• Sabrın sonu selâmet
    Sabır hayra alâmet.
    Belâ sana kahretsin;
    Sen belâya selâm et!
    Necip Fazıl Kısakürek, sabır konulu bir şiirinin ilk kıtasında böyle söylemiş. Tahammül etmek, sabretmek, sesini çıkarmamak falan değil buradaki durum. Durum çok ciddi. Belaya selâm etme durumu var burada. Çünkü o belayı veren Allah’tır. O belayı gönderen Allah’tır. O, sana ilaçtır. Sen fark etmesen de. Zaten ilaç dediğimiz şey de acı olmaz mı?

    Doktorun en keskin bıçaktan daha keskin neşterle seni masaya yatırıp kesip biçmesi, dışarıdan bakıldığı zaman, işi anlamayan birisi tarafından hastaya yapılan bir zulüm gibi görülebilir. Ama durum öyle midir? Hayır. Şefkatin ta kendisidir. Yani aslında belalar bize Allah tarafından gönderilen ilaçlardır. Onu anlamaya da irfan deniyor zaten.
  • Bir yanda arsız gülücükler eşliğinde soyup soğana çevirmeler, bir yanda elini uzatıp kolayca kurtarabilecekken sırtını dönüp gitmeler, bir yanda da insan ruhu dediğimiz şu dipsiz kuyunun kimi zaman ne kadar değişken ve aşağılık bir şey olabileceğini ayan beyan ortaya çıkaran, her biri birbirinden tuhaf çeşitli rastlantılar varmış.
    Hasan Ali Toptaş
    Sayfa 121 - Everest Yayınları
  • Antalyada yaşıyoruz hava sıcak günlük programlarımızda ögün mahallenin dereleri var bulunduğumuz semtin az yukarısında
    Orman arazisi ve sanayii inşaat ı var
    Sanayi ile ormanın arasında da dere
    Çete toplandı şortlar giyildi dereye gidiyoruz
    Ebevenylerden habersiz .
    Dereye su kanaldan geliyor Kanal kapakları açılırsa su şiddetli açılmazsa durgun ve o derenin suyu çevremizde bulunan daha ev yapılmamış yer fıstığı ve susam tarlalarımı sulamak amaçlı kullanılırdı .
    Biz mahallenin haylaz çocukları her zaman belirli bir lokasyona gider orda yüzerdik burası bizim diye
    Su durgun olduğu zamanlarda istediğimiz derinlik olmazdı
    Bizde sanayi inşaat alanına gider “KUNDUZ” gibi ne bulursak getirir Deren’in dar kısmına doldururduk taş,kalas,kova,naylon poşetler , çuvallar bir duvar örerdik ilmek ilmek su yükselirdi olimpik havuz edasında bizde keyfini sürmeye başlardık belimizde iplerle bağlanmış pet şişeler ile çünkü kimse yüzmeyi bilmiyor .
    Dalmaya çalışırdık ama şişelerden dalamazdık şamandra etkisi yapardı
    Bizi gören çocuklar ya gelir bizle yüzerdi yada izlerdi .
    Amcalar teyzeler kızardı
    Oğlum ananızın babanızın haberi varmı diye
    Çünkü haklıydılar aramızda bizi kurtara bilecek kimse yoktu
    Fakat biz birşeyi yaparken kötüyü düşünmüyorduk sadece eğlenme derdindeydik .
    Elinde kürekle bir amca geldi ağzına küfür doldurmuş savuracak birilerini arıyor
    Gelip bizi bulması hoş olmadı belli
    Biz haşere çocuk çetesi o kürekli amcanın arazisine giden suyu kesmişiz .
    Bizi kürekle bir kovalaması sanki kürek birimize gelse havada kuş başı et yapacak
    Bir oraya koşuyor bir buraya
    Amca haklıydı tabikide ama bizde çocuk .
    Yaşamamış olsak bilmezdik yine
    Kaçtık amcadan yakalayamadı bizi
    Tshirt ve atletlerimizi amca gittikden sonra gidip aldık .
    Daldık ormana böğürtlen yiyoruz mosmor , kıpkırmızı ve simsiyah açlığımızı böğürtlen ile giderdik .
    Vahşi dünyada aç kalmamayı öğrenmiştik .
    Birde “yemlik” dediğimiz bir yeşil ot var içinden süt çıkar ben annemden öğrenmiştim onu her ormana gittiğimizde gözlerim yerde yemlik arardım arkadaşlarım bilmezdi onlarada öğretirdim .
    Hatta fazla bulmaya çalışıp eve vede komşularada götürürdük . Yemlik getirdiğimizi duyan hemen tuza sarılırdı tuz dökünce daha güzel bir tadı olurdu .

    Ormanda karnımızı doyurup üstümüz başımız böğürtlen lekesi. Bir poşetin içinde yemlik eve giderdik .
    Annelerimiz halimize bakınca ne halt ettiğimizi nereye gittiğimizi bilirdi .
    Biraz fırça badana boya 36-40 numara terlik izleri bedenimizde o an terlik bulamayanlar süpürgenin kokunu kullanırdı . Mutlaka her 2-5 metre arasında atılacak birşeyler vardı .
    Annem bana terlik savurdukça ben olayı dalgaya almaya başlamıştım bak ablamın terlikleri de var nolur benim terliğimle yapma insan kendi silahıyla vurulmaz derdim
    Hal durum böyle olunca annem pes ederdi
    Tabikide hiç bir anne evladına kıyamaz çok sever ama biz artık raydan çıkmaya başlamıştık başka türlü frenleyemezlerdi bizleri ...

