• Ekonomik büyüme ve teknolojik değişim, beraberinde büyük iktisatçı Joseph Schumpeter'in deyişiyle "yaratıcı yıkım" getirir. Eskiyi yeniyle değiştirirler. Yeni sektörler kaynakları eskilerden kendilerine doğru çeker. Yeni şirketler işi eskilerinin elinden alır. Yeni teknolojiler mevcut becerileri ve makineleri işe yaramaz hale getirir. Ekonomik büyüme süreci ve dayandığı kapsayıcı kurumlar, siyasi arenada ve piyasada kazananlar olduğu kadar kaybedenler de yaratır. Yaratıcı yıkıma duyulan korku, çoğunlukla kapsayıcı ekonomik ve siyasal kurumlara muhalefetin temelini oluşturur.
  • Sonuç olarak, 15 Temmuz başarısız darbe teşebbüsünden alınacak hayatî derecede mühim dersler bulunmaktadır:

    Birincisi, cemaat ve tarikatlar, basite alınacak bir olgu değildir. Cemaatler, tarikatlar ve dinî organizasyonlar, kendilerine her ne kadar sivil toplum örgütü görüntüsü vermeye çalışsalar da kişi merkezli olmaları, ortak katılımdan yoksun olmaları, devletten bağımsız olmak yerine, devlete muhalif bir tavır takınmaları, bazılarının iktidarı güç kullanarak ele geçirme gayesi gütmesi, ticarî ortaklıklara dönüşmesi ve dinî-ideolojik kalıplar içerisinde faaliyet göstermeleri onların sivil toplum örgütü sayılabilmelerini imkânsız kılmaktadır.Özellikle Türkiye’de tarikatlar ve cemaatler, önderleri veya liderlerinin otoriteleri ve tasallutu altında faaliyet göstermekte ve varlığını bu kişilerle sürdürmektedirler. Diğer taraftan bazılarının dolaylı veya doğrudan siyasetin içinde oldukları, partileştikleri, partilerin potansiyeli ve uydusu hâline geldikleri bilinmektedir. Ayrıca bazı gruplar, bazen iyi niyetli ve insanlara faydalı olmak üzere kendilerine destek veren mensuplarını, müşteri gibi görerek suiistimal etmektedirler. Bazen de, tevhit, ihlâs, tesettür, tekbir ve benzeri kavram, değer ve sembolleri işyeri, dükkân, şirket adı olarak kullanmak suretiyle, onlar üzerinden rant devşirmeğe çalışmaktadırlar.

    İkincisi, milleti kurtaracak olanın yine milletin kendi iradesi olduğu bir kez daha anlaşılmıştır. Türk milleti, bundan önceki ihtilâl ve yahut ihtilâl teşebbüslerinde göstermediği bir tepki göstermiş, iradesini temsil eden Meclis’e sahip çıkmıştır. Böylece millet, İlahî irade ve cüz’i iradenin yanında millî iradenin de savunucusu olmuştur. Artık çağdaş mütekellimler ve sosyal bilimciler, Cumhuriyetin kuruluş yıllarında Türk siyaset felsefesinin anahtar terimi olan bu kavramı, tekrar tartışmak ve tanımlamak zorundadırlar.

    Üçüncüsü, demokrasiyi daha önce küfür olarak görenler, demokrasi nöbeti tutarak önemli bir değişim yaşamışlardır. Toplumların kendi kendisini yönetmesi olarak tanımlanan demokrasi sahiplenilmeğe ve korunmaya değer görülmüştür.

    Dördüncüsü, laikliğin tekrar tartışılmasına ve tanımlanmasına yönelik yeni bir süreç başlamıştır. Bu süreci sekteye uğratmadan devam ettirmek ve kendi değerleriyle uyumlu olabilecek hürriyetçi bir laikliğe nasıl ulaşılacağına dair fikir ve öneriler ortaya koymak toplumun yararına olacaktır.

    Beşincisi, dinî inançlarda körü körüne bağlanmanın ve kutsallaştırılan şahıslara sorgulamadan itaat etmenin nelere mal olduğu görülmüş, bundan kurtulmanın yolu olarak akılcılığın, sorgulamanın, ferdiyet şuurunun ve eleştiri geleneğinin güçlendirilmesi gerektiği anlaşılmıştır. Bu da beraberinde din eğitiminin-öğretiminin sağlıklı zeminlerde yapılması ve programların buna göre düzenlenmesi icap ettiğini göstermiştir.

