• İnsanız...

    Ulaşılan her hedef değerini yitirir bizde...
    O yüzden ulaşılması güç ama gerçek hedeflerimiz olmalı...
  • 263 syf.
    ·3 günde
    Adını şuan hatırlamadığım bir Türk yazar ''bu topraklarda yazıldığı için mutlu olduğum bir kitap'' diye bahsetmişti Dublörün Dilemması kitabından. (Dilemma=İkilem. TDK) Muradımın okuduğum 2.kitabıdır.Ruhi Mücerret'i okuduktan sonra kitabı nerde görsem öper,severdim.Bu kitabı da nerde görsem öper hatta makas bile alırım.

    Murat Menteş farklı bir beyin,çok farklı bir yazar.3 kelime verin ve sadece 1 cümle kurmasını isteyin,size onlarca cümle kursun.Ben kendisine 'Cümle Mühendisi' diyorum kısaca.Gün yüzüne çıkmamış matrak ve matrak felsefik sözler duymak,okumak istiyorsanız bence Murat Menteş en iyisi.

    Dublörün Dilemması,okuduğunuz zaman fark edeceksiniz,çok emek verilmiş,çok araştırma yapılmış ince elenip gerçekten sık dokunmuş ve üstüne üstük harika bir kurguyla soslanmış,içinde çok ince ve çok lezzetli felsefeler barındıran bir romandır.Dili yeraltı edebiyatı gelebilir hatta zaman zaman kurgusuna absürt diyebilirsiniz fakat okuyucuya kattığı değerler muazzam.Kahkaha patlatırken yamulan suratınız size kahkahayı attıran mesajı düşününce düzeliyor.Dağ gibi adamı şekilden şekile soktun Muradım.

    İki,üç kez yaptığım kötü kitap seçimlerimden sonra değerli bir arkadaşımdan bana adam akıllı bir okuma listesi hazırlamasını rica etmiştim.Aslında kendi okuma listem var ama ben sadık kalamıyorum :) listeme.Merak ettiğim bir kitabı araya sokma huyumdan dolayı arada kalan her zaman kötü oluyor.Kendisinin hazırladığı listeye sadık kalacağımı umuyorum.Arkadaşımın hazırladığı listede kendisi vasıtasıyla tanıştığım ancak daha hiçbir kitabını okumadığım Murat Menteş kalibresinde bir yazar olduğunu hissettiğim Alper Canıgüz'ün,Dublörün Dilemması için kullandığı bir söz ile incelememi bitirmek istiyorum;

    Ben sevdim,eller alsın.

    OKUYUN LÜTFEN.
  • 342 syf.
    ·1 günde·8/10
    Leo Huberman: Feodal Toplumdan Yirminci Yüzyıla

    Tarihi ekonomi teorisiyle ve ekonomi teorisini tarihle açıklamak! Bu düğümlenme önemli ve zorunludur. Ekonomik yanına gerekli ilgi gösterilmeyince tarih öğrenimi sakat kalır; ekonomi teorisi de tarihi arka planından soyutlandığında anlamsızlaşır.

    FEODALİZM DEDİKLERİ:

    Nasıl bindiğiniz taksinin ücretini ödüyorsanız, onuncudan on ikinci yüzyıla kadar şövalyelerle hanımefendilerin eğlence ve tüketimlerini de birinin ödemesi gerekiyordu. Feodal toplum üç sınıftan meydana geliyordu. Dua edenler, savaşanlar ve çalışanlar. Çünkü hem muharip hem rakip, çalışanın sırtından geçinir. Batı ve Orta Avrupa’nın çiftlik arazilerinin büyük kısmı malikâne (MANOR) denilen bölgelere bölünmüştü. Bir malikâne bir köyle, çevresindeki köy halkının işlediği birkaç yüz dönüm ekilebilir topraktan meydana gelirdi. Her malikâne arazinsin bir beyi vardı. Bazı büyük lortların birkaç yüz malikânesi vardı.

    Otlak, çayır, orman ve ekime elverişsiz toprak ortak kullanılırdı, ama ekilebilir arazi ikiye ayrılmıştı. Üçte biri beye aitti ve “Demesne” adıyla anılırdı. Geri kalan toprakta çalışana aitti (kiracılara).

    “Kiracı A” ya ait toprağın üç ayrı dilim halinde ve dilimlerin hiçbiri ötekine değmiyor. Sonraki yıllarda tek bir büyük toprak parçası haline geldi. Bu tarla dilimleri feodal dönemin tipik özelliğiydi, israfa yol açıyordu.

    Bir on ikinci yüzyıl gözlemcisine göre köylü: “Bağının şarabını hiç içemez, boğazından doğru dürüst bir lokma geçmez, kara ekmeğiyle yağı ve peynirinin bir kısmı kendine kalabiliyorsa ne mutlu onadır.

    Sahiplerinin isteğine göre bir zenci ailesinin böylece parçalanması bir serf ailesinde olmazdı. Bir serf, ailesini bir arada bulundurma hakkına sahipti. Serf topraktan ayrı olarak satılamazdı, ama toprağı bırakıp gidemezdi de. Elinde tuttuğu toprağa “Tenure” denirdi. Latince “Tutmak” anlamındadır. Ama yasaya göre serf; toprağı değil, toprak serfi tutardı.

    Malikâne geleneği bugün şehir ya da belediye meclisinin çıkaracağı yasalarla eş anlamlıydı. Feodal dönemde gelenek, yirminci yüzyılın yasa gücüne sahipti. Orta çağda her şeyi eline alacak kadar güçlü bir hükümet yoktu. Bütün örgütlenme tepeden aşağı bir karşılıklı yükümlülükler ve hizmetler sistemine dayanıyordu. Feodal çağda gerekli bütün malları hemen hemen sadece toprak üretiyordu. Onun için de toprak zenginliğin anahtarıydı.

    Kilise, bütün Hıristiyan dünyasına yayılmış bir örgüttü. Dindar bir çağdı. Kilisenin de muazzam manevi gücü ve saygınlığı vardı. Feodal çağın en büyük toprak sahibi kiliseydi. Kilisenin hastalara, yoksullara yardım etmekle hayırlı bir iş yaptığına inanan ve bu hayra katkıda bulunmak isteyenler kiliseye toprak bağışlardı. Kilise sonunda Batı Avrupa’ da ki bütün toprakların üçte biriyle yarısı arasında bir kısmının sahibi oldu.

    Feodalizmin ilk döneminde kilise ilerici, canlı bir öğeydi. Roma İmparatorluğu kültürünü epeyce muhafaza etmişti. Öğrenimi teşvik ediyor, okullar açıyordu. Yoksullara yardım ediyor, öksüzlere yurt açıyor, hastaneler yaptırıyorlardı. Soylular adam bulmak için mülklerini parçalarken, kilise gittikçe daha fazla toprak elde ediyordu. Kilise ayrıca, herkesin ödemek zorunda olduğu bir ondalık vergisiyle mülkünü genişletirdi. “Ondalık” son derece ağır bir arazi, gelir ve ölüm vergisiydi.

    Kilise ve soylular egemen sınıflardı. Toprağa ve toprakta bulunan kudrete el koymuşlardı. Kilise manevi yardım, soylular ise askeri koruma sağlıyordu. Bunun karşılığında çalışan sınıftan emek olarak ücret alıyorlardı.

    TİCARET = TÜCCAR:

    Dua edenlerle savaşanların ellerinde olan sermaye; edilgen, durağan ve kıpırtısızdı, etken değildi. Feodal toplumun erken döneminde iktisadi hayat pek az para kullanımıyla yürürdü. Malikâne ve köy, kendi başına bir bütün oluyordu; ihtiyaç duyduğu şeyleri kendi üretiyor, sonra da tüketiyordu.

