyse, Sahaf Semahat’ın, bir iki yerde dillendirilen geçmişine dair kötü hikâyesini okur öğrenemeyecek demektir; yâni -Çehov'dan alıntı yaparsak-, sahnedeki silâh patlamamış olacaktır. Böylesine "havada kalmışlarla" dolu romanın da, beğeneni az olacaktır hâliyle. Oysa ben, bir okur olarak, "İnsanlara güvensizlikten, yoğurdu üflemeye bile yanaşmayıp, yoğurttan vazgeçen" (s.172); "kedileri dışında ne bir bekleyeni, ne de sevincini paylaşacak bir yakını" olan (s.187) bu kadını tanımak ve "başına gelenler[i]" (s.317) öğrenmek; "... içindeki Eros'u bastırıp, kadınlığını unutan ve unutturan" (s.154, 170) kötü olayları bilip, belki de Semahat ile bir okur-kurgu karakteri saflığıyla dertleşmek isterdim. Bence romanın en inandırıcı ya da sıcak karakteridir Sahaf Semahat. 

    ROMANDAKİ (GEREKSİZ) SEMBOL/SİMGE BOLLUĞU
         
    Bu romanı okurken, şunu da düşünmedim değil: Yazar, sanki yalnızca Şamanizm’i (Kamanlığı) anlatmak istemiş, romanı da buna vâsıta kılmış. Bunu bana düşündüren nedenler, Şamanlık hakkında verilen bilgilerin fazlalığı ve zorlama olan simge/sembol bolluğu. Bu kadar da gönderme olmaz, dedim okurken. Örneklere geçmeden, şunu yazayım: Romanda, Türkiye insanının bugünkü alışkanlıkları ve/veya âdetleriyle, Şamanlık arasında bağ kurulup, o geleneğin devam ettiği vurgulanmak istenmiş: Doğa/canlı sevgisi, ağaçlara çaput bağlama, nazar boncuğu takma... gibi. Okurken düşündüm: Bu türden âdetler, yalnızca Şamanizm’de yok. Sümer'de de var; hattâ belki de Sümer'den daha fazla âdet/inanç miras kalmıştır bize... Kültürlerin birbirlerinden etkilenmesi doğaldır sanırım... Şimdi örneklere geçelim:

    Üç, dokuz, kırk gibi sayıların önemi, Şamanlıkta da vardır. Defne'nin Umay Nine'siyle oturdukları evlerinin kapı numarası 40'tır örneğin. (s.255) Üç bacaklı kedileri vardır Defne'lerin. İsmi, bacaklarının sayısıdır: Üç. (s.272) "Su Kitabı'nda üçlü sayfaları aramalısın" der Umay, Semahat'a. (s.207) Defne'nin, paragöz, kötü bir patronu vardır. Büyük bir gazetenin yöneticisi olan bu adamın adı Cemal Dokuzoğlu'dur. Tuhaf bir soy ismidir Dokuzoğlu. Meğer yazar boşuna koymamış bunu. Bunun da romandaki simge bolluğunda yeri varmış: Dokuz, Şamanlıkta kötü bir sayıdır. Erlik Han'ın olduğu Cehennem dokuz kattır. (s.300). Böylece, Cemal Dokuzoğlu'nun, eylemlerinden zaten sezdiğimiz kötülüğü, Şamanlıkla "garanti altına" alınmış olur sanki. Yazar, bununla da yetinmez üstelik Kutadgu Bilig'den de kanıt gösterip, kötülüğünü vurgular Cemal Dokuzoğlu'nun: Defne'nin Ümit'e verdiği son şifrelerde, Kutadgu Bilig'den şu beyitler ('şifreler') vardır: "Her işte hiddet gösterenler/İçkiye düşkünler veya çalıp çırpanlar..." (s.278). Aa, ne tesadüf, birkaç sayfa sonra öğreniriz ki, Cemal Dokuzoğlu alkoliktir de! (s.283) Son olarak şu örneği vereyim: Defne Kaman'ın 'kaybolmadan' (doğrusu, saklanmadan) önceki araştırması olan kadın cinayetleri üzerine yaptığı röportajlardan biri, kocasının daha sonradan kesip bahçeye gömdüğü ve (öldürmek kastıyla Defne'nin peşine düştüğü) Sakine Neşeli'dir. Kadının soyadıyla yaşamındaki ironiyi bir tarafa bırakıp, şiddet düşkünü bir hasta olan kocasının ismine bakalım: Savaş. İşte yine sembol!.. Anlıyorum, Buket Uzuner, toplumun içindeki -belki de fark etmediğimiz- sindirilmiş şiddete dikkat çekip, çocuğunun ismini "Savaş" koyan (bana göre de) sakat zihniyeti ortaya seriyor ve çok da iyi yapıyor; ama gel gör ki bunu da tadında bırakmayıp, kör kör parmağım gözüne misali yapınca, işin ciddiyeti kalmıyor. İş bence, adamın adını "Savaş" olarak koymakla bitmeliydi, ârif olan anlayacaktı çünkü; ama hızını alamayıp, Sakine ve Savaş çiftinin çocuklarına "Savaş, Cenk, Öcal, Hıncal, Cihat" (s.290) adlarını verdirtince, istenen mesaj verilmediği gibi, okurun zekâsında da hakaret ediliyor, bana kalırsa...


