• Kırmızı Ringa Balığı Safsatası Nedir?
    Tartışmalarda kasıtlı olarak dikkatin ana konudan uzaklaştırılmasını sağlamak amacı ile kullanılan bir yanıltma yöntemidir. Bu safsataya, neden kırmızı ringa balığı safsatası adı verildiği konusunda birçok farklı açıklama öne sürülmüştür. Son derece sık kullanılan bir safsata türü olduğu için kırmızı ringa balığı safsatasının mekanizmasını tanımak önemlidir. Bu makale, bu safsata türünü kolaylıkla tespit etmek ve bunun bir örneği ile karşılaştığınızda nasıl daha etkili bir şekilde karşılık verilebileceğini açıklamak için kaleme alınmıştır.

    Kırmızı ringa balığı safsatası (red herring fallacy) informal mantıksal bir safsatadır. Rakibin dikkatini dağıtmak için konu ile ilgisiz bir bilginin verilmesi ile tartışmanın başka bir yöne kayması sağlanır.

    Terim aynı zamanda İngilizcede şaşırtmaca anlamına gelen bir deyimdir. Bilhassa polisiye hikayelerde dikkatin katilden uzaklaştırması amacı ile sıklıkla kullanılır. Hikayenin sonunda bu unsurların katile odaklanmamızı önlemek amacı ile kullanıldığını anlarız. Sherlock Holmes romanlarında “kırmızı ringa” sıklıkla karşımıza çıkar. Sir Arthur Conan Doyle, hikayelerinde (Örneğin; Baskerville Hound) kırmızı ringayı ustaca kullanarak gerilimi tırmandırmayı ve okuyucuyu şaşırtmayı başarmıştır.

    Kırmızı Ringa Balığını tanımak
    En çok tartışma konusunu değiştirmek için kullanılır.

    Örnek:

    Gazeteci: Kampanyanız hakkında yolsuzluk suçlamaları yapıldı. Suçlamalarda haklılık payı yok mu?

    Politikacı: Kamuoyunun bilmesini isterim ki hem ben hem de kampanyamda görev alan arkadaşlarım halkın menfaatlerini gözeterek çok sıkı bir çalışma programı uyguladık.



    Burada gazeteci, siyasi yolsuzlukla ilgili bir endişeyi dile getiriyor ve politikacıdan bunun hakkında yorum yapmasını istiyor. Politikacı ise boş bir ifadelerle konuyu yolsuzluktan uzaklaştırıyor.

    Kırmızı Ringayı karşılamak
    En doğru tepkiyi verebilmek için öncelikle kırmızı ringa balığını tespit etmek gerekir. Aklımızda tutmamız gereken en önemli şey ise bunun tartışmaya elverişli olmayan bir argüman olduğudur. Kullanım amacı çoğunlukla oyalamak ya da konuyu değiştirmektir.

    Bu argümanının kullanıldığını fark ettiğinizde, bunun bir kırmızı ringa balığı olduğunu açıklığa kavuşturmalısınız. Spesifik olarak rakibin argümanının tartışma ile ilgisi olmadığını, bahsi geçen bilgilerin konuyu değiştirmek amacı ile kullanıldığını ustaca göstermek en etkili karşılıktır.

    Ardından, konuşmayı esas konuya yeniden yönlendirebilir, rakibinize doğru bir şekilde cevap vermesi için bir şans daha verebilirsiniz. Bu yaklaşım bazen işe yarayabilir. Ancak bunu yaptığınız halde bazen rakibiniz esas tartışma konusuna dönmeyi reddedebilir. Bu olduğunda, nasıl devam edeceğinize doğru karar verebilmek için aşağıdaki maddeleri dikkate alarak konuyu yeniden gözden geçirin:

    Karşınızdaki kişinin bu konuda konuşmaktan kaçınmasının nedeni nedir?
    Karşınızdaki kişiyle olan ilişkiniz nedir?
    Tartışma sonunda elde etmek istediğiniz sonuç nedir?
    Konuşmayı izleyen seyircinin yaklaşımı nedir ?(eğer varsa)
    Bu maddeleri göz önünde bulundurarak, Kırmızı Ringa’ya nasıl karşılık vereceğinize ilişkin aşağıdaki stratejilerden birini uygulamaya koyabilirsiniz:

    Ana konuda kalma stratejisi: Bu stratejiyi konunun değiştirilmesi konusunda kesinlikle isteksiz olduğunuzda kullanmalısınız. Bunu rakibinizin kaçınma girişimlerimlerinin altını çizerek yapabilirsiniz. Eğer bu yaklaşımı benimserseniz tartışma ya taraflardan birinin istediği konuya kayacak ya da uzlaşma sağlamayacak ve tartışma son derece verimsiz bir diyalog halini alacaktır.