    Şüphesiz, bir mal değiş tokuşu da vardı (mübadele). Sürekli bir talep olduğu zaman insanlar, bir ürünün kendi ihtiyaç duyduklarından fazlasını üretiyorlardı. Haftalık pazarlarda ticaret hiçbir zaman çok geniş çaplı olmaz ve hep mahalli kalırdı. XI. yüzyılda Batı Avrupa bu nedenle bir dönüşümden geçti.

    Doğu Avrupa’ da ki kabilelerle çarpışmalar; gerçekte yağma ve toprak uğruna girişilmiş saldırılar olduğu halde, “Haçlı Seferi” adı altında yüceltiliyordu. Kilise, bu talan seferlerini bir saygıdeğerlik tülüyle maskeliyor, amaçlarının İncil’ i yaymak ya da münkirleri yok etmek, olmadı Kutsal Ülke’yi savunmak olduğunu söylüyordu. Haçlı hareketinin asıl gücü, ürütülüşündeki enerji, büyük ölçüde, belirli gurupların kazanacağı avantajlara dayanıyordu.

    Kilise gücünü yaygınlaştırmak istiyordu, Hıristiyan dünyası ne kadar genişlerse; kilisenin gücü ve serveti de o kadar büyüyordu. IV. Haçlı Seferi 1201’ de başladı. Bu seferde Venedikliler, en önemli ve en karlı rolü oynadı. Venedikliler, bu Haçlı seferine “Tanrı Aşkına” yardımcı olmaya hazırdılar, ama bu büyük aşkın, şişman bir ganimet payına karşı gözlerini kör etmesine de hiç meydan bırakmıyorlardı. Din açısından Haçlı seferlerinin sonuçları kısa ömürlüdür, çünkü Müslümanlar bir süre sonra Kudüs krallığını geri aldılar. Gelgelelim, ticaret açısından Haçlı seferlerinin sonuçları çok önemlidir. Dua edenleri, savaşanları, çalışanları ve çoğalan bir tüccar sınıfı bütün kıtaya yayarak Batı Avrupa’nın feodal uykusundan uyanmasına katkıda bulundular. Akdeniz ticaret yolunu Müslümanların elinden alarak bu denizi bir kere daha eskiden olduğu gibi, Doğu ile Batı arasındaki büyük ticaret yolu haline getirdi.

    Ticaret, iyi bir başlangıç noktası bulduktan sonra, yokuş aşağı yuvarlanan bir kartopu gibi büyür.

    Ticaretteki gelişmenin, iktisadi hayatın para kullanımına ihtiyaç duymaksızın yürüdüğü eski doğal ekonomiyi nasıl değiştirdiğini gösterir. Parayı, isteği ne olursa olsun, herkes kabul eder, çünkü para her şeyle değiş tokuş edilebilir. Böylece para kullanımı, mal mübadelesinin kolaylaştırdı ve dolayısıyla ticareti teşvik etti. XII. Yüzyıldan sonra zararsız (kapalı) ekonomi, çok pazarlı bir ekonomiye dönüştü ve ticaretin gelişmesiyle, ortaçağ başlarının kendine yeterli malikânesinin doğal ekonomisi, artan ticaret dünyasının para ekonomisine dönüştü.

    ŞEHİRLER ÜZERİNE:

    Ticari büyümenin en önemli etkilerinden biri şehirlerin büyümesiydi. Şehirler, ticaretin hızla genişlediği yerlerde doğuyorsa; Ortaçağ’ın büyüyen şehirlerini İtalya ve Hollanda da aramak gerekir. Ticaretin genişlemesi devam ettikçe, yol kavşaklarında nehir ağızlarında ya da toprak eğiminin elverişli olduğu yerlerde de şehirler oluştu. Bu yüzden, ticaret daha fazla insana iş demekti, onlarda bu işi bulmak üzere şehirlere geldiler.

    Feodalizm atmosferi tam bir hapishane atmosferi, şehirdeki ticari etkinliğin ki ise tam bir özgürlük atmosferiydi. Şehir yaşantısı malikâne yaşantısı gibi katı değil, esnek ve etkindi. Tüccarlar şerhlerde gelişmek ve özgürlük için çeşitli şeyler yapmaya başlamışlar. Lonca birlikleri kurmuşlardı.

    Tüccarlar serbest hareketlerine engel olan feodal kısıtlamalarla karşılaşınca “Lonca (Guild)” ya da “Hanse” denilen birlikler kurdular. Bunlarla, şehirlerinde gelişmeleri için gerekli özgürlüğü kazanmaya çalıştılar.

    Şehirler, toprak sisteminde de tüm yaşamsal, toplumsal işlerde özgür olmak, feodal lortlara bağlı kalmak istemiyorlardı. Şehirliler vergilerini de istedikleri biçimde toplayıp bu işi kapatmak istiyorlardı. Sinir bozan, kendi değişen dünyalarında sadece bir baş belası değeri olan feodal harçların, ödemelerin, yardım ve cezaların çokluğundan hoşlanmıyorlardı. Bu vergileri bütünüyle ortadan kaldırmayı başaramadılar. Ama daha az sıkıntı verecek şekilde yeniden ayarlamayı becerebildiler. Şehirlerin denetimini hemen ele geçiremediler ama aza azar kazandılar.

    Tarih boyunca, iktidarda olanların, hali vakti yerinde olanların, ellerinde olanı elden kaptırmamak için ne mümkünse yaptıkları görülmüştür.

    Yargıç Oliver Wendell Holmes’ın dediği gibi: “Görüş ayrılığı büyüyünce rakibimizin dediği olmasın diye öldürmeyi tercih ederiz.”

    Aslında örgütlü tüccar loncaları önderliğinde savaşan şehirliler bu günkü anlamda devrimci değillerdi. Sadece genişleyen ticarete engel olan eskimiş bazı feodal geleneklerin gevşetilmesini istiyorlardı. “Bütün insanlar eşit ve özgür yaratılmışlardır” diye bir şey yazmazlardı. Kişisel özgürlük, kendisi doğal bir hak olarak talep edilmiyordu. Sadece sağladığı yararlar için isteniyordu.

    Tüccarlarla şehirlilerin kazandıkları haklar bir servet kaynağı olarak ticaretin artan önemini gösterir.

    Eski feodal dönemde, insanın zenginliğinin ölçüsü sadece topraktı. Ticaretin yaygınlaşmasından sonra yeni bir servet çeşidi ortaya çıktı: “Para Serveti”. Feodal dönemde, tek servet kaynağı olan toprağın mülkiyeti, yönetme gücünü de rahiplerle soylulara verirdi. Şimdi yeni bir servet kaynağı olan “Para Mülkiyeti”, yükselen orta sınıfa, yönetime katılma imkânını veriyordu.

    ESKİLER YERİNE YENİ FİKİRLER:

    Ortaçağın başlarında faizle borç vermeyi yasaklayan bir güç vardı. Bu güç kiliseydi. Faizle borç vermek; tefeciliktir-günahtır diyordu kilise.

    Feodal zamanlarda kilisenin, insanların kafaları üzerindeki etkisi şimdi olduğundan çok daha fazlaydı. Şehir hükümetleri ve daha sonraları da devlet hükümetleri de tefeciliğe karşı yasalar çıkarmışlardı. İncil: “Devenin iğne deliğinden geçmesi, zenginin cennete girmesinden daha kolaydır” der.

    Zamanla kilise öğretisi gitti, “gündelik ticari işler” geldi. İnançlar, yasalar, birlikte yaşama yolları, kişisel ilişkiler-toplum yeni bir gelişme aşamasına girerken hepsi değişti.