    Altıncısı ve en önemlisi akla, cüz’i irade ve millî iradeye önem veren Hanefî-Mâturidî anlayış, âdeta yeniden keşfedilmeye başlanmıştır. Bu gelenekten yararlanılacaksa, İmam Ebu Hanife ve İmam Mâturîdî gibi âlimlerin kendi dönemleri için ortaya koydukları fikirler yerine o fikirlere nasıl ve hangi usulle (metodoloji, yöntem) ulaştıklarına yoğunlaşılmalıdır. Böylece “reyci/akılcı” din anlayışı, bireylerin aklını ve zihnini özgürleştirecek, hukukun üstünlüğünü güvence altına alacak, millî iradeyi hâkim kılarak demokrasiyi güçlendirecektir. Aksi takdirde Türkiye Şii-Selefî mezhep çatışması veya Bâtıni-Zâhirî zihniyet kutuplaşması zeminine kayacaktır. Türkiye sahip olduğu toplumsal, dinî ve ahlâkî değerleri güncelleyerek tarihte olduğu gibi bugün de Müslümanlar ve insanlığa umut olacak yeni bir İslâm Medeniyeti’nin inşası için elinden geleni yapmalıdır. Bunun için her şeyden önce dinî ve felsefi alanda toplumsal bir aydınlanma ve yenilenmeye ihtiyaç olduğu unutulmamalıdır.

    Sönmez KUTLU
  • Tarih içinde görülmüştür ki, ne zaman esaslı bir hukuk anlayış ve sistem değişimi
    gerçekleşmiş olsa, bu değişimden önce mutlaka toplumsal bir değişimin varlığı göze çarpmaktadır. Bu değişim süreci içinde ceza uygulaması anlayışı da değişmektedir.
  • Bir insanın kafasının içindeki değişim hızı, kafasının dışındaki değişim hızının gerisinde kalmaya başlamışsa, o kişinin dinozorlaşma süreci başlamış demektir. Düşüncelerinizi sık sık "update" etmeyi alışkanlık haline getirmelisiniz.
  • Kitabı okumayan arkadaşlar benim gibi "spoiler" düşmanı ise lütfen incelemeyi okumayınız (!)

    Ey Harrari !!! Geldiysen kapıya değil kafama üç kere vur...

    Tık... Tık... (...)

    Son vuruşu sanırım Homo Deus ile yapacak. Neyse. "Naçiz'Hane" İncelememize başlayabiliriz.

    Nasıl ki yazar taaaa insanlığın tahmin edilen tarihinden başlayarak günümüze geldiyse ben de incelemeyi en baştan kitabın sonlarına doğru yapmayı görev sayarım. Sayın yazar sadece insanlık tarihinden değil evrenin teorileriyle sabit kara deliğinden bir teleskop yardımıyla dünyadaki küçük canlılara doğru çoooook geniş bir perspektiften bakmış. Dinî tabuları olan ve az buçuk kitap okuyan bir insan dahi Homo Sapiens' i okuduğu zaman yazara kesinlikle kızmayacağını iddia ediyorum. Bir insan düşünün ki insanlık tarihini anlatırken bilime, dine, teknolojiye, sosyolojik evrime ve tarihe değinecek ve duygularını işin içine katmayacak. İşte o kişi Harrari. Yani insan bu kadar mı naif olur. Bu kadar mı "aman inanan insanlar da beni okuyacak" diye düşünüp herkesin anlayacağı bir üslup takınır. Alkıııııış seni seviyoruz Harrari !

    Savaşan İmparatorluklara kızmıyor, kapitalizme kızmıyor, dinlere kızmıyor, yapılan hatalara kızmıyor. "Şunu şöyle yaparsanız küçük dünyamızı kurtarırız" demiyor. Dünyayı birbirlerine sıkı sıkıya bağlı toplumların veya günümüzün bireyselleşmeyi ön plana çıkaran toplumların doğrularını yanlışlarını öne çıkarmıyor. Küçük bir Tanrı' nın insanlara bahşettiği "cüzi iradeyi" nasıl kullandıklarını uzaktan izleyerek müdahele etmeden bakması olarak düşünülebilir Harrari.