    Yeni konuyu tartışmayı kabul etme stratejisi: Kırmızı ringa kullanımına işaret etmeden, konunun değişimini kabul etmek anlamına gelir. Ancak bu yaklaşım, bazen tartışmanın makul ve verimli bir zemine çekilebilmesinin tek yoludur. Bazı durumlarda en iyi eylem planının bu olduğunu unutmayın! İçinde bulunduğunuz durumda en olumsuz sonuç, diyaloğun kesilmesi ise kırmızı ringayı ifşa etmek mantıklı değildir.

    Tartışmadan çıkma stratejisi: Bazen rakibinizin dikkate değer hiçbir şey söylemeden kırmızı ringa kullanıldığını fark ettiğinizde ve tartışmanın anlamsız bir şekilde devam etmesinin hiçir kazanıma yol açmayacağına emin olduğunuzda, kırmızı ringa kullanımının tartışmayı anlamsız kıldığını açıklayarak diyaloğa son vermeye karar verebilirsiniz.

    Teoride kırmızı ringa balığı argümanını etkisiz kılmanın en doğru yolu, kullanılan yöntemin kırmızı ringa olduğunu açıklığa kavuşturmak olsa da pratikte bunu yapmak her zaman mümkün olmaz. Bu yüzden kırmızı ringa ile mücadele ederken teorideki kuralı her daim kullanmayacağınızı, duruma özel taktikler geliştirmeniz gerektiğini unutmayın.

    Kasıtlı ve kasıtsız kullanımı
    Her kırmızı ringa argümanı kasıtlı olarak kullanılmaz. Eğer rakibiniz kırmızı ringayı kasıtlı olarak kullanmıyorsa, sizin kırmızı ringayı ifşa etmeniz rakibinizde geri tepme etkisini ortaya çıkarabilir. (Geri tepme etkisi ile ilgili detaylı bilgi için buraya tıklayabilirsiniz.) Çünkü bunu ifşa etmeniz, rakibinizde ona saldırganca bir yaklaşım sergilediğiniz görüşüne yol açabilir. Rakibiniz kendisine saldırdığınızı düşünecek olursa fikrini değiştirmek konusunda daha katı bir tutum benimseyebilir bu da tartışmanın arzu etmeyeceğiniz bir şekle dönüşmesine yol açar.

    Bu yüzden başlangıçta karşınızdaki kişinin kırmızı ringayı kasıtlı olarak kullanmadığını varsayın. Pozitif bir yaklaşımla, karşınızdakinin neden yanlış bir mantık uyguladığını anlamaya çalışın. Eğer hatalı akıl yürütmesinin nedenini keşfedebilirseniz çatışmacı olmayan tutumuz bunu düzeltme imkanı yakalamanızı sağlar. Hatta karşınızdaki kişi kasıtlı olarak kırmızı ringa kullanıyor olsa bile bu tutum işe yarayabilir.

    Bununla birlikte dostça bir sohbette bir arkadaşınız bir sorunuza kırmızı ringa ile yanıt verebilir. Bu durumda kırmızı ringa kullanımı, karşınızdaki kişinin o konu hakkında hassas olduğu ve bu konuda konuşmak istemediğinin bir işaretidir. Böylesi bir durumda kırmızı ringayı kabul etmek, yanlış bir tutum olmaz.

    Tüm bunların ötesinde belki siz de kırmızı ringa argümanını fark etmeden kullanıyor olabilirsiniz. Eğer kırmızı ringayı kasıtsız olarak kullanıyorsanız muhtemelen o konu üzerinde konuşmayı rahatsız edici buluyorsunuzdur. Kendi akıl yürütmenize bu bakış açısı ile bakacak oluranız, kendiniz hakkında yepyeni bir keşif yapma imkanı bulabilirsiniz. Çoğu insan günlük sohbetlerde yanıldıklarını anlayana kadar gereksiz yere kırmızı ringa kullanma eğilimi gösterirler. Bu gibi durumlarda bunu neden ve nasıl yaptıklarını fark etmek önemlidir. Bu sayede sebep bulma yanılgısına düşmekten kaçınabilir ve insanlarla daha iyi iletişim kurma imkanı yakalayabilirsiniz.
  • 1.Dünya iki yüzlülükte altın çağını yaşıyor. Hemen her alanda bir ikiyüzlülük almış başını gidiyor. Araştırmaların, bilimin bunca ilerlemesine, üniversite mezunlarının, akademisyenlerin bunca çoğalmasına karşın en önemli sosyal konular içerik olarak köydeki Dilber teyzenin seviyesini aşmıyor çoğunlukla.