    ROMANDAKİ HATALAR
         
    Bu romanda, bir yazara, hele hele, Buket Uzuner gibi usta bir yazara yakışmayacak dikkatsizlikler gördüm. (Bu yakışıksızlıkta, iyi bir yayınevi olan Everest'in de payı var kuşkusuz.). Yukarıda da birkaçını belirttiğim hatalara, biraz ayrıntılı bakalım:

    "Yakası açılmadık küfürler" deyimi, olmuş, "eteği açılmadık küfürler." (s.35) Birleşik yazılması gereken "Yâhu" ünlemi, romanda geçtiği belki yüzlerce yerin (Ümit Kaman, neredeyse her cümlesine nokta yerine kullanır bu ünlemi.) hepsinde, "ya hu" diye ayrı yazılmış nedense? Benim de ara sıra kullandığım bir ünlem olan "yâhu"nun, Türk Dil Kurumu'nun sözlüğünde de, "Kubbealtı Lûgatı" da denilen üç ciltlik "Misalli Büyük Türkçe Sözlük"te de, bugüne kadar okuduğum kitaplarda da, Uzuner'in "Su" romanında olduğu gibi, "ya hu" diye ayrı yazılmış 'versiyonuna' rastlamadım. Yine bunun gibi, sözlüklerde görmediğim bir yazım şekli: "Ân". Uzuner, "ânı", "ânında", "ân-ı vâhit (bir an)" gibi, "an" kelimesinin ek aldığı örnekler dışında; yani, tek başına yazıldığı durumlarda konulmaması gereken 'şapka'yı, nedense, istisnasız her "an" kelimesine koymuş. (129. sayfadaki "... acı çektiği ânlar." söz öbeğindeki "an"da da var 'şapka' imi.) Oysa tek başına söylendiğinde, bir uzatma ya da inceltme olayı olmadığından, 'şapka'ya gerek yoktur. "Dersaadet"in, "Der-i Saadet" biçiminde yazıldığını bilmiyordum. (s.66). Benim baktığım sözlüklerde de bulamadım bu tamlamayı. Belki, çok eskiden böyle yazılıyordur? "Basireti bağlanmak" deyimi, TDK'nın sözlüğüne göre "İyi düşünemez, gerçeği göremez bir duruma düşmek" demektir. Kubbealtı Lûgatı da, birisinin, ancak "gaflete düşmekle" basiretinin bağlanacağını söyler. Romanda, Sahaf Semahat, Umay Bayülgen'le ilk karşılaşmasında fazla konuşmak istemez, oturdukları kafeden kalkmak ister; ama Umay Bayülgen, konuşmasıyla âdeta büyülemiştir Semahat’ı. "Basireti bağlanmıştı, gidemedi" der anlatıcı. (s.187) Basiretin bağlanması, gaflete düşmekle ilintili olduğuna ve Umay Bayülgen'le -zorla olsa da- konuşmak kötü bir şey olmadığına göre, bu deyimin buraya uyup uymadığı konusunda kararsızım. Üstelik iki sayfa sonra, Umay Bayülgen'in ağzından bu deyim yorumlanmış da. (s.189) "Siyah jöleli saçlı" denilmiş. (s.190). Eğer kastedilen (var mı bilmiyorum ama) siyah jöle değilse, "jöleli, siyah saçlı" olmalıydı. Buna benzer bir hata da şu: "Uzaktan, baba tarafından kuzenim" cümlesi. (s.150) Sanki uzak olan baba gibi olmuş; "Baba tarafından, uzaktan", meseleyi hâlleder. Garson konuşurken "şarz" diyor. (s.191) Garsonun o kelimeyi yanlış telâffuz