• Kadınlar gününü yalnızca 8 martta böyle coşkulu kutlayıp gaza gelip diğer tüm günlerde değişen hiçbir şeyin olmaması gerçekten çok ironik.
    Kadın sürücülerin trafikte devamlı tacize uğraması yol vermek zorunda bırakılması, yine çalışma koşullarında kadınların erkeklere nazaran 2.tercih olması, neden mi? Her an hamile kalabilir her an ayrılabilir doğum iznine çıkabilir evliyse zaten idealist değildir gibi yobaz zihniyetler hala varlığını sürdürebiliyor çünkü. Ev kadınlarını yalnızca çocuk doğurmak ve yemek yapmaktan sorumlu olarak görenler hala etrafımızda ne yazık ki... Aman böyle oturma, aman böyle gülme,böyle giyinme,oranı açma,buranı kapama, diyen zihniyetleriniz cinsiyet farketmeksizin değişsede bugünlerin anlamı o zaman tamamlanmış olsa... Bugünün yalnızca kapitalizmin oyuncağı markaların indirim yapacağı günden bir farkı yok bence en azından şuan için öyle ama değişim yine biz kadınların elinde; yetiştireceğimiz çocuklarımızın elinde, çaba sarfettiğimizde değiştirebileceğimiz en azından zihinlerinde bir soru işareti bırakabileceğimiz çevremizin elinde ✊🏻🧠
  • “Duygularımız değişiyor, düşüncelerimiz değişiyor, zevklerimiz, isteklerimiz değişiyor, beklentilerimiz değişiyor.
    Ama değişmeyen bir şey var.

    Galiba hayatla kurabileceğimiz en güvenli ilişki de o soruda saklı.

    Değişmeyen ne?

    Sende ne değişmiyor?

    On üç yaşımda öğrendiğim Valery’nin "Ben sürekli değişiyorum, ben kimim" sorusunun cevabını galiba öğrendim.

    Sende ne değişmiyorsa, sen o’sun...

    Biraz tuhaf, tutkulu bir çocuktum ben. Büyüklerin her duyguyu kendilerine ait sanarak "Çocuktur, çabuk unutur" diye küçümsedikleri o talihsiz dönemlerde bir daha hiç unutmayacağım, içimi yakan aşklar yaşamıştım.

    Uzun süren, beni ketumlaştıran ve yalnızlaştıran aşklar.

    Kimseye anlatmazdım duygularımı.

    Kendi başıma sever, kitaplar okur ve hayaller kurardım.

    Şehrin bir ucundan diğer ucuna tek başıma yürür, yollarda, okuduğum romanlara benzer maceraları sevdiğim kızla aklımdan yaşardım.

    Ortaokulu bitireceğim yıl kapıcının kızına aşık oldum.

    Kapıcı da ailesi de biraz garipti.

    Adam akşamları kafayı çeker, "tabancam tespihim, darağacı salıncağım" diye hiç duymadığım acayip şarkılar söylerdi, ailenin büyük kızını geceleri son model büyük arabalar gelip kapıdan alırdı, benim aşık olduğum küçük kızları ise sadece kendi ailesine değil bütün dünyaya yabancı gibiydi.

    Apartmanın kapısında yan yana oturur konuşurduk.

    Bazı geceler onlar ailece "açık hava" sinemasına giderlerdi, annem benim gitmeme izin vermezdi.

    O zaman dördüncü katın mutfak balkonundan su borularına tutunarak iner, onlarla sinemaya gittikten sonra gene aynı yolla eve dönerdim.

    Bu yaptığım bana çok normal gözükürdü.

    İstediklerimi yapmama engel olmalarından hoşlanmazdım.

    O yıl beni yatılı okula gönderdiler.

    Dünyanın en güzel okullarından birine gidiyordum, hocalar ders saatleri dışında öğrencilerle kantinde çay içip ahbaplık ederler, insan ilişkilerinde bizim çok da alışkın olmadığımız bir özgürlüğün ferahlığını yaşamamızı sağlarlardı, haftanın belli günlerinde harika filmler oynardı okulda, hafta sonları konserler olur, Arnavutköy’deki kız okulunun öğrencileriyle partiler düzenlenirdi.

    Bunların hiçbiri benim umurumda değildi.

    Sevdiğim kızı düşünürdüm ben.

    Derslerde, derslerden sonra yapılan etüdlerde kitaplarımın kenarlarına durmadan sevdiğim kızın adını yazardım.

    O ismi yazabilmek o sırada sahip olduğum tek mutlu özgürlüktü, onun isminin beş harfinin yan yana dizilişi her seferinde aynı heyecanı ve acıyı hissettirirdi bana.

    Yatma saatinden önce bize verilen yarım saatlik boş zamanda, Boğaziçi’nin karanlık sularında biriken, kıçlarında lüks lambaları yanan balıkçı sandallarını seyrederek sevdiğim kızı düşünürdüm.

    Aylarca, aylarca her gün, her saat aynı ismi yazdım kitaplarıma.

    Hep aynı heyecanı duydum.

    Pazar akşamı okula girdiğim andan itibaren haftasonuna, o kızı görmeme kaç saat kaldığını, kaç saatinin uykuda geçeceğini hesap ederdim. Onun isminin yanına kalan saatleri yazardım.

    Bir gün, hiç unutmadığım şaşırtıcı bir şey oldu.

    O ismi yazdım.

    Ve, bir heyecan hissetmedim.

