• "Bu insanlar için değer mi sorusuna verdiği yanıt şuydu: Değmez!"
  • Acı insana çok şey öğretiyor. En çokta hayatın anlamsız kavgalar, tartışmalar, kötülükler, nefretler, kinler için bomboş bir yer olduğunu. Geldik gidiyoruz ne de olsa. Değer mi hesap defterine kötülük yazdırmaya diye sormuşumdur kendime, sonuç hep aynı Değmez!!!
    Hep bir silkelenmişimdir var olduğum bu dünyada bu var olan düzensizliğin, kötülüğün içinde, tüm kötülüklere ve kötü insanlara rağmen ben düzgün, doğru, dürüst yaşamımı sürdürmek için, iyi ve güzel izler bırakmak için ne yapabilirim??? Bu dünyadan göçme vakti geldiğinde yanımda ne götürebilirim diye. Ben torbamı iyilik, güzellik ve dürüstlük ile doldurmak için elimden geleni yapmak için yaşayanlardan olmak istiyorum ve inşallah hep öyle olur... 🌿
  • "Kendimi bildim bileli bir şey arıyorum..niçin burada olduğumuzu.Burada ne yapıyoruz? Kimiz biz?Eğer bu cevabın sadece bir bölümünü bile verecek fırsat ise bu bence insanın hayatına değer.
    Sence değmez mi?"
    Contact_Mesaj 👽👽
  • Tanrının bize yaşama gelme hakkı vermezken (cebri varoluş), gitme hakkı vermesi (ihtiyari yokoluş) ilginç, tanrının varlığını ve yaşamın anlamını sonuna kadar tartışmaya açar bu tercih hakkı.

    Camus, Sisifos Söylencesi’nde şunu derken haklıydı belki de: “Hakiki bir tek felsefe sorunu vardır: intihar.” Kalmaya değer mi bu hayat, değmez mi?

    Garip ki kendisi Yabancı’da intihar etmemekten yana tavır koymuştur: “Bazen günün sonunda bir insanın başardığı en büyük şey intihar etmemiş olmasıdır.”

    Çünkü yaşamak ona göre Mutlu Ölüm’de dediği üzere ölmekten çok daha büyük cesaret gerektirir.
  • 632 syf.
    ·5 günde·9/10
    Spoiler İçerir.
    Oğuz Aktürk ''Alıntılarla Yaşıyorum'' okuma grubunda bu ay Oblomov kitabını okuduk. Grubu herkese tavsiye ederim, yeni katıldım, gayet güzel.

    Kitap alegorilerle dolu, derin bir kitap. Bu alegorileri ve göndermeleri incelemede de vereceğim:

