• - "... Hegel, bu yüzden Estetik adlı kitabında en üste koymuş şiiri. Bir şeyin güzelliğini hakkıyla görmek, savunmak için şiire varırız. Hem ihkak-ı hakkı hem de adaleti mümkün kılan, şiirdir.
    Nereye varır insan okuyunca? İki uç nokta var aslında.
    Birincisi Elias Canetti’nin Körleşme romanında anlattığı Profesör Kien, yani dünyasız, hayatsız bir kafa. Hayatta kitaplardan başka hiçbir şeye değer vermediği için gittikçe taşlaşan bir insan olmak. Sessiz, takıntılı, pencere sevmez, çocuklardan hoşlanmaz, ölü uygarlıklara hayran bir insan olmak. Kitap tutkusu içten içe bir seçkincilik duygusu üretir. Hümanizmin bilgisi de Avrupa merkezli olmasından ziyade kütüphane ve ansiklopedi kaynaklı olduğu için tek tek insanları sevmeyi imkânsız hale getirir bu yüzden. Hümanizm bunun için adaleti sekteye uğratır. Ne acı ki evrensel dediğimiz hukuk sistemleri hümanisttir. Kemal Tahir’in baktığı yer daha doğru aslında: Herkesi seversek ahlâklı olanlara haksızlık yapmış oluruz. Profesör Kien’e dönecek olursak, dünyaya ayak bastığında o küçümsediği insanların arasında savunmasız bir şekilde helâk olur. Dünyasız kafa hükmünü yitirir kafasız dünyaların arasında. Hayatta tek gayesi olan kitaplar dışında hiçbir şey, insan, aşk, çiçek görmek istemeyen Kien, kitapları da göremeyecek hale gelir sonuçta. İkincisi Yunus Emre’nin önerdiği okuma modelidir: "İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir. Sen kendini bilmezsen, ya nice okumaktır." Yunus Emre kelimeyi nihai amaç olarak değil insanın kendini bilmesinin bir vasıtası olarak görür. Kendini bilmeyeceksen okumanın da faydası olmaz. Ve devam eder Yunus: "Çün okudun bilmedin, ha bir kuru emektir."Okuduklarımız bizi varlığın değil hiçliğin kıyısına getirdiğinde vaktimizi, emeğimizi, kendimizi zayi ettiğimizi anlarız.
    İnsanın okuyarak nereye varacağına tam olarak kendisi de karar veremez! Bazen okuduklarımız bizi ense kökümüzden kavrayıp pek çok karanlık dehlizlerden geçirir ve bir aydınlığın önüne koyuverir ya da uçurumun. Gazali’nin memleketine dönerken haydutlarla karşılaşmasını hatırlayın. Haydutlar Gazali’nin üzerini ararken içinde önemli bilgiler olan defterlerinin olduğu bohçaya gelir sıra. Gazali, bunlar sizin işinize yaramaz, der. Bunları alırsanız tüm tahsil hayatım zayi olur, der. Gazali belki de en önemli dersi bir haydudun cevabından alır. Aklımda kaldığı kadarıyla şöyle der haydut: "Yeri defter olan bilgi ilim değildir." Ondan sonra belki de Gazali öğrendiklerini deftere değil kalbine yazmaya karar verir. Yeri kalp olan bilgidir asıl bilgi. Kalp çünkü en doğrusunu bilir, renk seçimini en doğru o yapar. Okumaktan gaye kişinin kendisini bilmesi, rengini, tonunu bulmasıdır. Bir de doğru okumak bahsi var. Lichtenberg’in “Önemli olan kişinin neye inandığı değil, inandığı şeyin onu ne yaptığıdır,” sözü bağlamında Mustafa Kutlu’nun Nur karakteri doğru okuduğu için doğru yere varmıştır. Çünkü o daha çok sevmiştir. Tek fark budur aslında: Daha çok sevmek. Bunun ötesi bir bozgundur. Neyi okuduğumuz değil okuduklarımızın bizi neye dönüştürdüğü, nereye götürdüğüdür önemli olan. Biz Türkler için bir diğer okuma modeli de yeniden okumaktır. Tanzimat’tan bu yana yazılan her şeyi yeniden, başka bir gözle, psikolojik eşikleri aşıp yeniden okumalıyız belki de. Buna, Cioran’ın “Gözyaşlarını bile,” sözünü ekleyerek hem de. Öncelikle gözyaşlarını yeniden okumalıyız belki de. Bihruz Bey’in meşe ağacından mamul Avrupai kütüphanesine yakıştıramadığı için bodrum katına gönderdiği kitapları kapaklarını elimizle silerek mesela, yeniden ciltleyerek. Çünkü onlar yanlış ya da eski oldukları için değil, entelektüel kanon öyle istediği için inmiştir aşağıya. Hatırlayalım, Bihruz Bey âşık olduğu anda şiirsizliğini fark eder. Aşkının sonsuzluğu karşısında elindeki sözlükler yetersiz kalmaktadır. Aşk acısından değil kelime acısından kıvranırken –bunu kendisi fark etti mi bilmiyorum- bir gün kalemde (iş yerinde) edebi bir sohbette Lügat-ı Osmaniye’nin yazarının bir İngiliz olduğu kulağına çalınınca – entelektüel kanondan onay alınınca- kitabı yeniden aramaya başlar. Aşktır insana kelimeler aratan. Dante bu yüzden halkının diline dönmüş, dile olan borcunu da bir şah eserle ödemiştir. Büyük kelimeleri büyük aşklar, imkânsız kelimeleri imkânsız aşklar aratır. Gerisi bir bozgunu okumaktan başka nedir? İşte aşkı gördüğünde tanımak içindir şiir. Ama ne yazık hakikatin kitapların dışında olması… Hakikat dışarıdadır. Metnin, kelimelerin, kitapların dışında. O yüzden okuduktan sonra bizi sokağa, hayat davet eden kitapları sevdim ben. Bir dize yazdım: okumayı söktüm göğe bakarak, diye. Aslolan kıvrılarak batıya akan ırmakların vakarını, ekin biçen bir Apaçi prensesinin devasız hüznünü, kerpiç evinin bir odasını dükkâna çeviren ama paraları tanımayan Suriyeli Gürci Nine’nin yüz çizgilerindeki derin bilgeliği okuyabilmektir. Bunu dünya görüşü olanlar okuyamaz. Dünya, sahip olanlara bir görüş verir. Oysa şiirin bilgisi feragat etmenin bilgisidir aynı zamanda. Şiir bir dünya görüşü değil âlem tasavvurudur. Rasyonalitenin açtığı değil şiirin açtığı pencereden kaynağa doğru okursak aklın, dünyanın, aslında atları bir yere bağlamak, sezgi yani ferasetin ise atları serbest bırakmak olduğunu görürüz. Şiir kalbin atlarını o sonsuz boşluğa, altın bozkırlara doğru salma eylemidir. Ama beyaz adamla tanışalı beri atlarımızın daha yorgun göründüğünü biliyoruz. Renkleri solgun ve mahzunlar. Biz de öyle; daha beyaz ama daha az özgürüz. Bunu edebiyatımızın modern bilgesi Ali Ayçil’de çok daha sarih bir şekilde görüyoruz. Bir Dakota bilgesi gibi uzaktan ve samimi konuşurken maruz kaldığımız niteliksizlik suikastının işaretlerini de veriyor Ayçil. Bir hikâyesi var: Hakikatin Atları. Sur Kenti Hikâyeleri ile aynı bilgelik damarından giriyor söze. Hayatın yara, şiir ve hikmet biriktiren tümseklerinden, tehlikelerinden serüvenlerinden kaçarak güvenli bir hayatı seçenlerin sadece hakikatten uzak değil aynı zamanda hayatsız da kalacağını anlıyoruz orada. Sezginin atları serbest bıraktığı, aşkın, şiirin ve bilgeliğin neşet ettiği pıtraklı vadi, altın bozkır işte orasıdır..."

