• Damadım hastayken iyi bir adama döner.
    Dirilince yine katır.
  • Memleketin en ücra köşelerinden birinde, denizin kenarında bir ev vardı. Bu ev, yanındaki yoldan geçenlerin dönüp bir daha bakmasına sebebiyet veren bir içtenlikle kurulmuş, ilkbahar ve yaz mevsimlerinde bahçesindeki rengarenk ağaçların, üzerlerinden böceklerin ayrılamadığı çiçekleriyle o yerleşim yerinin en havalı, vazgeçilmez eviydi. Bu evde yaşayan adam;
    Kır saçlarıyla, buruşuk elleriyle, orta sayılabilecek boyuyla adı Ziya olan bir adamdı.
    Ziya bey, sabah erken saatte kalkar, bahçesinin işleriyle uğraşır, ağaçlarının gövdesini okşar, çiçeklerini sular, kahvaltısını yapar daha sonrada evinin balkonuna çekilirdi. Deniz kokusu getiren yumuşak rüzgârın eşliğinde kahvesini yanına alır kitap okumaya başlardı. Her gün bir kitap bitirme sözü vermişti kendisine, her ay düzenli olarak birçok kitap sipariş eder birini bitirmeden diğerine asla geçmezdi.
    Eskiden öğretmenlik yapmış olan bu adam, birçok nesil yetiştirmişti. Yetiştirdiği kimi öğrenciler hayatın içerisinde kaybolmuşlar dibe çökmüşler, kimileri hedeflerini takip etmişler azim ile bu hedeflere yönelerek onları altüst etmişlerdi.
    Her yaz muhakkak aileleri ile bu sevimli tatil beldesine gelen öğrencileri, Ziya beyi de ziyaret ederler, uğramadan asla geçmezlerdi. Geçen yaz, öğrencilerinden Ahmet, hocasını ailesi ile birlikte ziyaret etmiş, büyümüş milletvekili olmuş, Ziya beyin karşıt siyasi görüşünü savunduğu için tatlı bir siyasi konuşma yapmışlardı. Güzel bir yemekten sonra bahçesinden, çocuklarına elma, çilek ve erik vermiş, onları yolcu etmişti.
    Ziya bey karısını bundan beş yıl önce kaybetmişti. Beyin tümörü teşhisi koyulan Ferhunde, bu acıya ancak beş yıl dayanabilmiş, kocasını bu acımasız dünyada yalnız bırakmıştı. Ziya bey, bu olanları unutmaya çalışıyor, zamanını işlerle meşgul ediyor, en önemlisi de tek arkadaşları olan kitaplara içini döküyordu.
    Gözlüklerini takmış, kahvesini muhteşem deniz manzarası eşliğinde, rüzgârın getirdiği o dayanılmaz deniz kokusunu soluyarak kitap sayfalarını çeviren bu yaşlı adam; Sabahattin Ali`nin Kuyucaklı Yusuf`unu okuyordu. Ruhu şâd olsun, ne güzel de yazmıştı. Her sayfasında ayrı bir hüzün, ayrı bir dram yatıyordu bu kitabın…
    Kahvesinin son yudumunu almıştı ki içerideki telefon çalmaya başladı. Ziya bey, kitabını masanın üzerine koyarak telefona doğru yöneldi. Büyük bir salonun içerisinde, eski model kanepelerin tam ortasında duran sehpanın üzerindeki telefona elini uzatarak ses verdi;
    ‘’Buyurun?’’
    ‘’Baba?’’ içini bir anda hüzün sardı Ziya beyin. Arayan kızı Filizdi. Yıllar önce annesi daha sağlıklı iken okumak için üniversiteye gitmiş, bir daha da geri dönmemişti. Çok uğraşmışlar, onu bulmak için başvurmadıkları yol kalmamıştı. Sesi titreyerek, yanı başındaki koltuğa oturdu Ziya bey;
    ‘’Filiz! Sen misin kızım?’’
    ‘’Benim baba, -ağlıyordu- nasılsın baba, seni çok özledim.’’
    ‘’Bende seni çok özledim kızım. Nerelerdeydin bunca zaman, yıllarca seni aradık be kızım!’’ sesindeki titreme tüm vücuduna yayılmıştı bu koca adamın. Koca nesli düzene oturtmuş, eğitmiş bu adam, kızını eğitememişti.
    ‘’Biliyorum baba, her şeyi açıklayacağım. Yarın geliyorum. Beni bekle baba, anlatacaklarımı duyduğunda sende bana hak vereceksin.’’ Telefonu kapattı. Ziya bey, kulağında telefon, yerinde öylece kaldı. Dakikalarca, saatlerce kıpırdayamadı.