    Uzanmak İlya İlyiç için ne hastalarda ya da uykusu gelmiş
    insanlarda olduğu gibi bir zaruret, ne yorgun bir kimsedeki
    gibi geçici bir ihtiyaç, ne de uyuşuk bir insandaki gibi bir
    zevkti; bu onun tabii hali idi.
    (s. 6)
    Oblomov, habire uzanıp, uyuyan, başka da bir şey yapmayan biri. Onun ihtiyaçlarını hizmetçisi Zahar sağlıyor, ona yardım ediyor, yedirip, içiriyor. O sadece uyuyor. Böyle olunca da insanın şunu diyesi geliyor:
    ''Neye yararsın bilmem? İnsan değilsin sen: Pelte gibi bir şeysin.''
    (s. 58)
    Oblomov, yeni yaşamını yadırgamış, ona uyamamıştır ve geldiği o sönmüş, cılızlaşmış dünya ile yeni dünya arasında sıkışıp kalmıştır. Gün geçtikçe yaşamla arası açılmış, sonunda toplum dışı bir insan, ''kendini taşıyamayan bir yük'' olmuştur.
    Fakat Oblomov'un böyle olması, varoluşunu sorgulamaması aileden kaynaklı bir şey. Ailesi zengin, rahat bir aile. Babası da annesi de ortalıkta boş boş geziniyorlar, hiçbir iş yokken kendilerine iş çıkarmaya çalışıyorlar. Ne dert var ne tasa! Düşünmek yok, bir şey yok. Oblomovka'da tembellik, uyku düşkünlüğü ve cehalet tüm insanları esir almıştır. Burada herhangi bir yaşam belirtisi yoktur, ''her şey saçlar ağarıncaya kadar uzayan bir ömür ve uykuya benzeyen sakin bir ölüm vadeder.'' Böyle olunca da Oblomov'a babasından, annesinden bu rahatlık geçiyor. Hayattaki tek amacı rahatlık oluyor, başka bir şey değil.
    ''Bir tek solgun, üzgün çehre görmeyeceksin; hiçbir derdin olmayacak, ne Danıştay davaları, ne borsa, ne şirket, ne rapor, ne bakan, ne rütbe, ne terfi... Bütün konuşmalar candan olacak. Evden taşınma derdin olmayacak... Yalnız bu nelere değmez! Bir de buna hayat değil diyorsun.''
    (s. 222)
    Aslında bu kitapta Gonçarov, bize 21. yy. insanını da açıklamıştır. Özellikle bu günlerde evde oturuyoruz, bazen tembel tembel hiçbir şey yapmadan televizyon, telefon karşısında duruyoruz. Zaten bu çağ rahatlık çağı olduğunu için, gelişimimiz ve olgunlaşmamız zorlaşıyor. Dikkat ederseniz, Oblomov'un da olgunlaşması oldukça zor oluyor.

    Yeri gelmişken, kitaptaki Oblomovka'nın alegorisinin ne olduğunu açıklayalım:
    ''Oblomovka, yaşayışı, gelenekleri, inanışları, aile kuruluşu,
    çalışma düzeniyle eski Rusya'dır. Oblomov'un rüyasında
    gördüğü bu çiftliği anlatırken, Gonçarov, eski Rusya'nın, yeni
    bir görüşle, destanını yazmıştır. Ama 1850'de Oblomovka o
    kadar sönmüş, o kadar cılızlaşmıştır ki, Oblomov bile orada
    barınamamış, Rus şehirlerinde yeni başlayan, fakat
    Oblomovka'da yetişen bir adamın kavrayamayacağı,
    benimseyemeyeceği bir hayata doğru sürüklenmiştir. İşte, bu
    iki dünya arasında açıkta kalan bir insan, Rusya'da o tarihte
    yaşayan sayısız insanın temsilcisidir. Oblomovka'da
    köylülerin hazırlayacağı ekmeği yemek için büyütülmüş
    Oblomov, ekmeğini kendi kazanan insanlar arasında ne
    yapacağını şaşırır; böyle bir hayat için ta küçükten
    hazırlanmamış olan iradesi yavaş yavaş söner, hayatla arası
    her gün biraz daha açılarak, sonunda toplumdışı bir insan,
    kendini taşıyamayan bir yük olur.''
    (Önsöz)
    Fakat Oblomov da bir işe yaramadığını, yarayamadığını biliyor. Bunun için de üzülüyor. Fakat elinden bir şey gelmiyor, giden gidiyor. Ne yazık ki, hayal dünyasında yaratıcı olan Oblomov, gerçek ile karşılaşınca sarsılır, rahatı kaçar, sıkılır, üzülür...
    O, yatağa ve rahatlığa mahkûm bir insan oluyor. Tembelliğine kurban gitmiş olan bir ''ikon'' oluyor bizim için.
    ''Yarım kalmış bir adam olduğunu, ruh güçlerinin
    gelişmekten kaldığını, hayatına bir ağırlığın çöktüğünü
    düşündükçe içi parçalanıyordu. Başkalarının zengin, hareketli
    hayatını kıskanıyor; kendi hayatının yolunu ağır bir kaya
    parçasıyla tıkanmış, daracık, zavallı bir keçiyolu gibi
    görüyordu.''
    (s. 115)
    — Hayatından bezmişe benziyorsun, dedi.
    — Evet, doğru söylüyorsun, bezmişim, Andrey.
    (s. 208)