    (Atakan Yavuz İle Mülakat, Dergah Dergisi)
  • 177 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Necmi Atik ile Mehmet Akif’in Kur’an Meali Hakkında Röportaj


    1967 Almanya doğumlu, Akademisyen Necmi Atik.


    Sorular:

    1) Necmi Bey, uzun zamandır Osmanlı arşivlerinde araştırmalar yaptığınızı biliyor ve takip ediyoruz. Araştırmalarınız kitap, makâle, yazı dizisi olarak okuyucularınızla buluşuyor. Kitap olarak yayınlanan çalışmalarınızdan en dikkat çekenlerinden biri de Mehmet Akif’in Kur’an Meali oldu. Mehmet Akif’in Kur’an Mealini nasıl yolunuz kesişti?

    Elmalılı ile alakalı araştırmalarımıza başlarken kütüphanelerdeki elyazmalarından, yayınlanmış veya yayınlanmamış eserler üzerinden bilgileri arşivlerken tekrara düşmekten kurtulamadım. Ali Hüsrevoğlu hocamla konu üzerinde değerlendirme yaparken, Ali hocam, Elmalılı’nın torunlarından tanıdığı olduğunu ve beni de tanıştırabileceğini söyleyince çok sevindim. Beraber Çamlıca’daki bir torununa gittik ve konuyu kendilerine aktardık. Bizi güleryüzle karşılayıp, ilgilendiler. Kendilerinde dedelerinin hat sanatı tablosu dışında herhangi bir şey olmadığını söylediklerinde ise üzülmüştüm. Daha sonraki görüşmelerimizde, 2012 yılında beni Elmalılı’nın torunlarından Mehmet Hamdi Yazır’la tanıştırdılar. M. Hamdi Yazır, dedesinin metrukâtının kendisinde olduğunu ve kolilerin içerisinde muhafaza ettiğini söyleyince de çok sevinmiş ve heyecanlanmıştım.

    Kendisine her zaman müteşekkir olduğum, bu süreçte bize güvenen ve bizi ailesinin bir üyesi kabul eden M. Hamdi Yazır’la kararlaştırdığımız bir tarihte buluştuk ve dedesinin metrukâtının bulunduğu kolileri salondaki masanın üzerine dizdik. O gün heyecan içerisinde evrakları kolilerden hassasiyetle çıkarmaya başladım. Karşılaştığım evraklar tamamen el yazması ve orijinal nüshalardı. Yemek yemeyi bile unuttuğum o gün, hayatımın en mutlu anlarındandı. Filibeli Bakkal Arif Efendi ve Sami Efendi gibi zamanının dev hattatlarından icâzet aldığının belgeleri dâhil, kendi eliyle, nesih, sülüs ve ta’lik hat sanatıyla yazdığı ilmiye icâzetnâmesinin de yer aldığı orijinal nüshalarla karşılaşmaya başlamıştım.
    Neler yoktu ki metrukâtta. Masanın üzerindeki evraklar, bir devre adını yazdırmış Elmalılı’nın metrukâtıydı. O hafta tasnifle gelip geçmişti. Elmalılı merhumun torunu M. Hamdi Yazır, uluslararası bir şirketin çok başarılı bir yöneticisi. Randevu almak ve çalışmalarıma kaldığım yerden devam etmek için kendisiyle devamlı haberleşiyorum.

