• BIG BANG (Büyük Patlama)

    Bu yüzyılda elde edilen bazı veriler, evrenin "yok"iken "var" hale geldiğini göstermiştir. Buna göre, evrenin bir başlangıcı vardır ve bu başlangıç Big Bang adı verilen bir "Büyük Patlama" ile gerçekleşmiştir. Bugün Big Bang Teorisi, bilim çevrelerinin büyük bölümünde kabul görmektedir.

    Bu teoriye göre, evrenin tüm materyali yaklaşık 15 milyar yıl önce tek bir noktada toplanmıştı. Bu tek nokta sonsuz bir yoğunluk ve sonsuz bir ısı anlamına geliyordu. Yoğunluk sonsuzdu ama bir hacmi yoktu. İşte Büyük Patlama'dan önceki bu dönem (ki buna dönem demek zordur; madde olmadığı için zaman da yoktur) evrenin olmadığı, herşeyin "yok"olduğu dönemdi. Teoriye göre, büyük bir patlama ile sonsuz yoğunluktaki birikim büyük bir hızla dağılmaya başlamıştır. Bir başka deyişle Büyük Patlama ile, evren "yok" iken, "varolmaya" doğru yola çıkmıştır.

    Bugün, evrenin sürekli olarak genişlemekte olduğunun ispatlanması Büyük Patlama’nın en büyük delili olarak kabul edilir.

    "Bugün artık galaksilerin her yöne doğru bizden uzaklaştığını biliyoruz. Kozmolojistler evreni şişen bir balonun yüzeyi gibi düşünürler. Şüphesiz gerçek uzay, balonun yüzeyi gibi 2 değil 3 boyutludur ve her yöne doğru genişler." (New Scientist, 26 Eylül 1987)

    Gök cisimlerinin kaçma hızı uzaklık arttıkça artmaktadır. Örneğin, bizden bir milyar ışık yılı uzaklıktaki Ursa-Major Takım Yıldızı, her saniye dünyadan 1.500 kilometre uzaklaşırken, çok daha uzak olan Hidra Takım Yıldızı’nın uzaklaşma hızı saniyede 6.000 kilometredir.

    Evren genişlediğine göre bu genişlemenin başladığı bir an olması gerekir. "Bu genişlemeyi tersine doğru düşünür ve evrenin gelişmesini zaman içinde geriye doğru çekersek o zaman her şey, 15 milyar yıl kadar önce sonsuz yoğunlukta tek bir matematiksel noktada, tekillikte toplanacaktır."(New Scientist, 12 Mayıs 1988, sf. 52)

    Big Bang teorisinin en büyük önemi, evrenin bir başlangıcı olduğunu ispatlamasıdır. Bunun yanısıra, pek çok kimsenin düştüğü bir yanılgıya da değinmek gerekir: Çoğu kişi, Allah'ın evreni Big-Bang ile -veya başka bir şekilde- yarattığını fakat bundan sonraki olayların "kendi kendine" işlediğini zanneder. Bu mantığa göre, Allah yalnızca "ilk hareket"i yaratmıştır ve evren birbiri ardına dizili domino taşları gibi kendiliğinden oluşmuştur. Oysa bu düşünce kökten yanlıştır. Big-Bang, evrende bildiğimiz, hesaplayabildiğimiz ilk harekettir. Evrenin bu patlama sebebiyle oluşması ve yaşadığımız büyük dengenin kendi kendini oluşturmuş olması düşünülemez. Hiç bir kuralı olmayan bir patlama sonucu dağılan parçacıkların, galaksileri, yıldız sistemlerini ve içinde dünyamızın yer aldığı Güneş sistemini kendi kendine oluşturduğu gibi bir sonuca varılamaz. Tek bir atomun bile, içerdiği olağanüstü sistemlerle kendi kendine şekillenmesi düşünülemezken koca bir evrenin bir patlamanın "kudretiyle" oluştuğunu söylemek akıldışı bir yaklaşımdır. Bunların hepsi de yine Allah'ın ilmiyle gerçekleşmiştir. Nitekim Kuran'da Allah'ın önce "gökleri" yarattığını, daha sonra yeryüzünü düzenlediği, onda dağları varettiği ardından atmosferi düzenlediği, en sonra da canlıları var ettiği bildirilmektedir. Aynı şekilde, Kuran ayetleri Allah'ın evrendeki tüm varlıkları sürekli yönettiğini bildirmektedir:

    "Şüphesiz Allah, gökleri ve yeri zeval bulurlar diye (her an kudreti altında) tutuyor. Andolsun, eğer zeval bulacak olurlarsa, kendisinden sonra artık kimse onları tutamaz. Doğrusu O, Halim'dir, bağışlayandır." (Fatır Suresi, 41)

    "Sizi diri tutan, sonra öldürecek, sonra da diriltecek olan O'dur. Gerçekten insan pek nankördür." (Hac Suresi, 66)

    "Gökten yere her işi O evirip düzene koyar..." (Secde Suresi, 5)

    "Allah, yedi göğü ve yerden de onların benzerini yarattı. Emir, bunların arasında durmadan iner; sizin gerçekten Allah'ın her şeye güç yetirdiğini ve gerçekten Allah'ın ilmiyle her şeyi kuşattığını bilmeniz, öğrenmeniz için." (Talak Suresi, 12)

    Big Bang, evrenin başlangıcıyla ilgili bugün için en tutarlı teori olarak bilinmektedir. Çeşitli itirazlar gelmesine rağmen bunlar Big Bang sonrası evrenin oluşumuyla ilgilidir ki bu konu zaten oldukça karmaşıktır. Atomların, yıldızların, galaksilerin hangi sebep-sonuç ilişkileri içinde yaratıldıkları bugün tam olarak bilinmemektedir. Ama kuşkusuz Allah’ın, insanı bir su damlasını sebep kılarak yarattığı gibi, evreni de sebepler zinciri içinde yaratmış olduğu düşünülebilir. Ve bu sebebin çıkış noktası bir patlama veya başka birşey olabilir. Ama hiçbir aşama Allah’tan bağımsız kendi kendine oluşmamıştır. Ve sonuçta oluşan mükemmellik onun üstün ilmi ve kudretini gözler önüne sermektedir.

    Tüm evren, bu evrenin ucunda bir yerde yaşayan insanoğluna yararlı kılınmıştır. Kuran, 'Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin emrinize verdi; yıldızlar da O'nun emriyle emre hazır kılınmıştır. Şüphesiz bunda, aklını kullanabilen bir topluluk için ayetler vardır.' (Nahl Suresi, 12) ayetiyle buna dikkat çeker.

    Ve önceden de söylediğimiz gibi, Kuran'da evrenin ve dünyanın yaratılışı ile ilgili tüm Kuran haberleri, bilim aracılığıyla bulunan gerçeklere uygundur. Aşağıda bu konuyla ilgili bazı örnekler yer alıyor.

    Evrenin Genişlemesi

    20. yüzyıla gelene kadar tek bir bilim adamı dahi evrenin genişlemekte olduğu yönünde bir teori ortaya atmamış, hatta, belki de böyle bir olayı aklından geçiren dahi olmamıştı. Stephan Hawking, evrenin genişlemesinin farkedilmesini 20. yüzyılın en büyük olaylarından biri olarak nitelendirdikten sonra, bu olayın bugüne kadar gizli kalmasından duyduğu şaşkınlığı şöyle dile getirir: 'Evrenin genişlemekte olduğunun ortaya çıkarılışı 20. yüzyılın en büyük düşünsel devrimlerinden biridir. Bu günden geçmişe bakıldığında kimsenin bunu neden daha önce akıl etmediğine şaşmamak elde değil.'

    Oysa Allah’ın, 600’lü yıllarda vahyettiği kitabında, Allah'ın evreni yarattığını ve de onu "genişlettiği" bildirilmektedir. Konuyla ilgili ayet şöyle demektedir:

    "Biz göğü 'büyük bir kudretle' bina ettik ve şüphesiz. Biz, (onu) genişleticiyiz." (Zariyat Suresi, 47)

    Evrendeki Kusursuzluk

    "O, biri diğeriyle 'tam bir uyum' içinde yedi gök yaratmış olandır. Rahman'ın yaratmasında hiç bir 'çelişki ve uygunsuzluk' göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha çevirip-gezdir; o göz umudunu kesmiş bir halde bitkin olarak sana dönecektir." (Mülk Suresi, 3-4)

    Evrendeki milyarlarca yıldız ve galaksi mükemmel bir uyum içinde kendileri için tesbit edilmiş yörüngelerinde hareket eder. Yıldızlar, gezegenler ve uydular hem kendi etraflarında, hem de bağlı oldukları sistemlerle birlikte dönerler. Hatta bazen içinde 200 -300 milyar yıldız bulunan galaksiler birbirinin içinden geçip giderler. Bu geçişte, evrendeki büyük düzeni bozacak herhangi bir çarpışma olmaz.

    Evrende hız kavramı dünya ölçüleriyle karşılaştırıldığında akıl durduracak boyutlardadır. Milyarlarca, trilyonlarca ton ağırlığındaki yıldızlar, gezegenler ve sayısal değerleri ancak matematikçilerin anlayabileceği büyüklükteki galaksiler ve galaksi kümeleri uzay içinde korkunç bir süratle hareket ederler.

    Örneğin, dünya saatte 1670 km. hızla kendi ekseni çevresinde döner. Bugün en hızlı merminin saatte ortalama 1.800 km.lik bir sürate sahip olduğu düşünülürse dünyanın dev boyutlarına rağmen süratinin ne denli büyük olduğu anlaşılır.

    Dünyanın güneş etrafındaki hızı ise merminin yaklaşık 60 katıdır: saatte 108.000 km. (Böylesine büyük bir süratle yol alabilen bir araç yapılabilseydi dünyanın çevresini 22 dakikada dolaşacaktı.)

    Verdiğimiz bu sayılar sadece dünya içindir. Güneş sistemi ise daha da ilginçtir. Bu sistemin sürati mantık sınırlarını zorlayacak derecededir. Evrende sistemler büyüdükçe sürat artar. İşte güneş sisteminin galaksi merkezi etrafındaki dönüş sürati: -Saatte tam 720.000 km., 200 milyar yıldızı bünyesinde bulunduran "Samanyolu Galaksisi"nin uzay içindeki hızı ise saatte 950.000 km. dir

    Bu başdöndürücü hız, aslında dünya üzerindeki yaşamımızın pamuk ipliğine bağlı olduğunu gösterir. Böylesine karmaşık ve hızlı bir sistem içinde dev kazaların oluşması normalde oldukça mümkündür. Ancak, ayette dendiği gibi, tüm bu sistem içinde hiç bir 'çelişki ve uygunsuzluk' yoktur. Çünkü evren de, her şey gibi, "başıboş"değildir ve Allah'ın koyduğu dengeye göre işlemektedir.

    Yörüngeler ve Dönen Evren

    Evrendeki büyük dengenin en önemli nedenlerinden biri, kuşkusuz gök cisimlerinin belirli bir yörünge izliyor olmasıdır. Bu yörüngelere, yakın zamana kadar bilinmediği halde, Kuran'da da dikkat çekilmiştir:

    "Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O’dur; her biri bir yörüngede yüzüp gitmektedirler." (Enbiya Suresi, 33)

    Gerçekten de yıldızlar, gezegenler ve uydular hem kendi etraflarında, hem de bağlı bulundukları sistemle birlikte dönmekte, evren bir fabrikanın dişlileri gibi düzenli çalışmaktadır.

    Evrendeki yörüngeler sadece bazı gök cisimlerinin hareketi değildir. Güneş sistemimiz hatta diğer galaksiler, başka merkezler etrafında büyük bir hareketlilik gösterirler. Dünya ve onunla birlikte Güneş Sistemi her yıl, bir önceki yerinden 500 milyon kilometre uzakta bulunur.

    Gök cisimlerinin yörüngelerinden en ufak bir sapmanın bile sistemi altüst edecek kadar önemli sonuçlar doğurabileceği hesaplanmıştır. Örneğin dünya yörüngesinde, normalden fazla veya eksik 3 milimetrelik bir sapma bakın nelere yol açabilirdi:

    "Dünya güneş çevresinde dönerken öyle bir yörünge çizer ki her 18 milde doğru bir çizgiden ancak 2.8 mm ayrılır. Dünyanın çizdiği bu yörünge kıl payı şaşmaz, çünkü; yörüngeden 3mm'lik bir sapma bile büyük felaketler doğururdu: sapma 2.8 yerine 2.5 mm olsaydı yörünge çok geniş olurdu ve hepimiz donardık, sapma 3.1 mm olsaydı hepimiz kavrularak ölürdük." (Bilim ve Teknik, Temmuz 1983)

    Gök cisimlerinin bir başka özelliği de, yörüngelerinin dışında bir de kendi etraflarında dönmeleridir. "Dönüşlü olan göğe andolsun." (Tarık, 11) ise tam da bu gerçeğe işaret eder.

    GÜNEŞ

    Dünyadan 150 milyon km. uzakta olmasına rağmen, güneş bizim için gerekli olan enerjiyi kesintisiz olarak ulaştırır.

    Bu dev enerjili gök cisminde hidrojen atomları devamlı olarak helyuma çevrilmektedir. Her saniye 616 milyar ton hidrojen, 612 milyon ton helyuma çevrilmektedir. Bu esnada dışarı salınan enerji 500 milyon hidrojen bombasının patlamasına denktir.

    Dünyada hayat güneşten gelen enerjiyle sağlanır. Yeryüzündeki dengenin devamı ve canlılık için gereken enerjinin % 99 'u güneşten sağlanır. Söz konusu enerjinin yarısı gözle görünür ve ışık olarak alınır. Geriye kalan enerjinin büyük bir kısmı gözle görülmeyen, ama sıcaklık biçiminde ortaya çıkan kızılötesi ışınlardır.

    Güneşin bir özelliği de çan gibi genleşip salınmasıdır. Bu olay her beş dakikada bir tekrarlanmakta güneşin yüzeyi bu sırada saatte 1080 km hızla, 3 km. kadar bize doğru ilerleyip sonra geri dönmektedir.

    Güneş, Samanyolu'nu oluşturan 200 milyar yıldızdan biridir. Dünyadan 325.500 defa büyük olmasına rağmen, evrendeki küçük yıldızlardan sayılmaktadır. Çapı 125 bin ışık yılı olan Samanyolu'nun merkezine 30 bin ışık yılı uzaklıktadır. ( 1 ışık yılı= 9.460.800.000.000 km.)

    GÜNEŞİN YOLCULUĞU

    "Güneş de, kendisi için (tesbit edilmiş) olan bir müstakarra (karar yerine) doğru akıp gitmektedir. Bu üstün ve güçlü olan, bilenin takdiridir." (Yasin Suresi, 38)

    Astronomların hesaplarına göre güneş, içinde bulunduğu galaksinin hareketi nedeniyle, Solar Apex adı verilen bir yörünge boyunca Vega Yıldızı'na doğru saatte 720.000 km.’lik bir hızla yolculuk etmektedir. (Bu, kaba bir hesapla güneşin günde 720.000x24=17.280.000 km. yol katettiğini gösterir. Tabi ona bağlı olan dünyamızın da...)

    YEDİ KAT YER - YEDİ KAT GÖK

    "Allah yedi göğü ve yerden de onların benzerini yarattı..." (Talak Suresi, 12)

    Dünya atmosferinin yapısı, Kuran'ın işaret ettiği gibi, başlıca yedi bölümden meydana gelir. Atmosferde katları birbirinde ayıran yüzeyler bulunmaktadır. Encyclopedia Americana'nın (9/188) verdiği bilgiye göre, sıcaklığa bağlı olarak yerden itibaren şu katlar sıralanır.

    1.Kat - Troposfer: Kalınlığı kutuplarda 8 km. ekvatorda 17 km'ye kadar ulaşır. Bu kat bulutların büyük bir bölümünü kapsar. Sıcaklık yükseltiye bağlı olarak kilometrede 6.5°C azalır.Bu katmanın tropopoz diye adlandırılan ve hızlı hava akımlarının olduğu kısımda sıcaklık -57°C’de sabit kalır.

    2.Kat - Stratosfer: 50 km yüksekliğe ulaşır. Burada mor ötesi ışınlar soğurulduğu için ısı açığa çıkar ve sıcaklık 0°C’ye kadar yükselir. Bu soğurma sırasında ısının yanında dünya için hayati önem taşıyan ozon tabakası da ortaya çıkar.

    3.Kat - Mezosfer: Yüksekliği 85. km'ye kadar çıkar. Burada sıcaklık -100 C’ye iner.

    4.Kat - Termosfer: Sıcaklık giderek yavaşlayan bir tempoda artar.

    5.Kat -İyonosfer:Bu bölgedeki gazlar iyon halinde bulunur. Radyo dalgalarının iyonosfer tarafından tekrar dünyaya gönderilmesi sayesinde yeryüzündeki iletişim sağlanır.

    6.Kat - Ekzosfer:500 ila 1000. km'nin ötesinde, özellikleri tamamen güneşin etkinliklerine göre değişen tabakadır.

    7.Kat - Manyetosfer: Burası dünyanın manyetik alanın kapladığı büyük bir boşluğu andıran alandır. Enerji yüklü atom altı parçacıklar Van Allen Kuşakları olarak adlandırılan bölgelerde tutulur.