    Ertesi gün olduğunda saat 11:32`yi gösteriyordu. Ziya beyin gözleri sürekli bahçelerinin kapısında, ardından giden yoldaydı. Herhangi bir araba sesi geliyor mu diye kulaklarını kabartmış dinliyordu.
    Aradan geçen on dakikadan sonra araba sesi duydu. Hızlı adımlarla, bahçenin kapısından çıkarak yola baktı. Bir yılan misali düz olan bu yoldan taksi geldiğini gördü. Elleri titremeye başladı, aradan geçen 12 koca yıldan sonra, kızını yine görecekti. Onu son gördüğünde, sarı saçları, yemyeşil gözleri, artık bir kız olduğunu gösteren göğüsleri ile bahçesindeki en güzel çiçeğe benziyordu.
    Şuan nasıl olmuştu acaba? Başına ne gelmişti, vücuduna herhangi bir zarar gelmiş miydi? Bıraktığı gibi mi duruyordu? Bu sorular kafasını kurcalarken taksi kapının önünde durdu. Arka kapı açıldı ve Filiz arabadan indi. Ziya bey ağlıyordu, o kadar içten ağlıyordu ki, Filiz de dayanamadı kendini bıraktı. Babasına koşarak sarıldı, öyle içten sarıldı ki yılların getirdiği özlem o anda en az seviyeye inmiş gibiydi.
    Babası, kızının yanaklarını öpüyor, saçlarını okşuyordu. Tam bu sırada Ziya bey arabadan bir kişinin daha indiğini gördü.

    İlk olarak küçük ayakları göründü, daha sonra minicik bedeni. Karşısında henüz 5-6 yaşlarında olan küçük bir kız duruyordu. Sarı saçları, yeşil gözleri ile tıpkı kızının kopyasıydı. Utangaç gözler ile dedesine bakıyordu. Annesinin bacakları arkasına geçerek, elini tuttu. Yeni geldiği bu ortamdan, en önemlisi de ilk kez gördüğü bu adamdan çekiniyordu.
    Filiz, gözlerini ellerinin tersiyle sildikten sonra;
    ‘’Tanıştırayım baba, torunun Zeynep!’’ Cümlenin başlangıcı ile bitişine kadar olan sürede Ziya bey, öyle bir hisse kapılmıştı ki bir müddet hiçbir şey söyleyemedi. Kendini toparladıktan sonra, kızın hizasına çömeldi. Kıza dikkatli bir şekilde bakarak;
    ‘’Şimdi bu, bu kız benim torumun mu?’’
    ‘’Evet baba, öz be öz torunun.’’
    Ziya bey, küçük kızı kendine çekerek sımsıkı sarıldı. Kızın burnunu, alnını, yanaklarını her tarafını öpücük yağmuruna tutarak sarılıyor, hüngür hüngür ağlıyordu. Filiz, kendini toparlamıştı ki bu görüntü karşısında yeniden gözyaşlarına hâkim olamadı.
    İçeri geçmişler, yemeklerini yemişler, Zeynep dedesi ile şakalaşmış, oyunlar oynamış ona alışmıştı. O kadar alışmıştı ki artık Ziya beyi, ‘’Dede’’ olarak çağırıyordu. Akşam olduğunda küçük hanım yatmıştı. Baba-kız deniz manzarasına bakan balkonda oturuyorlar, susuyorlardı.
    Filiz, manzaraya bakıyor, derin bir nefes alarak deniz kokusunu içine çekiyordu. Elindeki kahvesini de yudumlamayı unutmuyordu.
    ‘’Çok özlemişim baba, o kadar çok özlemişim ki sana anlatamam.’’ dedi. Ziya bey, kızına dönerek gülümsedi.
    ‘’Bende seni çok özledim kızım, o kadar yıl geçti, bu evden çıktın bir daha geri dönmedin. Bunca yıl ne yaptın, ne içtin, nasıl yaşadın. Nerelerdeydin be kızım?’’