    Elmalılı’nın metrukâtını 3-4 günlük kısa bir zaman diliminde tarayıp, bir daha ki buluşmamıza kadar Arapça, Farsça ve Osmanlıca olan taradığım evrakları tercüme ve transkript yapıyordum. Elmalılı, çok yönlü bir şahsiyet olduğundan, kimi zaman hüsn-i hat eserlerini, kimi zaman meal ve tefsir çalışmalarını, kimi zaman makalelerini, mektuplarını, kimi zaman tercümeleri, mantık, felsefe ve İslam hukuku alanlarında yazdıklarıyla meşgul oluyordum. Bu meşguliyetim sırasında taramaya bile fırsat bulamadığım Elmalılı’nın kendi el yazısıyla tefsir müsveddelerine de hazin hazin bakıyordum.

    2015 yılındaki son görüşmemizde M. Hamdi Yazır Bey, dedesine ait bir kolinin daha olduğunu ve koli ofise geldiğinde beni arayacağını söyledi. Bir kaç ay sonra kolinin ofiste olduğunu haber verdiğinde 2016 başıydı, müsait olduğu bir tarihte buluştuk. Kolinin içerisindekileri yine büyük bir merak ve hassasiyetle tasnif etmeye ve evrakları taramaya başladım. Evrakları bir an önce tarayayım derken bazı şeylerin farkına varamıyorsunuz. İki gün hemen geçivermişti. Hamdi Bey’den ayrıldıktan sonra evrakları yavaş yavaş inceledim.

    İki ay önceki görüşmemizde taramayı sona bıraktığım tefsir müsveddelerine sıra gelmişti. Elmalılı’nın tefsirine ait her ne varsa bir araya getirmiştim. Tasnif ve incelemeye başladığımda, binlerce sayfalık tefsir müsveddeleri içerisinde Mehmet Akif Ersoy’un iki cüzlük mealini ihtiva eden bir defter bulmuştum. Defterin üzerinde “Eşref Edip Bey Vasıtasiyle Elmalılı Hamdi Efendi Hazretlerine” yazıyordu.

    Defter, 18x23 cm ebatlarında, Mehmet Akif’in kendi el yazısıyla temize çektiği Fatiha Sûresi ve Bakara Sûresi’nin başından itibaren 252. âyet-i kerimeye (Lâkin işte şunlar Allah’ın âyatıdır ki sana hak olarak bildiriyoruz ve sen, şüphe yok, peygamberlerdensin) kadar, kırk sayfalık, yani iki cüz meâli içeriyordu.
    Defterin üzerinde “Eşref Edip Bey” ve “Elmalılı Hamdi Bey Hazretlerine” yazması, karton kabının üzerinde öğrenci bilgileri için Arapça yazıların olması, Mehmet Akif Ersoy’u işaret ediyordu. Daha önceden yazı karakterini bildiğim ve tanıdığım halde, şiir ve yazılarındaki el yazmasıyla karşılaştırdım. Hattat olmamız hasebiyle hamdolsun kısa sürede yazının Akif’e ait olduğu ortaya çıkıverdi. Diğer karşılaştırmayı ise, Mustafa Runyun’un daktilo ettiği nüshayı edisyon-kritik ederek yaptım. Sonuç kesindi, meal Mehmet Akif Ersoy’a aitti.

    2) Mehmet Akif Ersoy yaşadığı dönemde ki konumu neydi?

    Akif, vatanına ve milletine aşk derecesinde bağlı, vefalı, güzel ahlak sahibi, doğru sözlü, samimi, dini ve milli konularda tavizsiz, iyi bir hatip, mütevâzi, vakarlı, disiplinli, kanaatkâr, azimli, kararlı…kısacası örnek bir şahsiyetti. Akif, iyi bir eğitim almış, şair, düşünür, veteriner, öğretmen, vaiz, hafız, Kurân mütercimi, milletvekili idi. Bu vasıflardaki bir zâtın toplum içindeki yeri de malumdur.

    3) Mehmet Akif Ersoy Kur’an Mealini neden yayınlanmasını istememiş ve yakılmasını vasiyet etmiştir?