    Aynı kaynakta sayıldığı üzere yer kabuğunun katmanları da 7 bölümden oluşur:

    1.Kat Litosfer(su)

    2.Kat Litosfer(kara)

    3.Kat Astenosfer

    4.Kat Üst manto

    5.Kat Alt manto

    6.Kat Dış çekirdek

    7.Kat İç çekirdek

    DÜNYANIN HAREKETİ

    "Dağları görürsün de, onları donmuş sanırsın; oysa onlar bulutların sürüklenmesi gibi sürüklenirler. Her şeyi sapasağlam ve yerli yerinde yapan Allah’ın sanatıdır (bu)." (Neml Suresi, 88)

    Kuran, dünya merkezli bir evren modelinin benimsendiği bir çağda, dünyanın aslında bulutlar gibi hareket eden bir cisim olduğunu belirtmektedir. Ayette dünya kelimesi yerine dağ kelimesinin yer alması da ilgi çekicidir. Çünkü dağlar dünyadaki sabitliğin simgesidir. Sabit gibi gözüken dağların hareket etmesi demek dünyanın hareket halinde olması demektir.

    DÜNYANIN YUVARLAKLIĞI

    Gökleri ve yeri hak olarak yarattı. Geceyi gündüzün üstüne sarıp-örtüyor, gündüzü de gecenin üstüne sarıp örtüyor. (Zümer Suresi, 5)

    Kur’an’ın evreni tanıtan ayetlerinde kullanılan ifadeler oldukça dikkat çekicidir. Üstteki ayette "sarıp örtmek" olarak tercüme edilen arapça kelime "tekvir"dir. Bu kelimenin arapça karşılığı yuvarlak birşeyin üzerine bir cisim sarmaktır. (Örneğin Arapça sözlüklerde başa sarık sarma gibi yuvarlak cisimleri içeren fiiller için bu kelime kullanılır). Dolayısıyla gecenin gündüzü tekvir etmesi ancak yeryüzünün yuvarlak olmasıyla mümkündür.

    DAĞLARIN DEPREMLERİ ENGELLEMESİ

    "O, gökleri dayanak olmaksızın yaratmıştır, bunu görmektesiniz. Arzda da, sizi sarsıntıya uğratır diye sarsılmaz dağlar bıraktı ve orada her canlıdan türetip yayıverdi..." (Lokman Suresi, 10)

    "Biz, yeryüzünü bir döşek kılmadık mı? Dağları da birer kazık?" (Nebe Suresi, 6-7)

    Jeolojinin dağlar hakkında söyledikleri yukarıda verdiğimiz ayetlerle tam bir paralellik içindedir. Dağların özelliklerinden biri yeryüzündeki büyük yer tabakalarının uçlarında yükselmesi ve bu tabakaları birbirine bağlamasıdır. Bu özellikleriyle dağlar tahtaları birarada tutan çivilere benzetilmektedir. Bunun yanında dağların yerkabuğunda yaptığı basınç, dünyanın merkezindeki mağma hareketlerinin etkisinin yeryüzüne ulaşarak yerkabuğunu parçalamasına engel olurlar.

    YARATILIŞTAKİ ÇİFTLER

    "Yerin bitirmekte olduklarından, kendi nefislerinden ve daha bilmedikleri nice şeylerden bütün çiftleri yaratan (Allah çok) yücedir." (Yasin Suresi, 36)

    Erkeklik dişilik, "çift" kavramının bir karşılığı olmakla birlikte, ayette bahsedilen "bilmedikleri nice şeylerden" ifadesi daha geniş bir anlam içeriyor. Nitekim maddenin çiftler halinde yaratıldığını ortaya koyan İngiliz bilimadamı Paul Dirac, 1933 yılında Nobel Fizik Ödülü’nü kazandı. "Parité" adı verilen bu buluş, maddenin anti madde denilen bir çifti olduğunu ortaya koymuştur. Anti-madde, maddenin tersi özellikler taşır. Örneğin maddenin tersine anti-maddenin elektronları artı, protonları da eksi yüklüdür.

    DENİZLERİN BİRBİRİNE KARIŞMAMASI

    "Birbirleriyle kavuşup karşılaşmak üzere iki denizi salıverdi. İkisi arasında bir engel (berzah) vardır; birbirlerinin sınırı geçmezler." (Rahman Suresi, 19-20)

    Yukarıdaki ayette, bilinen iki su kütlesinin birbirleriyle karşılaşıp birleştiği fakat bir engel sebebiyle karışmadıkları vurgulanmaktadır. Bu nasıl olabilir? Normalde beklenen iki denizin birbirleriyle karşılaştığında sularının karışarak hem tuzluluk oranlarının hem de ısılarının eşitlenmeye doğru gitmesidir. Oysa olay böyle olmamaktadır. Örneğin Akdeniz ve Atlas Okyanusu, Kızıldeniz ve Hint Okyanusu birbirleriyle görsel olarak birleşseler de suları birbirine karışmamaktadır. Bunun sebebi aralarındaki bir engeldir. Bu engel ise "yüzey gerilimi kanunu" olarak bilinen olaydır.

    DEMİRDEKİ İKİ ŞİFRE

    Demir dünyamızda en çok bulunan dört elementten biridir ve çağlar boyunca insan için en hayati madenler arasında yer almıştır. Demirden bahseden Hadid (demir) Suresi’nin 25. ayeti şöyledir:

    "Demiri de indirdik. Onda büyük bir kuvvet ve insanlar için fayda vardır."

    Bu ayet ise oldukça ilginç olan iki matematiksel şifre taşımaktadır.

    El-Hadid (belirli demir), Kuran'ın 57'nci suresidir. "El-Hadid" kelimesinin harflerinin sayısal değerleri toplandığında (ebced hesabı) karşımıza çıkan rakam da aynıdır: 57.

    Sadece "Hadid" (demir) kelimesinin ebced değeri ise 26’dır. 26 sayısı demirin atom numarasıdır.

    ZAMANIN FARKLILAŞMASI

    Einstein'ın "rölativite kuramı"na göre zaman sabit bir ölçü değildir. Hıza bağlı olarak uzayıp kısalır. Kuran, "bir günü elli bin yıl" olan ve yine "bir günü bin yıl" olan farklı farklı zaman birimlerinden bahsederek, zamanın rölatif (göreceli) bir kavram olduğunu, Einstein'dan yüzyıllar önce açıklamaktadır.

    "Melekler ve ruh ona süresi elli bin yıl olan bir günde çıkabilmektedir." (Mearic Suresi, 4)

    "Gökten yere her işi O evirip düzene koyar. Sonra (işler,) sizin saymakta olduğunuz bin yıl süreli bir günde yine O'na yükselir." (Secde Suresi, 5)

    KARANLIĞIN YARATILMASI

    "Görmediler mi, biz geceyi onda sükun bulmaları için, gündüzü de aydınlık(la görsünler) diye yarattık. Şüphesiz, iman eden bir kavim için bunda ayetler vardır." (Neml Suresi, 86)

    Dikkat edilirse ayet gecenin özel olarak yaratıldığını bildirmektedir. Bundan birkaç sene öncesine kadar bilimadamları evrendeki yıldız sayısını ve ürettikleri ışığı hesapladıklarında evrenin aslında sürekli aydınlık olması gerektiği sonucuna varmışlar ve karanlığın sebebini anlayamamışlardı. Bu konu ancak karadeliklerin keşfiyle açıklığa kavuştu. Çünkü evrenin her yerine dağılmış olan karadelikler, sahip oldukları korkunç çekim alanlarıyla yıldızların ürettiği ışınları büyük ölçüde yutmakta ve karanlığa sebep olmaktadır. Bir başka deyişle, karanlık özel olarak üretilmekte, ya da "yaratılmaktadır".

    KARADELİKLER

    Yakıtı tükenen yıldızın içine doğru büzülmesi ve en sonunda, yıldız yerine sınırsız bir yoğunlukta ve sıfır hacimde korkunç bir çekim alanın ortaya çıkmasıyla oluşan karadeliklere Kuran şöyle işaret etmektedir:

    "Hayır, yıldızların yerlerine yemin ederim. Şüphesiz bu, eğer bilirseniz gerçekten büyük bir yemindir." (Vakıa Suresi, 75-76)

    Ayette yıldızların yerlerinin büyük bir gücü temsil ettiği özellikle vurgulanmıştır. Karadeliklerin yıldızların yerlerinde belirmeleri ve sahip bulundukları büyük çekim gücü düşünülürse ayetin anlamı anlaşılacaktır

    AYIN YÖRÜNGESİ

    "Ay'a gelince, biz onun için de birtakım uğrak yerleri takdir ettik; sonunda o, eski bir hurma dalı gibi döndü (döner). Ne güneşin aya erişip-yetişmesi gerekir, ne de gecenin gündüzün önüne geçmesi. Her biri bir yörüngede yüzüp gitmektedir." (Yasin Suresi, 39-40 )

    Ay yörüngesinde seyrederken dünyanın bazen önüne bazen arkasına geçer. Aynı zamanda dünyayla birlikte güneşin etrafında da döndüğünden uzayda sürekli "S" harfi benzeri bir yörünge çizer. Ayın uzaydaki bu yörüngesinin şekli, kurumuş hurma ağacı dalına oldukça benzemektedir

    Ay dünyanın etrafında saatte 3659 km gibi büyük bir hızla hareket eder. Ay, ancak bu yüksek hızı nedeniyle dünyanın kuvvetli çekim gücünden korunabilmektedir. Ay, hızının daha yavaş olması halinde dünyaya çarpabilecek, daha hızlı olması durumunda ise uzaya savrulacaktı.

    Ayın büyüklüğü ve dönüş hızı dünyayı etkilemekte ve gel-git dediğimiz olaya sebep olmaktadır. Ayın çekim kuvvetinin biraz daha fazla olması halinde dünyanın büyük bölümü bir anda sular altında kalabilirdi.

    DÜNYANIN KORUNMUŞ TAVANI

    ATMOSFER VE VAN ALLEN KUŞAKLARI

    Biz çoğunlukla pek farkında olmayız, ama her gezegene olduğu gibi dünyaya da çok sayıda göktaşı düşmektedir. Diğer gezegenlere düştüklerinde dev kraterler açan bu göktaşlarının dünyaya zarar vermemelerinin nedeni, gezegenimizi saran atmosferin düşmekte olan göktaşlarına karşı büyük bir direnç göstermesidir. Göktaşı bu dirence fazla dayanamaz ve sürtünmeden dolayı yanarak büyük bir kütle kaybına uğrar. Böylece, büyük felaketlere yol açabilecek bu tehlike, atmosfer sayesinde savuşturulmuş olur.

    Kuran, atmosferin yaratılışındaki bu özelliği şöyle ifade ediyor:

    "Gökyüzünü korunmuş bir tavan kıldık, onlar ise bunun ayetlerinden yüz çevirmektedirler." (Enbiya Suresi, 32)

    Gökyüzünün "korunmuş bir tavan" oluşunun en önemli örneklerinden biri dünyayı saran manyetik alandır. Atmosferin en üst tabakası "Van Allen" adı verilen bir manyetik kuşaktan oluşur. Bu kuşak dünyanın çekirdeğinin sahip olduğu özellikler nedeniyle ortaya çıkmıştır.

    Çekirdek, demir ve nikel gibi manyetik özelliği olan ağır elementleri içerir. Ancak bunlardan daha önemlisi çekirdeğin iki farklı yapıdan oluşmuş olmasıdır: İç çekirdek katı, dış çekirdek ise sıvı haldedir. Çekirdeğin bu iki katmanı birbiri etrafında hareket eder. Bu hareket ağır metaller üzerinde bir çeşit mıknatıslanma etkisi yaparak bir manyetik alan oluşturur. İşte Van Allen Kuşakları bu manyetik alanın, atmosferin en dışına kadar ulaşan bir uzantısıdır. Bu manyetik alan sayesinde dünya, uzaydan gelebilecek olan tehlikelere karşı korunmuş olur.

    Bu tehlikelerin en önemlilerinden biri, "Güneş rüzgarları"dır. Güneş, dünyaya ısı ve ışıktan başka, radyasyon ile beraber saatteki hızı 1.5 milyar kilometreyi bulan, proton ve elektronlardan oluşan bir rüzgar da gönderir.

    Güneş rüzgarları, dünyanın 40.000 mil uzağında manyetik halkalar çizen Van Allen Kuşakları'ndan geçemezler. Parçacık yağmuru şeklindeki Güneş rüzgarı, bu manyetik alanla karşılaşır ve ayrılarak bu alanın çevresinden akar.

    Güneşten gelen X ve ultraviyole ışınlarının büyük bölümü ise atmosfer tarafından emilmektedir. Bu emilme olmadan, yeryüzünde hayat olması ise mümkün değildir.

    Etrafımızı saran atmosferik kuşaklar, sadece zararsız orandaki ışınlar, radyo dalgaları ve görünür ışığın dünyamıza ulaşmasına imkan verecek bir geçirgenliğe sahiptirler. Eğer atmosferimiz bu geçirgenlik özelliğinden yoksun olsaydı, ne haberleşme dalgalarını kullanabilir, ne de canlılığın temeli olan gün ışığını bulabilirdik.

    Dünyayı saran ozon tabakası da Güneş’ten gelen ve canlılar için zararlı olan morötesi ışınların yere kadar ulaşmasını önlemektedir. Güneş'ten gelen ultraviyole ışınları yeryüzündeki tüm canlıları öldürecek kadar fazla enerji yüklüdürler. Bu nedenle, dünyada yaşamın var olabilmesi için, gökyüzünün "korunmuş tavan"ına bir de ozon tabakası eklenmi?tir.

    Ozon, oksijenden üretilir. Oksijen gazının (O2) moleküllerinde 2 oksijen atomu bulunurken, ozon gazının (O3) moleküllerinde 3 oksijen atomu bulunur. Güneş'ten gelen ultraviyole ışınları, oksijen gazına bir atom daha ekleyerek ozonu oluştururlar. Ve ultraviyole sayesinde oluşan ozon tabakası, öldürücü ultraviyole ışınları tutarak yeryüzünde yaşamın en temel şartlarından birini oluşturur.

    Kısacası; eğer dünya çekirdeğinin manyetik alan oluşturacak bir özelliği olmasaydı, atmosfer zararlı ışınları süzecek yapı ve yoğunlukta olmasaydı, kuşkusuz dünya üzerinde yaşam sözkonusu olamazdı. Ve kuşkusuz hiçbir insanın ya da başka bir canlının bunları düzenlemesi de mümkün değildir. Açıktır ki, insanın yaşamı için "olmazsa olmaz" şartlar olan bu koruyucu özellikler, Allah tarafından var edilmiş ve gök, "korunmuş bir tavan" olarak yaratılmıştır.

    Başka gezegenlerin bu tür "korunmuş tavan"lardan yoksun olması, dünyanın insan yaşamı için özel olarak yaratıldığının bir başka göstergesidir. Örneğin, Mars gezegeninin çekirdeği katıdır ve bu nedenle etrafında da manyetik bir koruma söz konusu değildir. Mars'ın büyüklüğü dünyanınki kadar olmadığı için çekirdekte sıvı kısmı oluşturacak kadar bir basınç doğuramamıştır. Ayrıca gezegenin uygun büyüklükte olması da manyetik alan için yeterli değildir. Örneğin, Venüs'ün çapı yaklaşık dünyanınki kadardır. Kütlesi dünyanınkinden ancak % 2 daha azdır ve ağırlığı da hemen hemen dünyanınkine eşittir. Dolayısıyla hem basınç açısından, hem de diğer nedenlerle Venüs'te de metalik bir sıvı çekirdek kısmının oluşması kaçınılmazdır. Buna rağmen Venüs'te de manyetik alan yoktur. Bunun sebebi Venüs'ün Dünya'ya göre oldukça yavaş dönmesidir. Dünya kendi etrafındaki turunu 1 günde tamamlarken Venüs bir turu 243 günde tamamlıyor.

    Dünyanın "korunmuş tavan"ını oluşturan manyetik alanın var olması için, Ay'ın ve komşu gezegenlerin büyüklükleri ve dünyaya uzaklıkları da önemlidir. Komşu gezegenlerden birinin şimdikinden büyük olması, o gezegene büyük bir çekim kuvveti kazandıracaktı. Komşu gezegenin sahip olacağı bu büyük çekim kuvveti, dünyanın çekirdeğindeki katı ve sıvı kısımlardaki hareket hızını değiştirecek, bugünkü şekilde bir manyetik alanın oluşmasına engel olacaktı.

    Kısacası dünya göğünün "korunmuş tavan" özelliğine sahip olması, dünyanın çekirdeğinin yapısı, dönüş hızı, gezegenler arası uzaklık ve gezegenlerin kütleleri gibi pek çok değişkenin en uygun noktada birleşmesini gerektirmektedir.

    YAĞMURUN OLUŞUMU

    Yağmurların oluşması için gerekli evrelerin neler olduğu ancak 1935’te hava radarlarının keşfiyle ortaya çıkarıldı. Buna göre yağmur 3 evreden geçerek oluşuyordu: Birincisi rüzgarın oluşması, ikincisi bulutların meydana gelmesi, üçüncüsü yağmur damlacıklarının ortaya çıkışı.