    Mesela şiddet mevzu. Tüm dünyada yükselen bir şiddet var fakat bu görmezden gelinerek, bilimsel çalışmalar hasır altı edilerek, sanki sadece kadına şiddet varmış gibi bir algı oluşturuluyor.

    Ülkemiz üzerinden bakarsak, 2017 yılı içinde toplam 409 kadın öldürülmüş bunun yanında 1778 de erkek öldürülmüş. Toplam cinayet sayısında 2018 verilerini bulamadım. Yazdığınızda sadece kadın sayıları çıkıyor. Çünkü öldürülen erkekler çocuklar hiç gündemimizde değil. Sanki çocuk ve erkekler insan değil, öldürülmeleri hiç problem değilmiş gibi hareket ediliyor. Kadına şiddetten başka şiddet yokmuş gibi bir algı oluşturuluyor. Oysa şiddet genel olarak her yıl hızla artıyor fakat sadece kadına şiddete odaklanıldığı için işe yarayacak çözümler de üretilmiyor.

    Kadına şiddet konusununda da bilimsel çalışmalar yapılsa o da yok. Şiddetin sebebi nedir sonuçları nedir, nasıl azaltılır, pek kimsenin umurunda değil.

    “Erkek saldırgan- Kadın kurban” Suçlu bulunmuş ne de olsa.

    Her ne kadar bilimsel olmasa da çözümü de bulmuşlar kendilerine göre. Çözüm: Cinsiyet eşitliği. “Kadına şiddeti bitirmek için erkekliği bitirmemiz lazım” dediler ve erkekliğe savaş açıldı.

    En basitinden bir örnek vereceğim. Önceki yıl İstanbul’da Ayşegül isminde bir öğretmeni boşanma safhasındaki eşi önce kayınvalidesini sonra Ayşegül öğretmeni öldürdü.

    Bunun üzerine Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk twitter hesabından okul geçidinde karşıdan karşıya geçerken erkeğin önde göründüğü bir trafik görsel ile beraber mesaj yayınlamıştı. Mesaj şöyleydi:

    “Bu levhalar gibi daha pek çok şey cinsiyet eşitsizliğinde toplumsal bir bilinçaltı oluşturuyor. Bu algının önüne geçebildiğimiz, kız çocuklarına verilmesi gereken önemi önce eve, sonra okul sıralarına, devamında da hayatın tamamına taşıyabildiğimiz, bütün bir toplum yek avaz ‘Şiddete son’ diyebildiğimiz zaman, o zaman Ayşegül öğretmenin hatırasına daha güçlü sahip çıkacağız. Bunları cesurca yapabilmemiz için bize gayret, Ayşegül öğretmene Allah’tan sonsuz rahmet diliyorum.”

    Bakan Selçuk, bir erkek bir kadın figürünün olduğu levhayı “erkek önde kadın arkada bu değer vermemek” diye yorumlamış. Oysa bu görsel çocuğunu karşıya geçiren bir baba kız olarak algılanmaya daha müsait, sonuçta okul geçidi ve erkek büyük görünüyor. Bakan Selçuk bunu kendince yorumlamış ve böyle söylemiş. Velev ki biri mecbur olarak önde görünecekse o zaman kadın önde olduğunda şiddet mi bitecek? Bunun da çaresini bulmuşlar. Değişen görselde kız önde arkasında kadın mı erkek mi belli olmayan bir figür var.

    Ayşegül öğretmenin öldürülme sebebi ülkemizde cinsiyet eşitsizliği olmamasından kaynaklanıyormuş. Bakan Selçuk erkeğin ayrılma aşamasındaki kadını öldürmesini kadına değer vermemeye bağlamış. Cinsiyet eşitliği olsaymış bu cinayetler olmayacakmış. Ne kadar yüzeysel bir yorum. Hem de Milli Eğitim bakanından. “Suçlu erkeklik” Çözüm erkekliği azaltıp erkekleri kadınlaştırmak.