ettiği vurgulanmak istendiyse, hata yok. Türkçe sözlüklerde ve Sevan Nişanyan'ın "Sözlerin Soyağacı/Çağdaş Türkçenin Etimolojik Sözlüğü"nde öyle olmadığı yazsa da, "cemre" sözcüğünün, Altayca bir kelime olduğu söylenen "imre"den geldiğini öğrendim. (s. 194) Hata mı değil mi bilemedim; ama nedense, romanın ilk cümlesi, 15. Bölüm'e de ilk cümle olmuş. (s.105) Kur'ân-ı Kerim'in surelerinden olan Nîsâ'nın anlamı "Kadın" olarak verilmiş (s.201); oysa bu kelimenin anlamı "kadın" değil "kadınlar"dır. Tekili ise, (kuraldışı bir biçimdir bu) "imrâ"dır. (Nişanyan) Yine, Kur'ân-ı Kerim surelerinden olan "Saffât"ın 143. ayetinde "Biz onu (Hz. Yunus'u -sp) yüz bin insana peygamber olarak yolladık." diye yazdığı söylenmiş. (s.201) Hâlbuki bu âyetin numarası 143 değil, 147'dir. Bir de, "El-Ankâf Suresi’nden bahsedilmiş (s.202), ancak böyle bir sure yoktur; belli ki "El- Ahkâf Suresini’nden” denmek istenmiştir. "Amerikan bar", "emerikan bar" diye yazılmış. (s.259) "New York'lu" yazılmış (s.262). Malum, yapım eki olan "-li", "-lu" ayrı değil, birleşik yazılır. Ümit Haydar Kaman "Allah, Muhammet, Ali aşkına!" diye bağırır. (s.268) Bu isimde olan başka biri, tercihine göre isminin sonundaki harfi "t" yapabilir ama İslâm Peygamberi Hz. Muhammed'in isminde, doğal olarak, "t" harfi olamaz. Bu kadar hatanın içerisinde "yetenekrlerine" (s.280) önemsiz kaçar ama olsun; olmaması gerekirdi. Tıpkı, "hayvanların dizisi" (s.60) değil, "dişisi" olduğu gibi. (s.133) ["Genç kadınınsa" yerine "genç kadınsına" (s.130), "şıkır şıkırsu" ve "Ben onları algıladığımda sırada" (s.231) gibi yazım hatalarına değinmiyorum bile.] Son zamanlarda kullanılan, ancak sözlüklere zannederim girmeyen bir birleşik sıfat olan "Sevgideğer", bu romanda yanlış olarak "Sevgi değer" diye ayrılmış. (s.329) Bu memlekette "Arapça da olsa" (s. 74 -Evet, aynen bu ifade yazıyor!) "vuslat" kelimesine ihtiyaç duyuluyormuş. Oysa bize ne kadar uzak bir dil Arapça. Romancı/anlatıcı, bu yüzden yadırgıyor olmalı. Hâlbuki Fransızca "Union" falan dense, daha bir bizden olurdu. Defne Kaman, kaybolduğu (saklandığı) gün, Kadıköy'den Beşiktaş vapuruna bindiğinden, doğal olarak, Beşiktaş'tır vapurun varış durağı; oysa sayfa 107'de, Karaköy denmiş. Bir yerde de, "-de" bağlacının birleşik yazıldığını gördüm: "Birde baktım ki..." (s.111). Bunların dışında, bir gereksiz virgül (s.271), yine gereksiz noktalı virgül (s.75); olması gereken iki noktanın (s.123), noktalı virgülün (s.238) ve konuşma tırnağının (s.304) eksikliğini, bilmem söylemeye gerek var mı? (Ben, romanı, "Mart 2012" tarihli ilk baskısından okudum.)