    Kuran'da yağmurun oluşması ile ilgili olarak aktarılanlar da, sözkonusu bilimsel bulgularla büyük bir paralellik gösteriyor:

    "Allah rüzgarları gönderir (1. evre), böylece bir bulut kaldırır da onu nasıl dilerse gökte yayıp dağıtır ve onu parça parça kılar (2. evre); nihayet onun arasından yağmurun akıp çıktığını görürsün (3. evre). Sonunda kendi kullarından dilediğine verince hemen sevince kapılıverirler. " (Rum Suresi, 48)

    YAĞMURUN TATLI KILINMASI

    Kuran, yağmurun "tatlı" oluşuna da dikkatimizi çekmektedir:

    "Şimdi siz, içmekte olduğunuz suyu gördünüz mü? Onu sizler mi buluttan indiriyorsunuz, yoksa indiren Biz miyiz? Eğer dilemiş olsaydık onu tuzlu kılardık; şükretmeniz gerekmez mi?" (Vakıa Suresi, 68-70) "... Size tatlı bir su içirmedik mi?" (Mürselat Suresi, 27) "Sizin için gökten su indiren O’dur; içecek ondan, ağaç ondandır (ki) hayvanlarınızı onda otlatmaktasınız. " (Nahl Suresi, 10)

    Bilindiği gibi, yağmur suyunun kaynağı buharlaşmadır ve buharlaşmanın %97’si "tuzlu" okyanuslardan olmaktadır. Oysa yağmur tuzsuzdur. Yağmurun tatlı olmasının sebebi Allah'ın koyduğu başka bir kanundur. Bu kanuna göre, su, ister tuzlu denizlerden, ister mineralli göllerden, ya da çamurların içinden buharlaşsın yanında başka hiçbir yabancı madde taşımaz. "Biz, gökten tertemiz su indirdik..." (Furkan Suresi, 48) hükmü gereği, duru ve tertemiz bir biçimde yere iner.

    BAL MUCİZESİ

    Allah'ın küçücük bir hayvan aracılığıyla insanlara sunduğu balın ne denli büyük bir besin kaynağı olduğunu biliyor musunuz?

    Bal, fruktoz ve glukoz gibi şekerlerin yanısıra magnezyum, potasyum, kalsiyum, sodyum klorür, kükürt, demir ve fosfor gibi minerallere sahiptir. Nektar ve polen kaynaklarının niteliklerine göre değişmekle birlikte, balda B1, B2, C, B6, B5 ve B3 vitaminleri bulunmaktadır. Ayrıca bakır, iyot, demir ve çinko da az miktarlarda bulunur. Balın içeriğinde bunların dışında bazı hormonlar da vardır.

    Bal, Kuran ayetinde vurgulandığı gibi, "insanlara şifa" olma özelliği taşımaktadır. 20-26 Eylül'den Çin'de yapılan Dünya Arıcılık Kongresi'nde bilim adamlarının bal hakkındaki yorumları da bunu doğruluyor: "Kongre'de, arı ürünleri ile tedavi konusu ağırlık kazandı. Özellikle ABD'li bilimadamları bal, arı sütü, polen ve arı reçinasının (propolis) birçok hastalığı tedavi ettiğini bildirdiler. Romanyalı bir doktor balı katarakt hastaları üzerinde denediğini ve 2094 hastadan 2002'sinin (% 95) bal sayesinde tam olarak iyileştiğini açıkladı. Polonyalı doktorlar ise arı reçinasının hemoroid, deri hastalıkları, kadın hastalıkları gibi birçok hastalığa iyi geldiğini tespit ettiklerini bildirdiler." (Hürriyet, 19 Ekim 1993)

    Bilimde en ön sıraları alan ülkelerde arıcılık ve arı ürünleri artık başlıbaşına bir araştırma dalı durumunda. Balın diğer yararları ise şöyle sıralanabilir:

    Kolayca sindirilir: İçindeki şekerlerin bir başka cins şekere (fruktozun glikoza) dönüşebilme özelliği sayesinde bal, yüksek miktarda asit içermesine rağmen en hassas mideler tarafından bile kolaylıkla sindirilir. Aynı zamanda bağırsakların ve böbreklerin daha iyi çalışmasına yardımcı olur.

    Düşük kalorilidir: Balın bir diğer özelliği de, aynı oranda şekerle karşılaştırıldığında oldukça tatlı olmasına rağmen, vücuda yaklaşık % 40 oranında daha az kalori sağlamasıdır. Vücuda yoğun enerji vermesine rağmen, kilo yapmaması balı üstün nitelikli bir besin kaynağı yapmaya yeter.

    Süratle kana karışır: Bal ılık suyla karıştırıldığında 7 dakika içinde kana karışır. İçerdiği serbest şekerlerden dolayı beynin çalışması kolaylaşır...

    Kan yapımına destek olur: Bal, kan yapımı için vücudun gereksinim duyduğu enerjinin önemli bir bölümünü karşılar. Ayrıca kanın temizlenmesine de yardımcı olur. Kan dolaşımını hem düzenleyici, hem de kolaylaştırıcı yönde etkisi vardır. Damar sertliğine karşı önemli bir koruyucudur.

    İçinde bakteri barınamaz: Balın bakteri barınmasına olanak tanımayan özelliği "inhibine etki" olarak adlandırılır. Yapılan deneyler sulandırılmış balın bakteri öldürücü özelliğinin saf bala göre iki kat arttığını göstermiştir. İşin ilginci, arı kolonisine yeni dahil olacak kurtçukların, kendilerine bakmakla görevli arılarca—sulandırılmış balın bu özelliğini bilirmişcesine—sulandırılmış balla beslenmesidir.

    Arı Sütü: Arı sütü, kovandaki işçi arıların ürettiği bir maddedir. Çok besleyici olan arı sütünde şeker, protein, yağ ve birçok vitamin bulunur. Vücudun kuvvetsiz düştüğü durumlarda ve doku yaşlanmalarından ileri gelen bozukluklarda kullanılır.

    Arıların ihtiyaçlarından çok fazla ürettikleri balı, insanlar için ve insanlara uygun olarak yaptıkları açıktır. Bu inanılmaz görevi "kendi başlarına" yapamayacakları da

    İNSANIN YARATILIŞI

    Eğer insan, aklını kullanıp "ben nasıl var oldum?" sorusuna samimi bir cevap bulmaya çalışmazsa, genellikle "nasıl oldumsa oldum!..." gibi bir mantığa kapılacaktır. Bu mantığa kapılınca da zaten, ona bu tür konular üzerinde bir daha düşünmeye pek zaman bırakmayacak bir hayat tarzını benimseyecektir.

    Oysa akıl sahibi insana düşen, nasıl var olduğu üzerinde düşünmek ve hayatın anlamını buna göre belirlemektir. Bunu yaparken de, kimilerinin yaptığı gibi, varacağı sonucun "meğer ben yaratılmışım" şeklinde çıkmasından korkmamalıdır. Çünkü sözünü ettiğimiz kimileri, kendilerini bir Yaratıcı'ya karşı sorumlu hissetmek istemezler. Yaratılmış olduklarını kabul ettiklerinde, hayat tarzlarını veya bağlı oldukları ideolojilerini terketmek zorunda kalmaktan çekinirler. Ya da kendilerini yaratana boyun eğecek olmaktan kaçarlar. Bu psikolojiyi taşıyanlar, Kuran'ın deyimiyle "vicdanları kabul ettiği halde, zulüm ve büyüklenme dolayısıyla" (Neml Suresi, 14) Allah'ı inkar edenlerdir.

    Varlığını "zulüm ve büyüklenme"ye kapılmadan akıl ve vicdan ölçüsünde değerlendiren insan ise, kendinde Allah'ın yaratışından başka birşey görmeyecektir. Varlığının, kendisinin yaratmadığı ve kontrol edemediği binlerce karmaşık sistemin uyumuna bağlanmış olduğunu farkedecektir. "Yapılmış" olduğunu kavrayacak ve Yaratıcı'sını tanıyıp O'nun kendisini hangi amaca yönelik olarak "yaptığını" anlamaya yönelecektir.

    İnsan "yapılmış" olduğunu izlerken, ona rehberlik eden bir kaynak vardır: Kuran. Bu kitap, onu yaratan tarafından ona ve diğer insanlara indirilmiş bir "yol göstericidir".

    Yaratılış olayının aynen Kuran'da tarif edildiği gibi gerçekleşmiş olması da, akıl sahibi insana önemli mesajlar vermektedir.

    İlerki sayfalarda, akıl ve vicdan sahiplerine nasıl "yaratıldıklarını" ve bu yaratılışın içindeki muhteşemliği gösteren bilgilere yerverilmiştir.

    İnsanın yaratılışının öyküsü, birbirinden çok uzak iki ayrı yerde başlar. İnsan, kadın ve erkek bedeninde birbirinden tümüyle bağımsız olarak oluşan, ama birbiriyle tümüyle uyumlu olan iki ayrı özün birleşmesiyle hayata adım atar. Erkek bedeninde oluşan spermin erkeğin isteği ya da kontrolü ile oluşmadığı ortadadır, aynı kadın bedeninde oluşan yumurtanın kadının isteği ya da kontrolü ile oluşmadığı gibi. Onların bu olaylardan haberi bile yoktur.

    Aslında, çok açıktır ki, erkekten gelen öz de, kadından gelen öz de, birbirlerine uyumlu olarak yaratılmışlardır. Bu iki özün yaratılışı da, birleşmeleri de, gelişip insan haline dönüşmeleri de gerçekte büyük birer mucizedir

    TESTİS VE SPERMLER

    Yeni bir insan yaratılmasının ilk basamağı olacak spermler erkek vücudunun 'dışında' üretilir. Bunun sebebi üretimin ancak vücut ısısının yaklaşık 2 derece altında gerçekleşebilmesidir. Bu ısının sabitlenmesi için bir de testis üstüne yerleştirilmiş özel deri çalışır. Bunun fonksiyonu soğukta büzüşerek, sıcakta ise terleyerek gerekli olan ısıyı sabit tutmaktır. Acaba bu hassas dengeyi erkeğin kendisi mi "ayarlayıp" düzenlemektedir? Tabi ki hayır. Erkeğin bundan haberi bile yoktur. Yaratılışı reddetmekte direnenler, bunun ancak "insan vücudunun keşfedilmemiş bir fonksiyonu" olduğunu söyleyebilirler. Bu "keşfedilmemiş fonksiyon" sözü ise "kuru bir isimlendirme"den başka bir şey değildir.

    Testislerde dakikada ortalama 1000 adet üretilen spermler erkekten kadının yumurtalarına doğru yapacağı yolculuk için sanki oradaki ortamı "biliyormuşcasına" özel bir dizayna sahiptir; baş, boyun ve kuyruktan oluşur. Kuyruğu, spermin bir balık gibi ana rahminde ilerlemesini sağlayacaktır.

    Bebeğin genetik şifresinin bir bölümünü barındıracak olan baş kısmı ise özel bir koruyucu zırhla kaplanmıştır. Bu zırhın faydası anne rahminin girişinde farkedilir: Buradaki ortam son derece asidiktir. Spermin, bu asidin varlığını bilen "birisi" tarafından koruyucu zırhla kaplandığı ise son derece açıktır. (Bu asidik ortamın da nedeni ise annenin mikroplardan korunmasıdır.)

    Erkekten rahme atılan sadece milyonlarca sperm değildir. Meni birbirinden farklı sıvıların karışımından oluşur. Kuran, bu gerçeği şöyle vurguluyor:

    "Gerçek şu ki, insanın üzerinden, daha kendisi anılmaya değer bir şey değilken, uzun zamanlardan bir süre gelip-geçti. Şüphesiz biz insanı, karmaşık olan bir damla sudan yarattık..." (İnsan Suresi, 1-2)

    Meni içindeki bu sıvılar spermlerin gerek duyduğu enerjiyi karşılayacak olan şekeri içerir. Ayrıca baz özelliğiyle ana rahminin girişindeki asitleri nötralize etmek, spermin hareket edeceği kaygan ortamı sağlamak gibi görevleri vardır. (Burada da yine iki ayrı ve bağımsız varlığın birbirine uygun olarak yaratıldığını görüyoruz.) Spermler yumurtaya varana kadar annenin vücudunda zorlu bir yolculuk geçirir. Kendilerini ne kadar savunurlarsa savunsunlar, 200-300 milyon spermden yumurtaya ulaşanların sayısı bini pek aşamaz.

    YUMURTA

    Sperm yumurtaya uygun olarak düzenlenirken, çok ayrı ve farklı bir ortamda da yumurta hayata tohum olmaya hazır hale getirilmektedir... Kadının haberi bile yokken, yumurtalıklarda oluşan bir yumurta önce karın boşluğuna bırakılır ve hemen sonra ana rahminin fallop tüpü denen uzantılarının ucunda yer alan kollar sayesinde yakalanır. Ardından yumurta fallop tüpünün iç yüzeyindeki tüylerin hareketiyle ilerlemeye başlar. Büyüklüğü ise bir tuz tanesinin ancak yarısı kadardır. (sağda)

    Yumurta-sperm buluşmasının yeri fallop tüpüdür. Burada yumurta özel bir sıvı salgılamaya başlar. İşte bu sıvı sayesinde spermler yumurtanın yerini bulurlar. (Dikkat edelim: Yumurta "salgılamaya başlar" derken bir insandan ya da gelişmiş bir bilgisayardan söz etmiyoruz. Bu ufacık protein yığınının, "kendi kendine" böyle bir şeye "karar vermesi", daha da ötesi spermi kendine çekecek bir kimyasal bileşim "hazırlayıp" salgılaması inanılır şey midir?)

    Özetle, vücudun üreme sistemi özellikle yumurtayla spermi buluşturacak şekilde hazırlanmıştır. Ve kadın üreme sistemi spermlere, spermler de kadın vücudundaki ortama uygun olarak yaratılmıştır.

    SPERM VE YUMURTA BULUŞMASI

    Yumurtayı dölleyecek sperm yumurtaya yaklaştığında, yine yumurtanın salgılamaya "karar verdiği" (!) ve sperm için özel olarak hazırlanmış bir sıvı, spermin koruyucu zırhını eritir. Bunun sonucunda da bu kez spermin ucunda olan ve yine özel olarak yumurta için hazırlanmış bulunan eritici enzim kesecikleri açığa çıkar. Sperm yumurtaya ulaştığında bu enzimler yumurtanın zarını delerek spermin içeri girmesini sağlar. Yumurtanın etrafını kuşatan spermler içeri girmek için büyük bir yarışa başlarlar. Ancak yumurtayı genelde tek bir sperm döller.

    Kuran'ın bu aşamada söyledikleri de hayli dikkat çekicidir. Kuran, insanın sıvının yani meninin özünden meydana getirildiğini söylüyor:

    "(Allah) sonra insanın neslini bir özden, değersiz bir sıvının özünden meydana getirdi." (Secde Suresi, 8)

    Ayetin bildirdiği gibi, yumurtayı spermleri taşıyan sıvının kendisi değil, içinde taşıdığı tek bir sperm, hatta onun da "özü" olan kromozomlar döllemektedir.

    Tek bir spermi içeri alan yumurtaya artık bir başka spermin girmesi mümkün değildir. Bunun sebebi yumurtanın etrafında bir elektriksel alan bulunmasıdır. Yumurta çevresi (-) elektrik yüklüdür ve ilk sperm yumurtaya girer girmez bu potansiyel (+) olur. Böylece dışarıdaki spermlerle aynı elektrik yükünü taşıyan yumurta, bu kez onları itmeye başlar.

    Yani birbirinden ayrı ve bağımsız olarak oluşan iki özün elektriksel yükleri de birbirleriyle uyum içindedir.

    Sonunda spermdeki erkeğin DNA'sıyla kadının DNA'sı birleşir. Artık annenin karnında yabancı, yeni bir hücre (zigot), yeni bir insanın ilk tohumu vardır.

    ZİGOTUN RAHİME YAPIŞMASI

    Yumurtanın döl yatağına yerleşebilmesi pürtüklü özelliğinin sayesindedir. Bu pürtükler, yumurtanın gerçek uzantıları olup, toprağa yerleşen kökler gibi, organın derinliklerine doğru dalar. Böylece zigot kendisinin gelişimi için annenin vücudunda salgılanan hormonlardan yararlanabilir. Ancak modern çağda bulunan bu gerçeği, Kuran şöyle bildiriyor:

    "Yaratan Rabbin adıyla oku. O, insanı bir alak'tan (asılıp tutunan şeyden) yarattı. Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir." (Alak Suresi, 1-3)

    "İnsan, 'kendi başına ve sorumsuz' bırakılacağını mı sanıyor? Kendisi, akıtılan meniden bir damla su değil miydi? Sonra bir alak oldu, derken (Allah, onu) yarattı ve bir 'düzen içinde biçim verdi.' Böylece ondan, erkek ve dişi olmak üzere çift kıldı." (Kıyamet Suresi, 36-39)

    Döl yatağına tam anlamıyla tutunmuş olan zigot gelişmeye başlar. Oluşan yeni insanı anneye bağlayan yer, plasenta denilen tek taraflı bir süzgeçtir. Plasentanın en önemli özelliği anne karnında bebeğin gelişmesi için gerekli olan maddeleri "seçerek" bebeğe sunmasıdır.

    Bunlardan ayrı olarak, bebeğin içinde büyüdüğü amnion sıvısının dikkati çeken en önemli özelliği, dışarıdan gelecek darbelere karşı bebeğin güvenliğini sağlamasıdır. Kuran, bu konuda şöyle diyor:

    "Sizi basbayağı bir sudan yarattık. Sonra onu savunması sağlam bir karar yerine yerleştirdik." (Mürselat Suresi, 20-21)

    ÜÇ KARANLIK BÖLGE

    Çocuğun döllenmeden itibaren gelişimi üç bölge içinde olmaktadır. Bu üç bölge:

    1. Fallop borusundaki bölge; bu bölge spermle yumurtanın birleştiği ve yumurtalığın rahime bağlı olduğu bölümdür.

    2. Ceninin tutunarak gelişmeye başladığı rahim duvarının içindeki bölme.

    3. Ceninin özel bir sıvı dolu kese içerisinde gelişmeyi sürdürdüğü bölge.

    Kuran-ı Kerim konuyla ilgili olarak şöyle demektedir:

    "....Sizi annelerinizin karınlarında, üç karanlık içinde, bir yaratılıştan sonra (bir başka) yaratılışa (dönüştürüp) yaratmaktadır. İşte Rabbiniz olan Allah budur, mülk O'nundur. O'ndan başka ilah yoktur. Buna rağmen nasıl çevriliyorsunuz?" (Zümer Suresi, 6)

    Bu arada, zaman geçtikçe, başlangıçta jelatini andıran ceninde büyük bir değişim görülür. İlk baştaki o yumuşak yapının içinde vücudun dik durmasını sağlayacak sert kemikler oluşmaya başlar. Hem de her kemik yerli yerinde! Diğer bir deyişle başlangıçta aynı yapıya sahip olan hücreler farklılaşarak, kimi ışığa karşı hassas göz hücrelerini, kimi sıcağı, soğuğu ya da acıyı algılayan sinir hücrelerini veya ses titreşimlerini hissedecek hücreleri oluşturur.

