Üniversitede ikinci senemi tamamlamak üzereyim ekim ayında da 20 yaşına basıyorum. Bu zamana kadar çok büyük bir aptallıklar silsilesi içinde olduğumun farkında olmadan yaşadım sonra Martin Eden’i okudum ve hızlı bir değişim sürecine girdim. Kendimi kısıtladığım birçok konuda sınırlarımı çok zorladım. Kısa zamanda kendime çok fazla şey kattığıma inanıyorum hâlâ alınacak çok yolum var eskisi gibi en ufak aksilikte mızmınlanmadan ya da pes etmeden önüme bakıyorum. Bu süreci de hep bu siteye kaydettim. Buradan çok şey kazandım

İlknur Demir, Mila'nın Düşleri'ni inceledi.
 22 May 17:57 · Kitabı okudu · 8 günde · Puan vermedi

İnternette aradığımda daha çok futbol takımı Milan hakkında bilgi bulduğum kitap. Kimseler okumamış mı hayret ? Oysa okunulası bir kitap bence. Sade bir dille yazılmış güzel kurgulanmış bir roman. Kenar-köşelerde kalan çok okunanlar listesinde olmayan hatta adını hiç duymadığım çok bilinmeyen yazarların kitaplarını alır gelirim bazen. Bazıları çok doğru seçimlerdir bazıları ise tam bir hayal kırıklığı olur. Mila' nın düşleri de böyle aldığım kitaplardan biri ama ne yazık ki kitaplığımın bir köşesinde unutup kalmışım. Keşke daha önce bulsaydım diye hayıflanmadım dersem yalan olur.
Ana karakter Mila’ nın etrafında gelişiyor olaylar. Bir çok karakter var kitapta ama hepsi Mila’ nın hikayesine dönem dönem girip çıkıyor. Bazen gerçekte bazen düşlerde.
Jack London’ dan bir alıntıyla başlıyoruz okumaya;
‘’Adam dönüp arkasına baktığında, bıraktığı kanlı izi kurdun açlıkla yaladığını gördü ve onun canına okumazsa sonunun ne olacağını açıkça anladı. Jack London…
Çünkü; ilerleyen sayfalarda görüyoruz ki Jack London’ un kitaplarına ve o kitaplarda ki karakterlere hayran Mila. Kendi sıkıcı dünyasından Jack London’ un kitaplarında ki kahramanlarla bütünleşip düşler kurarak kurtulmakta. Bu düşlerin sonucunun nerelere vardığı da kitabın ana konusunu oluşturuyor zaten.

Almanya’ nın duvardan öncesini ve duvardan sonrasını, aslında siyasetle hiçbir ilgisi olmayan, kendi küçük dünyasında 70'li yıllarda annesiyle yaşayan, büyük bir aşk ve bir bebek özleminin düşleriyle büyüyen, belki de zaman zaman düş ve gerçeği birbirine karıştıran, suça meyilli Mila’nın gözünden anlatmakta kitap...

Mila’ nın bu kadar düşlerde yaşaması belki de sorumsuzluğun dibine vuran babasından, nerede ve kimden olduğunu bilmediği, bir çoğunun yüzlerini bile görmediği onlarca kardeşinin olmasından kaynaklanmaktadır. Mila cinsellik konusunda ki fütursuzluğunu da babasından almış gibi görünmekte ve babasının “Öfkenizin enerjisini kullanın” sözünü kendine hayat felsefesi olarak benimsemiş , aşırı bireyselci, aşktan ziyade kendisine bir bebek verebilecek erkeğin arayışında. Bu yolda ilerlerken ne kadar yanlış seçimler yaptığının farkında bile olmayan, dışarıdan bakıldığında oldukça sıradan hatta masum! olarak değerlendirebilecek bir kız. Peki Mila ne kadar masum? Mila’ nın bir bebeğe sahip olma arzusunu reddeden erkeklerin vay haline. İnsan sormadan edemiyor. Çocuk özlemi bir kadını hatta 13 yaşında bir çocuğu canavar yapar mı ??

Orijinal adı Andere Umstände (Diğer koşullar) olan kitabın yazarı ülkemizde pek tanınan bir yazar değil. Dilimize çevrilmiş üç adet kitabı var. Bunlardan iki tanesi çocuk kitabı . Vampir Monti ve Dinazor Adası’ nın Gizemi. Mila’ nın Düşleri dilimize çevrilen tek romanı.
1964'te Doğu Almanya’ da doğan Grit Poppe, “Barışçıl Devrimi” aktif yaratıcılarından biri olarak deneyimlemiş. 1989'dan 1991'e kadar "Demokrasi Şimdi" sivil hareketine katılmış.
Grit Poppe’ nin 1998 yılında yayınlanan bu kitabının haricinde; 1993 ve 2003 yılları arasında farklı Alman yazarlarda benzer konuları işlemişler.
Ingo Schulze’ un, Basit Hikayeler’ i
Kerstin Jentzsch’ ın; Tanrılar Kayıp Olduğu İçin’ i ve Pandora'nın Gelişi.
Annett Gröschner’ in Moskova dondurması ve
Roswitha Skare’ in Panorama ve Grotesk adlı kitapları. Suça meyilli insanların hayatları anlatılırken duvar öncesi ve duvar sonrası Almanya’ nın değişim süreci. Yani komünizmden kapitalizme geçiş...

