• 141 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Sabahattin Ali .
    "Niçin hep acı şeyler yazayım? Dostlar, yufka yürekli dostlar bundan hoşlanmıyorlar. "Hep kötü, sakat şeyleri mi göreceksin" diyorlar. "Hep açlardan, çıplaklardan; dertlilerden mi bahsedeceksin? Geceleri gazete satıp izmarit toplayan serseri çocuklardan; bir karış toprak, bir bakraç su için birbirlerini öldürkenlerden; cezaevlerinde ruhları kemirile kemirile eriyip gidenlerden; doktor bulamayanlardan; hakkını alamayanlardan başka yazacak şeyler, iyi güzel şeyler kalmadı mı? Niçin yazılarındaki bütün insanların benzi soluk, yüreği kederli? Bu memlekette yüzü gülen, bahtiyar insan yok mu?" -Bahtiyar Köpek öyküsü sf. 59-
    1948'de öldürüldü Sabahattin Ali aslında pek şey değişmedi öldüğünden beri sadece biraz daha modern bir kölelik daha modern bir toplumsal fakirlik içindeyiz keşke daha yaşayabilseydi de yüzümüze daha sert bir şekilde vursaydı toplumsal zaaflarımızı ve eksikliğimizi.... Hiçbir şey değişmedi o yüzden her zaman Sabahattin Ali'ye koşacaz toplum içindeki yalnızlığımız arttıkça her zaman ona sığınacaz ve o bize her zaman kucak açacak. .
    Her zaman Sabahattin Ali'ye ihtiyaç duyacağız o yüzden tekrar tekrar okunan eserleri hiçbir zaman sona ermeyecek.
    Biraz kitapların hikayesinden bahsetmek istiyorum. Kürk Mantolu Madonna'yı 2013 yılında Denizli'de aldım daha önceleri kütüphanelerden okuduğum Sabahattin Ali'nin aldığım ilk kitabıdır. Yeni Dünya Ocak 2016'da Hatay'da çalıştığım iş yerine gelen bir müşteriyle ettiğimiz edebiyat sohbetlerinin bir hediyesidir. İçimizdeki Şeytan'ı Nisan 2017 Antalya Otogarında aldım o Antalya yolculuğu hayatımın en zor yolculuğuydu dönüşünde Sabahattin Ali ile az da olsa kafa dağıtmak iyi gelmişti Değirmen ve Sırça Köşk Ankara/İmge Kitabevi...
  • Çiçeklerin açtığı mevsimde, senin kollarına yaslanan ve çiçekler kadar güzel kokan bir vücutla uzak su kenarlarında oturmak ve öpüşmek, yoruluncaya kadar öpüşmek hoş şeydir...
    Seni gördüğü zaman zalimce başını çeviren mağrur bir dilberin kapısı önünde ve ay ışığı altında sabaha kadar dolaşmak, bunu candan arkadaşlara ağlayarak anlatmak, - söz aramızda- gene hoş şeydir.
    Fakat sevgili bir vücutta bulunmayan bir şeyi kendisinde taşımaya tahammül etmeyerek onu koparıp atabilmek, işte adaşım, yalnız bu sevmektir.
  • 232 syf.
    ·1 günde
    Kafama düşünmeyi, gözlerime görmeyi yasak edebilsem, senin çıktığını zannettiğin yere varmanın bana güç gelmeyeceğini bilirdin...
    Sabahattin Ali
    Her okuduğum eseri ile kendisine hayranlığı artan Sabahattin Ali bu eserinde Kağnı ve Ses olarak iki başlık altında öyküleri ve Esirler adlı bir tiyatro oyununu içeriyor. 18 öyküsü ve oyunu ile hem öykü okumaya doyuruyor hem de bir film izler gibi bir oyun ile şahane bir tarihe seyahat imkanı veriyor.