    ETCEP projesi ile okullardan uygulanan cinsiyet eşitliği çalışmalarını bir hatırlayalım. Cinsiyeti yok sayan, kadın erkek rollerini ortadan kaldıran, cinsiyetini kendin seç, eğitimleri ile mi yoksa “Erkekler de pembe giyer” “Kız işi erkek işi yoktur” gibi pankartlar ile mi, yoksa küçük kızların eline “Çocuk da yaparım kariyer de” pankartı, erkek çocuklarının eline “Aslan parçası değilim” yazıları ve erkek çocuklarına “Herkes rahmi kadar konuşsun” gibi kızların içinde utandıracak, edep dışı pankartlar taşıtarak ve rahmi olmadığı için erkekleri aşağılayarak mı erkeklere kadına değer vermeyi öğreteceklermiş. Buna kargalar bile güler.

    Bu çalışmalarla ancak kız çocuklarını erkeklere karşı düşman edersiniz, erkek çocuklarını da aşağılayarak cinsiyetinden utandırıp psikolojisini bozarsınız. LGBT nin de önünü açarsınız.

    Ayşegül öğretmenlerin öldürülmemeleri cinsiyet eşitliği eğitimine kaldıysa işimiz yaş demektir. İnsana değer vermek böyle öğretilemez. Önce bu sığlıktan kurtulmak lazım.

    Ortada bir sonuç varsa o sonucu oluşturan sebepler de vardır. Sebepleri değiştirmeden sonucu değiştiremezsiniz. Sebep ne olursa olsun hiç kimsenin birbirini öldürme hakkı yoktur. Bu ayrı bir konu. Cinayetin sebebini görmek, katile hak vermek değildir. Başka cinayetler olmasın diye alınabilecek tedbirler açısından gereklidir.

    Mesela bu olayda ortada iki yıldan beni boşanamayan ayrı yaşayan bir karı-koca var. Bir büyük, bir de iki yıl önce ayrılık aşamasında doğmuş bir çocuk var ve baba tam da kadını çocuğun doğum gününden önce öldürmüş. Bu baba iki yıl boyunca çocuklarını görebilmiş mi? Neden önce kayınvalidesini öldürdü? Neden boşanamamışlar. Kadın istediğinde hakimler çok çabuk boşuyor. Nafaka davaları mı oldu şiddetli.

    Bunları hiçbiri öldürmesini haklı çıkaramaz. Fakat bunları yok da sayamayız. Belki de bunların hiç biri değildi kocası psikopattı. Sebep her şey olabilir fakat erkekliği sebep göstererek cinsiyetçilik yapamazsınız. Bu bütün erkeklere hakaret olur, erkekleri aşağılamak olur.

    Biz sebepleri görelim, çözüm üretilsin. Kanunların adaletsizliği yüzünden beş yıl, on yıl boşanamayan yeni bir hayat kuramayan insanlar var. Yıllarca çocuğunun hasreti ile yanan babalar var. Nafakasını ödediği evladının yüzünü unutmuş. Üzüntüden psikolojisi bozulmuş. Neredeyse bütün cinayetler boşanma aşamasında oluyor fakat çoğu kişi “erkekler boşanmayı kabullenemiyorlar” sığlığından öte geçemiyor.

    Sen kanunlar vasıtası ile erkeği evden at, nafakaya mecbur kıl, çocuğunu görmek için haczetmek zorunda kalsın, bazıları hacizle bile göremiyor, malının mülkünün yarısını cebren al, erkeğe her türlü sosyal, psikolojik şiddeti uygula, sonra erkek de cinnet geçirip boşanamadığı kadına şiddet uygularsa “şiddetin sebebi erkeklikten” deyip çık.

    Ayrıca şiddet konusunda uzmanlar yüzde seksen alkol ya da uyuşturucu etkisi var diyorlar fakat nedense alkol dile getirilmiyor, erkekliği suçlamak daha çok işine geliyor birilerinin.

    Sema Maraşlı
  • 152 syf.
    Hiç beklemediğimiz bir mekânda ve zaman diliminde, tamamen sürpriz diyebileceğimiz bir şekilde yüreğimize, hislerimize ve fikrimize dokunmasıyla hayatımıza dâhil oluveren ve yaşamımızın kalan kısmını, tabir caizse “ondan öncesi ve ondan sonrası” diye ikiye ayırmamıza sebep olan mümtaz ve aslında bir açıdan bizim için “ödül” olduğunu düşündüğümüz insanların varlığı söz konusu olduğu gibi “kitap”ların varlığı da söz konusu olabiliyor.