    VENSEREMOS! KIRALIM ZİNCİRLERİ:

    En önemli değişikliklerden birisi köylünün durumunda görüldü. Ticari büyüme, para ekonomisinin gelişmesi, şehirlerin yükselmesi, onu böyle sımsıkı bağlayan bağlarından kurtulma ümidi verdi. Şehir halkı zamanlarının bütününü ya da çoğunu ticaret ve endüstriye verirlerse; yiyeceklerinin büyük kısmının kırsal alanlardan gelmesi gerekir. Böylece, kırla kent arasında bir iş bölümü doğar. Tarih boyunca pazarın genişlemesi, üretim artışına muazzam bir teşvik olmuştur. Tarımsal üretim nasıl artar? İki yolu vardır. Birisi, yoğun (entansif) gelişmedir; yani daha çok gübre kullanılarak toprağı sürmenin daha ileri yöntemlerini bularak, genel olarak daha çok ve daha bilimsel çalışarak eski toprağınızdan daha fazla ürün alırsınız. Öbür yaygın yol (ekstansif) gelişmedir; yani önce ekilmeyen yeni alanları tarıma açmak. Bu dönemde her iki yöntem de yürürlüğe kondu.

    Avrupa, Amerika’dan beş yüzyıl önce “batıya akın” hareketini yaşadı. XVII. yüzyıldakiler gibi XII. yüzyılın öncüleri için de mücadele çetin ve uzundu ama zafer, özgürlük ve mülkiyet demekti! Üstelik özgür emeğin, özgür olmayan emekten daha üretken olduğu lortların kafalarına dank etmişti. Geleneksel emek hizmetlerinden vazgeçip, istediği emeği kiralaması, ücretle adam çalıştırması daha iyiydi. Gerek kırda, gerek kentte özgürleşmenin baş düşmanı soylular değil, yine kiliseydi.

    Kara ölüm XIV. yüzyıl Avrupa’sında, Dünya savaşında ölenlerin yani XX. yüzyılın en dâhiyane ölüm saçan araçlarıyla sürdüğü dört yıllık örgütlü kıyımda ölenlerin iki katı insanı öldürdü. Karşı durulamayan iktisadi güçlerin baskısı eski feodal düzeni yıkmıştı. XV. yüzyılın ortalarına kadar Batı Avrupa’nın büyük kısmında nakdi-getirim, emek yükümlülüklerinin yerini aldı. Ayrıca birçok köylü de tam özgürlüğe kavuştu. Toprağın herhangi bir meta gibi böylece alınıp-satılması, serbestçe müdahale edilmesi, eski feodal dünyanın sonu demekti. Değişimi yaratan güçler Batı Avrupa’yı boydan boya taramış ve yüzünü tamamen değiştirmişlerdi.

    LONCA EGEMENLİĞİ:

    Endüstri örgütlenmesinin bu aşamasını iyi anlamak gerekir. Eskiden mallar ticari şekilde satılmak için değil, sadece evin ihtiyaçlarını karşılamak için yapılırdı. Oysa şimdi dış pazarda satılmak üzere mal yağılıyordu. Bu malları, hem hammaddelerin hem de malların yapıldığı araçların sahibi olan profesyonel ustalar yapar ve bitmiş ürünleri satarlardı. Bugün, endüstride çalışan işçiler, ne hammadde ne de araçlara sahiptirler. Bitmiş ürünü değil, iş güçlerini satarlar. Bu çağda bir politikacı ya da sanayici “Sermaye ile Emek Ortaklığı” üzerine bir konuşma yapsa; yaşlı ve güngörmüş işçi tabiatı gereği omuz silker, “palavra” der, asla inanmaz bu lafa. Para veren adamla, parası verilen adam arasında büyük bir uçurum olduğunu bilir bu ihtiyar.

    Orta çağ tarihinde şehirlerin arasında geçen şiddetli savaşları okurken, bunların genellikle “Lonca” üyelerinin dış rekabet istememelerinden ileri geldiğini hatırlayınız: Eski doğal ekonominin takas anlayışına göre; ticaretin amacı kâr yapmak değil, hem alıcıya hem de satıcıya kazandırmaktı.

    PARA, PARA, PARA:

    Paranın değerinin düşürülmesi çok eski bir adettir. Midas gibi dokunduklarını altın yapmak isteyip de beceremeyen orta çağ kralları, para kazanmanın başka bir yolu olarak paranın değerini düşürürlerdi. Paranın değeri düşünce, fiyatlar yükselir, alım gücü azalır. Orta çağ kralları da paranın değerini düşürüp kâr etmeyi amaçlamışlardır.

    Altın ve gümüşün ticari gelişme için bu kadar önemli olduğu bu dönemde, ticari büyümenin kendisi, bu madenlerin muazzam yataklarının keşfine yol açtı. Bu keşif de ticaretin yeniden büyümesini sağladı. Bugün, 400 yıllık bir perspektiften, Kolomb’un keşfini daha iyi değerlendirebiliyoruz, ama XV. yüzyılın insanları Kolomb’u Hint Adaları’nı keşfedemediği için başarısız saymışlardı. Ancak XVI. yüzyılda Meksika ve Peru’dan İspanya’ya gümüş akmaya başlayınca keşfin değeri anlaşıldı. Mallar uzun yollardan ve ülkelerden geçtiği için konulan vergiler dolayısıyla fiyatlar çok yüksek oluyordu. Ticaretin yönü ve yolları değişmişti. Eskiden Venedik’le Güney Almanya şehirlerinin coğrafi konumu onları batılarındaki ülkelerden daha avantajlı kılmışken, şimdi Atlas Okyanusu’nda kıyısı olan ülkeler avantajlı olmuştu. Eskiden ticaretin ana yolu olan, şimdi ara sokak olmuştu. Yeni ana yol Atlas Okyanusuydu. Portekiz, İspanya, Hollanda, İngiltere ve Fransa ticari üstünlüğü ele geçirmişti. Tarihin bu dönemi haklı olarak “Ticari Devrim” diye adlandırılır.

    Girişken tüccarların karşısında yalnız eski Avrupa ve Asya’nın bazı kısımları değil, yepyeni dünyalar olan Amerika ve Afrika da vardı. Eskiden” Uluslar arası Ticaret” denince; Asya’nın bir kısmıyla Avrupa’nın ticareti anlaşılırdı. Oysa şimdi bu deyim dört kıtadan meydana gelen, anayolları da okyanuslar olan çok daha geniş bir alanı anlatıyordu. Keşifler Batı Avrupa’nın bütün iktisadi hayatında muhteşem bir yayılma dönemine yol açtılar. Pazarın gelişmesi her zaman iktisadi etkinliği hızlandıran başlıca etken olmuştur. Alış veriş yapılacak yeni yerler, kendi ülkenizin ürünlerini satacak yeni pazarlar, yurda geri getirecek yeni mallar; son derece bulaşıcı, teşvik edici bir hareketti bu: “Ve yoğun ticari etkinliğe, yeni keşiflere, buluşlara, yayılmalara yol açtı. Tehlikeli ve heyecanlı pek çok da kârlı fırsatları değerlendirmek için ticari şirketler kuruldu.

    XVI. ve XVII. yüzyıl tüccarlarının Amerika, Asya ve Afrika ile ticaret gibi büyük bir girişimin gerektirdiği, büyük para toplama sorununa karşı buldukları çözüm yolu anonim şirketler oldu. İngiltere’nin ilk anonim şirketi “Tüccar Serüvenciler” di. Bu anonim şirketler şimdiki büyük korporasyonların atalarıydı. Şimdi olduğu gibi o zaman da –parası olan- herhangi bir hisse satın alarak anonim şirketin ortağı olabilirdi. Ticaretin altın çağıydı, servetler oluşuyordu –sermaye birikiyor- ve bu da XVII. ve XVIII. yüzyılların büyük endüstriyel genişlemesinin temeli olacaktı. XVI. ve XVII. yüzyıllarda savaşlar bitmediği için krala maddi desteği bankerler ve tüccarlar yapmaktadır. XVI. ve XVII. yüzyıllarda Alman banker Fugger ortaçağ için çok önemli bir şahsiyettir. Bu çağa aslında “Fugger’ler Çağı” da denir.

    Bütün bu bilgiler kendi başlarına önemli değildir. Önemli olan genişleyen ticaretin ihtiyaçlarını karşılamak için gerekli mali mekanizmanın 16. yüzyılda tüccarlar ve bankacılar tarafından hazırlanmış olmasıdır.