    Bir gün âşık oluyor. Aşk onu kısmen diriltiyor. Geziyor, tozuyor. Aşkını düşünüyor, uyumamaya özen gösteriyor, kul köle oluyor. Zaten bu ''aşkla dirilme'' konusu birçok kitapta belirtilmiştir. Suç ve Ceza'da da vardır, Martin Eden'da da. Bu insanların aşkı yükselme dönemi de yaşamıştır, gerileme dönemi de.
    ''Oblomov, her sabah uyanır uyanmaz, Olga'nın, elinde bir
    leylak dalı tutan hayalini karşısında görüyordu. Uykuya
    dalarken, yürürken, okurken, hep onu düşünüyordu. Gece
    gündüz hep onunla konuşuyordu. Olga'nın halinde ve
    tabiatında yaptığı yeni keşifleri İcatlar ve Keşifler Tarihi'ne
    ilave ediyordu. Ona rastlamak için türlü çareler arıyor, kitap
    gönderiyor, sürprizler hazırlıyor...''
    (s. 291)
    Aşk ikisini de geliştiriyor, olgunlaştırıyor. Fakat bir gün Olga gerçekleri anlıyor, Oblomov'a söylüyor:
    ''Seni dirilteceğimi sanmıştım. Benim için hayata bağlanırsın, diyordum. Ama sen çoktan ölmüşsün. Bu kadar aldanacağımı tahmin etmiyordum. Hep umuyor, bekliyordum...''
    (s. 462)
    Fakat Oblomov, çoktan kendi kendinden soyutlaşmış, ''ölmüş'' bir adam. Kendinden vazgeçmiş, pencerenin kenarında uzanıyor, Zahar'a bağırıyor, sadece işlevsizliğini düşünüyor...
    ''— Niçin her şey böyle berbat oldu? Sana kim beddua etti
    İlya? Ne günah işledin? İyi yüreklisin; zekisin; duygulusun,
    soylusun. Ama gene de eriyip gidiyorsun. Seni için için yiyen
    nedir? Bu hastalığın bir adı yok mu?
    Oblomov zor işitilir bir sesle:
    — Var, dedi.
    Olga yaş dolu gözleriyle sorar gibi baktı. Oblomov:
    — Oblomovluk, diye mırıldandı.''
    (s.466)

    Gerçekten de acı, insanı en fazla geliştiren, olgunlaştıran şeylerdendir. Dostoyesvki diyor ya Suç ve Ceza'da: ''Acı, engin bir bilinç ve derin bir yürek için her zaman gereklidir.'' diye. İşte Olga'da aşk acısı ile olgunlaşıyor, aşk acısı ile büyüyor.
    — Ne kadar büyümüşsünüz, Olga Sergeyevna! dedi.
    Olgunlaşmışsınız. Sizi tanıyamıyorum.
    (s. 506)
    Bu tür bir anda ''olgunlaşmalar'' yazarlara göre hep kadınlarda olur. Çünkü kadınlar acıyı daha yoğun, daha derinden yaşarlar. Erkekler ise daha vurdumduymazdırlar. Aynı şeyi Sefiller kitabında ''Cosette'' karakterinde de görebiliriz. O karakter de acılarla yoğrulmuş bir karakterdir, o da bir kadındır ve bir anda olgunlaşır.