    Bu ayrışıma hücreler mi karar vermektedir? Kendi kendilerine, insan gözünü ya da kalbini oluşturmaya karar verip, bu akılalmaz işi onlar mı başarmaktadır? Yoksa onlar bu işe uygun olarak mı yaratılmışlardır? Akıl ve vicdan ikinci seçeneği kabul edecektir.

    Bütün bu anlatılan işlemlerin sonunda, bebek annesinin karnındaki gelişimini tamamlamış ve dünyaya gelmiştir. Bu haliyle anne karnındaki halinden 100 milyon kat büyük, 6 milyar kat da ağırdır...

    Burada anlatılanlar, başka herhangi bir canlının değil, bizim hayata başlangıç öykümüz. İnsan için, böylesine karmaşık, olağanüstü bir olayın kimin eseri olduğunu bulmaktan daha önemli ne olabilir?

    Bütün bu karmaşık işlemlerin "kendi kendine" oluştuğunu düşünmek akıldışıdır. Hücreler nasıl "karar verip" insan organlarını oluşturabilirler? Zaten ateist "bilim adamları" da olayı -ne demekse- "doğa mucizesi" olarak tanımlıyorlar...

    Elbette anlatılan olayların hepsini Allah yaratmaktadır. Hem de her anını, her saniyesini ve her aşamasını. Bu ise yaratışın önemli bir sırrıdır.

    "Sizleri Biz yarattık, yine de tasdik etmeyecek misiniz? Şimdi (rahimlere) dökmekte olduğunuz meniyi gördünüz mü? Onu sizler mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratıcı Biz miyiz?" (Vakıa Suresi, 57-59)

    Bu gerçeği, bir başka Kuran ayeti şöyle bildirmektedir:

    "O’nun bilgisi olmaksızın, hiç bir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz da. Ömür sürene, ömür verilmesi ve onun ömründen kısaltılması da mutlaka bir kitapta (yazılı)dır. Gerçekten bu, Allah’a göre kolaydır." (Fatır Suresi, 11)

    "Akıtılan bir meniden" insana dönüşen vücudumuz milyonlarca hassas denge içerir. Biz farkında olmasak da, vücudumuzda yaşamamızı sağlayan son derece karmaşık ve hassas sistemler vardır. Tüm bu sistemler, insanın, kendisinin "yapıldığını" anlaması için, onun tek sahibi, Yaratıcısı ve Rabbi olan Allah tarafından kurulmuş ve işletilmektedir.

    "İnsan, 'kendi başına ve sorumsuz' bırakılacağını mı sanıyor? Kendisi, akıtılan meniden bir damla su değil miydi? Sonra bir alak oldu, derken (Allah, onu) yarattı ve bir 'düzen içinde biçim verdi.' Böylece ondan, erkek ve dişi olmak üzere çift kıldı. (Öyleyse Allah,) Ölüleri diriltmeye güç yetiren değil midir?" (Kıyamet Suresi, 36-40)

    İnsan Allah’ın yarattığı bir varlıktır. Yaratıldığına göre, üstteki ayetin vurguladığı gibi, "kendi başına ve sorumsuz" bırakılacak değildir.
  • Her organik varlık hem aynı şey hem de aynı şey değilken çözümledik birbirimizi.
    "İnsanın hayvandan ayrılmasıydı" özne olan.
    Bizler giderek nesneleşiyorduk.

    –Ayşe Uzun
  • 251 syf.
    ·Puan vermedi
    Zaman, zor bir kavram. Anlamak anlamdırmak ve en çok da açıklamak zor. Bilim insanları evrenin büyük patlama ile birlikte genişlediği için zamanı bu şekilde düz bir çizgi gibi algılıyoruz diyor. Oysa gezegen ve yıldızların hareketine bakarsak hepsi bir çember veya elipsoid bir yörüngede dönüp duruyor. Her şey hareket halinde olsa da bu hareket genel anlamda bir ‘döngüsel’ hareket. Her şey tekrar ediyor aslında. Aylar günler yıllar gibi kavramlar şu an sadece bizim uydurduğumuz ve zamanı kavramayı kolaylaştırmak için kabul ettiğimiz kavramlar. Pek çok teori var ama ben iki teoriyi çok seviyorum. Bir uzay zamanı maddeler kütleleri oranında büker. İkinci ve belki en hoşuma gideni maddesel görünen dünyanın titreştiği ve bizim algıladığımız gerçekliğin bu titreşimlerden biri olduğu. Bilinen adıyla çoklu evren teoremi. Bu iki ayrı teorem biri zamanı ve mekanı anlamak adı biri de bir sürü doğa üstü olayı anlatmak adına hoş. Belki de gerçek bu değil belki de tamamen farklı bir mekanizma var işleyen. Ne diyeyim şu an insan aklının bulduğu iyi iki çözümleme. Zaman ve mekanın algısı herkes için farklı bir öneme haiz. Bu bazen hızlı geçmesini istediğimiz bir zaman bazen de bulunmayı hiç istemediğimiz bir mekan olabiliyor. Algımızın ise göreceli olduğu herkesin malumu.
    Yolculuk ve yol kavramı da zaman ve mekandan ayrı düşünülemez. Bu kavram çorbası içinde belki de en sevdiğim yolun güzel olduğu yolculuğun güzel olduğu. Başı ve sonu değil. Yavaş yürünen bir yol. Yürünen dedim çünkü hız bir sorun günümüzde. Hızlı gidince de bir şey değişmiyor aslında zamanda ve mekandan tasarruf söz konusu değil bence. Tasarruf ettiğinizi düşündüğünüz zamanda ne yapıyorsunuz ki? Ya da ne yapıyoruz ki? Rutin dışına çıkma rutini yaşadığımız. Oysa yolculuk keyifli ve tat alınacak yegane şey de bu.
    Ve elbette herkesin dilinden düşürmediği kavram ‘şimdi’ yani şu ‘an’. Bu kavram da o kadar zor ki bir sürü felsefeci sosyolog psikiyatrist bunu açıklamaya girişmiş ve fakat tam olarak çözemediğimiz şey. Tıpkı zamanın geneli gibi.
    Bir ‘şimdi’nin romanını okudum. Engin hoca bir şimdi romanı yazmış. Gelecek ve geçmişden kopan bir şimdinin romanı. Pek çok şimdiyi bir şimdide yazmış demeliyim aslında. Zaman ve mekanın birbirine karıştığı bir gerçek üstü an içinde oturtmuş karakterlerini. Gelecek ve geçmiş bir araya gelmiş. Yaşayan yaşamış olan ve yaşayacak olan tüm karakterlerden bir kaçını alıp şimdiye sığdırmış. İsimler ise önemsiz bir ayrıntı olmuş yaşayan şu an içinde. Herbiri kendini bir trende bulan bir güruh. Bunların istekleri ortak aslında yaşadıkları gerçeklikten kaçma istekleri. Yorulmuş bezgin anlaşılmamış ve örselenmiş karakterler. Zengin fakir ayrımının ortadan kalktığı sosyal statünün bir işe yaramadığı bir yolculuğu seçmiş tren yolculuğu. Nasıl ki hayatınızda olan her şeyi kontrol edemezseniz yolculuk sırasında yanımızdaki kişi veya kişileri de seçemeyiz. Hele bu bir tren yolculuğu olursa. Diyeceksiniz trende mevki vardır. Birinci sınıf ikinci sınıf vesaire. Ama bu seçiminize bağlı olmayabilir. Yani birinci sınıf dolu ve siz gitmek zorunda iseniz; mevkiye bakmazsınız bakamazsınız.
    Bir sürü zaman diliminde yaşamış kendince bir sürü sorunu olan karakteri bir araya getirip; tıpkı evrensel döngüsel hareket halinde olan bir trenin içine koyarsanız ne olur? İşte yazar bu soruya bir cevap aramış kimin hangi cümle ve davranışları onları o yolculuğa çıkma şartları birbirlerini nasıl etkiler diye sormuş üstat. Trene kendi iradesi ile binen insanların bile kaçma isteklerini çelişkilerini ve açmazlarını yazmış. Birbirine değen titreşen bir şimdi içinde. Roman gerçek üstü ve fakat gerçekçi bir dille yazılmış. Cümleler derin ve uzun değil elbette konuşma diliyle ve kısa cümlelerle yazılmış. Ruh halleri ile birlikte değişen zaman ve mekan kurgusu içinde. Gerçek üstü bir gerçek roman okudum, küçük büyük sevimli sevimsiz ünlü sıradan katakterler arasında.
    Keyifli okumalar!
  • How
    Buzdan otelin
    içinde
    Dünyanın tümüyle kar ve buzdan
    yapılmış ilk oteli 1989’da kuruldu ve
    o günden beri ziyaretçilerine eşsiz
    bir deneyim yaşatıyor. Isveç’in
    Jukkasjarvi köyündeki otel her
    yaz eriyor ve her kış yeniden
    inşa ediliyor.
    6

    Lamalar gribi
    yenmemize
    yardımcı olabilir

    Grip virüsü her yıl milyonlarca insana
    bulaşıyor ve tüm dünyada 650.000
    civarı ölüme yol açıyor. Sürekli
    mutasyona uğrayan virüs kendi yapısını
    değiştirerek vücutlarımızın doğal savunma
    sistemlerini atlatıyor ve doğal bağışıklığımızı
    pekiştirmek için kullandığımız aşıları etkisiz
    bırakıyor. O yüzden de grip virüsünün
    kökünü kazımak çok zor ve her yıl yeni aşı
    gerekiyor.
    Ancak bilim insanları bu şekil değiştiren
    virüse karşı hiç beklenmedik bir silah
    keşfettiler: Lama antikoru. Antikorlar,
    bağışıklık sisteminin ürettiği ve virüslerin
    yüzeyindeki proteinlere bağlanarak onları
    etkisiz hale getiren küçük proteinler. Insan
    antikorları yalnızca virüsün yüzey
    proteinlerinin ucuna tutunabiliyor, oysa
    Lama kanındaki küçük
    antikorlar, virüslere karşı
    çok başarılı
    10

    Dörtgen buzdağları
    gözlemlendi

    NASA’nın, kutup buzlarını gözlemleme
    operasyonunda Antarktika üzerinde uçan
    ekipler, Larsen C buz sahanlığının yakınlarında
    alışılmadık biçimde köşeli iki buzdağına
    rastladılar. Buzdağlarının düz kenarlı olması
    görülmedik şey değil ama bilim insanları ilk
    defa bu kadar düzgün biçimli örnekler görüyor.
    10


    Da Vinci’nin sanatçı
    gözü açıklandı mı?
    Leonardo da Vinci’yi konu alan portre ve
    heykellerin analizi, onun bir gözün hafifçe
    dışa doğru bakmasına yol açan ekzotropiden
    muzdarip olabileceğini düşündürüyor. Bu
    durum, onun bir yandan modele bakıp bir
    yandan düz tuvali boyarken 3B ve 2B görüş
    arasında geçiş yapmasını sağlamış olabilir.
    55 km uzunluktaki Hong Kong-Zhuai-Macai
    Köprüsü dokuz yıla ve 20 milyar dolara mal
    olan inşaatın ardından hizmete girdi. Köprü
    ve tünel sistemi, Hong Kong ve Macao özerk
    bölgelerini anakaradaki Zhuhai şehrine
    bağlıyor.
    10


    Çin, en uzun deniz
    geçidini açtı
    55 km uzunluktaki Hong Kong-Zhuai-Macai
    Köprüsü dokuz yıla ve 20 milyar dolara mal
    olan inşaatın ardından hizmete girdi. Köprü
    ve tünel sistemi, Hong Kong ve Macao özerk
    bölgelerini anakaradaki Zhuhai şehrine
    bağlıyor.
    10


    Probiyotikler ve antibiyotikler
    harika bir ikili oluşturuyor

    IT’den araştırmacılar
    probiyotiklerle
    (vücudumuzdaki yararlı
    bakteriler) antibiyotiklerin aynı
    zamanda verilmesinin, yaraları
    enfekte eden ve antibiyotiğe direnç
    gösteren iki bakteri suşunu
    ortadan kaldırdığını söylüyor.
    Probiyotikler, bakterileri
    öldüren bileşikler üreterek onlarla
    mücadele edebiliyor, diğerleriyse
    hastalığa yol açan bakterilerle
    besin rekabetine giriyor.
    Probiyotikler genelde yaraları
    enfekte eden her türden farklı
    patojen suşlarla mücadele ediyor
    ama bunu antibiyotiklerle
    birleştirmek kolay iş değil. Çünkü
    antibiyotik, iyi bakterileri de
    öldürüyor. O yüzden de MIT ekibi,
    probiyotikleri antibiyotiğin
    etkisinden koruyan bir aljinat
    kapsülünün içine alarak bu önemli
    problemin üstesinden gelmiş.
    11

    Yeşil bir yerde büyümek
    beyne faydalı
    Yakın zamanda yapılan bir araştırma, yeşil
    bir mahallede büyümenin beyin gelişimine
    faydalı olabileceğini gösteriyor. Yüksek
    çözünürlüklü 3B manyetik rezonans
    (MRI) sayesinde 253 çocuk araştırma
    kapsamında tarandı ve etrafı yeşilliklerle
    çevrili yerde yetiştirilen ilkokul çocuklarının
    beyinlerinin farklı bölgelerinde, beyaz ve
    gri madde hacminin fazla olduğu görüldü.
    Bu artış da gelişmiş bilişsel işlevlerle
    ilişkilendiriliyor.
    14

    Akıllı kaplamalar
    akıllı pencereler
    Avustralya’nın Melbourne
    kentindeki RMIT
    Üniversitesinde geliştirilen
    yeni ileri teknolojili kaplama,
    “akıllı pencerelere” giden yolu
    açıyor. Kendini ayarlayan bu
    vanadyum dioksit kaplama,
    değişen sıcaklığa tepki
    gösteriyor. Hava ısınınca,
    kaplama kızılötesi radyasyona
    karşı opak bir hal alıyor ama
    görünür ışığı geçiriyor, böylece
    dışarıyı görebiliyorsunuz. Akıllı
    vanadyum dioksit kaplamalı
    pencereler standart çift katlı
    ısıcama kıyasla yazları %70,
    kışları %45 enerji tasarrufu
    sağladığı için hem daha verimli
    hem de çevreye zararsız.
    14


    Kuantum kriptografisind

    e ve belki de geleceğin bilgisayarlarında kullanılacak olan
    fotonların, elektronların aksine, kütlesi sıfır.
    17


    Darwin ünlü kuramını geliştirmeden önce okuduğu tıp fakültesini, kan tuttuğu için yarıda bırakmıştı
    27


    200.000 galaksi üstünde yapılan araştırma, evrende üretilen enerji miktarının 2 milyar yıl öncekinin
    ancak yarısı olduğunu gösteriyor.
    37

    Dünya’da 1.500 kadar aktif volkan var ve bunların 169’u ABD’de.
    47

    Ziraat teknolojisindeki ilerlemelerle her
    çiftçinin 265’ten fazla kişiyi beslemesi
    gerekeceği tahmin ediliyor.”

    55


    Rulo halindeki grafenden oluşan karbon nanotüpler, çelikten 100 kat dayanıklı ama altıda biri ağırlıkta

    65


    %99,98’i havadan
    oluşan aerojeller
    üretildi”
    65

    Yapılan bir ankette Amerikalıların %47’si dronla kargo teslimatına olumlu baktığını bildirdi.
    71

    DHL bir pilot uygulamada geçen yıl Alplerdeki köyler arasında dronla 130 teslimat yaptı.
    73

    2016’da her bir kargo paketinin teslimi Amazon’a
    5,75 dolara mal oldu
    75

    Formula 1 sürücüleri 2018 sezonu otomobillerinde viraj alırken 6G’yi aşan G kuvvetine maruz kalıyorlar.

    77

    İngiltere’de Uyarı ve Gözlem Kurumu tarafından inşa edilmiş 3.000’den fazla nükleer sığınak
    var ve bunların bir kısmı satılık
    81

    2017’de üç kişi Wiltshire’da Savunma Bakanlığı’na ait eski bir nükleer sığınakta kenevir
    yetiştirdikleri için tutuklandı.

    85

    MUYDUNUZ?Dünyanın en büyük saray konutu Brunei’de 200.000 metrekare kaplayan Istana Nurul Iman sarayı
    87

    Silgi, kalem izini
    nasıl siliyor?
    Silgiyi kâğıda sürtünce
    sürtünme oluşuyor ve bu da ısı
    üretiyor. Bu, silgiyi yapışkan
    hale getirip sayfanın üstündeki
    kurşun kalem grafitini
    kaldırmasını sağlıyor.
    91

    Bitkiler yendiklerini
    anlıyor mu?

    Bitkilerin aç tırtıllara tepki verdiğini
    gösteren kanıtlar var. Bilim insanları, bu
    hayvanların yaprakları yeme sesini
    dinletince, bitkilerin tırtıllar için zararlı olan
    hardal yağını salgıladıklarını gördüler.
    91

    Platin, altından daha
    mı nadir?