    Akif, mukâvele yaptığı 26 Ekim 1925’ten mukâveleyi feshettiği tarih olan 1932 yılına kadar hükümetin tüm taleplerini reddetmiştir. Bu konuda şu ana kadar yazılan ve çizilenleri iki başlık altında toplanabiliriz:
    Birincisi, Akif tercümesini kendisini tatmin edecek şekle gelmediği için vermemiştir ki bu çok zayıf bir ihtimaldir. Zira Akif, tercümesini temize çekip bitirdiğinde tarih 1928’dir. Akif, yaptığı tercümelerden yedi buçuk cüzlük kısmını da temize çekilmiş haliyle Elmalılı’ya göndermiştir. Elmalılı’nın inceleyip Diyanet İşleri Başkanlığı’na göndermiş olduğu mealleri Akif, mukâvelesini feshetmeden önce de düzeltme bahanesiyle geri almıştır. Burada şu soru akıllara gelmektedir: Akif, kendisini tatmin etmeyen tercümeyi Elmalılı’ya neden göndersin? Noksanları olan mealleri gönderse bile bir notu da beraberinde iliştirerek, incelenmesini ve kendisine geri gönderilmesini yazması gerekmez mi? Ayrıca Akif, Eşref Edip’in nakliyle bizzat kendisi tercümesinin çok güzel olduğu konusunda şunları söylemektedir:
    “Tercüme güzel oldu, hatta umduğumdan daha iyi. Lâkin onu verirsem, namazda okutmaya kalkacaklar. Ben o vakit Allahımın huzuruna çıkamam ve Peygamberimin yüzüne bakamam.”
    Bizim de katıldığımız İkinci sebeptir ki, hükümetin mukavele maddelerine aykırı olarak meâl'i tefsir'den ayrı basmak ve “Türkçe İbadet” veya diğer adıyla “Milli Din” projesinde kullanmak konusundaki kararlılığının ortaya çıkmasıdır.
    Ahmet Hamdi Akseki, 25 Eylül 1927 tarihli mektubunda Elmalılı Hamdi Yazır’a şunları yazar:
    “Üstâd-ı Hakîm Efendi Hazretlerine
    …Bu mektubu Reis Efendi Hazretlerinin üç dört defa vuku bulan ihtarları üzere yazıyorum. Reis Efendi Akif Beyin vaziyyetine çok müteessirdir. Bu sebeple bendenizde çok müteessir oldum. Çünkü daima kırıcı sözlere muhatap, daha doğrusu her an muâtep olmaktayım. Efendi Hazretleri de çok sıkıldığından ve herkes nazarında rezil olduğu (ta’bir kendisinindir) söylediler. Hamdi Efendi hazretlerine yazınız, bu ne olacaksa bir an evvel anlayalım, buyrudular. Bu sene tab’a başlamak bizce çok muvafık olacaktır. Akif Beyin maksadını zât-ı âliniz her halde anlamışsınızdır. Ne yapmak lazımsa lütfen bildiriniz. Bu sebeble şimdiye kadar Akif Beyden kaç cüz gelmiştir, velân devam ediyor mu? Akif Beyin katî fikri nedir? Bizim fikrimiz tekrar ediyorum mukâvelenâme ahkâmına riâyet edecekse tercümeleri behemehâl isteyeceğiz. Böyle gayr-i memdûd bir zaman için durmak gayr-i mümkündür. Hamd olsun zât-ı âlinizin deruhte ettiği kısm ilerledi ve bunu bu gün tab’a başlamak mümkün olacaktır. Zât-ı âlinizin de pek a’lâ derseniz hemen başlayacağız. Fakat Akif Beyin deruhte ettiği kısım ne olacak? Böyle olacağını bilseydik hepsini zât-ı âlilerine tevdi’ ederdik. Fakat…”
    Elmalılı’nın, Aksekili’nin mektubuna verdiği cevapta çok nettir:
    “Muhterem Evlad,
    25 Eylül 1927 tarihli bir mektubunuzu şimdi aldım. Akif Bey’den suâl ediyorsunuz. Böyle bir vesile bahsetmiş olduğunuza teşekkür ederim. Akif Bey’in maksadını zât-ı âlinizin benden daha iyi anlayacağınızı ve anlayabileceğinizi zan ediyorum...”
    Aslında konu çok net ve açıktır. Mehmet Akif Ersoy gibi bir zâtın asla kabul edemeyeceği bu projeye âlet olmayı reddetmesidir. Akif, ikinci sebepten dolayı mealini Ankara’ya vermemiş, kendisinin de meâlini yayınlamaya ömrü yetmemiştir.

    Hatırlayacağımız üzere, 1928'de Anayasa'dan "Devletin dini, din-i İslâm'dır" maddesi kaldırılmıştır ve aynı yılın Haziran ayında Dini Islahat Beyannamesinin Türkiye'nin gündemine oturmuştur.

    İstanbul Göztepe Camiinde, Dârülfunûn İlahiyat Fakültesinde ve benzeri yerlerde namazı Türkçe tercüme ile kılma girişimlerini haber alan Mehmet Akif, yaptığı tercümenin maksat ve hedefini kesin anlayınca, Diyanet İşleri Reisliği’ne teslim ettiği tercümeleri düzeltme yapacağı bahanesiyle geri aldı ve mukaveleyi hemen feshetti. Aldığı bin liralık avansı da Elmalılı’ya gönderdi. Mehmet Akif'in mukaveleyi feshinden sonra, yapılan bir mukavele ile meal de Elmalılı'ya verildiğinde tarih 22 Mayıs 1932 idi.