    Şüphesiz o zamandan beri de değişen koşulları karşılayacak daha yeni ve daha iyi yöntemler de eklendi ama yüzlerce yıl önce temel oradaydı.

    Sömürülecek yeni ülkeler aşıldıkça, ticaret öne atılıp tüccarlarla bankacılar zenginleştikçe bu Fugger’ler çağının tarihe insanlığın refahı ve mutluluğunun altın çağı olarak geçeceğini düşünseniz de yanılırsınız!

    FUGGER’LER ÇAĞI:

    Azınlık için büyük refah döneminde, kitlelerdeki bu yaygın perişanlığın açıklaması nedir? Nedenlerden biri savaştı. Almanya’daki “30 Yıl Savaşları (1618-1648)” na kadar büyük bir felaket hiçbir zaman yaşanmamıştır. Toplam nüfusun üçte ikisi kayıptı, kalanlar da sefalet içindeydi.

    Dolaşımdaki para miktarının artması paranın değerini düşürür. Para, mübadele edildiği şeylere göre bollaşırsa; o şeylere göre değeri düşer. Bu da fiyatların artmasına sebep demektir. Paranın azlığı veya bolluğuna göre, mallar genellikle pahalanır veya ucuzlar. Bununla beraber, son zamanlarda Hıristiyan dünyasına akan para ve değerli maden bolluğu her şeyin pahalanmasına yol açar. Ücretli işçilerin de durumu kötüleşir. Ücretler hiçbir zaman fiyatlar kadar yükselmezler. Ücretleri arttırmak içinse mücadele gerekmektedir.

    Bu dönemde önemli bir değişime dikkat etmek gerekir. Toprağın, üzerinde harcanan emek miktarına göre önemli olduğu yönündeki eski düşünce ortadan kalkmıştır. Ticaretle beraber endüstrinin gelişmesi ve fiyatlardaki devrim, parayı insanlar için daha önemli yapmıştı. Toprak ta artık bir gelir kaynağı olarak görünüyordu. İnsanlar toprağa da genel olarak mülkiyete baktıkları gözle bakmaya alışmışlardı. Para yapmak amacıyla alıp-satan vurguncuların oyuncağı olmuştu toprak.

    Kapitalizm de, endüstri işçilerine ihtiyaç duyduğu zaman, artık hayatlarını kazanabilmek için iş güçlerinden satacak başka bir şeyleri kalmayan, toprağından sürülmüş talihsizler stokundan da adam aldı.

    ÇOCUK İŞÇİLER:

    Pazarın genişlemesi! Bildiğimiz şekliyle kapitalist endüstriyi yeryüzüne getiren güçleri anlamamızın anahtarı budur. Pazarın genişlemesi iş bölümünü gerektirir. Pazar uluslar arası olduğu için, üretilen mal kısa sürede ve daha ucuza mal edilmelidir. Aracılar eski Lonca usulünün kaldırılmasını da etkilemişlerdir. Artık kurallar işlememektedir. Loncalar eski hâkimiyetini kurmaya çalışsa da durumları umutsuzdur. Ulusal ekonomiyle birlikte eve iş verme sistemi devreye girdi. Bunların yöneticileri de sermaye sahipleridir. Bu, 16. yüzyılın başlarındaydı. 300 yıl sonraki fabrika sisteminin başlangıcıydı. 16. yüzyılla 18. yüzyıl arasında bağımsız zanaatkârları, yarının ücretli-işçi sınıfı oldu.

    DEĞERLİ TATLAR ÜZERİNE:

    Hükümetler bütün ulusa servet ve güç getireceğini sandıkları yasalar çıkarıyorlardı. Bu yasalar tarihçilerce “Merkantilist Sistem” olarak adlandırılmış ve sınırlandırılmıştır. Bu sistem, devletin ve servet ve kudret kazanma çabasında su veya bu zamanlarda uygulandığı birtakım ekonomik teorilerdi. Yöneticilerden Thomas Mun, devletin servetini arttırmanın önemli yolunun başka ülkelerde olanlardan satın alındığından fazla satmak ve ticari dengeyi böylece kendi lehine kurmayı ve dış ticaretin önemli olduğunu söylüyordu.

    16.yüzyılın sonunda İspanya’nın çökmesiyle küçük Hollanda, çağın önde giden gücü olarak ilk sıraya fırladı. Hollanda küçük ama zengin ve güçlüydü. Bunun başlıca nedenlerinden biri de gemi yapımı sanayisiydi. Bu gemiler, herkesin malını her yere taşıyorlardı.

    Merkantilistlere göre; bir ülkenin diğer bir ülke ile ticareti, her iki tarafında en büyük parçayı koparıp alma savaşımıydı. Rakip devletin ticaret ve imalatının gerilemesi, sadece SAVAŞ’ a yol açardı. Savaş ta merkantilistlerin meyvesiydi.

    İHTİLALİN AYAK SESLERİ:

    1776 bir ihtilal yılıydı. Amerikalıların “Bağımsızlık Bildirisi” ile İngiltere’nin merkantilist, kolonyalist politikasına baş kaldırmasıdır. Tüccarlar, tekelci şirketlerden pay ve serbest ticaret istiyorlardı. Serbest ticaret ülke çıkarınadır.

    Kısıtlamalardan dolayı, üretici dilediği gibi üretemiyordu. Ürünleri elinde kalıyordu çünkü ihraç etmesi yasaklanmıştı. Bu dönem, serbest ticaret isteği, özgürlüğü beraberinde getirdi.

    Altın, gümüş, maden yatakları olmayanlar; bunu parayla sağlayacaklardı. Ancak mali gücü olanlar sadece! Adam Simith der ki: “İş bölümü ustalığı arttırır; zamandan tasarruf sağlanır. Pazarın genişliği ile orantılıdır. Pazar ne kadar büyükse o kadar iş vardır ve iş bölümü yapılır, serbest ticaretin gelişmesini sağlar. Ticaret, zincirlerini kırıp genişlemelidir çünkü dünyadaki servet, iş adamı için kutsaldır”.

    ESKİ DÜZEN DEĞİŞİYOR:

    Eski düzende yoksullardan vergi alıp, zenginleri vergilendirmeyen bir anlayış vardı. Köylüler, gelirinin yüzde seksenini vergi olarak veriyordu. Kalanı ile besleniyor, barınıyor, giyiniyordu. Ama 1789’da ki “Fransız Devrimi” esnasında, Fransız topraklarının üçte biri köylülerdeydi. Yine de mutlu değillerdi. Aradıklarını yükselen orta sınıfta (Burjuvazi) buldular. Bunlar; yazarlar, öğretmenler, doktorlar, avukatlar, yargıçlar, devlet memurları, bankerler, eğitimli sınıf, tüccarlar, imalatçılardı. Fransız Devrimi’ni yapan ve bundan en kazançlı çıkan bu orta sınıftı. Burjuvazi devrimi yaptı. Zorbaları devirdi. Gelişen burjuvazi için ticaret ve endüstrideki kısıtlama, düzenleme ve baskı, hükümetçe küçük guruplara tekel ve ayrıcalık bağışlanması, çağını doldurmuş Loncaların ilerlemeyi kösteklemesi, kendilerine söz hakkı tanımadan yasalar çıkarılması ve eski yasaların varlığı, mücadeleci devlet memurlarının çoğalması, hükümet borçlarının gittikçe büyüyen hacmi, kırılması gereken bir kabuktu. Burjuvazi politik gücünün, iktisadi gücüyle orantılı olmasını istiyordu. Mülkleri vardı, ayrıcalık istiyordu. Hükümete verdikleri borç paraların geri ödenmesini istiyorlardı. Tüm bunlara karşın; HALK, devrimi yaptı. Fakat devrimin meyvelerini yine yukarı sınıf-sınıflar yediler. Yine burjuvazi kazandı; soyluluk kaldırıldı, iş ayrıcalığı getirildi. Özgürlük, eşitlik, kardeşlik bir halk sloganı idi ama burjuvaziler için geçerli oldu bu söylemler; halk devrim yapmakla hiçbir şey kazanamadı. FEODALİZM öldü. Burjuvazi her hakkı kazandı. Feodalizmin çöküşü ile kâr amacı güden değişik bir toplum kuruldu ve bunun adı da KAPİTALİZM oldu.