    Filizin içini saran bir ürperti, sıkıntı baş gösterdi. İçini çekti, çok pişman olmuşçasına sözlerine başladı;
    ‘’Biliyorum baba, sizlere çok haksızlık yaptım. Özellikle sizi merakta bırakmak size yapılmış olan en büyük ihanetti.’’ Sustu. Anlamsız bir susuştu bu, uzaklara dalmış dakikalarca konuşmadı. Ziya bey, konuşmasını o kadar çok merak etmişti ki, manzaraya karşı duran sandalyesini ona çevirmişti. Filiz, cesaretini topladıktan sonra tekrar sözcükleri sıraladı;
    ‘’Üniversiteye başladığımda her şey çok normal gidiyordu baba. Derslerime giriyorum, dışarı çıkıyorum eğleniyorum. Derslerimi ihmal etmiyor, sınavlarımı başarıyla geçiyordum derken ona rastladım, Çağatay… Uzun boylu, esmer tenli, özenle yapılmış saçlarıyla beni mest eden adam. Bana bakışlarını ilk olarak yakaladığım zaman, içimi öyle bir heyecan sardı ki birden ayağa kalkıp sınıftan çıkmak zorunda kaldım. Bir süre bakıştıktan sonra artık konuşmanın vakti gelmişti. Kızlarla sohbet ederken, yanıma geldi. Konuştuk, saatlerce konuştuk. Beni ona çeken bir şey vardı, adını koyamadığım bir şey. Zaman geçtikçe ona âşık oldum. O da beni seviyordu bunu biliyordum. Tek eksiğimiz sisteme karşı çıkmasıydı, iktidarda ki partiyi sürekli eleştiriyor, üniversite içinde, toplum içinde sürekli protesto ediyordu. Üniversitenin solcu kesimiymiş. Sürekli kavga ediyorlar, birilerini protesto ediyorlarmış, polislere taş atıyorlarmış onlarla mücadele ediyorlarmış. Kızlar beni uzak durmam konusunda uyardı ama aşkın böyle ihtimallere yer verme gibi bir lüksü yok. Vazgeçemedim. Bana evlenme teklifi etti, sadece üç kişiden oluşan bir nikâhtan sonra evlendik. Kalabalık olmaması gerekiyormuş, özel işleri varmış onları yoluna koyunca sana öyle bir düğün yapacağım ki aklın hayalin duracak diyordu. Ne size haber verdim, ne size telefon açtım. Numaramı değiştirdim, yurdumdan çıktım. Eve yerleştik, polisler kocam artık ne yaptıysa onu arıyorlardı, her gün eve geliyorlar onu soruyorlar evi arıyorlardı.’’
    ‘’Peki bize niye gelmediniz kızım?’’ diye sordu Ziya bey, Filiz gülümseyerek babasına baktı, eline uzanarak onu tuttu ve öptü.
    ‘’Seni de annemi de böyle bir karışıklığın içine atamazdım baba. Size gelsek buraya da gelecekler sürekli sorun çıkaracaklardı. Bu işe sizi de dahil edemezdim. O yüzden sizle iletişimde olmayı kestim. Her şey normalleşene kadar, her şey rayına oturana kadar sizinle görüşmeyecektim. Çağatay, bir gün eve geldi, harap bir halde üstü başı kan içinde, yüzü mosmor. Günlerce yatakta yattı, sorguya çekmişler, çok hırpalamışlar. Ne çektiğini, neler yaşadığını hissetmeye kalksak yanından bile geçemeyiz.
    Bir hafta yattı, doğrulamıyor bile, gözlerini yumdu bir daha hiç açmadı. O sıra Zeynep`e hamileydim. Ona bunu söylememiştim. Kocam ölmüştü, karnımdaki kızımızı bilmeden, öğrenemeden göçüp gitmişti bu dünyadan.’’
    Ağlamaya başladı, dizlerini yüzüne kadar çekmiş, başını onlara dayamış ağlıyordu. Ziya bey, sandalyesini kızının tam yanına çekti. Ona sarıldı, başını, kızının başına dayayarak bir süre durdular. Filiz, kendini toplar toplamaz devam etti;
    ‘’Zeynep doğdu, onu bu yaşa kadar büyüttüm. Babasının kim olduğunu asla bilmedi. Fotoğraflarını, giysilerini ondan kalan ne varsa hepsini attım. Sıfırdan hayat çizdim kendime, o sıra sizi aramaya koyuldum ki haber aldım. Annem vefat etmiş. Benim biricik anam ölmüş, al sana bir çıkmaz yol daha. Al sana bir uçurum daha. Annemin cenazesine geldim. Gizli gizli arkanızdan anneme baktım, benim yumuşak elli annemin, gözleri yemyeşil olan annemin mezara girmesini izledim. Arkamı döndüm kayboldum.
    Daha fazla dayanamadım, bunu sana daha fazla yapamazdım baba. Kararımı verdim, Zeynep`in de ellerinden tutarak yola çıktım. Otogarda seni aradım, haber verdim. Şimdi buradayım işte baba. Senin merhametine sığındım, affetmene, o koca kalbine sığındım. Beni affedebilecek misin baba? Torununa dedelik yapacak mısın?’’
    Ziya bey, anlatılanlar karşısında mezara girmiş de tekrar çıkmış gibi hissetti kendini. Kızının kendisine öyle bir bakışı vardı ki, hayatta en dibe çöken insanlardan bile aşağıdaydı. Hayatta düşülebilecek en son noktaydı. Filizi, biricik kızı, bir zamanlar bahçede birlikte oynadıkları, bahçeye aşık bu kızı ona öyle bir bakıyordu ki Ziya bey, ölseydim de bu anları yaşamasaydım, kızımı böyle görmeseydim diye düşünüyordu.