    Yakılmasını vasiyet etme konusuna gelince; kanaatimizce Akif’in, İhsan Efendi’ye:” Ben sağ olur da gelirsem, noksanlarını ikmâl eder, ondan sonra basarız. Şayet ölür de gelemezsem bu eseri yakarsın!" şeklindeki vasiyeti, vefatından sonra muhtemel yapılacak baskıları önleme ve ortadan kaldırma girişimidir. Ne Akif’in, ne de İhsan Efendi’nin meali yakmak gibi bir niyetleri asla bulunmamaktadır. Mustafa Âsım Köksal hocanın dediği gibi, bu kadar kıymetli bir eserin yakılması suçtur. Zira 1925 ve 1932 yılları arasındaki mealle alakalı baskılar o kadar şiddetli ve çeşitlidir ki, bütün bunlara rağmen Akif, teslim etmeyerek mukâvelesini bile feshettiği mealini niçin tamamlamıştır? Madem bir tehlike var, meali hiç yapmazsınız ve vazgeçtim, bıraktım diyerek korktuğunuz şeyi en kısa yoldan engellemeyi düşünmez misiniz? Diğer taraftan, kendinizin bile korumakta zorlandığınız bir eserinizi başkasına koruması için neden veresiniz? Dönünce noksanlarını ikmâl ederiz, basarız dediğiniz eser, basılıp dağıldıktan sonra, Türkiye’ye gitmeyecek mi? Aslı bile tehlikeli görülüp yakılması istenen eser, yakılması vasiyet edilen kişi tarafından neden çoğaltılsın? Ayrıca, bu kadar üzerinde titizlikle durulan eser, İhsan Efendi’nin talebesinin elinde Tevbe Sûresinin sonuna kadar daktilo edilecek zamanda neden ortada olsun? Madem eserin sahibi tarafından “Ölürsem yakarsın” denilen eser, Akif’in vefatı olan 1936 yılında neden yakılmamıştır? İhsan Efendi neden vasiyeti yerine getirmeyip, oğluna havale etmiştir? 1936 – 1961 yılları arasında tam 25 yıl zarfında, Mustafa Runyun’dan başka hiç kimsenin mealden haberi olmamış mıdır ve başkaları tarafından da istinsah edilmemiş midir?

    4) “Milli Din” projesi nedir, açıklarmısınız?
    Türkçe ibadet konusu 1931-32’li yıllarda bizzat Mustafa Kemal’in kontrol ve denetiminde yapılmıştır. Atatürk ibadetlerin anadilde yapılmasından yana şunları söylemiştir:”İnsan anasına nasıl anadiliyle hitap ediyorsa, Allah’ına da anadiliyle hitap etmelidir.” 1932 yılının Ramazan ayında “münevverler” dediği bazı hocaları seçip, Dolmabahçe’ye çağırır, onlara ezanı, tekbir ve kâmeti Türkçeye çevirmelerini söyler. İslam’ı Türkleştirmek, milli din haline getirmek için Dr. Reşit Galip’e (ö. 1934) görev verir, o da bu doğrultuda bir proje hazırlar. Galip, projesine “Müslümanlık; Türk’ün Millî Dînî” adını verir. Bu projede, özellikle Müslümanlığın bir Türk dini olduğu, bunun dilinin her kişinin anadili olması gerektiği üzerinde durulur.

    Atatürk “milli din” projesine, Kur’an’ı camilerde cemaate Türkçe olarak okutmakla başlar. Hafız Yaşar Okur’a (ö. 1966) görev verir ve ona (Mehmet Akif’in meâl mukâvelesini feshetmesi ve Elmalılı’nın da tefsirle birlikte basılabilir dediği için vermediği meal elde olmayınca) Albay Cemil Said’in (ö. 1942) Kur’ân tercümesinden seçeceği pasajları halka okumasını söyler. Okur da, Ocak 1932 tarihinde Cuma günü Yerebatan Camii’nde cemaate Arapça’sının ardından Yâsîn suresinin Türkçesini okur. Ayrıca Türkçe dua eder ve duasında yeni kurulan Cumhuriyetin ilelebet yaşamasını, onu kuranların başarılı olmalarını diler. Bundan sonra Atatürk, diğer hocaları da görevlendirir, onlar da camilerinde Türkçe Kur’ân okurlar. 29 Ocak 1932 tarihinde Sultanahmet Camiinde toplanan büyük kalabalığa da, sekiz ayrı hafız Türkçe olarak Kur’ân’dan muhtelif yerler okurlar. Bu konuda en büyük merasim ise yine Atatürk’ün emriyle 3 Şubat 1932 tarihinde Kadir gecesinde Ayasofya camiinde yapılır. Büyük bir kalabalığın izlediği bu programı, Atatürk te radyodan dinler. O gece aynı zamanda ilk kez tekbirler de Türkçe olarak getirilir.

    Atatürk, Kur’ân aşırlarının saz eşliğinde makamlı bir şekilde okunması çalışmalarını, Dolmabahçe’ye çağırdığı hocalara bizzat başkanlık yaparak idare eder ve onlara fikirler verir.

    Atatürk, 1932 yılı Ramazan ayında başlattığı dinde reform hareketlerinin bir devamı olarak hutbeyi tümüyle Türkçeleştirmeye başlar. Bunun için aynı yılın Ramazan ayının sonlarında Hafız Sadettin Kaynak’ı (ö. 1961) çağırır ve ona, Cuma hutbesini tamamıyla Türkçe okumasını emreder. Ayrıca katiyen sarık sarmamasını, fraklı, başı açık ve takım elbise giymiş olarak İstanbul Süleymâniye Camii minberinde hutbe okumasını söyler. Kaynak denileni yapar ve 5 Şubat 1932 tarihinde o yılki Ramazanın son Cuma namazında smokin giymiş olduğu halde, başı açık bir vaziyette minbere çıkar, Süleymaniye Camiinde hutbeyi baştan sona tüm âyet, dua ve sözleriyle Türkçe olarak okur.

    Tekbir ve ezanın Türkçeleştirme çalışmaları da murakabesi altında yapılan Atatürk, Ali Rıza Sağman’ın (ö. 1965) bulunduğu imamlar grubuyla ezan ve kâmeti Türkçeleştirir. İlk Türkçe ezan 29 Ocak 1932 tarihinde Hafız Rıfat Efendi (ö ?) tarafından Fatih Camii minarelerinden okunur ve 8 Şubat 1932 tarihine kadar bütün camilerde okunmaya başlar. Ezan, 16 Haziran 1950 Ramazan ayına kadar tam 18 yıl Türkçe okunur.