         
    Bir de, tuhaf bir durumdan söz etmeliyim: Anlatıcının, Sahaf Semahat’ın iyi bir okur olduğunu vurgulayıp, "derinlikli ve ölümsüz roman karakterlerinden dostları" olduğunu söyleyip sıralanırken (s.147), bu "derinlikli ve ölümsüz" roman ve karakterlerine, bir Buket Uzuner kitabı olan "Kumral Ada Mavi Tuna"yı eklemek (s.148) ne kadar etik? 
    Bu kadar ayrıntıya, ince eleyip sık dokumaya gerek var mıydı, denilebilir. Evet, vardı. Büyük usta Fethi Naci, bu hataları önemser ve eleştirilerinde de "yazarın dikkatsizliği" diyerek yer verirdi. İlköğretimdeki ya da lisedeki kompozisyon derslerinde öğrenciler yapsa epey not kırılacak olan bu yanlışları, deneyimli bir yazarın yapması, bence kabul edilemez bir dikkatsizlikler zinciridir... [Güzel sözdür: Lûgatta pehlivanlık olmaz.]

    SONUÇ
         
    Romanın sonunda, anlatıcı, "... bu kitapta size sadece ve sadece 'hakikati gülerek nakletme'ye, 'gerçek bilgeliğin delilik' ve 'kendini bilge sanmanın da gerçek delilik' olduğunu hatırlatmaya çalıştım." diyor (s.328-329) ama, "bu kitabın iyi yürekli, zarif ve kibar okuru" olarak bendeniz (s.328), romanda bunu göremedim nedense? Benim eksikliğimdir, kuşkusuz.

    Uzuner'in, polisiyenin sıkmayan diliyle yazdığı romanı, Şamanlık hakkında verdiği -roman için- sıkıcı bilgiler ve Defne Kaman'ın "Su Kitabı"ndan aktarılan, okuyucuya köşe yazısı okuyormuş hissi veren (Şiirsel tasvirlerin yapıldığı "Hamam Kubbesinden Suya Yansıyan Işık" bölümü dışında) yazılarına rağmen, merak uyandıran, Kadıköy'ü sevenlerin gönlünü okşayan, hayvanseverleri yaralı yunusla önce üzen, sonrasında iyileşmesiyle sevindiren, hoş vakit geçirtecek bir kitap. Elbette, yukarıda sıraladığım hataları görmeden okuyabilirseniz...
  • Oğuzlar yalan konuşmazlar.
  • 510 syf.
    ·6 günde·9/10
    Bilinen en eski tarihle başlanıp günümüze kadar Oğuzların kapsamlı şekilde ele alındığı bir eser. Tarihte ilk defa Orta Asya'da Oğuz adının ortaya çıkması, Hun, Göktürk, Uygur, Gazneli, Karahanlı, Oğuz Yabgu Devletleri ve Kırgız, Kıpçak, Karluk, Çigil, Bulak, Yağma, Kimek gibi Türk toplulukları kısaca anlatılıyor. Oğuzların yurtları, yaşamları, ekonomik faaliyetleri, dini inanışları üzerinde duruluyor. Daha sonra Oğuz Yabgu Devleti'nde subaşı olarak görev yapan Kınık boyundan Dukak ve o öldükten sonra aynı görevi yürüten oğlu Selçuk Bey'in Yeni Kent'ten Cend'e göç etmesi, Oğuz boylarının Müslümanlığı kabul etmesi, Oğuz Yabgu Devleti'nin ortadan kalkmasıyla birlikte Tuğrul ve Çağrı Beyler öncülüğünde Selçuklu Devleti'nin kurulması ve tarihsel süreçte Oğuz Boylarının Maveraünnehir'den, Horasan'dan Anadolu'ya kadar gerçekleştirdiği göç ve akın hareketleri, önemli yerleşim merkezleri kapsamlı şekilde anlatılıyor. Kitabın birinci bölümünün sonunda Moğol istilalarının Türkistan, Halep, Şam ve Anadolu'daki Oğuz Boyları üzerindeki etkisi ele alınıyor.