    Yazarın Değirmen adlı eserinde yer alan öykülerden daha derin öyküler içeren Kağnı ve Ses bölümleri karakter tahlili açısından oldukça başarılı olmakla beraber fakir ve beli bükülmüşlerin zengin ve müreffeh karşısındaki çaresizliğini tüm çıplaklığıyla anlatmada da diğerleri arasından sıyrılan bir yapıttır. Bu beşer onar sayfalık kısası okurken Anadolu halkının çığlığını kulaklarınızda hissetmeniz muhtemeldir.
    Tüm hikayeleri şahane fakat Skandal adlı hikâyesi hepsinden ayrı bir yere sahip idi. İlk olarak bu öykü ile baslamanizi tavsiye ederim.
    En sonunda yer alan Esirler oyununda ise bildiğimiz Kürşad ve 40 Çerisinin esirlikten kurtuluş mücadelesini oyun haline getirmiş. Tarihte 639 yılında geçen bu olay ikinci Göktürk Devletinin kurulmasını sağlamıştır. Bilmeyenler için kesinlikle okuması öğrenmesi gereken bir destandır.
    Her öyküsünü ve oyununu hayranlık ile okuduğum bu eser gerek romanları gerekse öyküleri arasında bende ayrı bir yere sahip oldu. Halkın acılarını bu kadar sade ve tüm gerçekliği ile anlatan bir yazar az bulunur sanırım. Fazla sözü uzatmadan (Çünkü okuyunca insan her öyküsünü yaşayarak anlatması geliyor ) hepinize bu değerli eseri tavsiye ederim...Istifadeli okumalar olsun
    Dipnot;
    Kesin okuyun.
  • 141 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    Öncelikle şunu belirtmek isterim ki sadece yazıldığı dönemi değil, günümüzü hatta yarınımızı aydınlatan öyküler yazmış yazarımız . Yazarın ilk yazdığı öyküler 'Değirmen' adlı kitabında toplandığı için iki kitap arasındaki belirgin farkı anlayabiliyorsunuz çünkü bu kitabı öldürülmeden önce yazdığı (1944-1947) öykülerinden oluşuyor. Anlatım dili daha olgun ,kurgu ve eleştirileri biraz daha fazla olduğu kesin. O dönemin şartlarını düşünecek olursak biraz da göz göre başına neler gelebileceğini bile bile yazmış ki zaten masal şeklinde yazdığı son öyküsü 'Sırça Köşk' yüzünden kitabın basımı durduruluyor ve okuyanlar vatan haini ilan ediliyor.
    Öykülerin hepsinin bir amacı ,dönemin bir eleştirisi mevcut. Hatta bir öyküsünde "birazda güzel şeyler yazayım ,hep kötü şeyler yazacak değiliz ya" diyerek başladığı 'Bahtiyar köpek' adlı öyküsünün son cümlesinde bile eleştirmeden geri kalmıyor. Yazar zaten kullandığı edebi dilini ve korkusuz eleştirilerini bu kadar güzel birleştirebildiği için çok seviliyor şüphesiz.
    Yazarın ölümünün 70. yılı dolduğu için telif hakkı kanununa göre her yayın evi artık izinsiz basabilecek eserlerini ,hatta bazı yayınevleri basmaya başladı bile. Ancak yirmi yıla yakın bir süre yasaklı olduğu için eserleri basılamadı ve resmi kayıtlarda yazarın ölümü 1953 olarak kayıtlara geçtiği için bu konuyla ilgili kızının açtığı davaları duyabilirsiniz bu sene .
    Yazarın bu kitabını en kısa sürede edinin ve okuyun diyerek yazarın bir sözüyle incelememi bitirmek istiyorum " Sakın tepenize bir sırça köşk kurmayınız. Ama günün birinde nasılsa böyle bir sırça köşk kurulursa, onun yıkılmaz, devrilmesi bir şey olduğunu sanmayın. En heybetlisini tuzla buz etmek için üç beş kelle fırlatmak yeter".
  • Hiçbir güç, hiçbir siyaset, hiçbir iktidar kral bile olsa adaletten üstün değildir. Hiç kimse adaletin üstüne çıkamaz. Orada oturamaz.
    2. Frederick