Son olarak diyebilirim ki; edebi bir kitap değil belki ama çok ilginç bir kişilik tanıyorsunuz.

HeraDiceksiniz, Gazap Üzümleri'ni inceledi.
05 May 16:32 · Kitabı okumadı · Puan vermedi

Bu romanda yazar, hızlı bir sanayileşme süreci yaşayan Amerikan toplumunda, toprağa bağlı yaşamaya alışmış büyük bir ailenin değişim rüzgârları karşısında acımasızca savruluşunu ve tükenişini anlatmaktadır. Başka bir deyişle, bu roman, ayakta kalma mücadelesi veren insanların destanıdır”
Keyifle okuduğum kitaplar arasında son derece akıcı ve berrak bir dille yazılmış,tavsiye edeceğim kitaplardan biridir...

Rorschach, Sanat Komplosu'yu inceledi.
 25 Nis 15:00 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 9/10 puan

Fransız düşünür Budriya’ rın çağdaş-modern-postmodern ( bunlar çok iç içe kavramlar ) sanat tarzına ilişkin eleştirilerini dile getirdiği makalesinin ve daha sonra onunla bu konuda yapılmış söyleşilerin bulunduğu bu eser dolaşımda çok az var, ama malum mecralarda pdf formatında bulunuyor. Neden basılmadığını anlamıyorum aslında, bu makale ve sonrasındaki tartışmalar- ki bu tartışmalar hala devam ediyor- bir dönem düşünce dünyasının çok ilgisini çekti. Çağdaş sanatın çok tuttuğu bir ismin çağdaş sanatı böyle sırtından vurması sansasyonel bir olaydı, doğal olarak düşünür topa tutuldu. Ama açıkçası ben dahil çoğu insanın içinden geçenleri çok usturuplu bir biçimde açıklayıp, çok cazip bir eleştiri getirdi modern sanata. Bu konuya yazı içinde tekrar dönmek üzere ünlü teorisyenden bize kalanlar üstüne serbest takılacağım biraz.

Budriya çok eski bir ontolojik meseleyi günümüz Avrupa ve Amerika toplumlarına uyarlayıp gerçeklikle ilgili yeni sayılabilecek bazı tespitlerde bulunan ve düşünce dünyasına Simülasyon, Simülakr, Trans- , Hiper- gibi kavramlar kazandıran geçtiğimiz yüzyılın en çok ses getiren düşünürlerinden biri. Düşünceleri daha ziyade yorumbilim ekseninde olduğu için akademik camiada çok karşılık bulamadı. Ancak getirdiği kavramlar popülist ve kullanışlı olduğu için zamanla çok bilinen bir düşünür halini aldı. Hayatının son demlerinde popstarlar gibi Avrupa ve Dünya turnelerine çıkan Budriya fikirlerini paraya dönüştürme konusunda da başarılı oldu. Ancak ‘Modern’ yaftası 1930larda nasıl ki bizim düşkün Osmanlı halefi genç cumhuriyetimizde eğreti durduysa, bu kavramlar da gelişkin(!) medeniyetler dışında karşılığı olan kavramlar olamadı. Bunun sebebi bizim(az gelişmiş ülkelerin) batıyla ‘eşzamanlılığımızın’ bir daha telafi edilemeyecek ölçüde bozulmaya uğraması. Bir dönem batının yüzyıllardan beri geliştirip damıttığı kavramları olduğu gibi kültürümüze katmaya çalıştığımız için Sosyalizm gömleği bize bol geldi, Feminizm yakışmadı, Laiklik ise kabullendirilemedi. Çünkü bu ve benzeri kavramların üstüne oturacağı bir bağlam, gelenek hiçbir zaman gelişmedi bu ülkede. Bizde bu temel kavramlar henüz oturmamışken, bu kavramların ve ideallerin öldüğünü, tüketildiğini; artık bunların çeşitli dereceden simülasyonlarının işbaşında olduğunu bildiren düşüncelerin bize bir şeyler ifade etmesi çok zor.

