• lazcuk
    lazcuk Türk Edebiyatı Aylık Fikir ve Sanat Dergisi Sayı: 545 Mart 2019'ı inceledi.
    Doğan Hızlan

    Azerbaycan edebiyatı
    19 Mart 2019

    http://www.hurriyet.com.tr/...n-edebiyati-41153890

    Komşu ülkelerin edebiyatları üzerine bilgi sahibi olmalıyız. Bu konuda hazırlanan özel sayılar, o ülkenin öne çıkan edebiyatçılarını tanıtıyor.

    Türk Edebiyatı dergisinin hazırladığı Azerbaycan Edebiyatı Özel Sayısı* bu bakımdan ilgimi çekti.

    Bu yıl da Türkiye’deki edebiyat festivalinin konuğu Azerbaycan’dı.

    Dergideki ilk yazı:
    Azerbaycan Edebiyatı:
    Zengin Edebî Anane ve Çağdaşlık.
    İsa Hedibbeyli
    Aktaran: Özel Manas

    “Azerbaycan halkı kadim ve zengin bir edebiyata sahiptir. Şifahî halk edebiyatımız mevzuu, türleri, mazmunları, kahramanları ve tefekkürü bakımından son derece orijinal olup Azerbaycan’ın asırlardır süregelen tarihî inkişaf yolunu, millî ve manevî varlığını ifade eder.

    Kitab-ı Dede Korkut destanları Azerbaycanlıların kadim ecdatları olan Oğuz Türklerinin hayat tarzını, dünya görüşünü ve talihini aksettiren muhteşem edebî abidelerdir.”

    Hedibbeyli Azerbaycan edebiyatının iki ayrı istikamete ayrılması gerektiğini yazıyor:

    Sovyet gerçekliğini ve ideolojisini aksettiren edebiyat
    Sovyet devri Azerbaycan edebiyatı

    Edebiyata yaşamın çetin zorlukları da yansımıştır.

    İstanbul’a gelenler arasında Bahtiyar Vahapzade ile tanıştım, konuştum. Sultanahmet’teki Yeşil Ev’de yemek yedik.

    Azerbaycan edebiyatından tanıdığım bir başka yazar da Anar Rızayev’di.

    Ataol Behramoğlu’nun yakın dostuydu, Simavi Yayınları arasında da bir kitabını yayınlamıştık.

    Ayrıca İstanbul’da kaldığı sürede onunla iki sempozyumda birlikte konuştuk.

    Sempozyumlardan biri Cengiz Aytmatov üzerineydi.

    Diğer yazılar:

    Musa Muallim’le Yakut Mısırhanlı konuşmuş.

    Sevil - Aysel Alizade

    İlk Aşk - Eyvaz Zeynalov

    Defin Nağmeleri - Terane Vahid

    “Heyderbaba’ya Selâm” Neden Bu Kadar Sevildi? - Yusuf Gedikli

    Bahtiyar Vahabzade’nin Söz Vatanı - Rahid Ulusel
    Vahapzade’den bir şiir okuyalım:

    “Sen de insan, ben de insan
    Bir doğmuşuz bir anadan,
    Kanda biriz, canda biriz,
    Anamızın hatırına
    (...)
    İş-gücümüz didişmek mi?
    Leş üstünde didişirler...
    Vatan leş mi?”

    “Ömür Kitabı”nı yazan şair Sabir Rüstemhanlı - Özcan Ünlü
    Şairden dört dize:

    “Vatana benzetiyorum seni
    Nereye gitsem de döndüğün
    Seni şiirime benzetiyorum
    Beni duymadığınla övündüğüm”

    Anar Hakkında Düşünceler - İmdat Avşar

    “Geleneğe yaslanmayı ve oradan beslenerek edebiyat üretmeyi benimseyen Anar’ı, edebiyatın ve sanatın zirvesine taşıyan şey kendini idrak etme ve öze yönelme anlayışıydı.”

    Yunus Emre’ye şiirinden dört dize:

    “Hiç bilmem ki nere gidim
    Dünyayı nerden seyredim
    Sözümü gökte mi dedim
    Kanat açıp uçmuş gibi...”

    Azerbaycan’dan Türkiye’ye Uzanan Köprü: Memmed Aslan

    Yitirilmiş Vatanım Erivan: Kaçakaçlar, Âşıklar ve Ermeni Mezalimi - Sevil İrevanlı

    Aforizmalar - Prof. Dr. Rahid Ulusel



    KOMŞU ülkenin edebiyat üzerine incelemeler ve edebiyatçıların ürünlerinden seçmeler.