    Sonradan Stoltz Olga'yı kendine alıyor, benimsiyor. Aslında, Ştoltz'un Oblomov'a yaptığı şeyin iyi mi kötü mü olduğu, Brutus'ün ihaneti kadar tartışılacak bir konu. Dante olsaydı, eminim onu da şeytana sonsuza dek yem ettirirdi. -Brutus gibi-
    ''Gonçarov, Ştoltz-Oblomov karşıtlığında eski ve yeni
    Rusya'yı, Doğu'yla Batı'yı karşı karşıya koymuştur.''
    (Önsöz)
    ''Zenginleşen, büyük bir işadamı olan Ştoltz, Dostoyevski'nin,
    hele Tolstoy'un nefret ettiği insanlardan biridir.''
    (Önsöz)
    Ayrıca Ştoltz, Olga'nın neden Oblomov'u sevdiğini de açıklıyor:
    — Onda sevdiğin şey zekâdan daha değerli bir şeydi; onun
    dürüstlüğünü, vefalı yüreğini sevdin. Saf altın gibi taşıdığı bu
    değer onun doğuşunda vardı, hayat o yanını hiç değiştirmedi.
    Birçok zorlukla karşılaştı, donuklaştı, uyuştu, neşesi, zevki
    bozuldu, yaşama gücünü yitirdi. Ama yüreği hiç bir sahteliğe
    düşmedi, lekesiz kaldı. En çekici kötülük onu ayartamaz,
    hiçbir güç onu doğru yoldan çıkaramaz. Bütün kötülükler
    etrafını alsa, dünyanın altı üstüne gelse Oblomov kötülüğün
    ardından gitmez, her şeye rağmen temiz, dürüst ve iyi kalır...
    (s. 588-589)

    ''Bazen aklıma şu saçma düşünce geliyor: Artık daha ne olabilir? Bu mutluluk... bütün bu hayat nedir? Sevinçler, kederler... tabiat...''
    (s.579)
    Aslında Olga'nın söylediği bu söz, çok önemli bir söz. Hedonizmi taşlayan, onun gereksizliğini açıklayan bir söz. Sadece zevk ve safahat içinde olursak, mutlu olur muyuz? Sorusunu soruyor bize Olga bu alıntı ile dolaylı olarak. Ve bize diyor ki, hayatın gerçeklerini göremeyeceksem, gözümde sadece mutluluk perdesi olacaksa neden yaşıyorum, neden varım? Gerçeklerden kaçarak yaşanır mı? Böylece, hedonizmi de taşlıyor Gonçarov. Gonçarov gerçekten akıllı bir adam.
    ''Özellikle Oblomov'un Rüyası'nda marazi denebilecek bir incelemeye varan bu ikinci plan tasvirlerinde realist edebiyatın her zaman veremediği doyulmaz tablolar vardır. Geçmiş zamanı, adeta beş duyunun birden yardımıyla dirilten bu 'Rüya'yı Marcel Proust okumuş olsaydı, Gonçarov'u kendine en yakın romancılardan sayabilirdi.''
    (Önsöz)

    Oblomov'u okuduğum süre boyunca aklıma şu alıntı takıldı durdu:
    ''Bir zafer elde edemez tembeller,
    ya da şerefli bir başarı,
    mutlu olamaz hiçbir zaman,
    çaresiz teslim edenler duygularını,
    yüzleşmeyen kendi talihiyle
    yumuşak bir tembelliğe açar kollarını.''
    -Miguel de Cervantes, Don Quijote

    Fakat Lenin diyor ki:
    "Rusya üç devrim geçirdi, ama gene de Oblomov'lar kaldı;
    çünkü Oblomov'lar yalnız derebeyler, köylüler, aydınlar
    arasında değil, işçiler, komünistler arasında da vardır.
    Toplantılarda, komisyonlarda nasıl çalıştığımıza bakarsanız,
    eski Oblomov'un içimizde olduğunu görürsünüz. Onu adam
    etmek için daha çok zaman yıkamak, temizlemek, sarsmak,
    dövmek gerekecektir."
    (Önsöz)

    Faydam dokunduysa ne mutlu bana. Keyifli ve verimli okumalar.

    KAYNAKÇA VE ÖNERİ MAKALELER:
    1- https://dergipark.org.tr/...era/issue/1242/14586
    2- https://dergipark.org.tr/...b/issue/54252/605568
  • 112 syf.
    Kurbana değil saldırgana acımak, kurbandan taraf değil de saldırgandan taraf hissetmek, saldırganla özdeşleşmek mümkün olabilir mi? Düşününce tüylerimizi diken diken eden bu durumun ilk bakışta olamayacağını düşünürüz genellikle, ama eğer saldırganı mükemmelleştirilmiş insanî değerlerle donatıp kurbanı ve hayatını da bu donatının aksesuarı haline getirebilen ve tutarlı görünen bir felsefenin gücünü arkanıza alırsanız, insanların kurbanı ve mağduru unutup saldırganla kendilerini özdeş hissetmelerini sağlayabilirsiniz.