    Kitabın ikinci Bölümünde 24 Oğuz Boyu ayrıntılı olarak anlatılıyor. Bu Oğuz Boyları şöyle sıralanıyor:

    ----BOZOKLAR----
        -GÜNHANOĞULLARI-
    1. KAYI
    2. BAYAT
    3. ALKAEVLİ
    4. KARAEVLİ

        -AYHANOĞULLARI-
    5. YAZIR
    6. DÖĞER
    7. DODURGA
    8. ÇARIKLI (YAPARLI)

        -YILDIZHANOĞULLARI-
    9. AVŞAR (AFŞAR)
    10. KIZIK
    11. BEYDİLİ (BEĞDİLİ)
    12. KARGIN

    ----ÜÇOKLAR----
        -GÖKHANOĞULLARI-
    13. BAYINDIR
    14. PEÇENEK (BEÇENEK)
    15. ÇAVULDUR (ÇAVUNDUR)
    16. ÇEPNİ

        -DAĞHANOĞULLARI-
    17. SALUR (SALGUR)
    18. EYMİR (EYMÜR)
    19. ALAYUNTLU
    20. YÜREĞİR (ÜREĞİR)

        -DENİZHANOĞULLARI-
    21. İĞDİR
    22. BÜĞDÜZ
    23. YIVA
    24. KINIK

    Oğuz Boylarının, aşiretlerinin ve oymaklarının genel özellikleri, yerleştiği bölgeler, şehirler, hatta Anadolu'daki köyler ayrıntılı şekilde açıklanıyor. Anadolu'da Oğuz boylarının adıyla kurulmuş birçok yerleşim yeri var. Örneğin Faruk Sümer'in araştırmalarına göre 16. yüzyılda Anadolu'da Oğuz boylarının adını alan, 94 tane "Kayı" ve 86 tane "Avşar" isimli yerleşim merkezi en fazla bulunanlardan ikisi. Bunların dışında Kınık, Kargın, Bayındır, Çepni, Bayat gibi boy isimleriyle kurulmuş yerleşim merkezleri mevcut. Anadolu'da orta ve batı bölgelerde yoğun olmak üzere Edirne'den Kars'a 24 Oğuz boyunun adıyla kurulmuş onlarca yer var. Bir de bu Oğuz boylarına bağlı onlarca Türkmen oymağı ve aşireti var ki Anadolu'da bu aşiret isimleriyle kurulmuş yüzlerce köy bulunuyor.