    Ezan, tekbir ve duaların Türkçeleştirilmesinin ardından Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi, Diyanet tarafından belirlenen üç farklı salât ve selâm tercümesini, bir ta’mimle 6 Mart 1933 günü tüm müftülüklere gönderir ve bundan sonra salât ve selamın da Türkçe olarak okunmasını emreder. Gönderilen tamimdeki salât ve selam şöyledir:” Ey Tanrı elçisi Muhammmed, salât sana selâm sana.”

    Dinde reform girişimleri, pek çok Batılı diplomatın ve araştırmacının iltifatlarına ve takdirlerine mazhar olur. Ankara’da görev yapan Amerika büyükelçisi Charles Sherrill (ö. 1936) Mustafa Kemal’i, Martin Luther’e ( ö. 1546) benzeterek, onu Türk Luther’i olarak takdim eder.

    5) Merhum Mehmet Akif Ersoy’u merkez alarak baktığımızda onun döneminde çevresiyle olan ilişkisi ve çalışmaları hakkında yeni ve keşfedilecek başka dosyalarda çıkacak mı sizce?

    Akif’in, Ziraat Mektebi’nde öğretmenlik yaptığı yıllarda kaleme aldığı “Zeytin Ağacı” kitabı yeni ortaya çıkanlardan. Zeytin yetiştirmeyle, zeytin ağacıyla ilgili konuların yer aldığı, akademik tarzda yazılmış kitaptan derleme yoluyla tercüme edilmiş bir kitap. Böyle vel^üd şahsiyetlerin elbette daha ortaya çıkacak nice çalışmaları olacaktır.

    6) Mehmet Akif Ersoy hakkında başka çalışmalarınız var mı?

    Elbette. Birisini sizlerle paylaşayım. Malumunuz 26 Ekim 1925’te Akif ve Elmalılı ortak bir çalışmaya imza atarlar. Elmalılı Kur’an tefsirini, Akif’te Kur’ân mealini üstlenir. Lakin 1932 yılında Akif mukaveleyi fesheder ve zaten uzaklaştığı çalışmadan tamamen çekilir. Bu çalışma beraber yürütülseydi, basılan tefsirin içindeki meal Akif’in meali olacaktı. Yaptığımız çalışmayla, Elmalılı’nın tefsirinin meal kısmına Akif’in mealini koyuyoruz ve beraber başlanılan bu çalışmayı orijinal halinde yayınlamayı düşünüyoruz.

    7) Elmalı Hamdi Yazır ile Mehmet Akif hakkında neler anlatmak istersiniz?
    Güzel ahlâkın zirvesinde, her yönleriyle örnek, iki güzîde insan. Çilelerin, olumsuz şartların içinde yılmadan, usanmadan dînine ve milletine hizmet etmeyi şereflerin en yücesi kabul etmiş, doğru bildikleri yoldan asla taviz vermemiş mümtaz şahsiyetler. Bir milletin gönlünü fethetmiş, hâlâ muhabbetleri sînelerde taze duran gönül insanları. Makamlarının en âlâ olmasını diliyor, milletimizin ümmetin kandilleri olan nice Mehmet Akif ve Elmalılı’ları yetiştirmesini Rabbimizden niyaz ediyorum.

    8) Sizi Akif’in Kur’an Mealiyle daha iyi tanıdık. Elmalı Hamdi Yazır ile Mehmet Akif’in mektuplaşmalarını da bulup Yeni Şafak Gazetesi’nde “Tarihi Yazı Dizisi” başlığıyla yayınladınız. Peki, önümüzdeki günlerde Akif ve Elmalılı’ya ait çalışmalardan yayınlanacak eserler olacak mı?

    Yıllardır merak edilen konulara ışık tutacak, bir devri anlatacak çalışmalarımız olduğu gibi, sergi noktasında da çalışmalarımız devam etmektedir. İnşallah tamamlamayı Rabbimiz müyesser kılar.


    Not: Bu Röportaj Ayraç Dergisi, 92. sayı, Haziran 2017, Roger Garaudy özel sayısında yayınlandı.

    Yunus Özdemir.
  • Yusuf Kaplan

    Sancaktepe Kitap Fuarı'ndan izlenimler ve kitaplar...

