• 280 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    20 bölümden oluşan bu kitap, 20 bölümlük bir film gibiydi. (Filmi de var diye duydum.)
    Kitap genel olarak Dorian Gray, Dorian'ın bir portresini çizen aynı zamanda Dorian'ın dostu Basil Hallward, portre aracılığıyla Dorian'la tanışan tabiri caizse Dorian'ın şeytanı Lord Henry karakterlerinden oluşuyor.

    Dorian; Basil'in sanat kaynağı, en güzel eserinin sahibi, genç, soylu bir aileden gelen, görenin dönüp bir daha bakmak isteyeceği güzellikte.
    Lord Henry; kitabın iyi duyguları yok edicisi, hedonist, maddeci, bir o kadar da bencil karakteri. (Bu kadar kötü özelliklerini saydığıma göre kitapta altını çizdiğim yerlerin neredeyse tamamının Lord Henry'e ait olduğunu itiraf edebilirim artık:)
    Basil Hallward; kitabın iyi duygu üreticisi, Dorian'a karşı inanılmaz derecede bağlı ressamımız.

    Dorian Lord Henry'nin zehirli düşüncelerini aldıktan sonra portreyi şu düşüncelerle evine götürür: "Geçen her dakika benden bir şey eksiltirken ona bir şeyler ekliyor... Değişen şu resim olsaydı da ben olduğum gibi kalsaydım(...)" (sayfa 40 )
    Evet dediği gibi de oluyor. Lord Henry tarafından ya da kendi tarafından her zehirlenişinde ve bu zehri etrafa saçışında portreden bir şeyler eksiliyor. Dorian'ın güzelliği, saflığı her geçen gün evin en izbe köşesinde kaybolup gidiyor. Değişimi hızlı bir o kadar da canice olan her zaman genç, güzel kalan Dorian hayatın acılarını zevk alarak, seyirci olarak izliyor. Lord Henry şu an bu yazıyı okusaydı sinsice gülüyor olurdu. Çünkü Dorian'ın değişim sebebi olduğunu bilmek ona zalimce bir zevk veriyordu. Basil'e ise bir o kadar hüzün...
    Dorian ve portresinin her geçen gün değişmesi dışında Oscar Wilde okuyucuların dikkatini birkaç noktaya daha çekmek istemiş: Her güzel iyi midir ya da her çirkin kötü? Günümüz insanlarının ve bu gidişle bir sonraki yüzyılın genelinin güzellik-çirkinlik kavramını iyi ve kötü ile bağdaştırmasını ele alan Wilde; aslında bu durumun her insan için geçerli olduğunu, her insanın içinde maddeci bir yan olduğunu iyiliğin güzellikten geldiğini acımasızca yazmış. Okurken ne kadar katılmak istemeyeceğiniz düşünceler olsa da dünyanın, insanların gerçekleri diyeceksiniz; bu iğrenç düzeni bozmak, gidip Dorian'ın, Henry'nin omzuna dokunup "Bakın kardeşlerim bu işler böyle yürümez. Ruhunuza çeki düzen verin." demek isteyeceksiniz. Ve hiçbir şeyi değiştiremeden kitabı, filmi bitireceksiniz. İyi okumalar
  • Her öğrendiğinizde değişirsiniz. Her düşündüğünüzde değişirsiniz. Değişmeden yaşamamız mümkün değildir ve bu durum özellikle beyniniz ve Zihni’niz için en başta geçerlidir. Duyduğunuz, dokunduğunuz, tattığınız, kokladığınız, gördüğünüz her şey; yaptığınız, düşündüğünüz, hesapladığınız, hayret ettiğiniz, korktuğunuz, sevdiğiniz, nefret ettiğiniz her şey sizi az yahut çok, değiştirir. Ama yaşadığınız deneyimlerim Tutku’yla ilişkisi varsa, yani Tutku’yla yaptığınız bir işten bahsediyorsak o zaman bu değişim çok daha derinlikli ve kalıcı olacaktır.
  • Aristoteles’in madde ve form kuramı, felsefesinin en önemli ve en etkili yönlerinden biridir. Fakat incelikli bir öğreti olduğundan, genellikle iyi anlaşılmaz. Özü itibariyle bu kuram, modern bilimin ilerlemelerinden çok önce, doğal dünyayı açıklamaya yönelik bir girişimdi.
    Aristoteles (MÖ 384-322), dünyanın ‘öz’lerle, yani bitki ve hayvanlar gibi somut bireysel şeylerle dolu olduğunu gördü. Özleri, kurduğumuz cümlelerin özneleri olabilecek türde şeyler gibi düşünebiliriz. Örneğin, Sokrates bir özdür çünkü “Sokrates solgundur.” diyebiliriz. Aristoteles, solgun olma niteliği gibi özlerin belli niteliklerini “ilinek” (araz) olarak adlandırdı. İlinekler, özler hakkında söylediğimiz şeylerdir; genelde cümle içinde sıfat olarak görev yaparlar.
    Bu farklılığı kavramanın diğer yolu, Aristoteles’in ilineksel değişiklik ve özsel değişiklik arasında yaptığı ayrımdan geçer. İlineksel değişikliğin bir örneği, Sokrates’in soluk olmaktan, güneşte biraz zaman geçirdikten sonra bronz rengine dönüşmesidir. Sokrates, yani öz, devam eder ve değişen sadece Sokrates’in ilinekleridir; yani solukluğu ve tenidir. Özsel değişme verilebilecek örnek ise Sokrates’in ölümüdür. Bu durumda, saf bir öz olan Sokrates varoluşun dışına çıkar.
    Bu özsel değişim fikri, bizi, Aristoteles’in madde/form kuramına götürür. Sokrates ölse bile, cesedi var olmaya devam eder. Bir şeyler sürüp gider. Aristoteles, maddeyi ‘özsel değişim yoluyla sürüp giden şey’ olarak tanımlar. Ancak, bir zamanlar çeşitli girift biyolojik süreçler muhteva eden Sokrates’in maddesi, bu süreçleri durdurmuştur. Şimdi ölüdür, maddesi geride kalır ama maddenin formu değişmiştir. Form, Sokrates’in pek çok parçasının birbiriyle nasıl etkileşeceğini belirleyen organizasyonun ve faaliyetin ilkesi olarak tanımlanır.
    Aristoteles, bireysel özlerin madde ve formun birleşimleri olduğu sonucuna vardı. Doğa felsefesi üzerine olan eserlerinde, doğal olayların geniş çeşitliliğini açıklamak için madde/form kuramını kullandı.
  • KATI OLAN HER ŞEY BUHARLAŞIYOR