    Kitabın üçüncü ve son bölümünde Oğuzların milli destanı olan Dede Korkut Destanları'nın yazıldığı tarih, destanlardaki kahramanlar, yaşadıkları bölgeler anlatılıyor. Faruk Sümer bu destanlardan hareketle Oğuzların ekonomik yapısı, siyasi teşkilatı, ordusu, aile hayatı, kılık kıyafeti, eğlenceleri ve davranışlarına yönelik çıkarımlarda bulunuyor. Oğuz Kağan Destanı'nın İran'da İlhanlılar devrinde Gazan Han veya halefi zamanında, saray ve çevresinde görülen Türkçülük şuuruyla yazılmış olabileceğini ve bu destanın Oğuzlar hakkında doğru ve gerçek çıkarımlar yapılamayacak ölçüde masalsı olduğunu, hakiki bir destanın vasıflarını taşımadığını, tarihi kaynak olmak bakımından değersiz sayılacağını söylüyor. Bu yüzden destanları incelerken Dede Korkut Destanları üzerinde duruyor.

    Türk tarihine ilgi duyanların, yaşadığı coğrafyadaki insanların nereden, ne zaman geldiğini ve hangi Türkmen boyuna mensup olduğunu merak edenlerin beğenerek okuyacağını umuyorum. İyi okumalar...
  • 852 syf.
    ·279 günde·Beğendi·10/10
    Kitap başka kaynaklardan doğrulma imkânı olmayan MÖ 1000 ile 400 yılları gibi çok geniş bir zaman aralığını oldukça ayrıntılı anlattığı için, öyle pek kolayca anlaşılır bir kitap değil.
    Öncelikle kitabın Amerika’nın keşfinden 2000 bin, Hz.Muhammed’den 1000, Hz. İsa’dan 500 yıl önce yazıldığı unutulmamalı.
    Kitaptaki yer ve kişi adlarının anlaşılabilmesi için, çok faydalı olacak şekilde düzenlemiş “Dizin” bölümüne sık sık başvurmak gerekiyor. Kitapta anlatılan olayların nerelerde geçtiği ile ilgili
    bir fikir sahibi olmak için, dünya haritası ile “Google Earth”dan da faydalanılabilir.
    Yunanlıların hayatları Mitoloji ile iç içe olduğundan Mitoloji bilmenin yanında, Afrika, Asya ve Avrupa coğrafyası hakkında da bir miktar bilgiye ihtiyaç var elbette. Sümer, Mısır, Asur, Babil, Pers, Yunan tarihlerine de aşina olmak, bu kitabı okumayı daha eğlenceli hale getirecektir.
    Miryokefolon savaşının geçtiği alan araştırmalarımıza katkısı olur diye, 2015 yılında almıştım kitabı.
    Üç yıl içinde kitap elimden hiç düşmedi. Eseri ilk defa okuduktan sonra gördüm ki bu eşsiz kitabı daha iyi anlayabilmek için yardımcı kaynaklara da ihtiyaç var. Ksenophon’un Anabasis’i, Strabon’un Coğrafya’sı ve mitoloji gibi daha bir düzine eseri okuyunca bu kitap benim için daha anlaşılır ve eğlenceli oldu.
    Kitapta pek çok hata, abartı ve yanlışlar olduğu konusuna gelince, bilerek yapılan abartı ve hatalar dışındakileri saygı ile karşılamak gerektiği kanaatindeyim. Peki, kitapta bilerek yapılan yanlışlar yok mudur?
    Tabi ki vardır.
    Örneğin Perslerin ikinci Yunan seferinde “geri hizmetlerle birlikte” yaklaşık beş milyon üç yüz bin kişilik bir ordudan söz edilmesi, Yunanlıların kahramanlığını yüceltmek için olduğu aşikâr. Zira bu kadar kalabalık bir orduyu toplama, besleme, donatma imkânı olsa bile böyle bir kalabalıkla savaşabilmenin gerçekçi olmadığını, savaşçı bir millet olan Persler elbette çok iyi bilirler ve böyle bir hataya düşmezler.