    Sancaktepe Belediyesi, bu yıl 8. kitap fuarını düzenledi. Bendeniz ilk defa katıldım fuara. Fuardan bir konferans verdim pürdikkat dinlenen ve güzel sorularla zenginleşen, derinleşen.
    Konferans için ayrılan büyükçe çadıra girdiğimde salon dolmuştu.
    Beni bu kadar sevindiren çok nadir fuarlara katıldım. Salonun yarısı ellerinde defter, kalemlerle öğrenci arkadaşlar tarafından işgal edilmişti.
    Biz hocalar, talebe gibi talebe arayan hocalar bu tür manzaraları görünce kendimizden geçer, şükrederiz Rabbimize.
    Konferansta dört nala koştum ben de tabir caizse... Süre uzatıldı. Durmadım, koşuya devam ettim ama rahatsızlığım nedeniyle konulmakta zorlanmaya başlayınca durdum, toparladım, soruları aldım ve güzel bir konferansı daha böylece sonlandırdım.
    Fuarın gerek mekân gerekse yayınevi açısından genişletilmeye, zenginleştirilmeye ihtiyacı var. Türkiye’de yayıncılıkta öncü olan yayınevleri bu tür fuarlarda mutlaka olmalı.
    Halkımızın fuara ilgisinin yoğun olduğunu gördüm; kitaba değilse de fuara ilgi iyiydi. Önümüzdeki yıllarda fuar çeşitlenir ve zenginleşirse kitaba ilgide katlanan bir artış gözlenecektir.
    Fuarı düzenleyen kardeşlerimi tebrik ediyor, heyecanlarının ve gayretlerinin aratarak sürmesini diliyorum.
    Fuardan topladığım kitaplara gelince...
    Fuarda bir iki yayınevinin standına ancak uğraşabildim: Çizgi Kitabevi Yayınları, Cağaloğlu Yayınları ve Üsküdar Yayınları.
    Çizgi standında her zaman Ali Yılmaz kardeşimle eşi Aliye Özkul Hanım vardı, kendi kitaplarıyla.
    Çizgi, yeldeğirmenlerine karşı savaşan bir yayınevi. Sadece fikre, niteliğe ve sürekliliğe önem veren güzel yayınevlerine en biri ülkemizin. Bir Çizgi Kitaplığı var artık: 900 küsur kitaba ulaşılması bunun göstergesi.
    Çizgi’nin en önemli yayını, Osmanlı Felsefesi Kitaplığı. Osmanlı felsefesinin son dönem metinlerini Arap harfleriyle, olduğu gibi latinize ederek ve bir de sadeleştirerek üç nüshayı bir arada yayımlıyorlar! Kültürün bu kadar hiçleştiği, popüler kültüre indirgendiği bir ortamda böyle bir yayıncılık tam anlamıyla devrimdir ve her tür takdirin üzerindedir.
    Osmanlı Felsefe Kitaplığının bütün kitaplarını alın derim.
    Hem Osmanlıcanız gelişsin hem de Meşrûtiyet dönemine ait bu kitapların aslında nasıl çaplı bir entelektüel hayat olduğunu görün ve neyi yitirdiğimize hayıflanmak yerine dizini bükün, Çizgi’nin kitaplarını okumaya başlayın.
    Çizgi’nin dişer kitaplarına geçmeden, iki önemli dergisinden sözetmek isterim.
    Özne, kitap boyutlarında yayımlanan bir felsefe dergisi. 40. Kitaba geldi. Aristoteles, Heidegger, Hegel, Marx, Kierkekaard, Hegel gibi düşünürler için hazırlanan Özne’lerin hepsini edinin. Çizgi’den İslâm düşüncesinin kurucu düşünürleri için de özel sayılar yayımlamalarını beklediğimizi hatırlatmak isterim burada.
    Özne’nin konu eksenli sayıları da var: Tarihe Felsefeyle Bakmak, Medeniyet Tasavvurları, Türkiye’de Felsfenin Yüzyılı, Sinema ve Felsefe gibi başlıklarla hazırlanan özel sayıları da kaçırmayın kesinlikle.
    Çizgi’nin ikinci dergisi, Türkiye’nin en özgün sosyoloji dergisi Sosyoloji Divanı. Derginin son iki sayısı, Dünyanın Sosyolojileri ve Kuşaklar Sosyolojisi başlıklı özel sayılar olarak yayımlanmış. Derginin önceki sayılarını daha önce tanıttığım için burada sadece şu kadarını söylemekle yetiniyorum: Sosyoloji Divanı, bu topraklara özgü bir sosyal teori geliştiremeye çalışan ve bu tür bir sosyal teorinin imkânlarını keşfetme kaygısı güden özgün bir dergi. Bütün sayılarını mutlaka edinin, diyorum.
    Güngör Karauğuz’un Hitit medeniyetinin siyasî anlaşma metinlerini, mitolojisini, kültürünü araştıran kitapları en özgün kitapları Çizgi’nin. Bu ülkede Hitit romantizmi yapanlar, hiç bir Hitit metni okumadan hâtiçten gazel okudular. Şimdi önümüzde metinler var artık.
    Kubilay Aktulum’un Sinema ve Metinlerarasılık, Müzik ve Metinlerarasılık başlıklı kitapları da alanında öncü metinler olarak görülmeyi hak eden emek mahsulü çalışmalar.
    Son olarak Nicholas Tate’in Eflatun’dan Aristo’ya, Kant’tan Nietzsche’ye kadar belli başlı düşünürlerin eğitim felsefelerini işleyen Ne İçin Eğitim başlıklı nefis bir kitabı hararetle tavsiye ederek yazıyı noktalayayım. Bir notum var bu kitapla ilgili: Çevirmen, “üniversite hocası”nı “öğretmen” diye çevirmiş! Yok böyle bir şey! Üniversitede öğretmen yok, hoca vardır, lütfen yahu. Komikleşmeyelim.
    Yerim bitti.