    Modernizm: ... (modern insanların) modern dünyada sıkıca tutunabilecekleri bir yer bulmak ve kendilerini bu dünyada evde hissetmek için giriştikleri çabalar ...

    Modernizm: ... sürekli değişen bir dünyada kendimizi evimizde hissetmek için yapılan bir mücadele ...

    Modern olmak, bizlere serüven, güç, coşku, gelişme, kendimizi ve dünyayı dönüştürme olankları vaat eden; ama bir yandan da sahip olduğumuz her şeyi, bildiğimiz her şeyi, olduğumuz her şeyi yok etmekle tehdit eden bir ortamda bulmaktır kendimizi. Modern ortamlar ve deneyimler coğrafi ve etnik, sınıfsal ve ulusal, dinsel ve ideolohik sınırların ötesine geçer; modernliğin, bu anlamda insanlığı birleştirdiği söylenebilir. Ama, paradoksal bir birliktir bu, bölünmüşlüğün birliğidir: Bizleri sürekli parçalanma ve yenilenmenin, mücadele ve çelişkinin, belirsizlik ve acının girdabına sürükler. Modern olmak, Marx’ın deyişiyle “katı olan her şeyin buharlaşıp gittiği” bir evrenin parçası olmaktır.
    Kendilerini bu girdabın tam ortasında buluveren insanlar buraya düşen ilk, belki de tek insanın kendileri olduğunu düşünürler; modernlik öncesi bir “Yitik Cennet”e dair sayısız nostaljik mitosu doğuran işte bu duygudur.

    ********************

    Modern hayatın girdabı birçok kaynaktan beslenegelmiştir;
    1. büyük keşifler
    2. sanayileşme
    3. kentleşme
    4. kitle iletişim sistemleri
    5. ulus-devletler
    6. kitlesel toplum hareketleri
    7. kapitalist dünya pazarı

    ********************

    Modernliğin evreleri;
    1. 16.yy-18.yy başları
    2. 1790-19.yy
    3. 20.yy

    ********************

    İnsan, yollar yapmayı sever, bu su götürmez. Ama ... amacına ulaşmak ve inşa ettiği yapıyı tamamlamaktan içgüdüsel olarak duyduğu korku olmasın bunun sebebi?