    İkinci olarak da, Yunanlılar dışında bütün milletleri kadın, kız, oğlan pazarlayıcısı gibi göstermek de, Herodotos’un o masal tadında anlatımına birazcık gölge düşürmektedir. Zira Yunan, Roma kralları ile üst düzey askerler ve zenginlerin eşleri ile sadece çocuk yapmak için yattıkları, asıl sevgililerinin güzel oğlanlardan oluştuğu bizzat kendi anlatımlarıyla sabittir. Herodotos’ta bu durumu eserinde “Persler oğlancılığı Yunanlılardan öğrendi” diyerek üstü kapalı da olsa itiraf etmektedir zaten.
    Okuyucunun bazı küçük ayrıntılara takılıp anlatılanların tümden doğruluğu – yanlışlığı konusunda yoğunlaşması pek de anlamlı olmasa gerek. Zira bunlar binlerce yıldır zaten tartışılmaktadır. Kaldı ki, elde yazılı hiçbir kaynak olmadan bu kadar geniş ve detaylı bilgiyi verirken elbette bazı yanlışlar, hatlar, abartılar olacaktır.
    Zaten yazarda birçok konu hakkında farklı tezleri anlattıktan sonra sıkça: “İşte bana anlatılanlar. Artık hangisine inanacağınıza karar vermek size kalmış” diyerek, bu konuda, çok da iddialı olmadığını ortaya koymaktadır yazar.
    Ben kitapta savaşlardan çok 2500 yıl içinde fert ve toplumların vahşiliği, zalimliği, sosyal, dini, ahlaki konularda bir iyiye gidiş olup olmadığı konularını merak ediyordum. Bu konularda herhangi bir iyileşmenin olmadığı, tam aksine birçok konuda kötüye gidiş de görülmektedir.
    Mitolojik dinlerin müminlerinin, din kardeşleri dışındakilere: “En doğrusu benim dinim, benim dinime dön, senin dünyan ve ahiretin de kurtulsun, yoksa seni boğazlarım” anlayışıyla, din savaşları açmadıkları, din savaşlarının İbrahimi ve tek tanrılı dinlerle başladığı anlaşılmaktadır. Bu durum mitolojik dinlere inananların tek tanrılı dinlere inananlara bir üstünlüğü olsa gerek diye düşünüyorum.
    Tek tanrılı dinlerin muktedirleri kendi halkı ve başka milletleri yağmalayıp, elde ettikleri bu kaynaklarla nasıl devasa mabetler yapıyor, hırsızlık ve hukuksuzluklarını ibadetleri ve mabetleriyle aklamaya çalışıyorlarsa Babil, Mısır, Pers, Yunan kral ve ileri gelenleri de aynı şekilde sunaklar yaparak ve bu sunaklara yaptıkları adaklarla kendilerine meşruluk sağlıyor ve aklıyorlar.
    Kitapta anlatılanlardan benim çıkarabildiğim kadarıyla, Yunan ve Romalıların medeniyet ve dinlerinin temelini Sümer, Babil, Pers, Mısır uygarlıklarının oluşturduğu da açıkça görülmekte, bunu Herodotos'da kabul etmektedir.
    Tek tanrılı dinlerin mensupları mitolojik dinleri her ne kadar aşağılasa, küçümsese, “hak din yalnızca bizimkisi” dese de, İbrahim’i dinlerin temelini de yine Sümer, Mısır, Asur, Babil, Perslerin mitolojik dinlerinin oluşturduğu, inkâr edilemez şekilde eserden anlaşılmaktadır.
    Mitolojik dinler ile tek tanrılı dinlerin dindarlarının ibadet ve davranış şekillerinin birebir aynı olması da bu tezi destekler niteliktedir.
    Hatta o kadar ki, bu gün bizim konuşmalarımız ve dualarımızdan çıkarın “Allah” lafzını, koyun yerine Zeus ve diğer Olimpos Tanrılarını Herodotos’un anlattığı olaylar, insanlar ile günümüz insanları arasında hiçbir fark kalmadığı görülecektir.