Bir örnekle kavramlarını ve bizde neden karşılık bulamadığını anlamaya çalışalım. Bir gezgin düşünün. Türkiye’ de beyaztürk denilen kesimden, iyi eğitimli, batı ahlakıyla büyümüş, gelecek kaygısı olmadığı için bizim gibi toplumlarda lüks sayılabilecek bir işle meşgul olsun. Avustralyadaki kuşları fotoğraflıyor. Genelde de medeniyetin az sirayet ettiği bölgelere, insanlara ulaşıyor, onlarla iletişim kuruyor. Orada medeniyetin hiç ulaşmadığı bir kabile ilgisini çekiyor. Kültürlerini inceliyor. Es parantez zaten Heisenberg’e göre bu bile başlı başına o kabilenin artık değişmesine sebep olur. Sonra gezginimiz bunu birilerine anlatma ihtiyacı duyup, ülkesinde bir dizi konferansla gördüklerini yaşadıklarını anlatıyor. Heyecanlı, kabileden aldığı kıyafetleri üniforma belleyip üstünden çıkarmadan. Coğrafi keşiflerde batılıların yaptığının şiddet içermeyen, daha romantik hali. Konferansa katılanların çoğu yeniliklere açık, meraklı tipler, ki bu tipler Türkiye evreninde ufak bir kümeyi temsil eder. Ben de konferansa sırf merakımdan giden biriyim. Coğrafya bilmem, kabile anlamam. Meselem öğrenmek. Sonra konferanstan etkilenip kendi çevremde yayıyorum bunu, ufak çaplı grubumuzla kabilenin öğretilerini tartışıyor, hayatımıza adapte ediyoruz; onlar gibi giyinip onlar gibi yaşıyoruz... Bodriyar bu noktada soruyor hemen: Artık bahsi geçen kabilenin varlığından, gerçekliğinden söz edebilir miyiz? Ona göre cevap koca bir hayırdır. Çünkü o kabilenin olduğu gibi kalabilmesi için bizim temelde bundan haberdar olmamamız gerekirdi. Hadi diyelim haberdar olduk, benzerinin alakasız bir yerde alakasız insanlarca yapılması bir cinayetten başka bir şey değildir. Kusursuz bir cinayet. Bu ‘benzerlik’ ise zararsız bir taklitten öte bir simülasyondur. Gerçeğinin yerini almak için fırsat kollayan, tehlikeli bir katil. Örneğe devam edelim. Bizim grup çok tutuyor, tarzımızdan etkilenen birkaç topluluk bizi örnek alıp yaşamaya karar veriyor ve birkaç nesil böyle yaşıyorlar. Toplumun yeni bireyleri artık bu kabile tarzı yaşamın içinde büyüyeceği için başka bir yaşam onlar için anlamsız, imkansız. Onlar bu simülasyon düzeninin içinde büyüyorlar. Bu yapı artık kendinin gerçeklik olarak algılanmasını dayatır bir düzen oluşturup simülakr halini alıyor. İşler bu noktadan sonra oldukça karışmaya başlar. Toplumda bir anlam katliamı yaşanmaktadır. Kabile ölür, eski düzen ölür, yerine gelen bir düzen değildir ve onu yok etmek imkansızdır, onunla bir hayat üretmeye çalışmak bizi aşkın durumlara, aşkın gerçekliklere iter. Bu yeni düzene karşı olan da, yandaş olan da tüketilmekten kurtulamaz, her şeyi yok etme gücüne sahiptir. Çünkü onun üstünden yapıyla oynayıp çok katmanlı kavramlar oluşturulmuştur. Hiper-gerçeklikler, trans-ideolojiler. Toplum fikri de bu yok oluştan nasibini alır, artık toplum olmayan bir kitle vardır. Bu kitle bütün kavramları tüketen, aşırı özümseyip yok eden, bütün ideolojileri çiğneyip tüküren bir kitledir… Tarihsel determinizmle anlattığım bu öykü kavramlarla birebir uyuşmasa da en azından belli kavramların neye işaret ettiğini anlatıyor.

Bu kavramları ortaya atan Budriya doğal olarak popüler felsefede çok büyük bir yankı uyandırır. İnsanlar uzunca bir süredir olup bitenleri bir yere bağlama telaşındaydılar. Doğru nedir, gerçek var mıdır gibi sorularla boğuşan ve iki paylaşım savaşının ardından anlam arayışına giren toplumlara Fuko gibi o da ters-köşe cevap verir. Fuko söylemin öldüğünü bildirirken, Budriya bu ölümün sebeplerini açıklamaya girişir.

Budriya bu çıkışlarıyla sanat dünyasının da ilgisini çeker, resim, fotoğraf, sinema gibi alanlardaki düşünceleri çok önemsenir. Simülasyon sanat içinde kullanışlı bir kuramdır ve bolca kullanılır. Ancak sanat da bu katliamdan nasibini alacaktır, hatta en beklemediği bir anda bel bağladığı düşünürlerden birinden. Bir gün Sanat Dünyasının Kurduğu Komplo adında bir makaleyle modern-postmodern(!) sanatı topa tutar Budriya. Çağdaş sanat zaten anlamsızı anlamsızmış gibi gösteren bir yanılsama üstünden yürüyor, der, estetik yargıların artık temellendirilemediğini ve bunu koz olarak kullanıp kendini var ediyor, der, Warhol orjinaldi ama onun izinden gidenler taklit edilemezin peşinden gidip beş para etmeyen işler yapmaktalar, der… Bu makale hem tepki çeker hem de üstüne amansız tartışmalar döner, Budriya fikrinden vazgeçmez ve çeşitli konuşmalarda bu görüşü daha da provakatif bir hale getirir.

Tekrar söylemekte fayda var, bu kavramlar bizim gibi doğunun geçmişine ve batının perspektifine-kaygılarına sahip arada kalmış toplumlarda çok anlamlı durmuyor. Bizim gerçekliğin ne olduğunu sorgulayan bir geleneğimiz yok ki onun geçirdiği değişimleri kavrayabilelim! İdealist felsefenin bağnazca savunulduğu Osmanlı düşün hayatından ( Beşir Fuat benzeri bir kaç pozitivisti ve materyalisti saymazsak) hiç geçiş süreci yaşamadan bireyci ve materyalist batı felsefesi ürünü olan kavramları, yasaları olduğu gibi kabullendik. Değişim sancılarının yaşanmadığı bu ani-bağlamsız geçiş doğal olarak boş bir gebeliğe dönüştü ve elimizde şekilsiz bir ceninden başka bir şey kalmadı. Toplumumuzda bir türlü dengelenemeyen-huzura eremeyen siyasi ortam da o yılların meyvesidir.