    Camus, öleceğimizi bildiğimiz halde hayatımıza değer vermemiz ve anlamsız olan hayata anlam katma çabamızın absürd olduğunu söyler. Camus’nün Yabancı romanının kahramanı Meursault şöyle söyler: “Herkes bilir ki hayat yaşamaya değmez. Aslına bakarsanız insan ha otuzunda ölmüş ha yetmişinde, pek önemli değildi.” (s109) (1). Meursault hepimizin zaman zaman içine düşebildiği anlamsızlık hislerinin pençesinde kıvranırken mi böyle düşünmektedir yoksa nihilizme mi sürüklenmektedir? Nihilizm onun benliğini sarar ve ardından kendi sınırlarını aşıp başkasının hayatıyla ilgili hükümlerini de biçimlendirmeye başlarsa, yani nihilizmini dışsallaştırıp kendinde de geriye sadece absürd kavramı kalırsa nasıl bir Meursault karşımıza dikilecektir? Camus kahramanına cinayet işleterek bu sorunun cevabını bize verir. Camus’nün filozof kahramanının sonlandırdığı hayat, kahramanın kapıldığı absürd fırtınasında önemsiz bir ayrıntı olarak kalmalı mıdır bu noktada, yoksa o da felsefesi yapılmaya değer midir? Kurbanın nihilizmi kendi iradesi ile benimsemiş olduğunu bilsek sorun kalmayacaktır ama nihilizm ona zoraki giydirilmiş bir elbise gibi durmaktadır, çünkü kurban, iliklerine absürdite işlemiş bir başkasının iradesi doğrultusunda öldürülmüştür, kendi seçimini yapamamıştır. Aslında asıl absürd olan kurbanın durumudur. Ama eğer biz saldırganın durumunu absürd olarak nitelersek bir suçu gözardı etmemize yolaçmaz mı bu durum, daha geniş boyutuyla da toplu kıyım ve soykırımların kapısını aralamaz mı?


    1957 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Albert Camus’nün Yabancı romanı bizi bu yönden derin bir çelişki içinde bırakmaktadır. Romanın kahramanı, Cezayir’li bir Fransız olan Meursault, bir Cezayir’li Arap’ı umursamadan öldürür. Kendisi de Cezayir’li bir Fransız olan Camus, romanın felsefesini neden öldürülen Arap’ın hayatı üzerine değil de öldüren Fransız’ın üstüne kurar? Babasını hiç tanımadan büyümüş olan zavallı, yardımsever, saygılı Fransız saldırganın tüm insani yanları bizi saracak derecede ustaca ve ayrıntılı olarak verilirken kurbanın Arap olduğunu bilmek dışında insani hiçbir özelliği romanda yansıtılmamıştır, okur onun ölümü üzerine hiç düşündürülmez, inkarcı bir bakış açısı ile kurban hemen silinir gider. Babasını romanın kahramanı gibi hiç tanıyamadan 1 yaşında iken kaybetmiş olan Camus’nün bu romanı yazdığı 1942 yılından 3 yıl sonra Fransa, 1945 yılında Cezayir’de 1,5 milyon Arap’ın ölümü ile sonuçlanacak olan Cezayir bağımsızlık hareketini bastırma savaşını başlatacaktır.