    KAPİTALİZM’E DAİR:

    Para ancak, tekrar kâr karşılığı satmak üzere mal veya emek satın almakta kullanıldığı zaman sermaye olur.

    Kapitalist, kazançla satmak için işçinin iş gücünü satın alır, ama tabii ki bu gücü satamaz. Sattığı – kârla – işçinin emeğiyle hammaddeden tamamlanmış ürüne dönüştürdüğü mallardır. Burjuvazi için kâr, işçinin yarattığı değerden daha azını ücret olarak almasından doğar.

    Kapitalist, üretim araçlarının sahibidir; binaların, makinelerin, hammaddelerin sahibidir ve işçinin iş gücünü de satın alır. Kapitalist üretim bunların birleşmesinden doğar. Sermaye birikimiyle birlikte endüstriyel kapitalizm için zorunlu olan “Mülksüz” emekçi sınıfı doğar. Feodalizmden kapitalizme geçişte eski bilim, hukuk, eğitim, hükümet ve din de değişti. Bu çağın ahlakı, politikası, edebiyatı ve dini; tasarruf etme gerekliliğini ileri sürerek birleşti. Tanrı ile uzlaştı. Dünyada tasarruf eden zengin adam artık cennete gidebilecekti. Sermayelerini fabrikalara yatırdılar. Böylece MODERN sistem doğdu.

    DEVRİM HER YERDE:

    Endüstride kullanılan en yeni alet ve makineler 18. yüzyılda tarıma girdi. Bu yüzyılda kanal ve yol yapımlarına başlandı. Tarım gelişti, nüfus arttı, nüfus çiftçiyi zenginleştirdi, zenginler de tarıma yatırım yaptılar. Yeni bir dünya yaratılmaya başlandı.

    ENDÜSTRİ DEVRİMİ (İNGİLTERE):

    Zenginler fabrikalara ve tarıma yaptıkları yatırımlarla daha zengin olurken; üretim araçlarından yoksun olan fakirler daha da fakirleştiler. Makinelerin bakımına, insanların bakımından daha fazla önem veriliyordu. Tüm aile çalışmasına rağmen geçinemiyorlardı. Ücretler çok azdı ve aç kalma noktasına geldiler. Halk makineleri kırmaya başladı. Sefalet ve açlık başkaldırıyı ve cezaları getirdi beraberinde. Bu gelişmeler olurken sendikaların da elleri boş durmadı ve sendikalar sayesinde halka oy verme hakkı verildi, halkın durumu görece biraz daha düzeldi.

    KLASİK İKTİSAT:

    İngiltere’de ki “Endüstri Devrimi” sırasında, endüstrici sınıfın doğuşu, zamanın koşulları üzerinde temellenen bazı iktisadi teoriler de doğurdu. Bu teorilere “Klasik İktisat” denir: Herkes dilediği işi yapabilecektir; devlet asayişi ve mülkiyet hakkını korumalıdır vs.

    Bir ülkeyi büyük yapan şey, herhangi bir zamanda eli altında bulunan değerler stoku değil, değerler üretme yeteneğidir. Bir insan servet sahibi olabilir ama tükettiğinden daha değerli nesneler üretme gücüne sahip değilse yoksullaşacaktır.

    ÜTOPYA:

    Ütopyacı düşünürlerin en büyük ilkesi kapitalizmin kaldırılmasıdır. Kötülük, adaletsizlik, israf, plansızlık vardır kapitalizmde.

    Kapitalizmde çalışmayan azınlık, üretim araçlarına sahip olduğu için refah ve lüks içinde yaşıyordu. Bu yüzden ütopyacılar bu araçların ortak kullanımını iyi bir hayat diye görüyorlardı. Bu da SOSYALİZM’ di. Ve Karl Marx geldi, sosyalistti. Durumu düzgün işçiler ve planlı bir toplum istiyordu. Üretim araçlarına bir zümrenin değil tüm halkın sahip olmasını istiyordu. Sosyalizmin ancak örgütlü ve devrimci bir işçi sınıfının eylemleriyle geleceğine inanıyordu. İşçi, düzen içinde olursa, toplumdaki yerini alabilir diye düşünüyordu. Gelecek ile ilgili umutları bunlardı. Marx’ın iktisadi öğretisinin temel noktası; kapitalist sistemin emeğin sömürülmesine dayandığıdır. İşçi, üretim araçlarına sahip değildir, yaşamak için tek META’yı – iş gücünü – satmalıdır. İşçiye verilen ücret sadece hayatını sürdürmesi için gerekli olana eşittir. İşçinin ücret olarak aldığıyla, ürettiği META’nın değeri arasındaki fark “Artık Değer” dir. Artık değer işverene gider. Kâr, faiz ve rantın kaynağıdır. Artık değer, kapitalist sistemde emeğin sömürülmesinin ölçüsüdür.

    KIRILMA NOKTASI:

    Kapitalist sistemde kâr imkânı yoksa üretim olmaz. Buhranlar; genel para düzeyinin, dolaşımdaki para hacminin kabarıp inmesiyle meydana gelen iniş-çıkışların sonucudurlar. İşler yolundayken para daha hızlı dolaşır ve bankalar gittikçe daha çok kredi verirler. Yüksek faiz oranı isterler, ama işin iyi gittiğini ve kâr ettiklerini zanneden imalatçılar bunu düşünmezler. Refah böylece ekonomik yükselişe yol açar. Refah dönemlerinde sermayenin gelirleri, iş gücünün ücretinden çok daha hızlı büyür. Zenginler hızla zenginleşir, gelirleri artar. Ne kadar kişisel harcama yapsalar da ellerinde çok para kalır. Harcayamadıklarını biriktirirler, bir kısmını endüstriye yatırırlar ve mal üretme araçlarında dehşet bir artış olur, üretim otomatik olarak artar. Mallar fabrikalardan pazara akar. Ama işçiler, artan üretim ve çıktıyı satın alabilecek kadar ücret almıyorlardır. Mallar tabiatı gereği satılamaz, depoda kalır, alım gücü yoktur, fiyatlar düşer, kâr gelmez. Ve üretim durur. Sonuç: İşsizlik, bunalım, zenginin gelirinde azalmadır. Fazla tasarruf kesilir. Tüketiciler yavaş yavaş birikmiş mal yığınını tüketirler, çalışan endüstriler yeni ve ileri araçlar olmaksızın iş yapamayacaklarını anlar, üretim yeniden hızlanır ve refah-yükseliş-bunalım döngüsü yeni baştan başlar.

    Marx’ın analizi şuraya varıyor: Kapitalistler ücretleri düşük tutarak kârı sürdürmelidirler, ama bunu yaparken kârın gerçekleşmesinin bağımlı olduğu “Satın alma gücünü” yok ederler. Düşük ücret, yüksek kârı mümkün kılar ama aynı zamanda mala talebi azalttığı için kârı imkânsızlaştırır.

    RUSYA’DA DURUM:

    Sovyetler Birliğinde, kullanım için üretim vardır. Kapitalizmde üretim kâr içindir. Kapitalizmle beraber bolluk içinde yoksulluk yaşanıyordu. İlk plan bolluğu ortadan kaldırıp üretimi kısmak ve bazı ürünleri hibe etmekten geçiyordu. Oysaki üretim kısıtlandığında fiyatlar artar, yoksulluk diz boyu olur. Plan, parçalara bölünmüş olduğundan Sovyetler Birliğindeki gibi bütünlüğün elde edilmeyişi planı geçersiz kılar. En temel faktör, üretim araçlarının özel mülkiyet olmasıdır. Kapitalistler işçi sınıfını saf dışı etmek için faşizme sığınırlar. Birinci Dünya savaşıyla beraber birçok kişi Rusya’da devrimcilerin yanında olmuş ve işçi devrimi başarıya ulaşmıştır. Kapitalistler, bu devrimci sınıfla karşı karşıya gelmişlerdir.