    Nereden biliyorsunuz, belki de o muazzam yapıyı (modern insan) yalnızca uzaktan seviyor ve yakından bakmak bile istemiyordur. Belki de onu yalnızca inşa etmek istiyor, ama içinde yaşamak istemiyordu.

    ********************

    Modernliğin, her kişi için kapısını açtığı özgürlüğe karşı duyulan yaygın ve sık sık da umarsız korkudan, özgürlükten ne yolla olursa olsun kaçma arzusundan ...

    İnsan için vicdan özgürlüğü kadar çekici, ama o kadar da azap verici bir şey yoktur.

    ********************

    (Modern insanların, kitapların) hepsi de hem bir değişim -kendilerini ve dünyalarını dönüştürme- istemi hem de hayatın parçalanmasının, çözülme ve dağılmasının doğurduğu dehşetin etkisiyle harekete geçiyorlar. Hepsi de “katı olan her şeyin buharlaşıp gittiği” bir dünyada yaşamanın heyecan ve korkusunu biliyorlar.

    Modern olmak, paradoks ve çelişkilerle dolu bir hayat sürdürmek demektir. Çağdaşlık, ortak yaşamları kontrol etme ve çoğu zaman yoketme gücüne sahip devasa bürokratik örgütlerin gölgesi altında yaşamak, ama gene de bu güçlerin karşısına çıkmaktan, dünyayı değiştirmek ve bbizim kılmak için savaşmaktan bir an olsun caymamak demektir. Aynı zamanda hem devrimci hem de muhafazakâr olmak, yeni deneyim ve serüven olanaklarına kucak açmak, ama bir yandan da çoğu modern serüvenin yol açtığı nihilistçe derinlikler karşısında korkuya kapılmak, her şey buhar olup giderken bile gerçek bir şeyler yaratıp onlara tutunmak istemiyle yanıp tutuşmak demektir. Hatta denebilir ki tam anlamıyla modern olmak biraz da antimodern olmak demektir: Dostoyevski’nin zamanından günümüze dek modern dünyanın potansiyellerini kavramak ve kucaklamak, onların doğurduğu kimi ürkütücü gerçeklikler karşısında korku ve tiksintiye kapılmadan mümkün olmamıştır.

    ********************

    Herkes sürekli kendisiyle çelişkide ve her şey saçma ama hiçbir şey çarpıcı değil, çünkü herkes her şeyi kanıksamış. Öyle bir dünya ki bu “iyi, kötü, güzel, çirkin, hakikat, erdem sadece yerel ve sınırlı olarak varoluyor.

    ********************

    Beni etkileyen tüm bu şeyler arasında yüreğimi saran bir tek şey bile yok. Yine de hepsi birden hislerimi sarsıyor; öyle ki ne olduğumu, neye ait olduğumu unutuyorum.

    ********************

    Bu atmosfer -gerginlik ve çalkantı; psişik başdönmesi ve sarhoşluk; deneyim imkanlarının genişlemesi ve ahlakî sınırların, kişisel bağların yok olması, benliğin gelişmesi ve sarsılması; sokak ve ruhta heyular- modern duyarlığın doğduğu atmosferdir.

    ********************

    19.yüzyılın büyük modernistleri bu ortama hızla saldırır, onu yerle bir etmek ya da içten çökertmek için uğraşır dururlar; bir yandan da bunun ortasında kendilerini yurtlarında hissederler. Modernliğin imkanlarına karşı duyarlı, en kökten olumsuzlamalarında bile olumlayıcı, en karanlık ciddiyet ve derinlik anlarında bile ironik ve şendirler.

    19.yüzyıldaki düşünürlerimiz, modern hayatın hem coşkun hayranları hem de düşmanlarıydı. Yorulmak bilmeksizin belirsizlik ve çelişkileriyle boğuşuyorlardı. Kendilerini alaya almaları ve iç gerilimleri, yaratıcı güçlerin en büyük kaynapıydı. 20.yüzyıldaki halefleri ise katı kutupsallıklara ve dümdüz bütüncülleştirmelere yönelir oldular. Modernlik ya körükörüne ve eleştirisiz bir hayranlıkla kucaklandı, ya da eski Yunan Tanrılarının Olimpos’una benzer yeni bir tepeden bakışla ve horgörüyle aşağılandı.