    ‘’Tabii ki kızım. Tabii ki benim meleğim.’’ Diyerek sarıldı kızına. Öyle bir sarıldılar ki, tüm düşmanları toplansa onlara saldırsa, ayırmaya çalışsa hepsi yerle bir olacaktı.
    Ertesi sabah olduğunda, güzel geçen bir kahvaltıdan sonra dedesi, torununu merkeze indirmeye karar verdi. Torunu ile sahili gezecekler, ona pamuk şeker alacak, lunaparka götürerek onu eğlendirecekti. İkili, rengarenk çiçeklerin arasından, büyük ağaçların gölgesinden geçerek bahçe kapısına ulaştılar. Zeynep annesine, Ziya kızına el sallayarak arabaya bindiler ve merkeze doğru yol aldılar.
    Dolambaçlı yollardan, iki kenarı da ormanlık olan bu merkez yolundan inmişlerdi. Arabalarını park ederek bir güzel eğlendiler. Lunaparka gittiler, pamuk şeker yediler, deniz kenarında oturdular sohbet ettiler. Zeynep, artık tamamıyla dedesine alışmıştı. Ona her seslenişinde; ‘’Dede’’ diyor, onun sözünden çıkmıyordu.
    Akşam olduğu bu vakit, bu küçük yerleşim yerine, tatil beldesine öyle güzel bir hava çöker ki bunun kanıtını binlerce insanın sahil kenarına inerek sohbetler ettiğini, çekirdek çitlediklerini, küçük çocukların parklarda koşuştuklarını gördüğünüzde anlayabilirsiniz. Birde rüzgâr, o deniz kokusunu sizin burnunuza kadar getiriyor, bedeninizi yumuşak dokunuşla sardıktan sonra geçip gidiyorsa, işte o zaman Dünya`da hâlâ yaşanacak bir şeylerin olduğunu anlarsınız.
    Ziya beyin, oturduğu yerin bu saydıklarım içinde bir fazlalığı daha vardır. O da yüksek kesimde olduğu için, muhteşem manzarası yetmezmiş gibi, havanın daha ılık ve soğuk olmasıdır. Kışın çekilmez, yazın tadından yenmez. Baharda ise, kur yatağını, yat aşağı o derecedir. Dede-torun arabadan inmişler, bahçe kapısından içeri girmişlerdi. Ziya beyin yüzündeki gülümseme, bir anda yok oldu. Evin ışıkları yanmıyordu, bahçede sessizlik hâkimdi. Ortamda işitilen tek ses; Yumuşak rüzgârın ağaçların yapraklarını sallandırmasıydı. Çiçekler, hafif şekilde yana yatıyorlar, geri eski hâllerine dönüyorlardı.
    Ziya beyin, tahmin ettiği olmamıştı umarım. Zeynep olaya anlam veremiyor sadece dedesine bakıyordu. Ziya bey, titremeye başlayan adımlarıyla evin kapısına yürüdü. Kapının gıcırtısı eşliğinde içeri girdi, ışıkları yaktı. İçeri seslendi ama hiçbir cevap alamadı. Balkona çıktı, masanın üzerinde bir mektup buldu. İşte olmuştu, Ziya beyi tekrar en dibe çekecek olan şey oluyordu. Mektubu eline aldı, zarfını açtı, okumaya başladı;
    ‘’Babacım, canım babam benim. Koca yürekli, koca kalbi olan dev adam. Kızın Filiz yine gidiyor. Yine kaçıyor, her zaman yaptığı gibi. Kızın çok hasta baba, hastalık tüm vücudunu yiyip bitiriyor. Bir gün tamamen dur diyecek bana ve duracağım. Nefes alışlarım zorlaşıyor, saçlarım dökülmeye başlıyor.
    Gece ansızın bastıran bir ağrı kızını, küçük filizini yiyip bitiriyor. Benden sana kalan tek şey; Şuan senin yanında duruyor, sana anlamsız bir şekilde bakıyor. Torunun Zeynep… Ona baktıkça beni hatırla baba, beni nasıl sevdiysen onu da öyle sev.
    Gidiyorum, nereye gittiğimi bilmeden. Belki de yolda bu hastalık bana dur artık diyecek. Bilemiyorum, anneme gidiyorum baba, yumuşak ellerini tutmaya gidiyorum, yanaklarını öpmeye gidiyorum.

    Ona kendimi affettirmeye gidiyorum babacım. Kendine iyi bak, Zeynep`i benim için öp, yavrumu biricik kızıma yaptığım bu haksızlıktan dolayı kendimi hiç affetmeyeceğim. Hoşça kal kızım, hoşça kal babacım. Filiz`in yaşamı burada biter, Filiz yine kaçar!’’
    Kızınız Filiz…