    KITLIK PLANI & SONUÇLAR:

    Bolluk içinde yoksullukla karşılaşan kapitalistler sorunu çözmek için bolluğu ortadan kaldırmaya karar verdiler. Üretimin tüketimi aştığı bir bolluk ekonomisinde bu ancak arzı keserek-kısarak mümkündür. Tüketim için daha fazla mal üretmek fiyatları düşürür, öte yandan üretimin kısıtlanması da fiyatları yükseltir ve kârı arttırır. Onun için kapitalist planlama: “Kıtlığın Planlamasıdır”. Parçalara bölünmüş bir planlamadır bu. Sosyalist toplumda plancılar, planlarını yaparlar, gecekondular mı temizlenecek? Temizlenir, planın üzerinde bir çapraz çizgi atılı, sorun çözülmüştür. İşe hemen başlanır. Özel mülkiyet yolu tıkamayınca, bir ihtiyaç duyulup planı da yapılınca, ardından eylem gelir. Özel mülkiyet yolu tıkayınca; mülkiyet çıkarına olan önce gelir, kamu çıkarı da ne hali varsa görür. Nereye baksanız kamu yararı, özel mülkiyet çıkarı tarafından baltalanmış olabilir. Kapitalistlerin, planlı ulusal ekonomiye karşı olmalarının asıl nedeni; planlı ulusal ekonominin er geç özel mülkiyetin kaldırılması demek olduğunu bilmelerindendir.

    İş sınıfı devrimi Rusya’da başarılı olmuştu. Kapitalistler, iktidarlarını tehdit eden devrimci bir işçi sınıfıyla karşı karşıya gelmişlerdi. Bekledikleri büyük iyilik örgütlü işçi sınıfı hareketinin ezilmesiydi. İki önder de (Hitler ve Mussolini) istenen malı verdi. İtalya’daki faşizm ve Almanya’daki nasyonal sosyalizm karşı devrimci hareketlerdi. Kurulu düzen, kapitalist iktidar ve ayrıcalık böylece garantiye alınmıştı. Kapitalist ekonomi çökmeye başlayıp işçiler iktidara yaklaşmaya başlayınca, kapitalistler kurtuluşu faşizme sarılmakta buldular. Faşizm de sorunları çözmez-çözemez. Aynen kapitalist rejimde olduğu gibi faşist ekonomide de üretim araçlarının özel mülkiyeti ve kâr amacı temel ölçütlerdir.

    Özet, Süha Demirel, 10 Ocak 2011

    Not: Bu kitabın özeti; Yıldız Teknik Üniversitesi’nde, Prof. Dr. Neşet Toku’nun verdiği “Toplumsal Yapılar ve Tarihsel Dönüşümler Dersi” için tarafımdan yapılmıştır.

    ***

    Kitabın Künyesi:
    Feodal Toplumdan Yirminci Yüzyıla
    Leo Huberman
    İLETİŞİM YAYINLARI
    Çeviren: Murat Belge
    Yayın Yılı: 2014
    342 sayfa
    Dili: TÜRKÇE
  • Uzak diyarların birinde dört eşiyle birlikte yaşayan bir kral varmış. Bu kral, dört eşini de sahiden pek severmiş. Dördüncü eşinin üzerine çok titrer, gözlerinin içine bakarmış. En güzel elbiseleri onun için yaptırırmış, en değerli mücevherleri ayaklarının altına serermiş. Üçüncü eşine de ayrıca çok düşkünmüş. Güzelliğiyle gururlanırmış. Bu güzelliği herkes görsün istermiş. Üçüncü eşinin onu terk edeceği korkusuyla yanıp tutuşurmuş. Ondan yana hep endişeli ve aklı karışıkmış. İkinci eşinin yeri de ayrı tabii. İkinci eş, kralın en büyük sırdaşıymış. Ne zaman ihtiyacı olsa ikinci eşi onun hep yanında olur, derdini dinler, destek olur, yol gösterir, yoldaşlık edermiş. İlk eşiyle ilişkisi başkaymış ama... Sahip olduğu servette, saltanatta ve güçte ilk eşinin katkıları çok büyükmüş. Ne var ki kral onu hep görmezden gelir, yok sayarmış. Buna rağmen ilk eşi, krala yüksek bir sadakatle ve sevgiyle bağlıymış. Ne yazık ki kral bunun farkında bile değilmiş.

    Günlerden bir gün kral amansız bir hastalığa yakalanmış. Doktorlar zamanın darlığını, yakından kralın öleceğini söylemişler.

    Kral üzülmüş tabii. Dünyalar güzeli dört eşi var, sonsuz bir serveti ve itibarı var... Lâkin yakında amansız bir hastalıktan dolayı bütün bunları terk ederek ölüp gidecek. Kendi kendine düşünüp kederleniyormuş sürekli...

    Sonunda aklına bir fikir düşmüş, derhal dördüncü eşini çağırmış yanına. "Ey benim güzel karım" demiş. "Bilirsin ki servetimi en çok senin uğruna harcadım. Kumaşların en pahalılarını, mücevherlerin en eşsizlerini ayaklarının altına serdim. Gel gör ki ben artık ölüyorum. Zamanım kısa... Öte dünyaya bir başıma gitmek istemiyorum. Orada yalnız kalamam. Sen de benimle gelir misin? "Kesinlikle olmaz!" demiş kadın hiç düşünmeden. " Seninle katiyen gelemem." Korkuyla büyüyen gözlerini kaçırmış kocasından. Başka söz etmeden çıkıp gitmiş odadan. Kral kahrolmuş. Duyduklarına inanamıyormuş. Bunun üzerine bir umut üçüncü eşini çağırmış yanına.

    Aynı konuşmayı üçüncü eşine de yapmış. "Güzelliğinle hep gurur duydum. Seni her zaman çok sevdim. Artık ölüyorum ve senin de benimle birlikte gelmeni istiyorum" demiş. "Öte dünyada yalnız bırakma beni..." "Mümkün değil" demiş üçüncü eşi. " Hayat çok güzel... Ben daha çok gencim. Yaşamak istiyorum. Başka biriyle evlenip hayatıma kaldığım yerden devam edeceğim. Benim daha zamanım var." Üçüncü eşinden bu sözleri işiten kral, göğsünden hançer yemiş gibi bir "Ah!" çekmiş. Kederinden daha da hastalanmış. Fakat ikinci eşinden yana daha umutluymuş. Hiç beklemeden ikinci eşini yanına çağırmış. " Sen en değerli sırdaşımsın benim" demiş. "Ne vakit içim sıkılsa, başıma bir dert gelse koşar gelirdim sana. Sen merhametli, akıllı ve şefkatli bir kadın oldun hep bana. Öte dünyada da beni yalnız bırakmak istemezsin biliyorum. Benimle gelecek misin? "

    "Benden bunu isteme" demiş ikinci eşi. "Yaşadığın sürece her zaman yanındayım. Seni her zaman dinlerim. Derdine derman olurum. İyi günde kötü günde sana yoldaşlık ederim. Mezara kadar yanındayım. Ama bundan fazlası olamaz. Seninle ölmemi bekleme benden." Kralın burnunun direği sızlamış. İkinci eşinden beklediği cevap bu değilmiş zira. Dili tutulmuş gibi suspus olmuş kral. Dokunsalar çocuk gibi ağlayacak...