    Platin altından daha nadir ve çok daha az
    çıkarılıyor. 2013’te dünyada yalnızca 179 ton
    platin çıkarıldı. Bunu tek bir külçe haline
    dönüştürseniz bir araba kadar yer kaplar ama
    değeri 8 milyar dolar eder. Aynı yıl çıkarılan
    altın miktarı 2.982 ton ve değeriyse 125 milyar
    dolar.
    91

    Neden tüm
    çöpleri bir
    yanardağın
    içine
    dökmüyoruz?

    Lav yaklaşık 1.000 derece
    sıcaklıktadır, o yüzden birçok
    çöpümüzü eritebilir. Ancak çöpü
    yanardağlara taşımak çok yüksek
    maliyetli. Atıkları eritmek toksik
    gaz çıkışına neden oluyor ve
    çöplerin kalıntıları bu sefer de
    yeraltında birikiyor. Ayrıca soğuk
    çöplerin sıcak bir lav gölüne
    çarpması tehlikeli patlamalara yol
    açabilir.
    92

    Şarkı sözlerini nasıl
    uzun süre aklımızda
    tutuyoruz?

    Ortalama insan beyni 86 milyar
    nöron içerir. Bilgi işleyen devasa
    bir ağdır bu. Anılar, nöronlar
    arasındaki belli bağlantıların
    güçlenmesiyle oluşur ve aynı
    bilgiyi tekrar tekrar hatırlamayı
    kolaylaştırır. Duygular bu
    bağlantıları geliştirir ve müzik,
    dinleme sırasındaki hislerimizi
    etkiler. Beynimiz de ses kalıplarını
    sever ve şarkılar da uyaklardan ve
    tekrardan yararlanır. Yazılı dilden
    önce eski insanlar öyküleri bu
    şekilde ezberliyordu. Yani bir
    şarkıyı sevseniz de nefret de
    etseniz muhtemelen yıllar sonra
    bile hatırlayacaksınız.
    92

    Dünya’nın manyetik alanının
    değiştiğini nereden anlıyoruz?

    Lavlar soğuyup kayaya dönüşünce, içlerindeki metal
    oksitler Dünya’nın o anki manyetik alanıyla aynı yönde
    katılaşır. Dünya tarihinin farklı dönemlerinde oluşmuş
    kayalardaki metal oksitlere bakarak gezegenin
    manyetik alanının milyonlarca yılda defalarca
    değiştiğini anlıyoruz.
    93

    Rüyaları neden bu kadar
    çabuk unutuyoruz?

    Bilim insanlarının rüyaları neden unuttuğumuz
    konusunda birkaç teorisi var. Rüyaların çoğu,
    bedenimizin uyanık olduğu zamankinden farklı tepkiler
    verdiği derin uyku safhası olan REM sırasında görülüyor.
    REM uykusunda, yeni anılar oluşturan sistemler pek iyi
    çalışmıyor, o yüzden rüyanın yarısında uyanan kişiler
    bunu uzun dönem belleğe aktarma şansı olduğu için
    rüyalarını daha iyi hatırlıyor. Beynimiz önemli şeylere
    odaklanmak için elzem olmayan bilgileri süzmede çok
    iyi, o yüzden belki de çoğu rüyamız hatırlanmaya
    değm

    eyecek kadar önemsiz.
    93


    Bakteriler uzayda
    sağ kalabilir mi?
    Çok ilginç ama evet. Bilim
    insanları uyduları ne kadar
    temizleyip sterilize etse de baş
    belası mikroplar uzay boşluğuna
    dayanıp Uluslararası Uzay
    Istasyonu’nda boy gösteriyor. Ama
    bunu her bakteri değil, kendi
    hücrelerini, zorlu ortamlara
    dayanması için koruyucu bir protein
    katmanıyla saran sporlu bakterilerin
    bazıları yapabiliyor. Bakterilerin
    dayanıklılığı etkileyici ama diğer
    dünyaları keşfederken büyük sorun
    çünkü kendi canlı kirleticilerimizi
    de istemeden beraberimizde
    götürebiliriz.
    93

    Neden diğer bilim
    insanlarının aksine Galileo
    ilk adıyla tanınıyor?

    Galileo sadece ilk adıyla çağrılmıyordu çünkü hem Galileo hem de Galilei
    aslında onun ailesinin ya da aşiretinin soyadları. Bilim insanının kendisi Galileo
    adını kullanıyor ve bunu diğer soyadının önüne koyuyordu çünkü Galileo tekil,
    Galilei ise çoğuldu. Ailesinin en meşhur üyesi olduğu için Galileo dendi mi kimin
    kastedildiği anlaşılıyor, o yüzden de başka ad kullanması gerekmiyordu. O
    sıralar İtalyan kültürü, erkeklerin kendi adlarının uzunluğunu değiştirmesine
    ve duruma göre, babalarının adını ya da doğum yerini de eklemesine izin
    veriyordu. Bugünkü “adı – soyadı” sıralaması İtalya’da zorunlu olduğunda Galileo
    zaten yetişkindi.
    93

    Protein yemek
    tokluk hissi
    yaratır mı?
    Bilimsel araştırmalar, protein
    bakımından zengin öğünlerin
    gerçekten de tok hissettirdiğini
    gösteriyor. Proteinleri sindirdiğinizde
    üretilen peptitler, bağırsaktaki kanı
    süzen ana damardaki mu opioid
    reseptörlerini (MOR) baskılıyor. Bu
    reseptörler yiyecek alımını kontrol
    ediyor ve baskılanmaları da iştahı
    dizginliyor. Dahası, peptitler beyne
    sinyal yolluyor, beyin de bağırsakları
    uyararak glikoz salgılamasını
    sağlıyor. Böylece yeme arzusu
    hafifliyor.
    94

    Google’ın kaç tane veri
    merkezi var?
    Google’ın her biri kendi çalışmasını
    sağlayan donanımlarla dolu tam 15
    devasa bilgi işlem tesisi (yani veri
    merkezi) var. Bunların çoğu ABD’de
    ama birkaçı da Avrupa, Asya ve Güney
    Amerika’da.
    94

    TÜM DENIZ CANLILARININ
    %25’I MERCAN
    RESIFLERINDE YAŞIYOR
    98

    ATOMUN
    %99.9
    FAZLASI BOŞLUK
    98



    1,8KG
    ORTALAMA INSAN VÜCUDUNDAKI
    BAKTERILERIN AĞIRLIĞI
    98

    KAR TANESI ŞEFFAFTIR
    AMA TÜM GÖRÜNÜR IŞIK
    TAYFINI DAĞITTIĞI IÇIN
    BEYAZ GÖRÜNÜR.
    98

    ÇERNOBIL’IN RADYOAKTIF
    YAĞMURU BATI’DA IRLANDA’YA
    KADAR ULAŞMIŞTI.
  • 871 syf.
    ·Puan vermedi
    SÖZLER ESERİNİN İÇERİĞİ


    Birinci Söz

    Besmelenin anlam ve önemi. Çeşitli varlıkların dilinde besmele. Allah'ın adını anmak ve Onun adıyla hareket etmek neler kazandırır?

    On Dördüncü Lem’a’nın İkinci Makamı
    Bismillâhirrahmânirrâhîm’in binler esrarından altı sırrına dairdir.
    Birinci Sır: Kâinat, yer ve insan simasında üç rububiyet sikkesi vardır.
    İkinci Sır: Vahidiyet içinde ehadiyet cilvesini izah eder.
    Üçüncü Sır: Kâinatı şenlendiren rahmettir.
    Dördüncü Sır: Rahmaniyet içinde ehadiyet sikkesini gösteriyor.
    Beşinci Sır: “Allah insanı Rahman sûretinde yaratmıştır” hadisinin izahı.
    Altıncı Sır: Rahmetin kıymetini anlatır.


    İkinci Söz

    İnananların ve inkâr edenlerin bakış açıları arasında bir karşılaştırma. Cennet hayatını insan bu dünyada yaşamaya başlayabilir mi?


    Üçüncü Söz

    Allah'a kulluk görevlerini yerine getiren ve getirmeyenler arasında bir karşılaştırma. Tevekkülün tanımı ve kazandırdıkları.


    Dördüncü Söz

    Namaz kılan ve kılmayanların kazanç ve kayıpları arasında bir karşılaştırma. Bir saatlik ibadetle günün yirmi dört saatini ibadet haline getirmenin yolu.


    Beşinci Söz

    Dünya işleri namaza engel olabilir mi? Rızk için çalışmak ne zaman ibadet olur, ne zaman ibadete engel teşkil eder?


    Altıncı Söz

    “Allah mü’minlerden canlarını ve mallarını, karşılığında Cenneti onlara vermek suretiyle satın almıştır.” (Tevbe, 9/111) mealindeki âyetin bir açıklaması. Yetenek ve organlarımızın Allah için nasıl kullanılabileceğine dair pratik örnekler.


    Yedinci Söz

    Namaz kılmaya ve büyük günahlardan kaçınmaya dair. Sabır, tevekkül, şükür, kanaat nedir? Allah'tan korkmak nasıl olur?


    Sekizinci Söz

    "Fenalığı kendinden, iyiliği Allah'tan bil."(Nisa, 4/79) mealindeki âyetin bir açıklaması. İnananların ve inanmayanların dünya hayatındaki kazanç ve kayıplarına dair bir karşılaştırma.


    Dokuzuncu Söz

    Namaz niçin günde beş vakit kılınır? Her vaktin ayrı ayrı açıklaması.

    Birinci Nükte: Namazın anlamı. Namaz tesbihatındaki sözlerin namazla ilişkisi.

    İkinci Nükte: İbadetin anlamı. Namaz içindeki sözlerin ve hareketlerin dile getirdiği mânâlar

    Üçüncü Nükte: Bütün ibadetlerin özeti olarak namaz

    Dördüncü Nükte: İnsanın, dünyanın ve kâinatın ömründe, beş namaz vaktinin karşılıkları ve bu vakitler arasındaki ilişkiler

    Beşinci Nükte: Herbiri insan ve kâinat ömründe belirli devrelere işaret eden vakitlerde namaz kılan bir kul, bu hareketiyle hangi mânâları dile getirir?


    Onuncu Söz

    Öldükten sonra dirilme, âhiret âlemi, Cennet ve Cehennem. İçinde yaşadığımız dünyada, âhiretin varlığını gösteren deliller. Giriş Bölümünde temsilî bir hikâye yer alır ve bunu izleyen “Suret”ler ile bir sonraki bölümün “Hakikat”leri, bu temsildeki önemli unsurları açıklar.

    Birinci Suret: Dünyada eseri görünen bir egemenliğin, başka bir dünyadaki ödül ve cezaya işareti.

    İkinci Suret: Egemenlik sahibinin ikram arzusunun ödüllendirmeye, adaletinin ise zalimleri cezalandırmaya işareti ve “Mahkeme-i Kübrâ”ya delil teşkil edişi.

    Üçüncü Suret: Varlıklarda görünen hikmet ve düzenin adalete, adaletin ise “Mahkeme-i Kübrâ”ya işareti.

    Dördüncü Suret: Dünyada sergilenen eserlerin ortaya koyduğu cömertlik ve güzelliğin, daha geniş ve devamlı bir sergiye işareti.

    Beşinci Suret: Her yerde eseri görünen bir şefkatin başka bir âleme işareti. Özellikle, Âhirzaman Peygamberinin bu konudaki duaları ve Allah’ın ona karşı olan şefkat ve sevgisi.

    Altıncı Suret: Dünyanın her yanında görülen sürekli faaliyet ve değişikliklerin bir başka âleme işareti.

    Yedinci Suret: İnsan hafızası ile Levh-i Mahfuz arasındaki ilişki. Dünyada olup bitenlerin kayda geçirilişi ve “Mahkeme-i Kübrâ”ya işareti.

    Sekizinci Suret: Temsildeki Padişahtan gelen mesajda bir ödül ve ceza yerine dair vaadler ve bu vaadlere inanmayı gerektiren nedenler.

    Dokuzuncu Suret: Temsildeki Padişahla teması bulunan bazı önemli kişilerin, Sekizinci Surette geçen vaadleri doğrulayan haberleri.

    Onuncu Suret: Temsildeki ülkede herşeyin sürekli olarak yıkılıp yerine yenisinin yapılmakta oluşunun, bâki bir âleme işareti.

    On Birinci Suret: Ortalıktaki faaliyetlerde eseri görünen hikmet, merhamet ve adaletin başka bir âleme işareti.

    On İkinci Suret: Temsildeki Padişahın ordusundaki en yüksek rütbeli subaylara verilen görev ve donanımların ebedî bir âleme işareti. Padişahın en yüksek rütbeli yaverinin ondan getirdiği mesaj.

    Mukaddime:

    Birinci İşaret: Birinci bölümdeki hikâyede yer alan kahramanların açıklaması. Kâinatın, mutlak egemenlik sahibi bir Yaratıcıya işareti

    İkinci İşaret: Temsilde en yüksek rütbeli yaver olarak işaret edilen Âhirzaman Peygamberinin görevleri ve doğruluğunun delilleri.

    Üçüncü İşaret: Temsilde yüksek rütbeli subaylar olarak işaret edilen; insanların önemi ve âhiretin varlığına işareti.

    Dördüncü İşaret: Temsildeki padişahın şu geçici memleketi çok özenle icad etmesi, ama bunun yerine daimi bir memleket icad etmemesinin o padişahın şanına yakışmayacağının izahı

    Birinci Hakikat: Malikiyet ve egemenlik hakikatlerinin ve İlâhî isimlerden Rab isminin âhirete işareti.

    İkinci Hakikat: Kerem, rahmet, izzet ve celâl hakikatleri ile Kerîm ve Rahîm isimlerinin âhirete işareti.

    Üçüncü Hakikat: Hikmet ve adaletin dünyadaki delilleri ve Hakîm ve Âdil isimlerinin âhirete işareti.

    Dördüncü Hakikat: Dünyada eserleri görünen cömertlik ve güzellik hakikatleri ile Cevad ve Cemîl isimlerinin âhirete işareti.

    Beşinci Hakikat: Canlılar dünyasında eserlerini gösteren şefkat hakikatinin, Hz. Muhammed’in (a.s.m.) ve Mücîb ve Rahîm isimlerinin âhirete işareti.

    Altıncı Hakikat: Dünyada sürüp giden ve sürekli olarak değişen faaliyetlerin ortaya koyduğu haşmet ve sürekliliğin ve Celîl ve Bâkî isimlerinin âhirete işareti.

    Yedinci Hakikat: Tohum, çekirdek ve hafıza gibi varlıkların ortaya koyduğu bir “saklama ve koruma” fiilinin ve Hafîz ve Rakîb isimlerinin âhirete işareti.

    Sekizinci Hakikat: Bir büyük ödül ve ceza gününe dair Kâinat Yaratıcısının peygamberlerle bildirdiği vaadlerin ve Cemîl ve Celîl isimlerinin âhirete işareti.

    Dokuzuncu Hakikat: Canlılar dünyasında, özellikle kış ve bahar mevsimlerinde görünen “öldürme” ve “diriltme” fiillerinin ve Muhyî ve Mümît isimlerinin âhirete işareti.

    Onuncu Hakikat: Varlıkların ve olayların, herşeyi kuşatan bir hikmet, inayet, rahmet ve adalete; bu hakikatlerin ve Hakîm, Kerîm, Âdil ve Rahîm isimlerinin âhirete işareti.

    On Birinci Hakikat: İnsanın yaratılış, yetenek ve görevlerinin ve Hak isminin âhirete işareti.

    On İkinci Hakikat: Peygamberimizin, Kur’ân’ın ve Bismillâhirrahmânirrahîm’in âhirete işareti.

    Hatime: “Hepinizin yaratılması ve diriltilmesi, tek bir kişinin yaratılıp diriltilmesi gibidir” meâlindeki âyetin açıklaması.

    Onuncu Sözün Mühim Bir Zeyli ve Lâhikasının Birinci Parçası

    Öldükten sonra dirilmeye ve âhirete îman, insanın hem şahsî, hem de cemiyet hayatının huzuru için ne kadar gereklidir? Bu hususu, öldükten sonra dirilmenin delilleriyle beraber açıklayan ve ispat eden önemli bir tefsirdir.

    Mukaddime:

    Birinci Nokta: Ahiret inancı, toplumsal ve ferdî hayatın saadetinin esasıdır.

    Birincisi: İnsanlığın yarısını teşkil eden çocuklar için ahiret inancının faydası.

    İkinci Delil: İhtiyarlar için ahiret inancının dünyevi faydalarını izah eder.

    Üçüncü Delil: Gençler için faydasını izah eder.

    Dördüncü Delil: Aile hayatı için faydasını izah eder.

    İkinci Nokta: Haşre imanı, diğer iman hakikatlerinin ispatı ele alınıyor.

    Zeylin İkinci Parçası

    Hayat, imanın altı erkânına bakıp ispat ediyor.

    Zeylin Üçüncü Parçası

    “Korkunç bir ses onlara yetti” (Yâsin Sûresi, 36:29); “Kıyametin gerçekleşmesi ise göz açıp kapayıncaya kadar” (Nahl Sûresi, 16:77) âyetleri kıyametin kopmasının zamansız olacağını haber veriyor. Aklı bu hususta ikna etmek için örnekler veriliyor.

    Birinci Mesele: Ruhların cesetlerine gelmesinin örneği dağılmış ordunun düdük sesiyle toplanması misaliyle ispatlanır.

    İkinci Mesele: Cesetlerin yeniden diriltilmesinin örneği büyük bir şehrin karanlık bir gecede bir merkezden bir anda aydınlatılması ile ispatlanır.

    Üçüncü Mesele: Cesetlerin yeniden diriltilmesiyle ilgili örneği baharda birden sayısız çiçek ve bitkilerin açılıp gelişmesiyle ispatlanır.