    Martı Jonathan Livingston, hayatımı iki farklı kulvara bölecek bir kudreti haiz değildi belki, ama yine de hiç beklemediğim bir anda karşıma çıkıvermesiyle ve hiç beklemediğim bir şekilde duygu ve düşünce dünyamda bıraktığı olumlu etkiyle kendi nezdimde bana verilmiş bir ödül olarak nitelendirilmeyi hak ediyor. Kitabın asıl emanetçisi oğlum aslında. Ona da, kendi yaşlarında bir grup arkadaşıyla hafta sonlarında birkaç saatlerini birlikte geçirdikleri bir ağabeyi hediye etmiş. Bir heyecanla eve gelip de kitabını gösterdiğinde ilk dikkatimi çeken şey; simsiyah bir kapağın ve üzerindeki bembeyaz bir martı resminin oluşturduğu kombinasyondaki asalet, ilk hissettirdiği duygu ise, martının uçuyor olması hasebiyle olsa gerek, özgürlük olmuştu. Ama nihayetinde Martı Jonathan Livingston bir çocuk kitabıydı ve oğlum okumalıydı, doğrusu benim onu kendi çalışmalarım arasında değil okumaya şöyle bir karıştırmaya bile pek bir vaktim yoktu. Üstelik oğlum, arkadaşlarından birinin kalkıp hiç üşenmeden kitabın içindeki çeşitli pozisyonlarda uçan ama neredeyse birbirinin benzeri martılardan oluşan resimleri tek tek saydığını ve otuz küsur kadar sayfasının da bu resimlerden oluştuğunu söylemişti. İyiydi işte, Martı Jonathan Livingston, okumayla arası çok da iyi olmayan oğlum gibileri için hem sıkılmadan severek okuyabilmeleri hem de kitap okuma alışkanlığı kazanmada mesafe kat edebilmeleri için iyi bir seçenekti.


    Hayatı, onun her birimizin omuzlarına yüklediği yükün onca ağırlığına rağmen “çekilebilir”, onca gamına, tasasına, kederine rağmen yine de “yaşanılabilir” kılan unsurlardan biri olduğunu düşünüyorum, zaman zaman yaşadığımız kimi hoş karşılaşmaların. Ben her ne kadar kendi okuma dünyama biraz da küçümseyerek Martı Jonathan Livingston’ı dâhil etmek istemesem de takip ettiğim bir kitap sitesi vesilesiyle karşıma bir kez daha çıkınca kısa adıyla Martı, her şeye rağmen benim okuma dünyama dâhil olmayı başaracaktı ve tıpkı bir çocuk kitabı gibi görünmesine rağmen aslında çocuklardan daha çok büyüklere hitap eden Antoine De Saint Exupery’e ait Küçük Prens’in bıraktığı tadı bırakacaktı.

    İnsan sınırlı bir varlık. Bir insan herhangi bir konuda veya herhangi bir alanda ne kadar yetenekli olursa olsun, hatta o yeteneğini geliştirme noktasında parmakla gösterilecek kadar kayda değer bir mesafe de kat etmiş olsun, yine de “mukayyet” olduğundan mücerrep bir şekilde haberdardır. Bu açıdan kitabın içeriğine bakıldığında, sürekli sınırlarını aşmaya çalışan bir martının ve sınırları aşmaya çağıran bir telkinin varlığı bu kitabın da egoları şişirmekten ve bencilliği yaşam tarzı olarak benimsetmekten başka hiçbir işe yaramayan o sıradan kişisel gelişim kitaplarından biri olduğu izlenimi verebilir ilk etapta, ama öyle değil. Martı’yı okurken zihniniz felsefeden teolojiye, sosyolojiden psikolojiye kadar pek çok farklı alanlara gidip geliyor; bu alanlar arasında yatay, dikey ya da çapraz bağlantılar kurabiliyor. Öyle ki bir ara, okuduğum ilk eseri Martı Jonathan Livingston olan yazarın kim olduğu hakkında derin bir meraka düştüm ve kitaba ara vererek Richard Bach kimdir, düşünceleri nedir, ne değildir, öğrenmeye bile kalktım. Bir de kitabı okurken zihnimde meydana gelen gelgitleri ve bağlantıları gördükçe “Acaba yazar, gerçekten okurda böyle bir etki meydana getirmek saikiyle kitabını yazmış olabilir mi?” diye de sormadan edemedim. Ben bu yazıda kendi zihnimde kurduğum bağlantıların, yaptığım çıkarımların -belki bir iki istisna dışında- sayım dökümünü yapmayacağım ve bunu, bu zevkten mahrum kalmasın diye okura, okurun kitabı okuyacağı zamana bırakacağım.