Budriya gibi düşünürlerin örnek gösterdiği olaylar toplumumuzda henüz benzerlerini gördüğümüz türden. Örneği geriden yaşıyor ancak sonuçlarını tahmin etmekte zorlanmıyoruz. Kültürel öğelerin değişimi iletişimin olanaklarından yavaş olduğu için batı ile aramızdaki zamansal farklılık bir kez daha baş gösteriyor ve işler artık içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Bizim gibi toplumlardaki yüzeysellik, özentilik bir adım öteye gidiyor ve biz bu hissiyatı iliklerimize kadar hisseden yoz-kopuk bir toplum olarak boşlukta debelenip duruyoruz.

Pek de ‘iyi’ olmayan okumalar!

SosyologÇa, Sanatın Öyküsü'ü inceledi.
 17 Nis 23:43 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Sanatın Öyküsü

İnsanlık tarihi boyunca insanın kendine her zaman meşgale olarak üretmiş olduğu maddi ve manevi kültürel değerler olmuştur. Çünkü insan gündelik yaşamda temel ihtiyaçlarını karşıladıktan sonrası kalan boş zamanın meşgul edecek bir arayışı hep olmuştur. Bir türlü sabit kalamayan insan, hem maddi hem de manevi kimi uğraşlarla geriye kalan zamanlarını değerlendirmişlerdir. Yarı Göçebe toplulukların kaldıkları Mağara duvarlarındaki figürler aslında bu minvalde değerlendirilebilir. Kuşkusuz bu ilk belirsiz duvar figürlerin sanatsal anlamda, yaşadığımız çağdaki post-modern dedikleri sanatsal ürünlerde bir farkı yoktur. Hatta üstün bile sayılabilir çünkü ilk olma özeliğini taşımaktadır. İnsan her zaman aşağı yukarı benzer süreçleri yaşamışlardır. Doğaya ve yaşama karşı anlam arayışında çok fazla bir değişim olmamıştır. Sadece bilim ve teknik alandaki gelişmeler işimizi daha kolaylaştırmıştır.

E.H. Gombrich’in “ Sanatın Öyküsü” kitabı önemli bir yer tutmaktadır. Kitap ilkin 1950’ler de basılmış, zamanla yazar tarafında kısmi güncellemeler yapmıştır. Kitap sanat tarihi açısında özelikle; Mimari, Resim ve Heykelcilik konularda tam klasik bir başyapıttır. Yazar eserinde teorik anlamda sanat tarihi irdeleyerek başlamaktadır. Ve bu yüzde kendi has üslubunu ortaya koymaktadır. Yazarın bu eser de temel tez olarak ortaya atığı şey, sanatın göreceli olduğunu mutlak bir belirlemeden kaçınılması gerektiği belirtmektedir. Ona göre sanat yoktur ama sanatçı vardır. Çünkü sanatın sürekli dönüşümü aslında ömrünün sanatçıya bağlı olduğunu belirtmektedir.
Kitap, sanatın öyküsünün geçmişini, 1800’lerden itibaren batılı misyoner ve gezginlerin, ilk toplumlara ait eserlere ulaştıkları örnekleri irdeleyerek başlamaktadır. Ancak esas üzerinde durduğu dönem batı dünyasında reform ve rönesans ile başlayan süreci ile başlamaktadır. Bu anlamda yazarı batı merkezici olarak eleştiri getirilebilir ama bu sanatsal faliyetlerin Batı’da zirveleştiği gerçeğini ortada kaldırmaz. Tabi bu dönemleri irdelerken özelikle sanatın öyküsünün esinlendiği Mezopotamya ve antik Yunan-Roma dönemlerine sık sık göndermeler yapmaktadır. Aslında sonraki süreçleri ayrı ayrı dönemler olarak değerlendirmektedir. Bu konuda aşağı yukarı beli bir fikire sahibiz. Ve inceleme modern dönem sonrası post-modern döneme kadar getirmektedir.
Özelikle sanat tarihine ilgisi olan herkesin okunması gereken bir başyapıttır. Her kese öneririm.

Çağla Dündarcan, Kara Kitap'ın Sırları'ı inceledi.
05 Nis 17:58 · Kitabı okudu · 1 günde · Puan vermedi

Kara kitap Orhan Pamuk’un hem en çok okunan hem de bu kadar okunmasına rağmen en az anlaşılan romanı bence. Bu kitabı edindikten sonra Kara Kitabı tekrar okudum ve hemen ardından bu kitabı okudum. Gerçekten çok sırrı varmış Kara kitabın. Belki 2-3 daha rahatlıkla okunabilir. Gözümden kaçan bir çok ayrıntıyı bu sırlar dolu kitapta bu ayrıntıları farkettim. Yazarın kitapta yer alan çizimlerine gerçekten bayıldım. Ressamlık yrteneğini Zaten biliyordum daha önce çizimlerine denk gelmiştim ama buradakiler öyle farklı ki. Tek bir çizikten neler yaratmış neler çizmiş. Kalemine hayran olmamak elde değil. Kitabın değişim süreci konuların bölümlerin dağılımı her şey bu kitapta yer alıyor. Bunu okuduktan sonra gözümden kaçan yerleri fark edip notlar aldım. Kara kitap yorucu bir eser olduğu için aradan biraz zaman geçtikten sonra Kara kitaba tekrar dönücem. Bu sefer eminimki aldığım tat daha farklı olucak.