    Bu sırada bir ses işitmiş.
    "Nereye gidersen git, ben seni hiç yalnız bırakmayacağım, seninle her yere gelirim..."
    Kral şaşkınlıkla başını kapıya çevirip bakmış. Bir de ne görsün, ilk eşi duruyor karşısında. İlgi göstermediği, ihmal ettiği, çok zaman varlığını bile unuttuğu ilk eşi.. Onca ihmal edilmiş olmasına rağmen, kralla birlikte ölmeyi göze alıyordu şimdi. Kral içini çekmiş. Ne diyeceğini bilememiş bir an. Yutkunmadan konuşmaya başlamış ilk eşiyle. "Affet beni, zamanında sana daha iyi bakmalıydım. Seni ihmal etmemeliydim. İhtiyaçlarını tam görmeliydim. Seni de çok sevmeliydim."


    Hayatta böyledir işte. İhmal ettiğin yanın, gün gelir sığındığın en kuvvetli tarafın olur. Hikayeye bakacak olursak dört eşin, insan hayatındaki dört önemli temeli temsil ettiğini düşünebiliriz.
    Dördüncü eş: Bedenimizi temsil eder. Bedenimizi severiz ve güzel görünmek için özen gösteririz. Fakat ölürken bedeni dünyaya terk eder gideriz.
    Üçüncü eş: Dünya deneyiminde sahip olduğumuz maddi değerleri, serveti, kariyeri temsil eder. Öldüğümüzde de servetimiz el değiştirir. Sahip olduğumuz bütün maddi değerler başkasına aktarılır. Yunus Emre'nin de dediği gibi, "Mal da yalan mülk de yalan, gel biraz sen de oyalan."
    İkinci eş: Aileyi ve dostları temsil eder. Her ne kadar birbirimize çok yakında olsak, kuvvetli bağlarla birbirimize kenetlenerek bir yaşam sürdürmüş de olsak ölüm anında hepsi arkamızda kalır. Hayat geride kalan için devam eder. Bağımız mezara kadar ancak. Mezardan sonrasına güç ve destek veremezler. Yanımızda olamazlar.
    İlk eş: İhmal edilmiş, az sevilmiş ertelenmiş olan ilk eş, ruhumuzu temsil eder. Bizi, ölümden sonrada terk etmeyecek olan ruhumuza..

    En ihmal ettiğimiz yanımız, aslında sığınabilecegimiz en kuvvetli, en gerçek ve en yalın tarafımızdır. Buna rağmen eksik, yarım ve ihmal edilmiş kalır. Ruh, elbette gönülde barınır. Kapta mesken tutar. Tevazu sahibidir. Sevilmese de sever, ihmal edilse de değerinden eksilmez, ertelense de sabırlıdır. Ne kadar öfke içinde olursak olalım, gönül her an sevmeye hep hazırdır. Sevmeye, bu yüzden gönülden başlamak gerekir. Kendini sevmeye başladığında ancak, başkalarında kendinde yansıyan güzellikler bulur, bulduğun güzellikleri aynalar çoğaltır..

    "Bir insanı sevmekle başlar her şey" diyor ya Sait Faik, işte o insan sensin... Kendini sevmeye başladığında başlar her şey... Kendinden sakındığın sevgiyi başkalarına hoyratça sunabiliyorsan, kendinden sakındığın saygıyı başkalarına adayabiliyorsan, şu hayatta en çok kendine borçlu kalmışsın demektir.
  • 400 syf.
    ·14 günde·Puan vermedi
    Ahlak ve erdem kavramlarının felsefi bir bakış açısından derinlemesine sorgulayan bir kitap. Sunuş kısmında çevirmen kitabın Fransa'da çok satanlar listesine girmesini yakın zamanda ahlaka duyulan ilgideki artışa bağlıyor.Ve yazarın bu ilgiyi ve ahlakın büyüsünü yitiren politikanın yerine geçmeye aday oluşunu da sorgulayan bir felsefeci olduğunu belirtiyor.
    Yazar kendini dışarıdan fundamentalizmin içeriden ise nihilizmin kemirdiği bir Avrupa'nın tanrıtanımaz, materyalist bir düşünürü olarak tanınlıyor ve değerler ve erdemler üzerine yazarak ne kadar zor bir işi üstlendiğinin farkında.
    Eserde öncelikle değer, erdem, ahlak ve politika kavramları ve bu kavramların birbirleriyle ilişkilerine değiniliyor. Sonra yazar erdemleri nezaketten başlayıp sevgi/aşk ile bitirecek şekilde - ki bu sıralama kasıtlı - 18 başlık halinde açıklıyor. Her bir erdemi açıklarken Yunan'dan günümüze kadar pek çok filozof, bilge, erm,ş ve azizin görüşlerine ayrıntılı bir biçimde yer veriyor ama sonuçta mutlaka kendi görüşlerini ön plana çıkarıyor. Bilinçli olarak sıralamaya nezaketle başlamış ve nezaketin aslında bir erdem olmadığını ama erdemli olmanın bir ön koşulu olduğunu belirtmiştir. Aslında sırayla takip ettiği tüm erdemler birbirinin koşuludur ve son olarak hakikat diye nitelediği ve tüm erdemleri kapsayan sevgi/aşk ile bitirmiştir ki bu bölüm bence en güzeliydi.
    Ayrıca her erdemi sorgularken yazarın okurun karşısına çaşitli paradokslar çıkararak, öne sürdüğü tezleri çürüterek ve hangi davranışın erdemli sayılabileceğini ya da hangi koşullarda erdemli sayılabileceğini uzun uzun tartışıyor. Bu da okurun zihnini sürekli canlı tutyor ve düşünmeye zorluyor.
    Yazarın fikirlerine en çok katıldığı filozoflar Spinoza ve Aristotales. dolayısıyla bu iki filozofun görüşlrine çokça yer veriyor. Ayrıca Tanrıtanımaz olduğunu pek çok yerde vurguluyor ve bazı çıkarımlarıyla da bunu destekliyor. Benim inançalarımla çelişen bazı bölümlerde zihnimde kendi teorimi geliştirmem gerekti belki de okumam bu yüzden uzun sürdü. Ek olarak olumsuz olarak aktarması gereken her durumda Hitler ve Nazileri örnek vermesi rahatsız ediciydi bence. Dünya'da geçmişte günümüzde acıya, işkenceye, zulme, katliama maruz kalan bunca topluluk varken sadece bir yerde kısaca Avrupa'nın sömürgelerine yüzeysel olarak değinmiş.
    Davranışlarının sebeplerini, doğruluğu ve yanlışlığını sorgulayan herkesin okuması gereken bir kitap ama sadece bir başangıç. Umarım bizim ülkemizde de günün birinde böyle değerli konuları işleyen kitaplar çok satanlar listesine girer.
  • 511 syf.
    ·10 günde·Beğendi·10/10
    * Bu kısa hikaye, kitabın ilk bölümünde bahsi geçen Koreander isimli karakterden hareketle, bir ön hikayecik niyetiyle yazılmıştır. Tamamıyla kurmacadır.


    "İstediğim her şeyi yapabilecek olsaydım, yapar mıydım? Tüm dileklerimin gerçekleşeceği bir dünyada neler dilerdim? Daha da önemlisi, kim veya ne için dilerdim?"

    Zihni bir süredir bu sorularla dolu olan, çiçeği burnunda bir gençti Koreander. Yirmi yaşına gireli dört gün olmuştu. Orta halli bir ailenin ortanca çocuğuydu. Hayatı ve olup bitenler üzerinde düşünmeyi seviyordu. İnsanları merakla gözlemliyor, neden böyle davrandıklarını anlamaya çalışıyordu.

    Her biri diğerinden farklı gibi görünen insanların; ne kadar benzer dürtülerle hareket ettiğini fark ettiğinde, lise son sınıftaydı. Dedesi, o yıl vefat etmişti ve babasıyla üç amcasına büyük bir miras bırakarak gitmişti. Babası, dedesinin cenazesinin ertesi günü; mirastan pay istemediğini belirtmiş ve bir ay boyunca anneannesinin yanına uğramış, ihtiyaçlarını karşılamıştı. Bu sırada amcaları çoktan davalık olmuşlardı. Yine de iki ay süren mahkemenin ardından anlaşmışlar ve mirası pay etmeyi başarmışlardı. Annesi de, babasını saflıkla suçluyordu. Biraz daha akıllıca davransa, çok daha rahat bir hayat yaşayabileceklerini söyleyip; babasını azarlıyordu. İşte o yıl fark ettiği şey; insanların çoğunun annesine ve babasının kardeşlerine benzemesiydi.