    Bir örnek vermek gerekirse: Eski Yunanlılarda yüzlerce tanrı, yüzlerce tapınak ve bu tapınaklarda tanrılar ile konuşan kutsal bakire rahibeler (Pythia) var.
    Tapınaklara büyük adaklarda bulunmak şartıyla isteyenler bu başı dumanlı kutsal rahibelere: Kiminle evleneceğinden, çocuğunun olup olmayacağına veya doğmuş çocuğunun babasının kim olduğuna, komşu site ve devletleri yağmalamak için savaşa girip girmemeye kadar her şeyi sorabiliyorlardı. Tabi adak adayıp soru soranın tanrı ile muhatap olduğu filan yoktu. Onlar ancak "kutsal rahibe" denen uyuşturulmuş zavallılara ulaşabiliyorlar, rahibelerin dumanlı kafa ile söylediği bu anlamı olmayan ve anlaşılmaz mırıltıları ise rahipler adak sahiplerine kafalarına göre yorumluyorlardı.
    Nitekim Lidya kralı Kroisos'a bildirilen Orakl’de bir ırmağın geçilmesinden sonra kazanacağı büyük bir zaferden söz edilmiş fakat Lidya Kralı Kroisos yenilip esir düşünce, tapınak rahiplerine "beni neden tuzağa düşürdünüz" demiş" onlar da ona "biz sana zaferin kime ait olduğu belirtilmemiştik" diyerek işin içinden sıyrılmışlardı.
    Yunanlılar hayatlarını bu Orakl-Tanrı sözüne göre düzenliyorlardı. Yunanlıların hayatlarının her anı tapınaklar, tanrılar, kâhinler ve rüyalarla dolu olduğu halde aynı günümüz aşırı “dindar”ları gibi, onlarda ahlaksızlık, yağma talan, kan akıtma, tecavüz, kin ve nefrette sınır tanımıyorlardı. Gerçi “Tanrı” dedikleri baş tanrı Zeus ve diğer tüm tanrıları de bizim Dede Korkut, Ergenekon veya Keloğlan masal kahramanları gibi bir masal (Mit) kahramanıydı ama yine de Tanrıydı işte. Şu bizim Şeyh, Şıh, Dede, tarikat liderleri ile Hristiyanlıkta Aziz, papaz ve ermişlerin kutsal tapınakların kutsal rahip ve rahibelerinin paralelliklerini ise okuyucunun takdirine bırakmak en doğrusudur herhalde.
    KİTAPTAN BİRKAÇ NOT
    -Yazarın kimsenin bilmediği görmediği kutupları öyle bir anlatışı var ki, ancak bu kadar isabet olur.
    -Şayet Skythlerin İskitler, yani Tükler olduğu anlaşılıyor ama değilse, Herodotos’un Yahudi ve Türklerle karşılaşmaması veya onlardan bahsetmemesi araştırılması gereken bir konu olmalı.
    -Skythlerin Persler’e “Bizim bir kentimiz, bir dikili ağacımız var mı ki sizinle savaşa girelim” demeleri, arkasından Perslere kuş, fare, kurbağa ve oklardan oluşan armağan yollamaları, sonra da Perslere karşı saldırıya geçecek gibi harp düzenine geçip, aniden ortaya çıkan bir tavşanı kovalamaya başlamalarıyla Perslerin pes etmeleri.
    -İkinci yunan seferine çıkan Pers kralı Kserkses’in yüz binlerce askerden oluşan ordusunun Çanakkale boğazını geçtikten sonra “bu ordudan yüz yıl sonra hiç kimsenin sağ kalmayacağını ve ömür kısalığını” düşünüp ağlaması da unutulmazlar arasındaydı.
    Özetlemek gerekirse: Bu kitabı ikinci kez okuyup olabildiğince anladıktan sonra, insanlara, dinlere, uygarlıklara ve kitaplara artık daha farklı, daha gerçekçi gözle bakabiliyorum. Ve dinler ile tanrıların da insanlar gibi ölümlü ve gelip geçici olduğunu görüyor, insanları din, dil, ırklara göre değerlendirmeyi çok anlamsız buluyorum.