    Romanın bir sahnesinde, mahkemede savcı “hele bu adamda rastlanan türden bir kalpsizlik toplumu içine sürükleyecek bir uçurum halini alırsa” der (s97). Gerçekten de sanki romandan 3 yıl sonra romanın kahramanının kalpsizliği toplumu içine sürükleyecek bir uçurum halini almıştır ve daha 1 yıl önce işgalci Almanlar’ın istilasından kurtulmuş olan Fransızlar 1,5 milyon Cezayirli Arap’ın katledilmesine sessiz kalır, keza Camus de. Fransızlar ve Camus, romandaki gibi yoketme eylemini değil, tamamen başka şeyleri tartışırlar, katliam kurbanları romanda ölür ölmez silinip giden kurban gibi silinip gidiverirler Fransız halkının gözünde. Meursault aslında bir Arap’ı öldürmekten sanıktır ama mahkemede hakim, savcı, jüri üyeleri ve basın sanığın ahlaki yönüne ve aldırmazlığına odaklanmıştır. Savcı, “bu cinayetin kendisinde uyandırdığı dehşetin, sanığın duygusuzluğunun uyandırdığı dehşetten daha çok olmadığını” söyler mahkemede (s98). Meursault’nun avukatının en fazla 1 yıl ağır hapisle kurtuluruz dediği dava başka bir yöne sapmıştır ve umulmadık konular yargılanmaktadır. Bir Arap’ın hayatından daha önemli olan nedir? Aslında kimse Arap’ın ölümü ile pek fazla ilgilenmemektedir, herşey dönüp dolaşıp sanığın, annesinin ölümüne karşı kayıtsızlığı, annesinin ölümünden bir gün sonra hiçbirşey olmamış gibi yaşamını sürdürmüş olmasına gelip dayanmaktadır. Meursault’nun avukatı, “bu adamı anasını gömdü diye mi suçluyoruz anlayalım” diye isyan eder (s93). Ama savcı “anasını manen öldüren bir adam kendisini dünyaya getirenlerin canına kıyan kimse kadar insanlıktan çıkar (s98). Bugüne kadar bu güç görevimde hiçbir zaman bu derece kutsal ve amansız bir görev bilinciyle ve insana sadece korkunç şeyler esinleyen bu adamın karşısında duyduğum türden bir nefretle, bu derece kendimi dengelememiş ve rahat olmamıştım” (s99) diyerek idam talebinde bulunur. Ancak savcının gayreti ve Camus’nün vicdanı, yine de sanığın kalpsizliğinin yarattığı uçuruma düşmekten kurtaramaz Fransızlar’ı. Hastalık artık bulaşmış, Fransız toplumu da absürde kapılmış ve başka toplumların iradesi dışında onlara nihilizm ihraç etmek zorunluluğu içine girmiştir. Camus bu durumu çok önceden bilinçsizce teşhis edip romanlaştırmış ve yaklaşan kıyımın haberini vermiştir.

    Romanda Arap’ın ölümüne karşı Fransızlar’ın takındığı tavır ile Fransız kamuoyu ve Camus’nün 1,5 milyon Arap’ın öldürülmesine karşı takındıkları tavır arasında da ilginç benzerlikler vardır. Camus Cezayir olayları ile ilgili, doğup büyüdüğü toprakların insanlarının yanında değil, olayların faili olan Fransız devletinin yanında olmuştur. Cezayir bağımsızlık hareketini, paranoid bir bakış açısı ile, Sovyetler Birliği ve Arap Milliyetçiliği’nin demokrasinin beşiği özgür Avrupa’yı güneyden kuşatma projesi olarak görmüştür ve bu nedenle Cezayir’in tam bağımsızlığına karşı çıkmıştır. İspanya’nın Faşist yönetimden kurtulması için uğraşan Camus’nün Cezayir’in bağımsızlığı sözkonusu olduğunda takındığı tavır çifte standartlı iç dünyasını belli etmektedir. Camus Sovyetlere karşı Doğu Almanya, Polonya, Macaristan’daki tüm ayaklanmaları desteklemiştir. Romanın kahramanı gibi hem çok iyi hem de çok kötüdür.