Rorschach, Sirte Kıyısı'ı inceledi.
 04 Nis 15:21 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Aslında uzun uzun inceleme yazmak gibi bir alışkanlığım yok. Ancak yazar ve kitabı hakkında yeterince bilgi bulunmadığını gördüğüm için benim pek değer verdiğim bu eserin - sıkıcılığa düşme riskini de göze alarak – incelenmesini uzun tutacağım.

Asıl adı Louis Poirier olan yazarın kullandığı ad Stendal’ in meşhur Julien Sorel’ i ve mitolojiden devşirmedir. Fransız yazar tarih ve coğrafya öğretmenliği yapmıştır. Burası önemli çünkü yazarın en dikkat çekici özelliği olan coğrafi nesne ve kavramlara dil verebilme, onları kişileştirebilme yeteneği bana göre bu eğitimin eseri. Roman, gezi yazısı, deneme gibi pek çok türde eser veren yazarın tekniği mitoloji ve anti(hiper)tarihle harmanlanmış bir gerçeküstücülükten müstakildir. Argol Şatosunda, Ormana Bakan Balkon ( Ormanda Bir Balkon), Sirte Kıyısı eserleri çeşitli dönemlerde dilimize çevrilmiştir. Kendisinin de açıkladığı üzere yazarlığına tesir eden en önemli kişiler Stendhal ve A. Breton’ dur. Stendhal malumunuz üzere Fransız büyüğü olduğundan mütevellit , Breton ise gerçeküstücülüğün ilahı olarak yazarın yazımını şekillendirmiştir. Otoritelere göre yirminci yüzyılın en stilize yazarlarından biri olan Gracq, 1951 yılında kaleme aldığı ve sürreal-dadaist edebiyatın başyapıtlarından olan Sirte Kıyısı ile Goncourt Ödülünü kazanmış ama ödülü reddetmiştir. Bu reddediş yazarın popülist olmama kaygısı, özel hayatına müdahale edilmesini istememesinden kaynaklanmaktadır.

Sirte Kıyısı dilimize YKY tarafından iki ayrı çeviriyle kazandırıldı. İlki İsmail Yergüz’ün çevirisiyle Kazım Taşkent Klasik Yapıtlar Serisi içindedir. Benim gibi eseri 2000lerin ortalarında okuyanlar için bu biraz zor bir deneyimi ifade eder. Çünkü zaten hareketin ve aksiyonun olmadığı metin ruhsuz bir biçimde çevrilmiş ve eserin okunması oldukça güçleşmiştir. Fakat daha sonra Aykut Derman’ ın çevirisiyle YKY normal serisinden tekrar basılan kitap daha okunaklı ve canlı bir çeviriyle kitapseverlere ulaşmıştır. Kitaplığa koymak için Kazım Taşkent Serisini, okumak içinse Aykut Derman’ ın çevirisini öneriyorum.

Hikaye Farghestan ile kağıt üzerinde, 300 yıldır adı konmamış bir ateşkesle ara verilmiş olsa da, savaş halinde olan Senyörlük’ ün merkezi Orsenna’ nın soylu ailelerinden birine mensup Aldo’ nun Orsenna’ daki hayatından sıkılarak Gözlemci olarak askeri üssün bulunduğu Sirte Kıyısı’ na atanması ile başlar. Farghestan ve Senyörlük zıt iki dünyadır. Farghestan ‘arkaik’ i Senyörlük ‘uygarlık’ ı temsil eder, kitap boyunca uygarlıktan primitife meraklı bir özenme hissettirilip bu karşıtlık vurgulanır. Senyörlük uygarlığın tepesinde monoton bir hayat, insanların yaşadığının farkına varmak için korkular-endişeler yarattığı bir ruhsuz toplumken, Farghestan içgüdünün, yabanıllığın gizli çekiciliğine sahip bilinmeyendir. Aldo’ nun gelişi değişim sezgisini, bir şeylerin olacağı beklentisini körükler. Olaylar beklentinin - olmamış olanın- olanları etkilemeye başladığı bir seyir alır. (Hikayeden bazı bölümleri vererek konuyu genel hatlarıyla anlatmaya çalışıtım. Bu eserde spoiler sizin okuma keyfinizi etkilemeyecektir. Zaten bir eserle ilgili spoiler yemekten korkuyorsanız muhtemelen okuyacağınız eser okunmaya değecek bir şey değildir. Aksine iyi metinler ikinci ve üçüncü okumada kendini daha fazla sevdiren daha fazla anlamlandırılanlardır. Burada bahsi geçen popüler bir dram ya da polisiye değildir ve eser hakkında ne kadar çok ön bilgiye sahip olursanız okurken cebinizi o kadar çok doldurursunuz.)