    O yediğim terliklerden binlerce kez dahafazla öpüyorum anneciğim o pamuk ellerinden o pamuk yanaklarından .😘😘😘😘😘😘😘😘😘😘 bu deli çocuk özledi seni 🥰🤪

    14.BÖLÜM ALTIN PORTAKAL FİLM FESTİVALİ🍊
  • Des Tina
    Des Tina Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni'yi inceledi.
    232 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Engels çoğu zaman Marx’ın düşüncelerine uyum sağlamış bir dost olmasıyla bilinmektedir. Fakat ‘kadın’ Engels için hassas noktadır. Aile dediğimiz en küçük yapı aslında özel mülkiyetle gelen ve devleti oluşturan en güçlü yapıdır. Kadın ise bu yapının aslında en değerli yapı taşıdır. Zaten kendisi evliliğin kısıtlama olduğunu düşünerek aşık olduğu kadınla evlenmemiştir. Gerçekten herkesin okuması gereken bir eserdir. Toplumsal sistemin ürettiği bütün ürünleri gözler önüne seren ve kısa bir tarih macerası yaşatan akıcı bir kitap diyebilirim.
    Kesinlikle okunmalı..
  • "Sahibinin en mahrem dostu olan, bileğinde nabzının atışına arkadaşlık eden, göğsünün üstünde bütün heyecanlarını paylaşan, hulâsa onun hararetiyle ısınan ve onu uzviyetinde benimseyen, yahut masasının üstünde, gün dediğimiz zaman bütününü onunla beraber olup bittisiyle yaşayan saat, ister istemez sahibine temessül eder, onun gibi yaşamağa ve düşünmeğe alışır."
  • - Sokrates: Ne şekilde öğrendiğimizi (der Sokrates, miktar adlarının, geçici adların bildiklerimize nasıl katkı sağladığıyla ilgili soruyu tartıştıktan sonra), ne şekilde öğrenmemiz gerektiğini ya da kendimizi nasıl keşfetmemiz gerektiğini ve gerçekten var olan şeyleri öğrenmek belki de senin gücünü de,benimkini de aşar. Bunu kabul ederek yetinmemiz gerekir. Bunun yalnızca, adlardan gelmediğini, daha çok kendi içlerinden geldiğini, öğrenilmeleri ve araştırılmaları gerektiğini kabul etmeliyiz. Şöyle düşün Kratylos, üzerinde sık sık hayal kurduğum bir konu bu. Kendi içinde neyin güzel ve iyi olduğunu doğrulayabilir miyiz ve kendi içinde dediğimiz şey, sırasıyla,o şey her neyse, bir şey midir?
    Kratylos: En azından bana göre bir şey, Sokrates.
    Sokrates: Öyleyse şöyle düşünelim, bu kendi içinde dediğin şey; ne yüzdeki ne de ona benzer başka bir şekilde ki güzelliktir. Ve bunun gibi olan her şey,su gibi akıp gider. Ama kendi içinde güzel olan şey, her zaman onu tanımlayan niteliklere sahip değildir diyebilir miyiz?
    Kratylos: Öyle olmalı.
    Sokrates: Bu şey,eğer yeryüzünde geçip gidiyorsa, şöyle düşünebilir miyiz? İlk olarak, bu budur, daha sonra bu ya da şu özelliğe sahiptir, ya da eğer bu şekilde olmamalıysa, konuşurken bile aniden başka bir şeye dönüşmeli, başka bir şekilde devam edip gitmeli ve artık eskiden olduğu gibi mi olmalıdır? Şimdi, nasıl oluyor da hiç bir zaman aynı durumda kalmayan bir şey, bir şey olabilir?
    Sokrates: Aslında bu, hiç kimse için bir bilginin nesnesi de olamaz, neyle karşılaşırsa karşılaşsın o şeyi bilen birisi için bile,bir şey, başka özelliklerle başka bir şeye dönüşebilir. Böylelikle,ne tür ya da ne şartlar altında olursa olsun, o şey artık bilginin özü bilecek kadar kapsamlı değildir.
    Kratylos: Söylediğiniz gibi.
    Sokrates: Ama eğer, Kratylos, her şey yer değiştirirse ve hiç bir şey aynı kalmazsa, bilgi diye bir şeyin var olduğunu söylemek çok da uygun olmaz. Ve bu tartışmanın sonucuna göre, ne her şeyi bilecek bir kimse, ne de bilinecek bir şey vardır. Öte yandan, her zaman bilen ve bilinen bir şeyler varsa eğer, eğer güzel güzel ise, iyi de iyi ise, benim düşünceme göre, bunların hiçbirinin, bizim şuan bahsettiğimiz akan nehirle ya da akış kuramıyla uzaktan yakından alakası yoktur.
  • ...körlük dediğimiz şeyin, varlıkların ve nesnelerin görünüşünü örtmekle sınırlı kalıp, onları bu kara perdenin ardında el değmemiş halde bırakan bir şey olduğunu da düşünmüştü zaman zaman.