    Tamamen sembolik bir anlatımın kullanıldığı kitap beş bölümden oluşuyor. İlk bölümde, kitabın başkahramanı olan Martı Jonathan’ın düşünceleri yardımıyla var olmanın ve hayatın anlamı sorgulanıyor. Jonathan’ın, annesi tarafından, “Diğerleri gibi olmak bu kadar mı zor?” sitemine ve belki biraz da eleştirisine maruz kalmasının tek sebebi, onun diğer martılar gibi sırf karnını doyurmaya yetecek kadar bir yiyecek bulmak için yaşamaması. Çünkü Jonathan, çığlıklar atarak iskele ve balıkçı teknelerinin etrafında bir parça ekmek için uçmayı ve böylece sürüp gidecek bir yaşamın parçası olmayı istemiyor. Jonathan her şeyden önce havada neler yapıp yapamayacağını öğrenmek istiyor. Etrafında kendi gibi düşünen hiç kimseyi bulamayan Jonathan mecburen kendi başına çalışmaya başlıyor. Ama daha ilk günden hayallerinin önüne geçen engellerle karşılaşıyor. Bir defa kanatlarının çok büyük olduğunu fark ediyor, hâlbuki daha yükseklere uçabilmesi için kanatlarının bir şahininki kadar kısa olması gerekiyor. Üstelik martılar kesinlikle karanlıkta uçamıyorlar, karanlıkta uçabilmeleri için bir baykuşunki gibi gözlere sahip olmaları gerekiyor.

    Başlangıçta karşılaştığı zorluklar karşısında ümitsizliğe düşüp vaz geçecek gibi olan Jonathan, ihtiyacı olan tek şeyin kanatlarını gövdesine yapıştırıp sadece kanat uçlarıyla uçmak olduğunu keşfettiğinde kapkara denizin üstünde ölümü ya da başarısızlığı düşünmeden yükselişe geçiyor. Jonathan korkuyu yenerek öğrenme aşamalarında esaslı bir mesafe kat ettiğinde “Yaşamak için ne çok neden var! Balıkçı teknelerinin etrafında o rutin, sıkıcı dönüp dolaşmadan başka nedenler de var yaşamak için. Cehaletimizi kırabiliriz, becerilerimizi, yeteneklerimizi ve zekâmızı kullanarak kendimizi bulabilir, kendimiz olabiliriz. En önemlisi özgür olabiliriz! Uçmayı öğrenebiliriz!” diyerek geleceğe umutla bakmaya başlıyor.

    Jonathan’ın öğrenme sürecinde elde ettiği bu ilk aşama bile, onun Martı Konseyi’nin başkanı tarafından Sarp Kayalıklar’da yalnız başına yaşamaya sürgün edilmesi için yeterli bir sebep oluyor. Çünkü Konsey önünde kendini savunma hakkına dahi sahip olmayan Jonathan, sorumsuzlukla suçlanıyor. Hâlbuki Jonathan’a göre yaşamın gerçek anlamını arayan ve onu bulmaya çalışan bir martıdan daha sorumluluk sahibi başka biri olamaz. Bin yıldır yaptıkları tek şey balıkların peşinde koşmak olan martıların bundan sonra yaşamak için daha nitelikli nedenlere sahip olmaları gerektiğini düşünen Jonathan bunun için “öğrenmek, keşfetmek ve özgür olmak” gerektiğini savunuyor.

    Bedel ödemek zorunda kalmış olsa da uçmayı öğrendiği için Jonathan hiç üzülmüyor, çünkü o “bezginliğin, korkunu ve öfkenin” bir martının ömrünü kısalttığını, bunları zihninden uzaklaştırdığında ise hoş ve uzun bir yaşam sürebileceğini fark ediyor.