    Romanda dikkat çeken şeylerden biri de Fransız kahramanların insani ve ruhsal derinlikleriyle ele alınırken Arap kahramanların ele alınış biçiminin oldukça yüzeysel olmasıdır. Hatta bay Salamano’nun köpeğinin duygusal dünyası bile önemli bir ayrıntı haline gelir. Buna ek olarak romanın karakterleri ile ilgili önemli bir yarılma da dikkati çeker; karakterler iki gruba ayrılmış gibidir: Fransız, isimleri olan, ayrıcalıklı, duygusal ve felsefi derinliği olan, şiddet uygulayan birinci grup ile Arap, isimsiz, şiddete maruz kalan, yaşama hakkı bile tartışmalı, duygusal ve felsefi derinliği olmayan ikinci grup. Bay Salamano köpeğini sürekli döver, komşu Raymond Sintés bir Arap kadını kullanır, döver, Meursault Raymond’un lehine tanıklık yapar ve polis Arap kadına uygulanan şiddet karşısında saldırgan Fransız’a sadece uyarı cezası verir, Raymond ve arkadaşı Masson Arap kadının erkek kardeşi ve arkadaşını bir güzel döverler, en sonunda da Meursault Arap kadının kardeşini dört kurşun sıkarak öldürüverir. Araplar’a yönelik şiddetin ve öldürme eyleminin hiçbir vicdani muhasebesine rastlanmaz romanda, çünkü bütün saldırganlar absürd kılıfının arkasına saklanmıştır. Asıl absürd olan kendi vatanında yaşayan yerli halkın işgalci başka bir halk tarafından baskıya ve zulme maruz kalması değil midir? Camus yaklaşmakta olan felaketin farkına vardığı zaman zulmedenlerin absürd kılıfına sığınacaklarını farketmiş ya da daha acı olanı onlara absürd akımından bir kılıf hazırlamıştır. Bu kılıf tamamen felsefi bir motiftir, ama aynı zamanda haçlı seferleri ve cihad eylemindeki dinsel motifler gibidir de, yani öldürmeyi haklı gösterir bir yerde, yoketme hakkı tanır, öldürme ve yoketmenin yarattığı acıları gizler, kurbanların durumundan daha önemli hale getirilir saldırganın sorunları. Absürd felsefesinin de dinsel saldırganlıktaki gibi saldırıyı ve saldırganı kutsadığını, yücelttiğini görüyoruz dikkatle düşününce, çünkü romanı okurken mağdurların çektiği acılara zerre kadar odaklanmadan varsa yoksa saldırganın hayatı, çıkmazları, acıları öne çıkıyor okuyan için, bir yerde saldırgana acıyacak hale bile geliyorsunuz kanı dökülenleri unutup.

    Ateist bir filozofun felsefesi nasıl dinsel bir felsefeye bu kadar yakın olabilir? Saldırganın yüceltilmesi zorunluluğu mu? Sömüren kendisini haklı hissedebilmek için kendine güç verecek bir zemin yaratmak zorundadır, yoksa uygulamak zorunda kalacağı şiddeti kendisinin ve başkalarının gözünde mazur gösteremez, vicdanı ile başa çıkamaz. Bunun için sömüren, kendisini yüceleştirecek kavramlar yaratmaya çalışır; o iyi, zeki, gelişmiş, medeni, duyguları olan ve bütün bunlar nedeniyle yaşamayı hakedendir, tıpkı Yüzüklerin Efendisi eserindeki Elf’ler, Hobbit’ler gibi. Sömürülen ise ikinci sınıf, geri, düşünsel ve duygusal derinliği olmayan ve bunların sonucunda da yaşama hakkı olmayandır, tıpkı Yüzüklerin Efendisi eserindeki Org’lar gibi. Sömürmeye niyetli olanlar inanç zeminlerini bu biçimde kurunca sömürmeleri kolaylaşır. İşte bu yüzden, yani bir filozofun felsefesi bir inanca dönüştüğü için dinsel bir motife benzemeye başlar. Romanın kahramanı gibi çelişkileri içinizde büyütmeye başlarsınız, Meursault gibi Fransızlar ya da diğer sömürgeciler de iyiyi ve kötüyü birarada barındırmaktadırlar. Kendi ülkesi içinde ve kendisi gibi olanlar için sonsuz özgürlük, adalet, hoşgörü sunan bir millet başkasına karşı acımasız bir yokediciye dönüşür. Meursault iyi bir evlat, komşu, sevgili, memur, dost iken aynı zamanda katildir de.