    Çoğu arkadaşı geleceğini planlarken ya da gün içindeki davranışları sırasında; kendi rahatlığını, faydasını düşünerek hareket ediyordu. Farklı şeylerle ilgileniyorlar, farklı giyiniyorlar, farklı müzikler dinliyorlar, farklı yemekleri seviyorlar, farklı insanlarla takılıyorlar ama sırf kendileri için, sadece yaşamak için yaşıyorlardı. Fakiri de, zengini de, dindarı da, inançsızı da, güzeli de, çirkini de, çalışkanı da, tembeli de; bu ya da öbür dünyadaki rahatı için yaşıyordu.

    Yıllar sonra doğum gününde, lise arkadaşlarıyla otururken; görece diğerleri gibi olmayan, Esilla isimli arkadaşı sormuştu malum soruyu. "İstediğiniz her şeyi yapabilecek olsaydınız, yapar mıydınız?", soru buydu. Devamını da Koreander getirmişti zaten. "Cevabınız evetse; tüm isteklerinizin gerçekleşeceği dünyada, neler dilerdiniz? Daha da önemlisi kim ya da ne için dilerdiniz?". Soruyu tamamladığında, Esilla'yla göz göze gelmiş ve karşılıklı tebessüm etmişlerdi. Ardından; herkes sorunun sadece 'neler dilerdiniz' kısmını duymuş gibi, isteklerini sıralamaya başlamıştı: güç, güzellik, mevki, makam, ün, şöhret... Hepsi de güle oynaya dile getirmişti isteklerini. En son Esilla konuştu. "Ben olsam, istediğim her şeyi yapmazdım." dedi. Önce ufak bir sessizlik olsa da, Koreander'in doğum günü pastasının gelişiyle konu dağıldı ve parti devam etti. Esilla, partinin sonunda bir kitap hediye etti Koreander'e. Platon'un Devlet'iydi bu kitap. "Bugün sorduğum sorunun cevabını bu kitapta bulmuştum, nice senelere." dedi ve ayrıldı. Koreander, dört gün sonra ancak başladı okumaya. Heyecanlıydı; çünkü Esilla'nın söyledikleri hala aklındaydı. Ve dört gün boyunca, sorduğu soru üzerinde düşünmüştü.

    Kitabı okudukça şaşkına dönüyor, her cümle üzerinde düşünerek ilerliyordu. Hayranlığı her sayfada artıyor, nefes alışları hızlanıyordu. Bazen öyle bir kaptırıyordu ki kendini, okurken hareketsiz kalan vücudunun uyuşmaya başladığını fark ediyordu. Kitap, ona inanılmaz bir şekilde babasını anlatıyordu. O ve onun gibi olan insanların yapısından bahsediyordu. İnsan olmanın ne demek olduğunu, insanın değerini, insanı insan yapan şeyi anlatıyordu. Bambaşka bir yaratıktı insan. Her şeyden önce, yeniyi yaratabilen bir varlıktı, başka türlü de davranabiliyordu. Hayvanlar gibi sırf varlığını sürdürmek, üremek için; sadece kendi faydası, rahatı için yaşamayabiliyordu. Ölçülülük erdemine sahip olarak, yalnızca temel gereksinimlerini karşılamak için tüketebiliyordu. Babası gibi davranıp, fazlasından vazgeçebiliyordu. Adalet erdemi sayesinde hak yemekten uzak durabiliyor ve yiğitlik erdemiyle cesurca dikilebiliyordu yanlışların karşısında. Dürüst veya cömert olabiliyordu, cimri ya da yalancı olmak yerine. Kendi kendinin efendisi olmayı; arzu ve heveslerinin kölesi olmaya tercih edebiliyordu. İstediği her şeyi yapabilecek kadar güçlü olsa bile; istediği her şeyi değil, insana yakışır olanı yapabiliyordu. İnsan, sadece kendi için değil; başkaları için de dileyebiliyordu. Hatta öyle bir diliyordu ki; insanın insan gibi yaşayabileceği bir sistem yaratıyor, adına da 'devlet' diyordu. Erdemli, bilge insanların yönettiği ve yine böyle insanların ortaya çıkmasını sağlayan bir devlet... Her ne kadar sayıları az olsa da, yaşamın güzelliklerini, bu insanlara borçlu olduğunu bilen bir filozof tarafından yaratılmış bir düzen... İki bin beş yüz yıl önce yazıldığını düşünürsek, belli başlı eksikler haricinde, bir çeşit değerler ülkesi... İnsana insanın değerini, hayatın anlamını gösteren bir dünya; bir çeşit olanaklar dünyası...

    İlk kez tanık olduğu, ilk kez bu kadar açık seçik gördüğü bu dünyanın ardından hayatı değişti Koreander'in. Artık ömrünü; değerleri araştırmaya ve insanı insan yapan bu değerleri insanlara göstermeye adayacaktı. Şunu fark etmişti: babası gibi, Esilla gibi insanlar olmasa insanlık tarihe gömülecekti. Platon gibi asırların eskitemediği kişiler olmasa, yaratmayı unutacaktı insan. Sanatın, felsefenin, bilimin olmadığı; cesur, adil, cömert insanların ya da sevginin, güvenin, dostluğun olmadığı bir dünyada en sıradan, en sürüden insanın bile yaşamayacağını biliyordu. Bu yüzden hayatını, bu değerleri korumaya adadı. 'Eski kitaplar' isimli bir kitap dükkanı açtı. Ve yıllarca okudu. Doyumsuz bir gezgin misali, değerler ülkesini defalarca kez ziyaret etti. Artık bir hedefi vardı. Platon'un devleti gibi; insana olanaklarını, bambaşka bir dünyayı gösteren tüm kitapları toplayacaktı. Amacı ise; gerçekten erdemli olabilecek ve yeni değerler yaratabilecek kişilere yol göstermekti.

    Yıllar boyunca bir sürü kitap topladı. Birçok değerli insan çıkmış ve eserler vermişti tarih sahnesinde. Farklı türden eserlerdi bunlar. Kimi roman, kimi şiir, kimi öykü kitabıydı. Bilgi yükü fazla olanlar da vardı. Ama hepsi insanı anlatıyordu. Hepsi, tüm karmaşıklığına rağmen bambaşka olanaklarına ışık tutuyordu insanın. Kişilere kendini gösteren aynalar misali bekliyorlardı raflarda.

    Nadir müşterisi oluyordu. Gelenlerin çoğu da bakkal rafındaki yumurtaya bakar gibi bakıyordu kitaplara. Ama bazı müşterileri ümit verici düzeyde ilgiliydi. Böyle olanlara, verdiği kitaplarla birlikte tüm umudunu da emanet ediyordu. Kimisi geri gelir ve teslim ederdi bu emaneti. Ne kadar etkilendiğini, dünyaya artık daha keskin gözlerle baktığını söylerdi. Şimdiye kadar yalnızca iki kişi yapmıştı bunu. Koreander için bu bile bir mucizeydi. Sayılarının ne kadar az olduğunu bilerek çıkmıştı bu zorlu, bitimsiz yola.

    Günün birinde bir çocuk girdi dükkana. On - on bir yaşlarında, tombul, koyu kahverengi saçları olan bu çocuk; bahse konu yaratıcı varlıkların, çocukların arasından da çıkabileceğini öğretecekti ona. İsmi Bastian'dı. Koreander'e doğum gününde sorulan sorunun cevabını, Fantazya'da bulacaktı. Ama bu başka bir öykü, başka zaman anlatılmalı.