    Kitabın ikinci bölümünde Martı Jonathan farklı bir boyuta geçiyor ve “cennet” olarak nitelendirilen bir mekânda uçma çalışmalarına devam ediyor. Fakat bulunduğu yerde geldiği yere oranla daha az martı olduğunu gören Jonathan’a bunun nedenini kendisine öğretmenlik de yapacak olan Sullivan açıklıyor. “Bildiğim tek yanıt, senin milyonda bir rastlanan ender kuşlardan olduğun Jonathan. Yola çıkanlarımızın çoğu yavaştı. Nereden geldiğimizi hemen unutup nereye gittiğimizi merak bile etmeden günübirlik yaşayarak çoğu kez birbirinin aynısı olan şeyi yaptık; bir dünyadan gelip diğerine gittik. Yemekten, birbirimizle mücadele etmekten, sürüye gücümüzü kanıtlamaya çalışmaktan daha başka yaşama nedenleri olduğunu öğrenmek için kaç yaşamdan geçmek zorunda kaldık, bir fikrin var mı Jonathan? Binlerce Jon, on binlerce! Ardından, mükemmellik diye bir şeyin varlığını fark edene kadar yüzlerce yaşam daha… Yaşama amacımızın mükemmeli bulma ve onu açığa çıkarma olduğunu anlamak için diğer yüzlercesi daha yaşandı. Şimdi de aynı kural geçerli, tabi ki diğer dünyayı bir öncesinde öğrendiklerimizle kurarız. Fakat hiçbir şey öğrenilmemişse, sonraki yaşam öncesinin aynısı olacaktır; aynı sınırlar ve kazanmak için yüklenilen aynı sıkıntılar…”

    Mütemadiyen devam eden uçuş çalışmaları ile bulunmak istediği yere gitmeyi anlık bir sürede gerçekleştirmeyi başaran Jonathan, iyilik/sevgi hakkında aldığı derslerin de etkisi ile tekrar dünyaya dönme isteği duyuyor. Bu isteği sebebiyle öğretmeni Sullivan tarafından uyarılan Jonathan, dünyada daha önce başına gelen kötü olaylara ve gittiği takdirde gelebilecek daha kötü olanlarına rağmen öğrenmeye hazır bir iki martı bulabilme ihtimaline binaen gitme kararı alıyor. Ve daha dünyaya adımını atar atmaz “bir yerden bir yere ulaşmayı sivrisinek de yapar, uçmak bundan daha öte bir şey olmalı” diye düşündüğü için topluluğu tarafından dışlanmış Martı Fletcher Lynd ile karşılaşıyor. Martı Jonathan’ın bu tavrı Taif’te taşlanmasına rağmen onların helakini istemeyen Hz. Peygamber ile Yasin suresinde kendisine inanmadıkları için kavmi tarafından şehit edilen ve cennete girmesi söylendiğinde “keşke kavmim bilseydi…” diyen müminin diğerkâm tavrını anımsatıyor.

    Jonathan’ın Martı Fletcher Lynd ile başlayıp sayıları sürekli artan diğer martılarla çalışmalarının anlatıldığı üçüncü bölümde başarmak için gerekli olan bazı temel ilkelerden bahsediliyor. Bizi sınırlandıran her şeyi -ki bunlar gelenekler de olabilir batıl inançlar da- bir tarafa atmamız, düşüncelerimizin zincirinden kurtulup, bedenlerimizdeki zincirleri kırmamız, sınırlarımızı sırayla ve büyük bir sabırla aşmaya çalışmamız gerektiği bunlardan sadece birkaç tanesi. Bu ilkelere hassasiyetle riayet etmeye çalışan Jonathan’ın öğrencileri, bunun yanında ısrarla ve sabırla uçuş çalışmalarını da sürdürerek bu konudaki kabiliyetlerini her geçen gün geliştirmeye devam ettikçe bunu gözlemleyen diğer martılar, bu başarıyı olduğundan farklı yorumlamaya başlıyor ve Martı Jonathan’ın güya sahip olduğu doğaüstü gücün etkisiyle izah etmeye kalkıyorlar. Duruma hayret eden Jonathan “Bir kuşu özgür olduğuna ikna edebilmek neden dünyanın en zor işi?” diyerek hayıflanıyor ve hız konusunda kat ettiği mesafeden dolayı giderek şeffaflaştığı için de Martı Fletcher Lynd’ı “Hakkımda saçma sapan söylentiler çıkarmalarına ya da beni Tanrılaştırmalarına sakın izin verme!” diyerek uyarıyor. Kısa bir süre sonra da daha da şeffaflaşan Jonathan boşlukta kayboluyor. Martı Jonathan’ın bu hayıflanması, Malcolm X’in mücadelesi esnasında yaşadığı en büyük zorluklardan birini hatırlatıyor ki o da beyaz insanları, siyahları köle olarak kullanmaktan vaz geçirmekten daha zor olanın Afrikalı Amerikanların da tıpkı beyazlar gibi insan haklarına sahip olduklarına inandırılması ve ikna edilmesi…