    (*) Mart 2019.
  • #36889321 ile başlattığımız ARALIK ayı hikaye yazma etkinliği kapsamında Bir çift mutluluk hanımın Mazi isimli öyküsünü paylaşıyorum, iyi okumalar.

    Asya'nın evi, bir caminin yaklaşık kırk metre yakınında idi. Küçüktü. Annesinin hallerini neden yaptığını anlamadan izlerdi. Çok kez şahit olmuştu. Annesi Canan Hanım, camiden dağılan yaşlı amcaları, balkonlarına oturtur, sohbet ederdi. Onlar için hazırladığı yazın buz gibi ayranı, kışın sıcak tarhana çorbasını eksik etmezdi.
    Asya'nın hâlâ hafızasındadır ve zaman zaman dualarında yer alır, kulağı ağır işiten Bekir dede ve aksayan Mehmet amca...
    O zamanlar farkına varamadı ama annesinin bir nakış gibi üç kızının da gönlüne işlediği 'misafirperverlik' dersinin ne işe yaradığını şimdilerde anlıyordu.
    Bunları ona düşündüren elindeki fotoğraf albümüydü. Kaçıp gitmek istediği bir oda gibiydi çocukluğu. Geçmişin izini gördüğü her nesne, onu o odaya götüren bir koridor vazifesi yapardı. Elinde tuttuğu fotoğraflar buram buram mazi kokuyordu.
    Asya, annesinden gelen bir telefonla irkildi. “Alo, kızım, nasılsın, müsait misin?"
    Canan Hanım,
    “İyiyim.” demesini bile beklemeden devam etti.
    "Baban biraz rahatsız, bizi hastaneye götürebilir misin canım?"
    "Ne oldu anne, neyi var babamın, çok mu kötü?" diye sordu korku içinde.
    "Belinden rahatsız yavrum, sebebini bilmiyorum, birden oldu."
    "Tamam, hemen geliyorum." deyip canhıraş hazırlandı Asya.
    Annesiyle evinin arasında iki durak kadar mesafe vardı. Yaklaşık sekiz dakika kadar sonra oradaydı. Babasının yüzünde çok fazla acı okunmuyordu ama zor yürüyordu. Arabanın ön koltuğuna güçlükle oturttular. Asya babasını hastaneye hem hızlı hem dikkatli bir şekilde ulaştırdı. Doktorun odasına. Annesiyle babası beraber girdiler. Onları beklerken yanındaki genç bir bayan dikkatini çekti. İnanılmaz güzel bir yüzü vardı. Kınalı, narin parmakları yüzük doluydu. Evleneli bir hafta ya olmuş ya olmamış gibiydi. Hafifçe kınanın kokusu geliyordu. Sahi, kına kaç günde çıkardı ki? Avuç içinde yaklaşık iki haftada silinip giderdi de yüreğe sürülmüş kınalar, kaç yılı satın alırdı acep?
    Kınalı güzel gelin nasıl da seyrediyordu karşısında duran eşini. Öyle hayran bakıyor, öyle aşk kokuyordu ki bakışları Asya'yı yaralıyordu. Gözleri onu bir kamera gibi incelemeye başladı. Nasıl da yakışıklı bir çocuktu. “Rabbim, bunların ne kadar güzel yavruları olur.” diye düşündü. Dili döndüğünce dua etti. Âşıklar hürmetine diyerek nazlandı Rabbine.
    Yakışıklı çocuk hiç kaldırmıyordu başını telefonundan! Bu durum Asya'nın gözünden kaçmadı. Dakikalarca manzara aynıydı. Kız oğlanı seyrediyor, o elindeki telefonu...
    Ve işte olanlar oluyordu. Nasıl bir fırtına kopuyordu yüreğinde. Deyim yerindeyse, fes başından fırlıyordu. Üzüntü, öfke, çaresizlik... Bütün olumsuz duyguları aynı anda yaşıyor, bu kez dönmek istemediği yıllara, eşini hayran hayran izlediği ve bir türlü dikkatini çekemediği zaman dilimine yuvarlanıyordu. Bir uçurumdan düşer gibi başı dönüyor, nefes alamıyordu. İçinde feryat eden bir kadın vardı. Onca çıldırmasına, onca bağırmasına rağmen kimseden tepki gelmiyordu.
    Asya'da bir ağlama krizi başladı. Kınalı yeni gelin, şaşkın gözlerle,
    “Geçmiş olsun ablacığım, Allah şifa versin" diyerek eline bir mendil sıkıştırıp sırtını sıvazladı.
    Hastalığı için ağladığını düşünüyordu. Hakikaten kimdi hasta! Bel ağrısından canı yanan babası mı, yüreği acıyla dolu Asya mı? Hangisinin acısı daha büyüktü? Var mıydı Asya'ya da reçete yazabilecek bir usta?
    "Ah güzel kardeşim, keşke hıçkırıklarımı duyduğun gibi içimdeki serzenişi de duyabilseydin… Bu kadar sevme… Acıtma yüreğini... 'Sevgi de insana acı mı verirmiş!' deme. Değil mi ki sevilmek için sever insan ve sevilme duygusu evliliğin can damarıdır. Bir futbol maçına gitmeyi sevdiği kadar seni sevmeyecek! Sevmeyecek anla! Dokunmayacak bir televizyon kumandasına dokunduğu kadar! Gün gelecek ilgisini çekmek için, "Bak, bakım yaptım kendime!" diyerek sıfıra vurduğun kafandaki yemeniyi açacaksın gecenin üçünde... Sen, beline kadar gelen saçların, tekrar önceki halini alana dek, her aynaya baktığında ağlayacakken; o sana, ertesi gün "Asker arkadaşım" esprisini yapan olacak!"
    İç sesini susturamadı Asya...
    Saatler sonra çok yorgun hissederek kendine geldi. Gözlerini açtığında başucunda babasını gördü. Kendi ağrılarını unutup,
    "Geçti mi babacığım ağrın, sancın ?"diye sordu.
    “Geçecek kızım." diyor gözleri dolu dolu. “Geçecek tüm acılarımız.” derken, alnından öpüyor.
    Etrafında babasından başka kimse yok. Kınalı Gelin kuş olup uçmuş...
    "Geçti babacığım, geçecek sandığım tüm acılarım. Bir şu yüreğimin acısı var canımı acıtan. Ona da bir doktor buluruz kim bilir?" diyor Asya.
    Hemşire gelip biten serumu kolundan çıkarırken Asya saati merak etti. Her saniye üstüne üşüşen geçmişin acısıyla kıvranmış, bir sinir krizi geçirmişti. Meğer çoktan akşam olmuş... Çoktan geçmiş babasının ağrısı!
    Mazi dediğimiz zaman dilimi, her zaman gülerek verilen pozlardan ibaret olmuyordu! Bazen de bir kurşun gibi hissettiriyordu kendisini...
    İnsan muğlak bir şekilde yaşayandı maziyi.
  • İşte Türkiye'nin tartıştığı o öykünün tamamı