    (19.yy’ın büyük modernistleri;
    1. Marx
    2. Kierkegaard
    3. Whitman
    4. Ibsen
    5. Baudelaire
    6. Melville
    7. Carlyle
    8. Stirner
    9. Rimbaud
    10. Strindberg
    11. Dostoyevski

    20.yy’ın modernistleri;
    1. Grass
    2. Garcia Marquez
    3. Fuentes
    4. Cunningham
    5. Nevelson
    6. di Suvero
    7. Kenzo Tange
    8. Fassbinder
    9. Herzog
    10. Sembene
    11. Robert Wilson
    12. Philip Glass
    13. Richard Foreman
    14. Twyla Tharp
    15. Maxine Hong Kingston)

    ********************

    (Marx:) ... her şey kendi karşıtına gebe görünüyor. İnsan emeğini azaltmak ve verimlendirmek gibi harika bir güç bahşedilmiş olan makinalara aç açına sahip oluyor, onlar için çalışıp duruyoruz.
    Sanatın zaferleri kişiliğin yitirilmesi pahasına elde ediliyor sanki. İnsanlık doğaya hükmettikçe, insan öteki insanlara ya da kendi lanetine köle oluyor.

    Peşlerinde kadim ve hürmete şayan bir önyargılar ve kanaatlar silsilesini sürükleyen tüm durgun, donuk ilişkiler silinip süpürülüyor; yeni ortaya çıkan her şey daha kemikleşemeden miadını dolduruyor. Katı olan her şey buharlaşıp gidiyor, kutsal olan her şey dünyevileşiyor ve en sonunda insanlar hayatlarının gerçek koşullarıyla ve diğer insanlarla ilişkileriyle... yüzleşmeye zorlanıyor.

    ********************

    Böylece ruhun saygınlığı ve hakikat istemine ilişkin Hristiyan idealleri, önünde sonunda bizzat Hristiyanlığı çökertti. Sonuçta ortaya çıkan Nietzsche’nin “tanrının ölümü” ve “nihilizmin yükselişi” diye adlandırdığı travmatik olaylardı. Modern insanoğlu kendini büyük bir değer boşluğu ve yokluğunun, öte yandan da göze çarpar bir imkanlar bolluğunun tam ortasında buldu.

    ********************

    İştahımızı kabartan tek uyarıcı sonsuzluk, ölçüsüzlüktür.

    ********************

    Jackson Pollock, resimlerini seyircilerin içinde kendilerini kaybedeceği (ve tabii ki bulacağı) birer orman gibi tasarlamıştı; ama bizler kendimizi resmin için oturtma; kendimizi çağımızın sanatı ve düşünüşü içinde yer alan, katılan kahramanlar olarak görebilme sanatını tümüyle unuttuk neredeyse. Yüzyılımız göz kamaştırıcı bir modern sanat çıkardı ortaya; ama bizler bu sanatı doğuran modern hayatı nasıl kavrayacağımızı unutmuş gibiyiz.

    ********************

    Bu paradigmaya göre hem Marx hem de Freud miadlarını doldurmuştur: Sadece sınıfsal ve toplumsal mücadeleler değil, psikolojik çatışma ve çelişkiler bile “toptan yönetim” devletince ortadan kaldırılmıştır. Kitlelerin egoları, idleri yoktur, ruhları iç gerilim ve dinamizmden yoksundur. Düşünceleri, ihtiyaçları, hatta düşleri “kendilerine ait değildir”; içsel yaşantıları, ancak ve ancak toplumsal sistemin karşılayabileceği arzuları üretecek şekilde “toptan olarak yöetilmekte”, “programlanmaktadır”. “İnsanlar kendilerine metalarda tanırlar; ruhlarını otomobillerinde, müzik setlerinde, dubleks evlerinde, mutfak araç gereçlerinde bulurlar.

    ********************

    Modernizm, saf, kendine gönderme yapan bir sanat öznesi arayışı idi. Ve hepsi bundan ibaretti: modern sanatın modern toplumsal yaşamla kurabileceği tek uygun ilişki, hiçbir ilişki kurmamasıydı.

    Modern yazar “topluma sırtını döner ve Tarihin ya da toplumsal hayatın süreçlerinden geömeksizin karşılaşır nesneler dünyasıyla. Modernizm, böylece modern sanatçıyı modern hayatın pisliklerinden, bayağılıklarından kurtarmak için yüce bir çaba olarak belirdi. Birçok sanatçı ve yazar -hatta daha çok sayıda sanat ve edebiyat eleştrmeni- mesleklerinin özerkliğini ve vakarını kurtardığı için minnet duydu modernizme.