    Dördüncü Mes’ele: Dünyanın ölümü ve Kıyamet kopması bir anda bir gezegen ve kuyruklu yıldızın çarpmasıyla izah edilir.

    Zeylin Dördüncü Parçası

    Kur’ân’ın, âhirete ait İlâhî fiilleri anlatırken, dünyada gözlenen fiillerle kalb ve zihinleri ikna etmesi.

    Zeylin Beşinci Parçası

    Ahirete imanda kuvvetli bir ümit ve teselli vardır.


    On Birinci Söz

    Namazın dile getirdiği anlamlar. Duygu ve yeteneklerin yaratılış amaçları. İnsan hayatının dokuz gayesi.


    On İkinci Söz

    Kur'ân ile din dışı felsefe arasında bir karşılaştırma ve Kur'ân'ın bütün kelâmlar üzerindeki yeri.

    Birinci Esas: Kur'ân ve felsefenin evrene bakış açıları. "Mânâ-yı ismî" ve "mânâ-yı harfî" kavramlarının açıklaması.

    İkinci Esas: Kur'ân ve felsefenin, bireylerin hayatı üzerindeki etkileri.

    Üçüncü Esas: Kur'ân ve felsefenin toplum hayatı üzerindeki etkileri.

    Dördüncü Esas: Vahiy ve ilhamın tanım ve karşılaştırması. "Ağaçlar kalem, denizler mürekkep olsa, Rabbinin kelimelerini yazmakla bitiremezdi" meâlindeki âyetin bir açıklaması


    On Üçüncü Söz

    Kur’ân, alışılagelmiş olaylardaki olağanüstülüğü nasıl ortaya çıkarıyor? Kur’ân’ın üslûbundan zevk almanın yolları.

    İkinci Makam

    Kabir, gençlik, tutuklulular ve kan dâvâsı ile ilgili bazı parçalar.

    Meyve Risalesinden Altıncı Mesele: İlimlerin diliyle Allah’ı tanıma.

    Hüve Nüktesi: Hava zerrelerindeki İlâhî ilim, irade ve kudret tecellîsi.


    On Dördüncü Söz

    Anlaşılmasında güçlük çekilen bazı âyet ve hadisler: Yer ve göklerin altı günde yaratılışı; yaş ve kuru herşeyin bir kitapta yazılmış olması; kırk bin başlı melek; Allah’ın birtek emirle herşeyi yaratması.

    Hatime

    Dünya hayatı ve ölüm.

    On Dördüncü Sözün Zeyli

    Deprem; İlâhî bir takdir olarak sebep ve sonuçları. Felâketlerdeki hikmetler. Tabiat kanunları ve İlâhî irade.


    On Beşinci Söz

    Uzaydaki canlılar, melekler, cin ve şeytanlar. “Dünya semâsını kandillerle süsledik ve onları şeytanlar için taş yaptık” meâlindeki âyetin açıklaması.

    Birinci Basamak: Meleklerin varlığı ve yaratılış sebebi.

    İkinci Basamak: Gökten yere inenler ve yerden göğe çıkanlar.

    Üçüncü Basamak: İnsanın önemi ve yeryüzünün gökler kadar değer kazanmasının nedeni.

    Dördüncü Basamak: Melekler ve şeytanlar arasındaki çarpışmalar.

    Beşinci Basamak: Şeytanların melekler tarafından taşlanması.

    Altıncı Basamak: Şeytanların taşlanmasında İlâhî egemenliğin haşmetine işaret eden yönler.

    Yedinci Basamak: Şeytanların taşlanmasındaki üç mânâ.

    On Beşinci Sözün Zeyli

    Şeytan ve ona tabi olanların Kur’ân’a yönelik vesvesesine karşı verilmiş bir cevaptır.

    Şeytanın İkinci Küçük Bir İtirazı

    Şeytanın bir itirazı üzerine, Kur’ân’ın mu’cizelik esasının en mühimlerinden biri olan îcâz yönünü açıklar.


    On Altıncı Söz

    "Birşeyin olmasını dilediği zaman, Onun işi sadece 'Ol!' demektir; o da oluverir" meâlindeki âyetin açıklaması.

    Birinci Şua: Allah'ın her yerde birden hazır bulunması ve herşeye herşeyden yakın bulunması; vahidiyet ve ehadiyet.

    İkinci Şua: Varlıkların yaratılışındaki san'at, kudret ve kolaylık.

    Üçüncü Şua: Herşey Ondan sonsuz derecede uzak iken, Allah'ın herşeye sonsuz derecede yakın olması.

    Dördüncü Şua: Namazda ve hacda Allah'ın huzuruna çıkmak.

    Küçük Bir Zeyl

    Tabiat kanunlarının işleyişinde İlâhî iradenin tecellîsi. Yağmur ve rızık.


    On Yedinci Söz

    Dünyadaki ölüm ve ayrılıklar, herşeyi kuşatan bir rahmetle nasıl açıklanabilir?

    On Yedinci Sözün İkinci Makamı

    Tevekküle dair bir nazım.

    Siyah Dutun Bir Meyvesi: Ölüm ve âhirete Kur’ân’ın ışığında bakış.

    Kalbe Farisî olarak tahattur eden bir münacat: Dünyanın faniliğine dair bir nazım: önce gafletle bakış ve yakınma, sonra tevekkülle sükûna eriş.

    Birinci Levha: Gaflet ehlinin dünyaya bakışı.

    İkinci Levha: Hidayet ehlinin dünyaya bakışı.

    Barla Yaylası, çam, katran, ardıç, karakavağın bir meyvesi: Farsça bir tefekkürname ve açıklaması.

    Yıldızları konuşturan bir yıldızname: Göklerin ve yıldızların tasvirini şiirsel bir tarzda dile getirir.


    On Sekizinci Söz

    Birinci Nokta: Başarılarda insan nefsinin payı; gurur ve şükür.

    İkinci Nokta: Çirkin görünen varlık ve olaylardaki güzellikler.

    Üçüncü Nokta: Kâinattaki san'at eserlerinin seyircisi olarak insan; ve insanlık içinde Hz. Muhammed'in (a.s.m.) yeri

    Firkatli Ve Gurbetli Bir Esarette, Fecir Vaktinde Ağlayan Bir Kalbin Ağlayan Ağlamalarıdır: Seher vaktinde tevbeye dair bir manzume.


    On Dokuzuncu Söz

    Hz. Muhammed'in (a.s.m.) peygamberliği.

    Birinci Reşha: Rabbimizi bize anlatan üç büyük tanıtıcıdan biri olarak Hz. Muhammed (a.s.m.).

    İkinci Reşha: Semavî kitapların verdiği haberler, irhasat ve mucizeler, ahlâk ve takvâsının ışığı altında Hz. Muhammed'in (a.s.m.) peygamberliği.

    Üçüncü Reşha: Bütün varlıklara hitap eden ve kâinatın yaratılış sırrını açıklayan bir hatip olarak Hz. Muhammed (a.s.m.).

    Dördüncü Reşha: Onun yaydığı ışıkla evrenin aldığı yeni şekil.

    Beşinci Reşha: Onun yaydığı ışıkla varlıkların kazandığı değer.

    Altıncı Reşha: Kulluk ve elçilik yönleriyle Hz. Muhammed (a.s.m.).

    Yedinci Reşha: Onun akıl, kalb, ruh ve nefisler üzerindeki etkisi.

    Sekizinci Reşha: Onun kötü âdet ve gelenekleri kaldırıp güzel ahlâkı yerleştirmekteki benzersiz başarısı.

    Dokuzuncu Reşha: Onun görev başındaki cesareti.

    Onuncu Reşha: Kıyamet ve âhiret gibi, gelecekteki çok önemli olaylara dair verdiği haberler.

    On Birinci Reşha: Onun Kâinat Yaratıcısından getirdiği haberlerin doğruluğu ve önemi.

    On İkinci Reşha: Onun, insanlığın en önemli ihtiyacı için ettiği dualar.

    On Üçüncü Reşha: Onun, ebedî bir mutluluk ve Cennet için ettiği duaların kabulündeki kesinlik.

    On Dördüncü Reşha: Kur'ân'ın tanımı; Kur'ân'daki tekrarların hikmeti; Kur'ân ile felsefenin varlıklara bakışındaki fark.


    Yirminci Söz

    Kur’ân ile ilgili bazı sorulara cevaplar ve Kur’ân’ın mucizelerinden bazı örnekler.

    Birinci Makam

    Kur’ân ile ilgili bazı itiraz ve vesveselere cevaplar.

    Birinci Nükte: Küçük ve önemsiz görünen olaylarda büyük ve kapsamlı yasalara Kur’ân nasıl işaret ediyor? Meleklerin Âdem’e secdesi.

    İkinci Nükte: İsrailoğullarının ineği kesmesine dair kıssadaki dersler.

    Üçüncü Nükte: Taşlar hakkındaki âyetin verdiği dersler.

    İkinci Makam

    Peygamber mucizeleri hakkındaki âyetlerde geleceğe ve teknolojik gelişmelere dair işaretler.

    Mukaddime: Tabiat kanunlarına uymak suretiyle, peygamber mucizelerine teknoloji yoluyla yaklaşabileceğine dair örnekler.

    Bir nükte-i mühimme ve bir sırr-ı ehem: Bilim branşları ile İlâhî isimler arasındaki ilişki.

    İki mühim suale karşı iki mühim cevap: Teknolojik gelişmelerin haberleri Kur’ân’da niçin açık bir şekilde yer almıyor? Kur’ân niçin kâfirleri de tasdike mecbur bırakacak bir şekilde bu haberleri vermiyor?


    Yirmi Birinci Söz

    Birinci Makam

    “Hergün beş vakit namaz usanç veriyor” şeklindeki bir itiraza cevap.

    Birinci İkaz: Usançlığa yol açan bir aldanma: “tevehhüm-ü ebediyet.”

    İkinci İkaz: Kalbin günlük ihtiyaçlarını karşılamakta namazın rolü.

    Üçüncü İkaz: Sabır nereye ve nasıl harcanmalı? Üç çeşit sabır.

    Dördüncü İkaz: Kulluk görevlerine verilen ücretle dünyaya ait işlerin ücreti arasında bir karşılaştırma.

    Beşinci İkaz: İnsanı oyalayarak kulluk görevlerinden uzaklaştıran nedenler. Dünya işleri nasıl ibadete çevrilir?

    İkinci Makam

    Vesvese; tanımı ve kurtuluş çareleri.

    Birinci Vecih: Vesvesenin yol açtığı telâş ve ümitsizlikten korunmanın çaresi.

    İkinci Vecih: Mânâların insan hayalinde aldığı şekiller ve bunların vesvese ile ilişkisi.

    Üçüncü Vecih: Kavramlar arasındaki çağrışımlar ve vesvese ile ilişkisi.

    Dördüncü Vecih: Dindeki aşırılığın yol açtığı vesvese.

    Beşinci Vecih: İman ile ilgili konularda vesvese.


    Yirmi İkinci Söz

    Evrende Allah’ı tanıtan san’at eserleri; bunlardaki birlik tecellîlerini ve san’at inceliklerini çözmenin ve tahkikî bir imanı kazanmanın yolları.

    Birinci Makam

    Dünyada olup biten sıradan olayların ardındaki olağanüstülüklere dikkati çeken bir temsil.

    Birinci Burhan: Ağaçların yaratılış ve yaşayışındaki olağanüstülük ve birlik tecellîsi.

    İkinci Burhan: Tohumlardaki ve canlıların yaratılışındaki olağanüstülük ve birlik tecellîsi

    Üçüncü Burhan: İnsan ve hayvanların yaratılış ve yaşayışındaki olağanüstülük ve birlik tecellîsi.

    Dördüncü Burhan: Ağaçların çevre ile ilişkilerindeki olağanüstülük ve birlik tecellîsi.

    Beşinci Burhan: Ağacın sonucu olan meyve ile evrenin sonucu olan insanın, üzerlerindeki san’atla bir San’atkâra işareti.

    Altıncı Burhan: Bahar ve yaz mevsimindeki değişikliklerde görünen olağanüstülük ve birlik ve kudret tecellîsi.

    Yedinci Burhan: Varlıklar arasındaki yardımlaşma ve dayanışmada görünen olağanüstülük ve birlik tecellîsi.

    Sekizinci Burhan: Bütün varlıkların yaratılış ve işleyişinde rol alan hava, su, ışık, toprak gibi unsurların yerine getirdiği görevlerdeki olağanüstülük ve birlik tecellîsi.

    Dokuzuncu Burhan: Bütün eserlerin sahibi ve san’atkârı olarak birtek zatı tanımanın kolaylığı.

    Onuncu Burhan: Varlıkların gelip geçmesinde, onları değiştirenin değişmezliğini gösteren işaretler.

    On Birinci Burhan: Hz. Muhammed’in (a.s.m.) getirdiği haberlerin, evrendeki varlıklar tarafından doğrulanması.

    On İkinci Burhan: Kâinat Yaratıcısı hakkında Kur’ân’ın verdiği haberler.

    İkinci Makam

    Evrendeki varlıkların, Allah’ın varlık ve birliğine işaretleri.

    Birinci Lem’a: Allah’ı bir olarak tanımakta hakikî ve zahirî tevhidin farkları. Evrendeki olayların sebeplere bağlanmasındaki hikmetler.

    İkinci Lem’a: Hayat üzerinde, Allah’ın varlık ve birliğini gösteren damga. Birşeyden herşeyin, herşeyden birşeyin yapılması.

    Üçüncü Lem’a: Canlılar üzerinde Allah’ın varlık ve birliğine işaret eden damgalar.

    Dördüncü Lem’a: “Hayat verme” fiili üzerinde, Allah’ın varlık ve birliğini gösteren damgalar. Herbir zerrede Allah’ın varlık ve birliğine açılan üç pencere. Zerrelerdeki “ehadiyet” ve “samediyet” damgaları.

    Beşinci Lem’a: Allah’ın birliğine inanmanın kolaylığı.

    Altıncı Lem’a: Bahar mevsiminde Allah’ın varlık, birlik ve kudretini gösteren damgalar ve âhirete işaretler.

    Yedinci Lem’a: Varlıklar arasındaki yardımlaşmalarda Allah’ın varlık ve birliğini, hikmet ve rahmetini gösteren işaretler.

    Sekizinci Lem’a: Varlıkların yaratılışında kullanılan temel unsurların birliğinde ve bir varlıkla bütün varlıklar arasındaki ilişkilerde Allah’ın varlık ve birliğine işaret eden deliller.

    Dokuzuncu Lem’a: Türlerin yaratılışındaki benzerlik ve kolaylığın, Allah’ın varlık ve birliğine işareti.

    Onuncu Lem’a: Ölüm üzerindeki birlik ve devamlılık damgası. Eserden fiile, fiilden isim, sıfat ve zâta geçiş.

    On Birinci Lem’a: Allah’ın varlığının ve birliğinin şâhidi olarak Seyyidimiz Muhammedü’l-Emîn (a.s.m.).

    On İkinci Lem’a: Allah’ın varlık ve birliğinin şahidi olarak Kur’ân.

    Hâtime: Marifetullahın arşına çıkmak ve tevhidi ilan etmek.


    Yirmi Üçüncü Söz

    İnsan ve iman ilişkileri; insanın kuvvetli ve zayıf yönleri ve tekâmül yolları.

    Birinci Mebhas

    İmanın güzellikleri ve insana kazandırdıkları.

    Birinci Nokta: İnsanın, Yaratıcısına mensup olmakla kazandığı değer. İnsanın yaratılışında, iman ışığında okunan mânâlar.

    İkinci Nokta: İman ışığı altında geçmiş ve geleceğe bakış.

    Üçüncü Nokta: İman ve tevekkülün verdiği kuvvet. Tevekkülün tanımı.

    Dördüncü Nokta: İnsanın yaratılışındaki tekâmül amacı; âcizlik ve güçsüzlüğünden aldığı kuvvet.

    Beşinci Nokta: Duanın gücü, anlamı, çeşitleri, cevaplandırılması ve kabulü.

    İkinci Mebhas

    İnsanın sonsuz yükseliş ve sonsuz alçalış sırları. “Ahsen-i takvim,” “âlâ-yı illiyyîn,” “esfel-i sâfilîn” kavramlarının açıklanması.

    Birinci Nükte: İnsanın evrensel ihtiyaçları; iyilik ve kötülük yönündeki yeteneği; Allah’a kul olmakla kazandığı güç. “Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir” meâlindeki âyetin bir açıklaması.

    İkinci Nükte: İnsanın dünyaya ve âhirete bakan yönleri; duygu ve yeteneklerinin ayrı ayrı kulluk görevleri.

    Üçüncü Nükte: İnsan duygu ve yeteneklerini sadece dünya hayatına yöneltmekle ne kazanır, ne kaybeder? Dünya hayatından alınan lezzetlerin bir kulluk görevine dönüştürülmesi.

    Dördüncü Nükte: İnsanın âcizliğiyle kazandığı güç; bütün varlıkların insana hizmetkâr olmasındaki sır.

    Beşinci Nükte: İnsanı, yaratılmışların en üst mertebesine çıkaran tefekkür ve kulluk görevlerinin iki yönü.


    Yirmi Dördüncü Söz

    "En güzel isimler (Esmâ-i Hüsnâ) Allah'ındır" meâlindeki âyetin hakikatlerine dair bazı açıklamalar.

    Birinci Dal: Farklı varlıklarda ve varlık âleminin değişik mertebelerinde, farklı isimlerin tecellîsi.

    İkinci Dal: İlâhî isimlerin tecellîsinde mertebeler: herşeyi kapsayan umumî tecellî; topluluklara yönelik tecellî; fertlere yönelik tecellî.