Buraya kadar dikkatli okuyucuların fark edeceği üzere eser sinopsis olarak Tatar Çölü’ ne benzemektedir. Yani filme çekecek olursanız bu iki eser tek yumurta ikizi gibi görünebilir. Ancak edebi metinler – biraz iddialı görünebilir ama düşüncem bu- sanatın başka bir formunda hakkıyla ifade edilmesi mümkün olmayan eserlerdir. Yani Kayıp Zamanın İzinde’ nin Ulises’ in Niteliksiz Adam’ ın filmini yapabilirsiniz ama bu eserlerin orijinallerinin anlattıklarının kötü bir karikatürü olmaktan öteye gidemez. Tatar Çölü ile benzerlik yalıtılmışlık, beklentisizlik, varoluşçu sancıların ifadesi anlamında doğru bir değerlendirmedir. İki eser arasındaki 10 yıl içinde bir paylaşım savaşı yaşanmış, 1900lerin başlarında düşünce hayatında peyda olan anlamsızlık, absürdlük, değerlerin yitimi, büyük lafların-ideolojilerin geçersizliği artık evrensel bir boyuta ulaşmış, küreselleşme denen zırva ile anlamsızlık-değer yitimi dünyanın en ücra köşelerine sirayet etmeye başlamıştır. İki roman arasında aynı dünya görüşünün sivrilmesi-sertleşmesi dışında düşünsel anlamda ciddi bir fark görünmemektedir.

Ancak Sirte Kıyısı’ nı farklı bir yere taşıyan iki ayrı özellik mevcut. İlk olarak bu eser hem ciddi hem de absürd bir eserdir. Gerçeküstücü müdahaleler hikayeyi Tatar Çölü’nün verdiği mesajların ötesinde bir alana taşımaktadır. Şöyle ki bilinçdışının ve henüz gerçekleşmemiş olanın olanlara etkisi muazzam bir şekilde yansıtılmıştır. Tatar Çölü ve Godot’ yu Beklerken’ in kahramanları ıssızlıkta olmayacak bir şeyi beklerken bir şey yapmamakta ve varoluşçuluğun hiçliğe çalan sınırında anlamsız bir nöbet tutmaktadırlar. Sirte Kıyısı ise geleceğin şimdiye etkisiyle şimdiki zamandan korkulan geleceğe yönelen sürreal, zamanın döngüsel olduğu bir süreci ifade etmektedir. Bir diğer ve bana bu eseri benzerleri arasında daha üst düzeyde konumlandırmam gerektiğini ifade eden özellik ise eserdeki coğrafi kavramların ifadesi ve kahramanlara yaşattıkları. Rüzgar, Lagün, Çöl, Yanardağ hikayenin seyrini belirleyen aktif unsurlar dolayısıyla Aldo ya da Marino gibi hikayedeki karakterlerden birine dönüşüyor. Bu anlamda hikayeyi orijinal coğrafi betimlemelerle tamamlayan yazar yazına çok önemli bir eser bırakıyor.

İyi okumalar!

Ali Ceyhan, Dönüşüm'ü inceledi.
 25 Mar 20:37 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Her dönüşüm ve değişim sancılıdır esasen. Evet Gregor Samsa bir sabah kendisini böceğe dönüşmüş olarak bulur. Ancak böceğe dönüşme süreci öyle kolay ve aniden gerçekleşmemiştir.

Önce hayatın acımasızlığına,keşmekeşine, Samsa'nın ailesinin,özellikle de babasının baskısı eklenir. Tıpkı Kafka gibi Gregor Samsa da içine kapanır,özgüven sorunları yaşamaya başlar.
Sonra hayatın ve ailesinin istekleri bitmek bilmez bir hal alır. İstediği hayatın yerini, "istenilen" bir hayat alır. Ve nihayet özgürlüğü de uçup gitmiştir artık Samsa'nın ellerinden.

Samsa'nın dönüşümünden sonra kapısının neredeyse sürekli kapalı kalması, özgürlüğünün kısıtlanmasının bir temsilidir.

Önce kapalı odasında eşyalar boşaltılarak kısıtlı özgürlük yaratılmaya çalışılır, sonra tahammülsüzlük başlar. Kısıtlı özgürlük bile fazladır Gregor Samsa'ya. Çünkü o işe yaramaz bir "böcek"tir. Hiç bir yararı yoktur, artık ailesine. Hatta artık yüktür onlara. Ve tekrar eşyalarla doldurulur odası Samsa'nın. Farklılara ve farklılıklara hareket imkanı verilmemecesine. Aksine o bir odada ayrı tutulmalı,ayrıştırılmalı, adeta karantinaya alınmalıdır.

Ve en sonunda istenilen olmuş, sistemin çarkları kusursuz işlemiş,doğal seçilim gereği daha güçsüz olan, düzene ayak uyduramayan Gregor Samsa elenmiş ve yok olmuş, diğerleri hayatta kalmıştır.

Üzerinde bulunan sert ve keratinli kabuk yetmemiştir, Gregor Samsa'yı insanlardan korumak için. Ama ne yapsın ki Samsa,onun insanlar gibi sahte yüzleri,yapmacık gülüşleri yoktu, doğal olarak.

Ahh be Gregor Samsa keşke sen, Vladimir Nabokov'un da dediği gibi: " Kabuğunun altındaki kanatları keşfedebilsen ve onlarla havalanıp hapishanenden uçarak ayrılabilseydin."

Martin Heidegger
Dilin bir enformasyon aracı olarak tasarlanışı günümüzde kendisini en uç noktaya kadar dayatır. İnsanın dil ile olan ilişkisi, bizim henüz menzilini ölçemediğimiz bir değişim içerisinde kavranmaktadır. Bunun yanı sıra, bu değişim süreci doğrudan engellenemez. Dahası o, tam bir sessizlik içerisinde meydana gelir. Gerçi, günlük hayattaki dilin bir anlaşma aracı olarak göründüğünü ve böylesi bir araç olarak yaşamın olağan ilişkileri için kullanıldığını kabul etmeliyiz. Ancak olağan ve alışılmış ilişkilerin dışında da birtakım başka ilişkiler mevcuttur.