    Kişisel duygular ve toplumsal ilişkilerin olmadığı bir sanat kısa süre sonra solgun ve ölgün görünmeye başlıyordu. Sunduğu özgürlük, olsa olsa güzel biçimlenmiş, sarılıp sarmalanöış bir mezar taşının özgürlüğüydü.

    ********************

    Modernlik, “bir gelenek yıkma geleneği”, bir “karşıt kültür”, bir “olumsuzlama kültürü” gibi görüldü.

    Değerlerimizin tümünü şiddetle yıkmak istiyor; yok ettiği dünyanın yeniden inşasıyla pek ilgilenmiyordu.

    ********************
  • 132 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10
    Ben kimim Lucas ?
    Üstümden bir savaş ..
    Bir bombardıman ..
    Bir makineli uçak saldırısı ..
    Bir tren geçti ..
    Ve dönüp tekrar sana ..
    Soruyorum..
    tekrar sana Claus? Kimim ben ?
    Ya da sen cevapla K harfli şehirde yaşayan K harfli "Klaus" biriniz yanıt verin ..
    Sen bir yazar oldun,olamadın belki de ?
    Ve diğer sen!!! bir şairsin
    Ve ikiniz adına. .
    Ben sadece bir okuyucu olarak hanginizi savmeliyim? ..

    #SPOİLER

    Şimdi kitabi bitirmiş ve üçlemenin özüne inmiş olarak sakin sakin anlatmak gerekirse ..çok zor
    Ilk iki kitabı bir günde müthiş bir heyecan duygusuyla okudum ..gerçekten uzun zamandır böylesine yüreğimde at koşturan bir hikaye okumamıştım ..

    Müthiş sakin bir kitap..
    .. yazımı o kadar sade o kadar sessiz ki .ben deliriyorum o susuyor ..

    Burada ..
    normal insan yaşamından ,savaşla birlikte gelen değişim ,dağılım ,ölüm ve yıkıma geçiş var ..

    Çocuk istismarının pek çok şekli var ..
    Şiddetin en küçük yaştan başlayarak korunma içgüdüsü altında psikopat davranışlara kadar gitmesi var ..
    Saplantı ,takıntı adına her ne derseniz öldürecek kadar bağlanmak var ..
    Sürekli değişen bir "yalan" fırtınası var ..


    Aslolan bir hikaye var .. evet

    Ama..
    Etrafında milyon tane karakter bozukluğu sergilenen bir zaman dilimi var .. her karakter ayrı bir arıza veriyor ..

    Çünkü geçmiş bitmiş yeni bir dönem başlamış "savaş" adı altında her sey patlayan cam gibi tuzbuz olmuş oysa ki kitapta bir kaç satır hariç "Savaş " yok ...

    Belkide bunların hiç biri bu kitapta yok ..??? Tüm bunları ben uydurdum olamaz mı ???

    Kimsiniz ?

    X' in anne ve babası ..
    Hıımm üzgünüm oğlunuz iki gün önce öldü bayan ..
    Bunu söyleyen bir çocuk ,kendi ailesi onu ziyarete gelmediği için diğer insanlara manevi eziyet ediyor..
    yaftası "kötü"
    Peki gerçekten kötü mü?

    Başka bir örnek ..

    "O kadar çirkindim bir o kadar yalnız .."

    "14 asker ona tecavüz ederek öldürdüğüde. .begenilmenin mutlu maskesi var yüzünde .. deniyor .. annesi söylüyor bunu ..
    Sonra da evi ataşe ver diyor "yakın bizi" birlikte ...
    ..Söylenecek..
    ...hiç bir şey kalmıyor
    artık ..
    okumaya devam etmekten başka bir eylem gelmiyor "okuyucu"nun elinden ..

    Savaş ..bütün yaşamsal normların
    Iyilik kötülük kavramlarının ..
    Zamanın , ahlakın ve duyguların yerinden oynadığı bir cehennem .

    Ve savaş biter bitmez normal hayat yeniden akmaya başlamıyor aksine daha büyük bir varoluş kaosu ..
    Kimlik bunalımı. .
    Travma ..
    Ne ararsan üstüne üstüne geliyor ..