    Adaletin sembolü Almanya'nın Potsdam şehrindeki Sanssouci Kraliyet Sarayı ve yel değirmenleridir. Bu iki bina yan yana adeta adaletin sembolüdür.


    Alman kralı Frederick 1750 yılında Potsdam'dan geçiyor. Orayı çok beğeniyor ve yardımcılarına “Bana şuraya bir saray yapın" diyor. Ertesi gün adamları gidip bakıyorlar, kralın beğendiği yerde bir değirmen. Adamlar kapıyı çalıyor, yaşlı değirmenci açıyor.
    - Buyurun?
    - Bizi kral gönderdi. Burayı görüp çok beğendi, satın alacak. Kaç para?
    - Satmıyorum ki ne parası?
    - Saçmalama kral istedi.
    - Bana ne! Ben satmadıktan sonra kimse alamaz ki.
    Adamları gelip krala diyorlar ki;
    - Efendim beğendiğiniz yerdeki değirmenci deli. “Satmıyorum” dedi.
    - Çağırın bakalım bana şu adamı.
    Değirmenci gelip, kralın karşısında duruyor.
    Frederick; - Yanlış anladınız herhalde beyefendi, ben satın almak istiyorum orayı. Kaç para?
    - Yoo yanlış anlamadım, adamların da dün bunu söyledi. Satmıyorum!
    - Beyefendi inat etmeyin, paranızı fazlasıyla vereceğim.
    - Sen koskoca kralsın, paran çok! Git Almanya'nın her yerine saray yap. Burayı benden önce babam işletiyordu. Ona da babasından kalmış, ben de çocuğuma bırakacağım. Satmıyorum!
    Frederick ayağa kalkıyor; - Unutma ki ben kralım!
    Değirmenci bakıyor ve diyor ki; - Asıl sen unutma ki Berlin'de hakimler var! Hiçbir güç, hiçbir siyaset, hiçbir iktidar kral bile olsa adaletten üstün değildir. Hiç kimse adaletin üstüne çıkamaz. Orada oturamaz.


    Bugün bütün gelişmiş ülkeler hukuk fakültelerinde bu olayı anlatırlar. "Berlin'de hakimler var!"


    Potsdam'da Sanssouci Sarayı. Saray ve değirmen yan yana. Kral ve değirmenci adaletle komşu oluyor.

    Sabahları Frederick arka bahçeye çıktığında değirmenci sesleniyor;
    - Hey Frederick, ekmek yaptım göndereyim mi? (Evet krala böyle sesleniyor…)
    Frederick diyor ki; - Adalet her sabah bana, sıcak bir ekmek kokusuyla gelirdi.


    Bu Potsdam’daki adalet sembolü saray ve değirmenin bizim tarihimizle alakalı da bir öyküsü var tabi.
    Tarih 31 Aralık 1917. Berlin'de bir otelde yılbaşı kutlamaları yapılacak, Osmanlı heyeti de orada kutlamalara davetli. Aralarından biri bu öyküyü anlatıyor ve "Hadi Potsdam buraya çok yakın, gidip adaletin simgesi olan o değirmen ve sarayı yan yana görelim."
    Osmanlı heyetinden bu geziye kimse gelmiyor ve o öyküyü anlatan tek başına kalkıp gidiyor.
    Herkes yılbaşı kutlarken o gidip adaletin simgesini izliyor uzun uzun...
    İşte adaletin simgesi olan bu saray ve değirmenleri yeni yılın ilk günü seyreden o kişi Mustafa Kemal Atatürk'tür...