    “Masalcı Dede” olarak bilinen, “Türk Kültürünü Araştırma” ile “Türk Dünyasına Hizmet” ödüllerinin sahibi Yücel Feyzioğlu’nun “Açıl kabağım açıl” isimli kitabında yer alan bir masalda geçen ifadeler tepki çekmişti.

    İnsan Uluslararası Kadın ve Çocuklarla Dayanışma Derneği Genel Başkanı Nuray Canan, Feyzioğlu’nun kitabının kapağını ve tepki çeken bölümün fotoğrafını kişisel Twitter adresinden paylaşmıştı.

    Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya ise Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık ve Milli Eğitim Bakanlığı’na seslenerek, “Sn. yetkililer, ‘Masalcı Dede’ olarak bilinen, Türk kültürünü araştırma’ ödüllü, Yücel Feyzioğlu’nun çocuklarımızın zihnini zehirlediği bu ve diğer eserleriyle ilgili toplatma ve yasaklanma kararı almanız tüm kamuoyunun beklentisidir” diye yazmıştı.TEPKİLERE CEVAP VERMİŞTİ

    Yücel Feyzioğlu Odatv'ye "Çocuk tacizcilerinden yana mısınız? Tepkilere cevabımdır" başlıklı bir açıklama yapmış, "Tepki gösterenleri anlayışla karşılayabilirdim, ancak insan işin aslını astarını araştırmaz mı?" diye sormuştu.Öyküde, tepki çeken cümlelere, Feyzioğlu, "Bu dehşete gözümüzü kapatabilir miyiz? Bazı arkadaşlar Türk dünyasında bu ahlaksızlık olamaz diyor. Maalesef oluyor. Her toplumda oluyor" diyerek, aile içi çocuk tacizerini eleştirdiğini belirtmiş, öyküyü ise bunun bir aracı olarak kullandığını ifade etmişti.