    Jonathan’ın gidişinden sonra bir müddet altın bir çağ yaşanıyor. Fletcher Lynd’ın öğrencileri ve öğrencilerinin öğrencileri daha önce hiç görülmemiş bir kesinlik ve mutlulukla uçuyorlar. Öğretmenlerinin özgürlük ve uçma öğretilerini uzun misyoner yolculuklarla sahil boyunca uzanan bütün sürülere yayıyorlar. Bu arada Martı Jonathan’a dokunan kişi olan Fletcher’a dokunabilmek için ona yaklaşmaya başlıyorlar. Sürekli Jonathan’ın kelimelerini ve hareketlerini tam olarak duymak, onunla ilgili “rüzgâra doğru bir adım mı ilerledi yoksa iki mi?” ya da “gözlerinin rengi gri miydi yoksa altın rengi mi?” gibi küçük detaylardan haberdar olmak için Fletcher’ın peşinde oluyorlar. Yıllar içinde derslerin yapılış şekli de değişmeye başlıyor, uçuşlar bırakılıyor, Jonathan ve onun öğretileri hakkında kısık sesli konuşmalar yapılıyor. Jonathan’ın kendi öğrencileri ölmeye başladıkça onlar için törenler düzenleniyor ve yine onlar için tapınaklar inşa ediliyor. Her birinin mezarı başında dokunaklı konuşmalar ritüel hâlini alıyor. İki yüz yıldan kısa bir süre içinde neredeyse Jonathan’ın öğretisindeki her öğe, kutsal olduğu ilan edilerek günlük uygulamadan çıkarılıyor. Böylece dördüncü bölümde Jonathan’ın cevaplarını takip eden martıların, uçmanın ruhunu nasıl ritüellerle öldürdükleri ele alınıyor.

    Jonathan’ın öğretileri çığırından çıkmış bir şekilde deformasyona uğrarken Martı Anthony gibi farklı düşünen martılar da çıkmaya başlıyor. Bunlar, diğer martıların kutsal saydığı ve şartsız kabul ettiği her şeyi sorguluyorlar. Onların bu sorgulamaları yeni uçuş denemelerine ve bu denemeler uçuş kabiliyetlerinin gelişmesine vesile oluyor. Yeni bir uyanış başlıyor.

    Martı Jonathan Livingston, içerik açısından “Böyle amaçsızca yüzmekten bıktım usandım. Başka yerlerde neler olduğunu öğrenmek istiyorum. Bu düşünceleri kafama bir başkasının soktuğunu sanabilirsin, ama ben uzunca bir süredir düşünüyorum bunları. Arkadaşlarımdan da bazı şeyler öğrendim elbette; örneğin bir balığın yaşlanınca, hayatta hiçbir şey yapmadık, hayatımızı boşa geçirdik diye yakındıklarını biliyorum. Durmadan sızlanıp dururlar. Ben yaşamanın nasıl bir şey olduğunu öğrenmek istiyorum…” diyerek özgür olmak için başkaldıran bir balığın hikâyesinin anlatıldığı Samed Behrengi’nin kaleminden “Küçük Kara Balık”ı da anımsatıyor.

    Kitapta her ne kadar sembolik bir anlatımın kullanıldığını söylemiş olsam da aslında kitaptaki bütün “martı” kelimelerini silip isimlerin de insanlara ait olduğunu düşündüğümüzde ve -gerekirse- uçmak eylemini insanın güç yetirebileceği bir başka eylemle değiştirdiğimizde geriye sembolik anlatımdan bir şey kalmıyor gibi. Çünkü Martı Jonathan’ın yaşadıkları ve ondan sonra yaşananlar insanlar arasında da biteviye devam edip gidiyor. İnsanların kimi yeteneklerini keşfedememeleri, keşfedenlerin geliştirmek için gerekli cesareti bulamamaları, bulanların statükoyu savunanlar tarafından engellenmeleri, engellere takılmak istemeyip ısrar edenlerin toplum tarafından dışlanmaları, her türlü müdahaleye rağmen zorlukları aşanların başarıya ulaşmaları, başaranların gün gelip insanüstü bir konuma taşınmaları, zamanla onların savunduğu fikirlerin araç olmaktan çıkarılıp amaca dönüştürülmesi.. Önceki çağlarda yaşanmıştı belli ki bundan sonraki çağlarda da yaşanmaya devam edecek. Ama galiba burada önemli olan ve cevabı verilmesi gereken soru şu: acaba biz, dünyamızdaki özgürlüğün bitişini izleyenlerden mi olacağız yoksa o özgürlüğü kazanmak için mücadele edenlerden mi?

    http://elestirihaber.com/...orum-denemesi-yazdi/