    Eleştirdiğim noktaları yok mu? Var. Örneğin; "1789'da Fransız nüfusu, neredeyse bir gecede kralların tanrısal gücü mitine inanmayı bırakıp halkın egemenliği mitine inanmaya başladı." Kısmı... Sayın Harrari Fransız halkı kralların tanrısal gücü mitine inanmayı bırakalı 100 yılı kapsar. 1 gecede inanmayı bırakmadılar...

    Homo Sapiens (günümüz insanları) ' in Homo Erektus, Neandertaller (eski atalarımız)' a göre fiziken güçsüz akılca üstün olduğu yine Homo Sapiens' in bu aklı kullandığı için diğer türleri yok ettiğini ve bunu da dil becerimize bağlaması da hep düşündüğüm bir olaydı. Ve Harrari' nin kaleminden zihnime koca bir fener ışıltısı yayılır... Cümle aynen şöyle "En muhtemel cevap, zaten tartışmanın da hâlâ sürmesini sağlayan şey, Homo sapiens dünyayı, her şeyden önce kendine özgü dili sayesinde fethetti."

    Beni en derinden etkileyen şey ne diye kendime soru soracak olsam...

    Sanırım bir konuyu ele alırken (ister bilimsel bir konu olsun ister arkadaşlar arası sohbet) ortadaki gerçeği "bütün yönleriyle" ele almanın önemi olurdu... Geçen bir yaren bana aynen şöyle dedi "bence Osmanlı' nın çöküşünün temel sebebi..." hoooooop orda bi duuur. Tamam Cumhuriyetçiyiz eyvallah ama öyle Osmanlı' nın çöküşü bir sebebe bağlanacak kadar basit bir olay değil. Ve temellerine dinamit koyup bir anda çökertemezsin. Aynen şöyle der Sayın Harrari "tarihi süreci makro düzeyde anlayabilmek için bireysel hikayeler yerine büyük resmi incelememiz gerekir." (:

    İşte Harrari bana bunu öğretti.

    Geçmişte insanlar daha derli topluydu, aile bağları kuvvetliydi; "nerde o eski bayramlaaaaar" evet! Fakat unuttuğumuz bir şey var. Değişiyoruz! Dönüşüyoruz! Zorundayız!

    Amerika' daki bireysel hayatı eleştirip teknolojilerini kıskanıyorsan kızını da bi zahmet Avrupadaki en iyi Üniversitelere de göndereceksin. Orada kendisini eğitecek, ülkene gelip ülkende o teknolojiyi kendisi üretecek. (Siyasi olayları bir kenara bırakacak olursak.

    Ve itiraf etmeliyim ki Üniveriste okumuş ve okuduğu dört yılın hemen hemen iki buçuk yılını ailesiyle geçirmiş biri olarak sanırım ailemden biraz kopmuş gibiyim. Doğal bir değişim midir bilmiyorum ama daha bireysel yaşıyorum ve bu da beni rahatsız ediyor.

    Daha çok duygusala bağlamamak adına sona gelmek istiyorum ki, "kapitalizm" konusuna değinmeden de edemeyeceğim. Harrari kapitalizmi şöyle özletiyor. Komünizm başarısız oldu. Kapitalizm Adam Smith' in dediği gibi Kazan-Kazan üzerine kurulmuş liberalizmle de geliştirilmiş insanlık tarihinin kaçınılmaz bir sonudur. Kaynaklar her ne kadar sınırlı olsa da insanlık daha uygun maliyetle hammade üretip bunun üstesinden gelecektir. Eğer günümüz teknolojine sahipsek bu kapitalizm sayesindendir. Fakat "karma ekonomiye ne oldu?" derler adama. "Kapitalizm küresel bir sömürü değil miydi?" derler adama ki bu son cümleyi kendisi örneklerle de başka bir kısımda anlatmış. Orda bir çelişki söz konusu sanırım. Ama bu kitabın geri kalan %99 luk güzelliğine saydam bir gölge dahi düşürmüyor.

    Veee bir incelemenin daha sonuna gelinir. Benden bu kadar sayın okurlar.

    ~Kitapla kalın-keyifli okumalar~
  • Kim olduğunu ve nereden geldiğini bilmeyen bir halkı nasıl bir değişim süreci harekete geçirebilir? Eğer kim olduğunu bilmiyorsa, olmaya layık olduğu şeyi nasıl bilir?