Goethe bu ilişkilere, ''derin olanlar'' adını verir. Ve dil ile ilgili şunu söyler:
Sıradan yaşam içerisinde biz, sadece yüzeysel bir takım ilişkilere işaret ettiğimiz için yetersiz bir dil ile idare ederiz. ''Derin ilişkiler'' mevzubahis edilir edilmez, derhal başka bir dil işe koyulur: Şiirsel dil.


''Şaka sanmayın bu sözü:
Sürdüğünüz iz yanlış iz!
Değil mi doğanın özü
İnsanın gönlündeki giz?''
~ Goethe

Elif, Modern Mahrem'i inceledi.
10 Mar 12:22 · Kitabı okudu

Nitel bir araştırma olan “Modern Mahrem” de veri olarak sözlü ifadelerden, betimlemelerden ve yorumlardan istifade edilmiş kamusal alanın yeniden tanımlanan ifadesi ile sınırları çizilmiş ve toplumda oluşan modernizm düşmanlığına karşın “özel” olan mahremiyeti “sosyolojik aracılık” metodundan faydalanarak saha araştırmasının çok daha derinlemesine boyutuyla incelenmesi sağlanmıştır. Aktörle bire bir etkileşimde bulunan Göle, sosyolojik tahlillerini anlamada bilimsel objektiflikten asla taviz vermemiş uzaklık\ yakınlık ilişkisinin sınırlarını hesaplama da hassas ölçüler kullanmıştır. Fakat yazar aynı zamanda konunun sınırları çizilse dahi kullanılan metotlar ve prensipler ışığında bu sınırların aşılabileceği dinamik bir yapısı olan toplumun ve aktörün bire bir etkileşimde bulunulduğu durumlarda araştırmacının yetkisizleştirilmesi gerektiğini de savunmuştur.
İki ayrı medeniyetin vurgusu yapılan “modern” ve “mahrem” kelimeleri Türkiye’de oluşan yeni kamusal görünürlük için kullanılabilecek en uygun kavramsal sınırlara sahip kelimelerdir. Semantik yönden kuvvetli, kendi mana hiyerarşisini oluşturan modern ile mahrem kelimeleri aralarındaki zıtlıktan doğan bir uyum ile hem çatışmacı yönünü hem de fonksiyonel taraflarını yaşayan Türk toplumu için adeta yeni bir sosyolojik söyleme teorisel bir yaklaşıma imza atmıştır.
Medeniyetin mihenk taşı olarak görülen kadın ve türban üzerine yazılan bu kitap; özellikle kamusal alan sınırlarının yeniden inşası olarak görülen İslam Hareketi ve bu hareketin modernizmin de etkisiyle kamusal alanın yapısal dönüşüme etkisini sosyolojik teori temeli analitik olarak irdelemiştir. Göle sorulmayanı sormuş söylenmeyeni söylemiş toplumun kendi iç sesine dönüşen problemleri gün yüzüne çıkarmakla kalmamış bu minval üzeri eleştirilerle hem laik kesimin hem de İslami Hareket cephesinin gündemini uzun süre işgal eden söylemlerde bulunmuştur.
Yazar araştırma konusu olarak daha spesifik olan mikro düzeyde gözlemlenebilir türban tartışmasından makro/küresel bir tartışmaya kapı aralamış ve konuyu iki medeniyeti ifade eden bir başlık altında ifade etmeye çalışmıştır.
Batı modernizminin Türk toplumuna entegresi aşamasında gözden kaçan çok kültürlülük ve İslami bakış açısı; modernizmin bu topluma yansımasında adeta suret değiştirmiş, kendi senaryosunu aktör destekli toplum paralelinde tekrar yazmıştır.
Türkiye de 80’li yıllardan sonra ortaya çıkan İslamcı hareketin odak noktası ve bu hareketin öncül kuvvet sağlayıcısı kadın ve türban kendine çizilen mahrem sınırları değiştirmek için kişisel özgürlük bağlamında kendi savaşını açmış tüm dini yorumlara negatif tutumlara rağmen modernizmle İslam’ı kendi öznelliğini kavramada bir arada tutmayı başarmıştır. Gelenekçi düşünceyi ve inancı eleştiren türbanlı öğrenciler modernizmin de karşısında durmuşlar batı taklitçiliğini reddetmişler, kamusal alanı tek elinde bulunduran laik kesimin tepkisine maruz kalmış irtica, gerici gibi indirgemeci nitelemelerle bu alana girilmesine karşı bir reaksiyon oluşturulmasına sebep olmuşlardır. Örtünme ya da genel söylemiyle türban dinsel bir normdan ziyade siyasal ve kültürel bir söyleme hatta bir ideolojiye dönüşmüştür.
İslam’ın yaşandığı toplumlarda din, cinsiyetler arası bir şekillenmeye maruz kaldığı için Türkiye’deki medenileşme süreci de cinsiyet temelli olmuş eve kapatılan kadın kendi öznelliğine, kişisel özgürlüğüne kavuşturularak Batı modernizmine uyum sağlanacağı düşünülmüştür. Kemalist modernizmin temelinde duran kadın ve görünürlüğü, uygulanan kanunlar, çıkarılan inkılaplarla desteklenmiş, özel olan kamusal alana çıkarılmış kadının elinden alınan kimliği ve özgürlüğü tam olarak değilse de modernizmin öngördüğü çerçevede verilmiştir.