    Absürd, mağdurun hayatını değil de saldırganın hayatını okumak amacıyla kullanılmaya başlanınca tetikçinin desteği haline gelir. Hayat anlamsızdır, saçmadır inancı olan bir tetikçi için kendi ölümü kadar sömürülecek, ikinci sınıf olanların ölümünü benimsemek de kolaylaşır, otuzumda ölsem ne olur yaşasam ne olur, yaşasalar ne olur yaşamasalar ne olura dönüşür. Bu noktada makine gibi adam öldürebilecek bir tetikçiyi yaratmış olursunuz. İnsanı her türlü değerinden sıyırıp bir tetikçi, bir terörist haline getiren bu süreç Fight Club (Döğüş Klübü) filminde de çok güzel işlenmiştir. Başkalarına rahatlıkla eziyet edebilmenin yolu kendi hayatını önemsememekten geçer. Bourne Identity adlı filmde ise özenerek yetiştirilmiş bir tetikçinin (Jason Bourne) insani değerlerden sıyrılamamasının işini nasıl aksattığı çok güzel anlatılmaktadır, kendisini ve başkalarını hala sevebiliyor olması öldürürken tutukluk yapmasına neden olur.

    Camus, Yabancı adlı romanında içinde yetiştiği toplumu iyi analiz etmiş ve toplumun yapısının bir felaketi hazırladığını görmüştür ama bunu açıklıkla belirtmektense güçlünün safına geçip Nobel Edebiyat Ödülü’ne doğru yürümüştür. Bir komünist, Cezayir’li bir Fransız, kendi deyimi ile bir “kara ayak” olmaktan kurtulup birleşik, özgür, üstün ve kaçınılmaz olarak emperyalist Avrupa idealinin peşinde koşmaya başlamıştır, sanki Yabancı romanında Camus Meursalt’ya Arap’la birlikte içindeki “kara ayağı” da öldürtür. Çağdaşı olan ve onaylamadıkları halde isimleri birlikte anılan Jean Paul Sartre ise siyasi duruşuna ve eserlerine zarar vereceğinden kaygılandığını belirterek Nobel Edebiyat Ödülü’nü reddetmiştir. Sartre’a göre bu ödülü tercih etmek aynı zamanda siyasi ve felsefi bir tercihtir ve bu tercih insanı Sartre’ın hoşlanmadığı bir yönde dönüştürür. Camus, Sartre’ın endişe duyarak kaçındığı bu tercihi ve sonrasında da dönüşümü yapmış olmalıdır. Kimbilir belki de Nobel’i tercih etmenin bir düşünürü ne hale getirdiğini yakınındaki Camus’de gözleyen Sartre, bundan gereken dersi çıkartmış ve reddini bu derse dayandırmıştır.

    Dr. Mutluhan İzmir
    Bu yazı, Bilim ve Ütopya Dergisi Haziran 2009 sayısında yayınlanmıştır.
  • 381 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Çıktığından beri üzerine sayfalar yazılmış bir kitap. Derin bir incelemesini arıyorsanız onun hakkını ben veremem, internette rahatlıkla bulabilirsiniz. Bana yalnızca "Okumaya değer mi değmez mi?" diye sorun, ben de KESİNLİKLE diyeyim. Ömrünüz boyunca sadece 5 tane bilim kurgu okuyacaksanız biri 1984 olsun.

    Bilim kurgu çevrelerinde bulunup 1984 hakkında bilgi sahibi olmamak neredeyse imkansız. Hatta bilim kurgu kitlesinin çok ötesine ulaşmayı başaran bir kitap. Eğer "Ne anlattığını biliyorum, söyledikleri eskidi, okumama gerek yok." diye düşünüyorsanız kitapta geçen bir paragrafı paylaşıyorum:

    "Kitap onu cezbetti, ya da daha doğrusu teskin etti. Bir
    bakımdan ona yeni hiçbir şey söylemiyordu, ama çekiciliğinin bir kısmı da bundandı.
    ...
    Fark etti ki, en iyi kitaplar sana bildiklerini anlatanlardı."

    Belki de Orwell, bir yandan da size sesleniyordur?