    Türkiye'nin günlerdir tartıştığı o öykünün tamamında ne yazıyor peki?

    İşte Türkiye'nin tartıştığı o öykünün tamamı:

    "Emiş memiş, bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde bir bey kızı varmış. Güzel mi güzel bir kız. Zengin bir kentte yaşarmış. Hergün pencerede oturur, dışarı bakarmış. Sevdiği genç gelir, karşıdaki eski fenerin altında durur, birbirlerine işaret verirlermiş. Dünyalar kızın olurmuş…

    Birgün anası hastalanmış. Hekimler, ilaçlar; ama ne fayda… Kadıncağız ölmüş, geride kız yapayalnız kalmış. Bey, kızı hiç dışarı çıkarmazmış. Kız hapis gibi… Can sıkıntısından patlarmış.

    Birgün kızını yanına çağırmış: 'Gel otur yanıma kızım, sana bir şey soracağım,' demiş.

    Kız saygıyla babasının karşısına oturmuş. 'Buyur baba!'

    'Kızım büyüdün artık, güzel bir kız oldun. Ne yazık ki annen öldü. Ölen ile ölünmüyor, yaşam sürüyor. Benimle evlenir misin?'

    Kızın başından şapka uçmuş. Ne diyeceğini şaşırarak kalkıp odayı terk etmiş. Babası öfkeyle arkasından gelmiş: 'Kaçmana gerek yok, iyi düşün!' diye tehdit etmiş.

    Kız kapıyı çarpıp kapatmış. Daha o gün yatağa düşüp hastalanmış. Yine hekimler, ilaçlar, şifalı sular… Kız günden güne daha da fena olmuş.

    Bey her gün ziyaretine geliyor: 'Sen çabuk iyileş kızım, sana şenlikler, düğünler yapacağım, seni telli duvaklı gelin edeceğim!' diyormuş.

    Kızın iyileşeceği varsa da kötüleşiyormuş: 'Sen şaşırdın mı baba! İnsan kendi evladı ile nasıl evlenir? El âlemin içine nasıl gidilir?'

    'Neden evlenmesin kızım? Annesine benzeyen kız başkasına nasıl verilir?'

    Kız bakmış kurtuluş olmayacak: 'Baba artık ben öleceğim,' demiş. 'Benim son isteğimi yerine getirirsen iyileşir, seninle evlenirim belki!'

    Bey, sevinçle sormuş: 'Nedir isteğin?'

    Kız kafasında bir kurtuluş planı yapmış: 'Kırk hizmetçi tut baba. Bu kentteki bütün kemikleri toplayıp karşıdaki eski fenerin altına yığsınlar. Kemikleri ateşe versinler. O ateşin içinde bir dünya görünsün, ama dünyanın kendi içi görünmesin. Bunu başarırsan ne âlâ ne güzel, evleniriz. Başaramazsan…'

    Bey heyecanla sözünü kesmiş: 'Başaramazsam ne olacak?'

    Kız: 'Söylemem!' demiş. Bey ne kadar ısrar etmişse de söylememiş.

    'Ama söylediklerin başarılamaz ki!'

    'Bie dene baba! Başarırsın!'

    Bey, derhal kırk hizmetçi tutup bütün kemikleri toplatmış, eski fenerin altına yığdırmaya başlamış.

    Kız, yine pencereye koşup sevdiği genci orada görmüş. El kol işaretleri vermiş. Verdiği işaretlerin anlaşıldığını fark edip sevinmiş. Bir yandan da‚ tanımadığım, sadece yüzünü görüp sevdiğim insan nasıldır acaba, diye düşünmeden edememiş.

    Kemiklerin yakılacağı gün kendi hizmetçisinin kulağına eğilmiş: 'Ateş yanınca ben ateşin üstünden atlayacağım. Sen o anda, 'yandı hanım, yandı hanım!‘ diye bağırırsın, demiş.'

    Hizmetçi: 'Baş üstüne hanım!' diye yanıt vermiş.

    Bey de giyinip kuşanmış. Kemikleri ateşe vermişler. Ortalığı duman kaplamış. Kız koşup dumanın üstünden o yana atlamış. Orada sevdiği genç küheylan bir atla bekliyormuş. Gençle kucaklaşmış. Hizmetçi bağırmaya başlamış: 'Yandı hanım, yandı hanım!'

    Bütün halk şaşırmış, Bey şaşırmış; kız nasıl yanar Herkes ateşin çevresine üşüşürken kız sevdiği ile ata atlamış, at kanatlanmış, özgürlüklere doğru uçup gitmiş…"