    Üçüncü Dal: Kıyamet alâmetleri gibi bazı konularda yanlış anlaşılan hadislerin doğru bir şekilde anlaşılabilmesini sağlayan On İki Asıl.

    Birinci Asıl: Kıyamet alâmetlerinin üstü kapalı bir şekilde bildirilmesinin nedeni.

    İkinci Asıl: Dinî meselelerde delil gerektiren ve gerektirmeyen konular.

    Üçüncü Asıl: Bazı hurafelerin İslâma girişi.

    Dördüncü Asıl: Hadise dair yorumların hadisle karıştırılmasından doğan sonuçlar.

    Beşinci Asıl: Evliya ilhamının hadisle karıştırılmasından doğan sonuçlar.

    Altıncı Asıl: Hadisteki temsil ve kinayelerin, kelimelerin gerçek anlamlarıyla karıştırılmasından doğan sonuçlar.

    Yedinci Asıl: Hadisteki teşbih ve temsillerin, cahillerin eline düşmesiyle gerçek sanılması. "Yetmiş yılda Cehennemin dibine düşen taş" ve "öküz ile balık" hadisinin açıklaması.

    Sekizinci Asıl: Kıyamet vaktinin ve bazı önemli kişilerin gizli bırakılmasının sebepleri. Mehdî, Süfyan, Deccal, Ye'cüc ve Me'cüce dair bazı açıklamalar.

    Dokuzuncu Asıl: Dünyanın önemsizliğine ve bazı sûrelerin fazilet ve sevabına dair rivayetlerde mübalâğa olarak görülen hususların açıklaması.

    Onuncu Asıl: Bazı işlerin fazilet ve sevabına, yahut kötülüğüne dair rivayetlerde mübalâğa olarak görülen hususların açıklaması.

    On Birinci Asıl: Hadislerde, yorumlanmayı ve tabir edilmeyi gerektiren benzetmeler.

    On İkinci Asıl: Kur'ân ve felsefenin bakış açılarındaki farklılık ve bu farklılığın doğurduğu sonuçlar.

    Dördüncü Dal: Bütün varlıkların Allah'a secde ettiğine dair âyetin açıklaması. Varlıkların kendilerine özgü ibadetleri.

    Beşinci Dal:

    Birinci Meyve: Sevginin varlık âlemindeki yeri; sevgi ve korkunun yöneltilmesi gereken hedefler. Allah korkusu nedir, nasıl olur?

    İkinci Meyve: İbadetin sebebi; niyetin önemi; bütün varlıkların ibadetini kendi ibadeti olarak Allah'a sunmanın yolu.

    Üçüncü Meyve: Sünnetin önemi ve Sünnete uymanın sonuçları.

    Dördüncü Meyve: Dinden uzaklaşma konusunda Müslümanlar ile ecnebîler arasındaki fark.

    Beşinci Meyve: İnsanın çokluk ve birlik âlemlerine bakan yönleri.


    Yirmi Beşinci Söz

    Kur’ân’ın mucizeliğine dair.

    Mukaddime

    Kur’ân’ın üç ayrı tanımı.

    Birinci Şule

    Birinci Şua: Kur’ân’ın mucize derecesindeki ifade üstünlüğü.

    Birinci Suret: Kur’ân’ın meydan okuyuşuna karşılık, onun benzerini kimsenin getirememesi.

    İkinci Suret:

    Birinci Nokta: Kur’ân’ın kelime ve cümlelerindeki düzen ve birbiriyle ilişkileri.

    İkinci Nokta: Kur’ân’ın mânâsındaki üstünlük.

    Üçüncü Nokta: Kur’ân’ın üslûbundaki benzersizlik ve olağanüstülük.

    Dördüncü Nokta: Kur’ân’ın lâfzındaki olağanüstülük; tekrar tekrar okunmasına rağmen usandırmaması.

    Beşinci Nokta: Kur’ân’ın, konuları açıklamasındaki olağanüstülük.

    İkinci Şua: Kur’ân’ın kapsamlılığındaki olağanüstülük.

    Birinci Lem’a: Kur’ân’ın lâfzındaki kapsamlılık; bir sözün pek çok anlamı içine alışı.

    İkinci Lem’a: Kur’ân’ın mânâsındaki kapsamlılıkla birbirinden farklı pek çok topluluklara rehber oluşu.

    Üçüncü Lem’a: Kur’ân’ın içerdiği bilimlerin kapsamlılığı.

    Dördüncü Lem’a: Kur’ân’ın konuları ele alışındaki kapsamlılık.

    Beşinci Lem’a: Kur’ân’ın üslûp ve özlü ifadesindeki kapsamlılık.

    Birinci Işık: Bir âyette bir sûreyi, bir sûrede Kur’ân’ı ve kâinatı toplayan kapsamlılık.

    İkinci Işık: Herkesin her ihtiyacına cevap veren kapsamlılık.

    Üçüncü Işık: Kur’ân’ın mucize derecesindeki özlülüğü.

    Dördüncü Işık: Kur’ân’ın, cüz’î olaylarda kapsamlı kanunları dile getiren özlülüğü.

    Beşinci Işık: Kur’ân’ın gerek içerik, gerekse üslûp itibarıyla bütün üstünlükleri, hiçbir karışıklığa yol açmadan kendisinde toplayan kapsamlılığı.

    Üçüncü Şua: Kur’ân’ın gaybdan verdiği haberler; her zaman gençliğini koruması ve herkese birden hitap etmesi.

    Birinci Cilve: Kur’ân’ın gayba dair haberleri.

    Birinci Şavk: Kur’ân’ın geçmişe dair haberleri.

    İkinci Şavk: Kur’ân’ın geleceğe dair haberleri.

    Üçüncü Şavk: Kur’ân’ın İlâhî hakikatlere, yaratılışa ve âhiret âlemine dair haberleri.

    İkinci Cilve: Kur’ân’ın her çağda süregelen gençliği; hakikatlerinin ve kanunlarının eskimeyişi; Kur’ân medeniyeti ile beşer medeniyeti arasında bir karşılaştırma.

    Üçüncü Cilve: Kur’ân’ın, her çağdaki insan tabakalarından herbirine aynı dersi ayrı ayrı vermesindeki olağanüstülük.

    İkinci Şule

    Birinci Nur: Kur’ân’ın bütünlüğü.

    İkinci Nur: Kur’ân’ın, âyetleri özetlerken ve İlâhî isimlere dikkat çekerken ortaya koyduğu olağanüstülük.

    Birinci Meziyet-i Cezalet: Kur’ân’ın, dünya üzerindeki eser ve fiillerde İlâhî hakikatleri gösterişi.

    İkinci Nükte-i Belâgat: Kur’ân’ın İlâhî san’at eserlerini tasvir ederek İlâhî isimlerle özetlemesi.

    Üçüncü Meziyet-i Cezalet: Kur’ân’ın İlâhî fiilleri ayrıntılandırması ve özetlemesi.

    Dördüncü Meziyet-i Cezalet: Kur’ân’ın, yaratılmışlardaki düzeni, ardında İlâhî isimleri gösterecek bir şeffaflıkla ortaya koyması.

    Beşinci Meziyet-i Cezalet: Kur’ân’ın, cüz’î veya sıradan olaylardaki İlâhî hakikatleri göstermesi ve tefekküre ufuk açması.

    Altıncı Nükte-i Belâgat: Kur’ân’ın, varlık âleminde, çok geniş bir alanda cereyan eden olayları birlik içinde yahut kapsamlı bir kanun altında göstermesi.

    Yedinci Sırr-ı Belâgat: Kur’ân’ın, sebeplerin arkasında İlâhî tasarrufları ve İlâhî isimlerin tecellîlerini göstermesi.

    Sekizinci Meziyet-i Cezalet: Kur’ân’ın, âhirete ait İlâhî fiilleri anlatırken, dünyada gözlenen fiillerle kalb ve zihinleri ikna etmesi.

    Dokuzuncu Nükte-i Belâgat: Kur’ân’ın, cüz’î olaylarda, İlâhî isimler vasıtasıyla, kapsamlı hakikatleri göstermesi.

    Onuncu Nükte-i Belâgat: Kur’ân’ın, ümit ve korku arasındaki dengeyi korumasındaki olağanüstülük.

    Üçüncü Nur: Kelâmın sahibi, muhatabı, amacı ve içeriği yönünde Kur’ân’ın üstünlüğü.

    Üçüncü Şule

    Birinci Ziya: Kur’ân’ın, varlık âleminin hakikatlerine ve İlâhî fiil, isim ve sıfatlara dair ifadelerindeki düzen, âhenk ve olağanüstülük.

    İkinci Ziya: Kur’ân ile felsefenin dünyaya bakış açısı.

    Üçüncü Ziya: Kur’ân’dan ders alan ilim ve kalem sahiplerinin eserleriyle Kur’ân’ın karşılaştırması

    Hatime: Kur’ân’ın ve Hz. Muhammed’in (a.s.m.) birbirlerine karşı mucize oluşları.

    Birinci Zeyl

    Kur’ân’ın vech-i i’câzı ve Allah kelamı olduğunun delilleri.

    Emirdağ Çiçeği

    Kur’ân’daki tekrarlara edilen itirazlara cevap.

    Bu Onuncu Meseleye Bir Hatime Olarak İki Haşiye

    Birincisi: Kur’ânın hakikî tercümesi mümkün değil.

    İkinci Haşiye: Hz. Muhammed’in (a.s.m.) getirdiği nur, kâinatın, yokluk, vazifesizlik, anlamsızlık perdesini kaldırır.


    Yirmi Altıncı Söz

    Kader Risalesi

    Birinci Mebhas: Kader; cüz’î irade; hayır ve şerrin yaratılması; insanın sorumluluğu.

    İkinci Mebhas: Kader ve cüz’î iradenin birbirine uyumuna dair Yedi Vecih.

    Birincisi: Hikmet ve adalet açısından cüz’î irade.

    İkincisi: Cüz’î iradenin varlığı.

    Üçüncüsü: İlâhî ilim, kader ve cüz’î irade.

    Dördüncüsü: İlim ve malûm (bilgi ve bilinen); ezeliyetin tanımı.

    Beşincisi: Kader, sebep ve müsebbep konusunda Cebriye, Mutezile ve Ehl-i Sünnet anlayışının farkları.

    Altıncısı: Fiillerin yaratılışı ve kulun sorumluluğu.

    Yedincisi: Kulun iradesi ile İlâhî irade arasındaki ilişki ve kulun sorumluluğu.

    Üçüncü Mebhas: Varlık âleminde kader; Kitab-ı Mübîn ve İmam-ı Mübîn; bedihî kader ve nazarî kader; hürriyet ve kader.

    Dördüncü Mebhas: Sıkıntı ve musibetlerin hayırlı yönleri ve İlâhî rahmetle uyumluluğu.

    Hatime: Nefsin gururuna karşı Allah’ın birlik ve mutlak egemenliğini dile getiren ve mutluluğu Ona teslim olmakta gösteren Beş Fıkra.

    Zeyl

    Rahmân, Rahîm ve Hakîm isimlerine ulaştıran, Kur’ân’dan alınma “acz, fakr, şefkat ve tefekkür” yolu; bu yolun şartları ve tarikatten farkları.

    Birinci Hatve: Nefsi temize çıkarmamak.

    İkinci Hatve: Ölüm ve hizmette nefsi düşünmek, zevk ve arzularda unutmak.

    Üçüncü Hatve: Kusuru kendinde görüp, eriştiği iyilikleri, kudret ve zenginliği Allah’tan bilmek.

    Dördüncü Hatve: Benliği unutup, kendi varlığını, Allah’ın tecellîsine bir ayna olarak bilmek.

    Hatime: “Acz, fakr, şefkat ve tefekkür” yolunun vahdet-i vücut ve vahdet-i şuhuddan farkı; herşeyde Allah’a bir yol bulmanın ve huzur-u daimîyi kazanmanın çaresi.


    Yirmi Yedinci Söz

    İçtihad (dinî konularda Kur’ân âyetlerinden ve Peygamberimizin hadislerinden hüküm çıkarmak) ile ilgili olarak tartışılan bazı meseleler. İçtihadın önündeki altı engel.

    Birincisi: Bu zamanın şartları karşısında yeni içtihadların sakıncaları.

    İkincisi: İçtihada konu teşkil eden nazariyattan önce, içtihad gerektirmeyen ve kesinlik ifade eden dinin temel konuları üzerinde yoğunlaşmanın gerekliliği.

    Üçüncüsü: İçtihad yeteneğini geliştiren koşullar açısından, Peygamberimizin zamanı ile günümüz arasında bir karşılaştırma.

    Dördüncüsü: İçtihadda hakim olması gereken bakış açısı: dünya mı, âhiret mi?

    Beşincisi: “Arzî” ve “semavî” içtihad nedir? Bu zamanın içtihadını “arzî” yapan üç sebep.

    Birincisi: Hükümlerde illet ve hikmetin farkı.

    İkincisi: Bakış açısında âhiret mutluluğu yerine dünya mutluluğunun öncelik kazanmış olması.

    Üçüncüsü: Zamanımızda bağımlılık derecesine varan bazı kötü alışkanlıkların, dinin bazı kesin yasaklarına yaklaşma tarzını etkilemesi.

    Altıncısı: Doğruluk ve yalan açısından Peygamberimizin zamanı ile günümüzün karşılaştırması.

    Hatime: Farklı mezheplerin varoluşundaki nedenler. Hakikat birden fazla olabilir mi?

    Yirmi Yedinci Sözün Zeyli

    Sahabenin (Peygamberimizle beraber bulunan ve bizzat ondan ders alan Müslümanlar) derecesine diğer insanlar niçin yetişemez?

    Birinci hikmet: Peygamber sohbetinin etkisi.

    İkinci sebep: Sahabe zamanında doğru ile yalanın birbirinden uzaklığı ve Sahabenin doğruluğu. İslâmın meydana getirdiği inkılâbın Sahabe zamanındaki tazeliği ve etkisi.

    Üçüncü sebep: Nübüvvet ile velâyet, evliya makamı ile Sahabenin makamı arasındaki fark.

    Birinci vecih: Sahabe zamanındaki sosyal çevrenin yetenekler üzerindeki etkisi.

    İkinci vecih: Allah’a yakınlık ve “zahirden hakikate geçme” konusunda Sahabenin yolu ile tasavvuf arasındaki fark.

    Üçüncü vecih: İslâmın başlangıcındaki hizmetleri yönünden Sahabenin üstünlüğü.

    Sual: Peygamberimizi görmeden ona inananların imanı, onu görerek inanan Sahabenin imanından üstün olmaz mı?

    İkinci sual: Dünya hayatının içinde bulunan Sahabe, dünyayı terk eden evliyadan nasıl üstün olabilir?

    Üçüncü sual: Allah’tan başka herşeyi terk edenler, niçin Sahabeye yetişemiyor? Nefis ve diğer duyguların, insanı Allah’a yaklaştırmadaki rolü ve önemi.

    Dördüncü sual: Sahabeye üstünlük iddiasının çıkış nedenleri.


    Yirmi Sekizinci Söz

    Cennet ile ilgili bazı soruların cevapları. Cennette maddî lezzetler ve nikâh lezzeti var mı? Yetenek ve düzeyleri çok farklı insanlar, Cennette nasıl bir arada bulunarak aynı lezzetlerden yararlanacak? Cennette bir kişiye dünya kadar yer verilecek mi?

    Cennet Sözüne küçük bir zeyl

    Cehennemin varlık sebebi.


    Yirmi Dokuzuncu Söz

    Ruhlar, melekler ve ölümden sonra dirilişe dair.

    Mukaddime

    Melekler ve ruhanî varlıkların kulluk görevleri ve çeşitleri hakkında genel açıklamalar.

    Birinci maksat

    Melekler hakkında.

    Birinci esas: Varlık âleminde hayatın önemi. Madde dışı hayatın varlık âlemindeki yaygınlığı.

    İkinci esas: Tabiat kanunları ile melekler arasındaki ilişkiler.

    Üçüncü esas: Kur’ân’ın, Peygamberimizin ve daha önceki peygamberlerin, meleklerin varlığı hakkındaki ittifakı.

    Dördüncü esas: Varlıkların zikir ve tesbihleriyle ilgili olarak meleklerin görevleri. “Kırk bin başından herbirinin kırk bin ağzında kırk bin tesbihat yapan melek” ile ilgili açıklama.

    İkinci maksat

    Kıyamet ve âhiret hakkında.

    Mukaddime: Kıyamet ve âhiretin kanıtlanmasıyla ilgili üç soru: Kâinat tahrip edilecek mi? Tahripten sonra yeniden kurulacak mı? Bunları yapacak olanın, kâinatı yıkıp yapmaya gücü yeter mi?

    Birinci esas: Ruhun ölümsüzlüğü hakkında.

    Mukaddime: Ruhun ölümsüzlük için yaratılmış olduğuna ve ölülerin ruhlarının yok olmayıp korunduğuna dair deliller.

    Birinci menba: Ruhun cesetten bağımsızlığı.

    İkinci menba: Ruhun varlık ve ölümsüzlüğüne dair dış dünyadaki deliller.

    Üçüncü menba: Bir kanun ve bir hakikat olarak ruhun varlığı ve ölümsüzlüğü.

    Dördüncü menba: Varlıklardaki sürekli değişime rağmen kanunların değişmezliği; tabiat kanunlarından daha güçlü bir kanun olarak ruhun ölümsüzlüğü.

    İkinci esas: Âhiretteki sonsuz mutluluğun delilleri.

    Birinci medar: Kâinattaki düzenin sonsuz mutluluğa tanıklığı.

    İkinci medar: Varlıkların yaratılışında gözlenen hikmet ve faydaların sonsuz mutluluğa tanıklığı.