    Lucas ve Clausu ve hatta "Klaus" u uzun süre aklımdan çikaramayacağım sanırım ..onlar benim kütüphanemde yerlerini aldılar bile ..

    Agota Kristof çok okunmayan bir yazar olarak "kalmasın"derim açıkçası ..
    çünkü baştan _en sona kadar okuyucuyu sürekli şaşırtacak kadar iyi yazıyor ..
    Bir kitabı daha var Yky basımı Dün
    onu da okumayı çok isterim aldım listeye ..
    Ayrıca bizde yayınlanmamış üç kitabı daha mevcuttur ..umarım birileri basar ..

    Son söz olarak ..

    Kitabın filmi varmış Selman Ç.
    İzlemeliyiz mi ? Bilemedim :))
    https://youtu.be/a-vlh5WOWwY :))
    Bu güzel kitapları bulup getirdiğin için tekrar teşekkür ederim ..

    Dip not ..
    size henüz kitabın asıl hikayesinden hiç bahsetmedim. .

    Iyi okumalar :)

    .
  • “Her değişim sancılı bir süreçtir. Değişen ile bu değişime tanık olanlar arasında bir tür ebeveyn çocuk ilişkisi yaratır. Geçirdiğin değişimi seyredenler kendi düşüncelerini ve yeni yaratımını özgürce sunduğunda onlardan bağımsız hareket etmiş olmandan ötürü tedirginlik duyarlar."
  • 576 syf.
    ·10/10
    Soffie mi Hilde mi,Alberto Knox mu Alberto Knag mi?Hikayenin sonunda cevabı siz bulacaksınız :)Yazar kurgu içinde kurguyla felsefenin temel prensiplerinden söz etmiş bize.Kronolojik olarak felsefenin önde gelenlerinden ve her dönem değişen felsefe akımlarından bahsetmiş.
    Kitapta ilgimi çeken pek çok şey oldu aslında ama bunlardan iki tanesi en çok ilgimi çekenlerdi.Biri,Aristoteles'in kadına bakış açısı diğeri de Darwinizm(Kendi alanımla ilgili olduğundan belki)
    Aristoteles kadını bir tür eksik kalmış erkek gibi görüyordu.Çocuklara sadece babanın özellikleri geçerdi Aristoteles'e göre.Tabi yaşadığı dönem itibariyle böyle düşünmesi normaldi belkide.Günümüzde bilimsel olarak(en azından )böyle olmadığı biliniyor.Bilakis anne çocuğa embriyo bölünmesi sırasında mitokondrisiyle ve mevcut stoplazamadaki besiniyle enerji sağlar.
    Darwin muhteşem bir adam bana göre;Aynı dönemlerde yaşamış olan Marx' a göre de öyleymiş belli ki büyük yapıtı 'Das Kapital'i Darwin'e adamak istemiş ancak Darwin bunu kabul etmemiş.
    Darwin 'Evrim Teorisi'ni öne süren bilim adamıdır ki 'Evrim Teorisi' ne der;
    Değişen çevre koşullarına uyum sağlayan canlılar ayakta kalır,diğerleri elimine olur.(diğer türleri kast ediyor)Değişim canlıların kodlarının yer aldığı genlerdeki mutasyonlarla olur.Buna 'Doğal Seleksiyon'denir.
    Yine Freud'un 'Bilinçdışı Yaklaşım'ı ortaya atması ve hastalarını bu şekilde tedavi ederek yeni bir tedavi yöntemi geliştirmesi çok güzeldi.
    Ohoooo bunun gibi pek çok düşünür(filozof) ve ortaya attıkları muhteşem fikirler...
    Şöyle bir çıkarımda bulunabilirim;Hangi filozof olursa olsun bulunduğu dönemde ortaya attıkları fikirlerle inanılmaz tepkiler çekmişlerdi.Fikirler temelde varoluşu sorgulama şeklinde olduğundan tepkiler de tabi kilise ve çevresi ya da kökleşmiş,kalıplaşmış fikirlere sahip çevreler tarafından gerçekeleşmiştir.
    Anlatım akıcı ve ilgi uyandırıcı..Felsefeciler bilir bu kitap sıradan okuyucular için 'basic felsefe' niteliğindedir.Ben koyu bir felsefe okuyucusu değilim ancak bu kitaptan büyük keyif aldığımı söyleyebilirim
    Tavsiye ederim..