    Bugün fuarın son günü. Çizgi, Tolstoy’un bütün kitaplarını yayımlayarak güzel bir yayıncılık başarısına imza atan Cağaloğlu Yayınları standına ve Ataullah İskenderî’nin nefis klasik metinlerini, hikmetlerini yayımlayan Üsküdar Yayınları standına mutlaka uğrayın, diyorum.
    Vesselam.
  • "ABD' de yayımlanan haber dergisi Newsweek 'tüm zamanların en iyi 100 kitabı' listesini yayımladı.Liste, aralarında İngiliz Daily Telegraph ve The Guardian gazeteleri ile ABD'li talk show sunucusu Oprah Winfrey'nin Kitap Kulübü'nün de bulunduğu 10 farklı en iyi kitap listesinin tercihlerine dayanarak oluşturuldu
    1.Savaş ve Barış / Lev Tolstoy
    2.1984 / George Orwell
    3.Ulysses / James Joyce
    4.Lolita / Vladimir Nabokov
    5.Ses ve Öfke / William Faulkner
    6.Görünmez Adam / Ralph Ellison
    7.Deniz Feneri / Virginia Woolf
    8.İlyada ve Odysseia / Homeros
    9.Gurur ve Önyargı / Jane Austen
    10.İlahi Komedya / Dante Alighieri
    11.Canterbury Hikayeleri / Geoffrey Chaucer
    12.Gulliver'in Gezileri / Jonathan Swift
    13.Middlemarch / George Elliot
    14.Ruhum Yeniden Doğacak / Chinua Achebe
    15.Çavdar Tarlasında Çocuklar (Gönülçelen) / J.D.Salinger
    16.Rüzgar Gibi Geçti / Margaret Mitchell
    17.Yüzyıllık Yalnızlık / Gabriel Garcia Marquez
    18.Muhteşem Gatsby / F.Scott Fitzgerald
    19.Madde 22 / Joseph Heller
    20.Sevgili / Toni Morrison
    21.Gazap Üzümleri / John Steinbeck
    22.Geceyarısı Çocukları / Salman Rüşdi
    23.Cesur Yeni Dünya / Aldous Huxley
    24.Mrs. Dalloway / Virginia Woolf
    25.Native Son / Richard Wright
    26.Amerika'da Demokrasi / Alexis de Tocqueville
    27.Türlerin Kökeni / Charles Darwin
    28.Heredot Tarihi / Heredot
    29.Toplum Sözleşmesi / Jean-Jacques Rousseau
    30.Kapital / Karl Marx
    31.Prens / Niccolo Machiavelli
    32.İtiraflar / St. Augustine
    33.Leviathan / Thomas Hobbes
    34.Pelopponnes Savaşlarının Tarihi / Tukididis
    35.Yüzüklerin Efendisi / J.R.R. Tolkien
    36.Winnie The Pooh / A.A Milne
    37.Aslan, Cadı ve Dolap / C.S Lewis
    38.Hindistan'a Bir Geçit / E.M. Forster
    39.Yolda / Jack Kerouac
    40.Bülbülü Öldürmek / Harper Lee
    41.İncil
    42.Otomatik Portakal / Anhtony Burgess
    43.Ağustos Işığı / William Faulkner
    44.Siyah İnsanların Ruhları / W.E.B.Du Bois
    45.Engin Sargossa Denizi / Jean Rhys
    46.Madam Bovary / Gustave Flaubert
    47.Kayıp Cennet / John Milton
    48.Anna Karenina / Leo Tolstoy
    49.Hamlet / William Shakespeare
    50.Kral Lear / William Shakespeare
    51.Othello / William Shakespeare
    52.Soneler / William Shakespeare
    53.Çimen Yaprakları / Walt Whitman
    54.Huckleberry Finn'in Maceraları / Mark Twain
    55.Kim / Rudyard Kipling
    56.Frankestein / Mary Shelley
    57.Süleyman'ın Şarkısı / Toni Morrison
    58.Guguk Kuşu / Ken Kesey
    59.Çanlar Kimin İçin Çalıyor / Ernest Hemingway
    60.Mezbaha 5 / Kurt Vonnegut
    61.Hayvan Çiftliği / George Orwell
    62.Sineklerin Tanrısı / William Golding
    63.Soğukkanlılıkla / Truman Capote
    64.Altın Defter / Doris Lessing
    65.Kayıp Zamanın İzinde / Marcel Proust
    66.Büyük Uyku / Raymond Chandler
    67.Döşeğimde Ölürken / William Faulkner
    68.Güneş de Doğar / Ernest Hemingway
    69.Ben, Claudius / Robert Graves
    70.Yalnız Bir Avcıdır Yürek / Carson Mc Cullers
    71.Oğullar ve Sevgililer / D.H. Lawrence
    72.Kralın Adamları / Robert Penn Warren
    73.Git Onu Dağda Anlat / James Baldwin
    74.Charlotte'un Sevgi Ağı / E.B. White
    75.Karanlığın Yüreği / Joseph Conrad
    76.Gece / Elie Wiesel
    77.Tavşan Kaç / John Updike
    78.masumiyet Çağı / Edith Warton
    79.Portnoy'un Feryadı / Philip Roth
    80.Bir Amerikan Trajedisi / Theodore Dreiser
    81.The Day of the Locust / Nathanael West
    82.Yengeç Dönencesi / Henry Miller
    83.Malta Şahini / Dashiell Hammett
    84.Kuzey Işıkları Üçlemesi / Philip Pullman
    85.Death Comes for the Archbishop / Willa Cather
    86.Düşlerin Yorumu / Sigmund Freud
    87.Henry Adams'ın Eğitimi / Henry Adams
    88.Mao'dan Sözler / Mao Zedong
    89.Dinsel Deneyim Çeşitleri / William James
    90.Brideshead Revisited / Evelyn Waugh
    91.Sessiz Bahar / Rachel Carson
    92.İstihdam, Kazanç ve Para Genel Teorisi / John Manyard Keynes
    93.Lord Jim / Joseph Conrad
    94.Goodbye to All That / Robert Graves
    95.The Affluent Society / John Kenneth Galbraith
    96.Söğüt Ağaçlarındaki Rüzgar / Kenneth Grahame
    97.Malcolm X'in Otobiyografisi / Alex Haley ve Malcolm X
    98.Eminent Victorians / Lytton Strachey
    99.Renklerden Mor / Alice Walker
    100.İkinci Dünya Savaşı / Winston Churchill