Epistemolojik olarak kendini problematize eden kavram kanaatimizce din kavramıdır. Pratikte yaşanılan din ile teori olarak bilinen dinin çatışması muhtemel sonuçların sorgulanmasına “aslında din ne” sorusuna cevap aramamıza neden olmaktadır. Şu da bir gerçektir ki toplumun gündelik hayatında yaşadığı dinden hareketle sosyolojik sonuçlar çıkarılmakta incelemeler yapılmaktadır. Bizim üzerinde durduğumuz konu Negatif yönlü eleştirilmesi gereken dinin kendisi değil aktör tarafından yorumlanmış toplum tarafından yaşanılan dinin muhatap alındığı konusudur.
Önemle dikkat çekilen diğer bir husus ise kadın ve insanlık mertebesi konusudur. Zira kadın sadece cinsel boyutu olan tek düze bir varlık olmayıp kamusal alanda da kendi öznesini yaşayabilecek güçte bir varlıktır. Modernizmin de etkisiyle hem siyasetin hem de cemaatlerin bir güç olarak gördüğü kadın elinde bulundurduğu bu güçle değişen hayat standartları eve kapatılmış olmanın verdiği baskıya karşı oluşturduğu yenidünya görüşüyle mahrem alanın sınırlarını sorgulamaya başlamış Kemalist modernizmden de destek alarak kamusal alanda varlığını görünür kılmıştır.
Göle bu araştırmasında toplumsal ilişkilerin nedensel değil anlamsal nitelik taşıdıkları anlayışından hareketle derin yorumsama ( hermeneutik) anlayışını benimsemiştir. Toplumdaki yaşam biçimleri anlam sistemleri ile temellendirilmiştir. Göle’nin doktora hocası olan Alain Tourain’in “Müdahaleci” (aktif katılımcı) yaklaşımından faydalanmış türbanlı öğrencilerle yaptığı derin mülakatlar ve kantitatif bir anketle, üzerinde durduğu konuya açıklık getirmiştir. Bu teoriden amaç ise toplumsal hayat ile pratiğin analitik bir mesafe ile yorumlanması kavramsallaştırılması ve sağlam bir etkileşim kurulmasıdır. Olay tasvir edilmekten ziyade anlama ve kavrama çabası içerisine girilmiştir.
Bourdeiu’nun habitus kavramından da bahsedilmiş; oluşan yeni kamusal alan, aktörlerin yeni yaşam alanları, gündelik hayatındaki değişiklikler irdelenmiş ve var olan değişim türbanlı kadın sorunsalında incelenmeye çalışılmıştır.
Ayrıca Göle’nin üzerinde durduğu diğer bir kavram ise zayıf tarihselliktir. Zayıf tarihselliği yaşayanlar ise kendi şimdisinden koparak güçlü Batılı’nın ön gördüğü zamanı yaşayan geçmişle gelecek arasında sıkışıp kalan topluluklardır. Kendi edebiyatına, sanatına, kültürüne sahip olamayan tarihinden uzak toplumlar modernizmin de etkisiyle, sadece kendilerine ait olanı da kendi elleriyle yok etmişler zaman yozlaşması içine girmişlerdir. Bu bağlamda Göle “Batılı olmayan ve “değişim karnavalına” katılamayan toplumlar tarihin ve bilginin sahipliğinden dışlanırlar” ifadesi ile her toplumun modernizme karşı kendini koruyamayacağını, şimdiyi yaşamak yerine Batılı’nın kendine sunduğu “artık zamanlarda” yaşamayı tercih eden toplumların var olma gücünü hiçbir zaman elde edemeyeceğini açıklamaktadır.
Batı modernliği ile gelenekten kopamayan İslami hareket olguları üzerine yapılan açıklamalar da kullanılan teoriler de şöyle bir sonuca varılmıştır: Küresel bir yaşam alanına dönüşen dünyada meydana gelen düşünsel ya da fiziksel olan her olay tüm ülkeleri etkilemekte toplumları ters yüz etmeye tek tipleştirmeye çalışmakta oluşturduğu normları dikte etmeye devam etmektedir. Bunlardan en önemlisi de kuşkusuz modernizimdir. Kendi çelişkileriyle ortaya konan bu program tüm dünyada uygulanmak istenmişse de her toplumun kültürel ve dini inanışlarına göre farklı suretlere bürünmüş kendine bir yaşam alanı yaratmaya çalışmıştır. Türkiye de bu durum kadın ve başörtüsü kavramları üzerinde anlam bulmuş İslam ile modernizim birbirlerinden etkilenerek yeni yaşam alanları düşünce boyutları türetmiştir. Toplumun dinamik yapısı kimi zaman öngörüleri yerle bir etmiş kimi zamansa beklenen kurgulanan gerçekleşmiştir. Türkiye her anlamda değişmiştir ve küresel çevrede gücü ve etkisi arttığı sürece de değişmeye devam edecektir.