    Kaynak: http://www.silivrihurhaber.com/...-ataturk-m51850.html
  • 140 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    Sabahattin Ali'nin Değirmen adlı öykü (hikaye) kitabı 3 bölüm 16 öyküden oluşuyor. Bunlardan bazılarını çok genç yaşta yazdığını ve acemilik dönemi olarak nitelendirip, esasında o zaman (yani eski Türkçe ile) yayımlamasam şimdi bunları tekrar yayımlamazdım diyor ama peşinden de ekliyor. "Bir kere okuyucuyla buluştu, o yüzden onlara da sahip çıkıyorum" diyerek kitabın "önsöz"ünde bir açıklama da bulunuyor.

    S.Ali'yi okuyanlar onun bizden hikayeler yazdığını hemen anlar. Öyle uçuk kaçık şeyler yok. Anadolu, halk, memurlar, gelecek, köylü, yaşam, yol, ayrılık, gurbet, imkansızlık gibi o dönemde gördüğü ya da duyduğu şeylerin yazıya dökülmesini okuyoruz. Hatta Anadolu'nun bir resmini çekmiş, onu masa üzerine sermiş ve bize anlatıyor. Biz de dinliyoruz. Evet, dinliyoruz. Çünkü hep bir şeyleri anlatır, onun nasıl oluştuğunu anlatır. Bize de çoğu zaman bu hikaye niçin bitti diyeceğimiz düşünceyi bıraktırır. Masal gibi anlatır ve sevdirir de anlatımı. Bu öykülerinde de çoğu zaman bizi dertlendirir, üzüntüye sevk eder....

    Kitaba adını veren Değirmen'de kitabın birinci öyküsü olarak karşımıza çıkıyor. 1929 yılında geçiyor.
    Bir çingene genci, bir kız ve değirmenin öyküsü ya da masalı mı desek...Masal gibi anlatır bize...

    Aşk, ölüm, ayrılık temalı öyküler arka arkaya sıralanır. Biri bitince diğer hüzne, o bitince diğer ayrılığa
    o da bitince büyük ayrılığa yazılmış nağmeleri okuyoruz. Okuyoruz da, içten içe saran bir duygusallıkla
    kaybettiklerimizi düşledikçe, artan hüzünle, hüzne karşılık veriyoruz. Samimi, candan haykırışla içimizi dağlıyoruz.....Tabii benim gördüklerim bunlar ya da benim o masaya serilen resimden anladığım bu şekilde.

    Benim için apayrı bir kitap oldu ve özellikle birinci kısım. Bu kadar da beklemiyordum. Ölüm, ayrılık, vuslat keşke biraz da uzun uzadıya anlatılsaydı.

    S.Ali okuru yormaz, zorlamaz, kelime fantazisi yapmaz, anlaşılmaz cümleleri arka arkaya sıralayıp "bakın ben
    neler biliyorum" siz de bunu okuyun demiyor. Hayatın içinden, kendi dağarcığından bizlere bir şeyler sunuyor.

    Kitabın özellikle birinci bölümü daha da güzel ama genel olarak da beğendim...Tavsiye ederim. Tarihe
    ışık tutacak nitelikte bizi 1920'lere 30'lara götürüyor ya da daha doğrusu biz o döneme gidiyoruz. O dönemin
    tarzına, türüne gidiyoruz ve okuyoruz. Çünkü O, oradan geliyor, biz buradan oraya bakıyoruz....
  • 137 syf.
    ·4 günde
    Sabahattin Ali’nin öykülerinin çok güzel olduğunu, hatta öyküleriyle ünlendiğini duymuştum.
    Hepsi de ayrı ayrı memnun etti beni okurken. Toplam 16 öykü var içinde. Farklı dünyalar, farklı sorunlar, cümlelerin ifadelerin özgünlüğüyle akıp gitti elimde kelimeler. Çok beğendim.
    Her akşam bir öyküsü okunsa, daha da keyifli olur. Sırça Köşk’te öyle yapmaya karar verdim.
    Okumadıysanız hemen listelere eklensin