    Üçüncü medar: İnsanın yetenek ve duygularının sonsuz mutluluğa tanıklığı.

    Dördüncü medar: Kâinattaki ölüm ve dirilişlerin kıyamet ve yeniden dirilişe tanıklığı.

    Beşinci medar: İnsanın yaratılışındaki sonsuz mutluluk isteğinin, sonsuz mutluluğa tanıklığı.

    Altıncı medar: Varlıklarda eserleri gözlenen rahmetin sonsuz mutluluğa tanıklığı.

    Yedinci medar: Kâinatta görünen lütuf ve merhamet eserlerinin sonsuz mutluluğa tanıklığı

    Sekizinci medar: Vicdanın sonsuz mutluluğa tanıklığı.

    Dokuzuncu medar: Peygamberimizin sonsuz mutluluğa tanıklığı.

    Onuncu medar: Kur’ân’ın sonsuz mutluluğa tanıklığı ve buna dair âyetlerden örnekler.

    Üçüncü esas: Kıyamet ve âhireti vaad eden Kâinat Yaratıcısının kudret sıfatıyla ilgili üç özelliğin ve “Sizin yaratılışınız da, diriltilişiniz de tek bir kişinin yaratılıp diriltilmesi gibidir” (Lokman Sûresi, 31:28) meâlindeki âyetin açıklaması.

    Birinci mesele: İlâhî kudretin zatî ve sınırsız oluşu.

    İkinci mesele: Varlıkların içyüzünde büyük-küçük, az-çok gibi farkların olmayışı nedeniyle kudretin sınırsızlığı.

    Üçüncü mesele: İlâhî kudret ile ilgili altı kanun: şeffafiyet, mukabele, muvazene, intizam, tecerrüt ve itaat.

    Dördüncü esas: Kâinatın ölüm ve dirilişinin sebep ve delilleri.

    Birinci mesele: Varlıklarda hükmeden tekâmül kanununun bir gereği olarak evrenin ölümü ve daha güzel bir şekilde tazelenmesi.

    İkinci mesele: Semâvî dinlerin ve varlık âlemindeki değişimin, evrenin ölümüne tanıklığı

    Üçüncü mesele: Âlemin yeniden dirilişi ve bu dünyada karışık halde bulunan iyilik ve kötülüklerin yeni âlemde birbirinden ayrılışı.

    Dördüncü mesele: Evreni yeniden diriltmeye gücü yeten Yaratıcının, bunu yapacağına dair vaadleri ve bu vaadlerin doğruluğu.


    Otuzuncu Söz

    İnsandaki “Ene”nin (benlik) mahiyeti. Tahavvülât-ı zerrat olarak tabîr edilen atomların ve moleküllerin çeşitli maddelerin oluşumundaki görevleri.

    Birinci Maksat

    Ene’nin (benlik) mahiyeti

    İkinci Maksat

    Atomların ve moleküllerin çeşitli maddelerin oluşumundaki görevleri.


    Otuz Birinci Söz

    Peygamber Efendimizin Mi'rac mu'cizesinin hakikati, lüzumu ve tahakkuku.

    Birinci Esas: Mi'racın sırr-ı lüzûmu

    İkinci Esas: Mi'rac hakikatı.

    Üçüncü Esas: Mi'racın hikmeti.

    Dördüncü Esas: Mi'racın faydaları

    On Dokuzuncu ve Otuz Birinci Sözlerin Zeyli

    Şakk-ı Kamer Mu’cizesine dairdir.


    Otuz İkinci Söz

    Cenâb-ı Hakkın Vahdâniyetinin ispatı. Vahdet ve Ehâdiyet-i İlâhiyeye dâir gelen şüphe ve îtirazlara cevap. Ehl-î dalâlet ve ehl-i hidayetin dünya hayatına bakış açıları.

    Birinci Mevkıf

    Cenâb-ı Hakkın Vahdâniyetinin ispatı.

    Birinci Mevkıfın küçük bir zeyli: “Üstlerindeki göğe bakmazlar mı, onu nasıl bina edip süsledik...” (Kaf Sûresi, 50:6) âyetinin tefsiri.

    İkinci Mevkıf

    Vahdet ve Ehâdiyet-i İlâhiyeye dâir gelen şüphe ve îtirazlara cevap.

    Birinci Maksat: Tevhidin ispatı

    İkinci Maksat: Bir tek zat sonsuz sayıdaki işleri nasıl yapabilir?

    Hatime ve iki sorunun cevabı

    Üçüncü Maksat: Ahsenü’l Hâlikîn ve Erhâmü’r-Rahimîn gibi ayetlerin açıklanması ve İlahî kemal hakkındaki bir soruya cevap.

    Üçüncü Mevkıf

    Ehl-î dalâlet ve ehl-i hidayetin dünya hayatına bakış açıları.


    Otuz Üçüncü Söz

    Herşeyde Cenâb-ı Hakka açılan bir pencere bulunduğunu otuz üç örnekle açıklar.
  • 224 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    cal newport, benim 2016’dan beri takip ettiğim ve dilimize çevrilmesini dört gözle beklediğim, çok sevdiğim bir yazar. nedenine gelecek olursak, hayatımdaki en büyük yol ayrımını, kendisinin ve onunkilere benzeyen yazıları keşfedince yaşadım. bana bu zorlu yolda çok emeği geçmiştir uzun lafın kısası.

    neydi bu yol ayrımı? hayatımın dizginlerini tekrar ele almak; en azından büyük bir kısmını ve her şeyden önemlisi temiz bir başlangıç yapmak. yıllar yılı yıpranmış ve odaklanmaktan uzak beynimi, yavaş ve meşakkatli bir yapılanma sürecine sokup sırasıyla bunun meyvelerini topladım. halen daha üzerinden çalışıp, daha odaklanmış ve daha berrak bir zihne sahip olma çalışmaları yapıyorum. pürdikkat da tam zamanında imdadıma yetişti.

    yazıyı çok dağıtmadan, newport’un türkçe olarak okuduğum bu ilk kitabına dönelim: “odaklanma becersini nasıl yitirdik, nasıl geri kazanabiliriz?”. kapaktaki bu cümle aslında bizleri nelerin beklediğini gösterip okuma isteğimizi daha da perçinliyor. tek seferde olmasa da iki ya da üç oturumda bitebilecek şekilde akıcı ve özenle yazılmış bir kitap, pürdikkat.

    kitap iki ana kısım ve yedi ara bölümden oluşuyor. ilk kısım pürdikkat çalışmanın ne olduğu ve ne işe yaradığı gibi kavramlara odaklanırken, ikinci kısım bu alışkanlığı kazanmak için yapmamız gereken pratiklerden, rutinlerden bahsediyor.

    kitaba, carl jung ve onun kendine, daha doğrusu odaklanması gereken zihnine ayırdığı herkesten uzak eviyle giriş yapıyoruz. akış haline ulaşmak ve çalışmalarını tamamlamak için düzenli olarak buraya gelen jung’un hikayesi, bize kurgu dışı değil de sanki sürükleyici bir romanın içindeymişiz hissi veriyor. derinlemesine çalışmanın zor bir şey olduğu ve aslında bu yüzden de az kişi tarafından layıkıyla uygulanabilen bir teknik, bir yaşam şekli olduğuna değiniyor newport. bu yöntemin modern zamanlarda -özellikle de toplumun büyük kısmının dörtgen ekranlardan kafasını kaldıramadığı şu zamanlarda- çok değerli ve fark yaratıcı bir yöntem olduğunu vurgulayıp, bunu hikayeleriyle destekliyor.

    newport, bu tekniğe “soyu tükenen” bir teknik diyor. çünkü günümüzdeki medya ve iletişim çılgınlığında, bırakın bir saat odaklanmayı on dakika boyunca basit bir sırada beklemeye dahi tahammülümüz yok. cebimizdeki telefonlar sağolsun (!) hemen imdadımıza koşuyorlar. son yapılan bilimsel bir çalışmada kokain ve sosyal medyada takılmanın, beynin aynı bölgesini uyarıyor olduğu ortaya çıkmış. beynimiz için kokain, facebook ya da video oyunun bir farkı yok. ona lazım olan dopamin. sıkıldığımızda hemen elimize telefonu alıyor oluşumuz bile aslında dopamin için. nedir peki bu dopamin? kendisi basit bir tanımla hayattan zevk almamızı sağlayan önemli bir hormon. yani aslında o kadar zararlı değil. ama bağımlılıklar ile toleransı düşüyor ve hep daha fazlasını arıyoruz. misal küçükken çok basit bir kar yağışıyla bile mutlu olurken şimdilerde son model bilgisayar ya da daha kötüsü telefonlara sahip olmak için yanıp tutuşuyoruz.

    üstte de bahsettiğim üzere beynin hiçbiriyle işi yok. o bizim kadar alengirli bakmıyor olaya, dopamini ver bu iş huzur içinde çözülsün kafasında. vermediğimizde o çok korktuğumuz can sıkıntısı ve bıkkınlık hisleri başlıyor. bir süre sonra yoksunluk da başlayınca daha fazla sarılıyoruz, kaçmak istediklerimize. tüm bunların sonucunda da odaklanamayacak, odaklansa dahi dakikalar hatta saniyeler ile sınırlı kalacak bireyler yetişiyor. toplumdaki en büyük yanılgı da aslında şu: “ben istediğim zaman odaklanırım, ben istediğim zaman çalışırım.” o yanılgının bile sebebi esiri olduğun o dopamin. neyse bu başka bir yazımızın konusu olsun diyip kapatalım. sadece konuyla alakalı görünce değinmek istedim.

    kitabın ya da daha doğrusu her kitabın bize verebileceği, bizim almak istediğimiz ve bu uğurda hazır olduğumuz kadardır. bundan önce alışkanlıkların gücü (charles duhigg) ve mindset (carol s. dweck) gibi şaheseleri okumuş olmam beni, daha seçici olmaya itmiş olsa da pürdikkat boşta kalan bir çok noktayı doldurdu. kitaplığımda da kendisi bu iki başucu kitabımın yanına koydurttu.

    biraz da kitabın uygulama yani ikinci kısımdaki teknikler, metodlar bölümüne değineyim. newport’un bize kazandırmak istediği bu alışkanlıklar, aslında hepimizin bildiği fakat uygulamaktan ısrarla kaçındığı şeyler. mesela nedir bunlar; derinleş, can sıkıntısıdan kaçma, sosyal medyada zamanı çar çur etme ve sığ yani güvendiğin ama aslında seni içine çeken sulara dikkat et. özellikle ilk iki teknik ile ilgili benim için çok vurucu oldu.

    derinleşin bölümü, ilk bakışta meditasyonla ilgili ya da tasavvufi bir olgu gibi gelse de newport’a göre hemen herkesin yapmak zorunda olduğu bir eylem. -en azından kendini geliştirmek isteyenlerin. evet, hemen her ciddi ilişki ve konunun yüzeysel geçildiği bir tüket-satın al çağında bu çok zor belki. yine de şöyle düşünün: kolay olsa herkes yapmaz mıydı? zorlanmadan, çile çekmeden bu hayatta ne başarılıyor sevgili dostlar? çeşitli plan ve programlarla, zamanımızı akıllıca yönetip hem kendimize hem de derinleşmemize zaman ayırabiliriz. bu çok zor değil. sadece ilk adımı atmak önemli bazen. ve bana kalırsa düzgün bölünürse 24 saat asla kısa bir süre değil. planlanmış ve hakkıyla geçirilmiş bir gün yeri gelir bir haftadan daha verimli, daha faydalı geçer.

    diğer beğendiğim ve üzerine epey düşündüğüm bölüm: can sıkıntısından kaçma! popüler kültür ve sürekli iletişimde kalma tutkumuz öyle bir algı yarattı ki; can sıkıntısı sanki şeytani bir şeymiş gibi lanse edilmeye başlandı. halbuki en insani, en doğal olandır canımızın sıkılması; sonrasında içimize, yüzleşmemiz gerekenlere yaptığımız cesur bir seyahat. bir milyon yıl önceki şempanzeleriz. fazlası değil. fazla böbürlenmeye ve her şeyi kendimize hak görmeye hiç gerek yok. dinozorlar da öyleydi mesela, şimdi neredeler? kendi yarattığımız teknolojilere, ünlü ettiğimiz sözde rol model ya da diğer bir adıyla yıldızlara o kadar kapıldık ki; kendimize ve bizi gerçekten sevenlere zaman ayırmayı unuttuk. yirmili yaşlarındaki yöneticiler tarafından yönetilen bir çok uygulamanın deyim yerindeyse kölesi olduk. o uygulamalar ya da onların verdiği hisler olmadan bırakın bir günü, belki bir saat bile geçiremeyecek hale geldik. yalnız kalmaktan, iletişimde olmamaktan dünyanın sonuymuş gibi korkar hale geldik. bundan kurtulmanın ya da normale dönmenin de tek yolu: biraz olsun tüm bunlardan uzak kalıp gerçek hayatın ne olduğunu, onun güzelliklerini biraz olsun hatırlayabilmek. bir saatlik zorlu bir doğa yürüyüşü ya da ağır bir iş inanın bana beyin için bir saatlik video oyun seansından daha faydalıdır. en azından dikkatimiz tek bir yönde toplanmış olur. demek istediğim kesinlikle şu değil: oyunları falan bırakalım, üstün alman disiplinli olalım. oyunlar insanın doğasında olan şeyler. kaldı ki faydalarının olduğunu bir çok bilimsel araştırma da söylüyor. ama her şeyin yeri ve zamanında yapılması gerektiği gerçeği, başarılı ve huzurlu bir hayat için olmazsa olmaz. yani canımız sıkılıyorsa bazen en iyi şey olduğu gibi bırakmak. hemen sonsuz bir sosyal medya ruletine ya da bombardımanına hiç gerek yok.

    son sözleri söyleyip toparlamadan önce kitabın sonlarından değinmek istediğim birkaç güzel pasaj var. cal newport da bu kısımlarda ingiliz yazar arnold bennett’in ‘gün nasıl 24 saat yaşanır?’ kitabına atıflarda bulunmuş. özellikle masa başı ya da zihin gücüyle çalışılan işler için harika tespitleri var bennett’in. insanların çalıştıkları 8 saate, izinli oldukları 16 saatten daha çok odaklanıp işi işte bırakmayıp izin saatlerine taşıdıklarını anlatıyor. bir asır geçmesine rağmen değişen pek de bir şey yok. halbuki 8 saat bittiği gibi, “tamam benden paso” diyip boş zamanımız için güzel ve faydalı planlar yapsak, beyaz yakalı ya da memur tasmalarımızı hiç değilse 16 saatliğine çıkarıp atabilsek belki de her şey çok daha güzel olacak. hayatta yapabileceğimiz en güzel yatırım da kendi zihnimize yapacağımız yatırım değil midir? bennett usta ne demiş mesela, “boş zamanlarında klasikleri ve şiir okumamış bir büro çalışanı, kendi daha basit bir şekilde nasıl geliştirebilir? onun diğer canlılardan ne farkı vardır?” ufaktan ufaktan kendimize ve gelişimimize zaman ayırmaya başlasak belki bir gün, o iş dışında dahi takılı kaldığımız prangalara bile ihtiyacımız kalmaz. öğrenmenin de değişmenin de sonu yoktur, unutmayın.

    velhasıl kelam ben bu kitabı çok beğendim arkadaş. bir çok yönden ufkumu açtı. bazı hatalarımı ve eksikliklerimi, tekrar gözden geçirmeme fırsat verdi. bu yazı da kuru inceleme olarak başlayıp hafiften bir deneme halini aldı. eski usul deneyip kurşun kalemle müsveddeye yazdım, alışık olmayınca elleri epey yordu ama olsun. bir dahaki incelemeyi ya da denemeyi artık adı herneyse önyargılarımı kırıp bilgisayarda yazmaya çalışacağım. bilgiyle ve kitapla kalın.
  • 208 syf.
    ·11 günde·Beğendi·9/10
    "Ben kütüphanede eğitim görmüş biriyim. Üniversiteye gidemedim. Liseyi bitirdikten sonra beş, on, on beş yıl boyunca, hayatımın her gününde kütüphaneye gider oldum. Yani kütüphane yuvalanma yerimdi, doğum yerimdi, büyüme yerimdi. Kitaplarım da kütüphanelerle, kütüphanecilerle, kitap kurtlarıyla ve kitapçılarla doludur. Yani kitap sevgim öyle büyüktü ki sonunda... ne yaptım? Kitaplara âşık olan bir adamla ilgili bir kitap yazdım..." diyor 1976 yılında yazdığı ön sözde Ray Bradbury. Bu sözler bence kitap hakkında söylenecek birçok şeyi özetliyor, içerik hakkında güzel de bir bilgi veriyor. Kitapları seven herkesin okuması gereken bir distopya. Kitabın hayal gücü gerektiren kısımlarında bazen hayal kurma ya da anlama-siz nasıl dillendirirseniz-güçlüğü çeksem de genele baktığımda kafamda belli fotoğraflar canlandı. Hem seve seve okutup hem de sinir bozan yanları var. Kitap seven, kitaplara âşık bir insan hikâyede kitapların başına gelenleri okuyunca içi yanmıyor değil.
    Kitabın hep kapağı çekti beni kendine, geçen sene aldım da başladım aslında, sonra nişan hazırlığı, evlilik falan derken kitapları kenarı bırakınca yarım kaldı. Okumakta da zorlandım nedense, buna hayat yoğunluğu büyük etki ediyor yoksa kendini okutan bir kitap.
    Ben beğendim, size de öneririm. Filmi de var 1966 yapımı, "Değişen Dünyanın İnsanları" adıyla. Ben izlemedim, eşim de okuduktan sonra izleyeceğim. Umarım diğer kitapların filmleri gibi kötü değildir.