    Neredeyse bir dehşete kapıldığımı hatırlıyorum.

    Bir daha yazdım.

    Hayır, hiçbir şey hissetmiyordum.

    Ne olduğunu bilmediğim bir şey kaybolmuştu.

    Tuhaf bir hafifleme, ağır bir şaşkınlık ve bir sızıyı andıran bir ihanete uğramışlık duygusu belirmişti içimde.

    O kızı sevdiğim ve onu göremediğim için çok acı çekiyordum ama onu sevmekten vazgeçmeyi hiç istememiştim, bir tek gün bile bu aklıma gelmemişti, böyle bir şeyin olabileceğini dahi düşünmemiştim.

    Kendi iradem ve isteğim dışında duygularımın değiştiğini görmek beni çok şaşırtmıştı.

    Daha dün delice sevdiğim kızı bugün sevmiyordum.

    Ben bendim.

    Sevdiğim kız, sevdiğim kızdı.

    Ama onun ismini yazmak artık beni heyecanlandırmıyordu.

    İnsanın değiştiğini ilk kez böylesine açık bir biçimde o gün öğrendim.

    Ve, binlerce yıldan beri insanların ilgisini çeken "değişim" benim de ilgimi çekti.

    Neyin değiştiğini merak ettim.

    Ne değişiyordu, niye değişiyordu, nasıl değişiyordu?

    Uzun zaman bunu düşündüm.

    Kendime ve insanlara olan güvenim epeyce sarsıldı, şu andaki duygularımı bilsem de yarın ne hissedeceğimi bilmiyordum, kendi duygularım benim denetimimde değildi, bana haber vermeden değişebiliyorlar, ben duygularımın değiştiğini bir ismi yazarken öğreniyordum.

    Değiştiğimi bile fark edemiyordum.

    Sanırım, Valery’nin "Ben sürekli değişiyorum, peki ben kimim" sorusunu o günlerde ezberledim.

    Duyguları sürekli değişen milyarlarca insanın o kıpırtılı belirsizlik içinde mutluluğu nasıl yakalayabileceklerini merak etmek beni mutluluktan bile kuşkulandırır hale getirdi.

    Herkes değişiyordu.

    Yıllarca, "Ne değişiyor" sorusunu aklımda taşıyarak yaşadım.

    "Kimse aynı nehirde iki kere yıkanamıyordu", bütün duygular ruhumuzun eninde sonunda bizi terk edecek misafirleriydi, kendimizi tanıyamıyorduk, bunları anlamıştım.

    Ama bütün bu değişimlere, gelip giden duygulara, ruhumuzun öngörülemez salıntılarına rağmen gene de kendimiz olarak kalıyorduk.

    Bizi biz yapan bu değişen duygular değildi, o zaman bizi biz yapan neydi?

    Değişmeyen bir şey olmalıydı.

    Yeni ve cevabı belki de daha zor bir soru buldum.

    Bende değişmeyen nedir?

    İnsanlara da öyle bakmaya başladım.

    Sende değişmeyen nedir?

    Bütün duyguların değiştiğinde, bugün sevdiğini yarın sevmediğinde, bugün ilgisiz olduğuna yarın tutulabildiğinde sende ne "değişmez" olarak kalıyor?

    Bütün bu değişimleri her şeye rağmen senin parçan olarak tutan o değişmeyen şey ne?

    Değişimlerimiz hepimizi birbirimize benzer kılıyor.

    Farklılığı sağlayan, sanırım o değişmeyen parça.

    Hepimizde, parmak izi gibi bizi diğerlerinden ayıran değişmez bir özellik var, ne değişirse değişsin o değişmiyor.

    Ve, bizim kendimizi tanıyabilmemiz için içimizdeki o değişmez özü bulmamız, onu görmemiz, onun adını koymamız gerekiyor.

    Kendimizi kendimizle yüz yüze bırakacak soru bu galiba.

    "Bende ne değişmiyor?"

    Tanımak istediğimiz birine soracağımız soru da bu herhalde.

    "Sende ne değişmez?"

    Hepimizi kendi irademiz dışında güvenilmez kılan bu korkunç değişim depreminde sarılabileceğimiz, güvenebileceğimiz "büyük direk", depreme dayanıklı olan o parçamız.

    Ama o "direğin" çevresinde öylesine kalabalık bir hareket, öylesine büyük bir değişim kasırgası var ki, gözlerimizi karartan bir kum fırtınası gibi bizi kendimize karşı körleştiren o hareketin içinde değişmeyeni görmek o kadar kolay değil.

    Üstelik hepimiz biraz öfkeyle, biraz şaşkınlıkla sadece kendimizdeki ve karşımızdaki değişimleri takip ederken, birden durup "değişmeyene" bakma, onu yakalama alışanlığımız da pek yok.

    Aradığımızı, sandığımız kadar kolay bulamayacağız.

    Duygularımız değişiyor, düşüncelerimiz değişiyor, zevklerimiz, isteklerimiz değişiyor, beklentilerimiz değişiyor.

    Ama değişmeyen bir şey var.

    Galiba hayatla kurabileceğimiz en güvenli ilişki de o soruda saklı.

    Değişmeyen ne?

    Sende ne değişmiyor?

    On üç yaşımda öğrendiğim Valery’nin "Ben sürekli değişiyorum, ben kimim" sorusunun cevabını galiba öğrendim.

    Sende ne değişmiyorsa, sen o’sun...”
  • Sıfır sayısı nasıl keşfedildi ve geleceği onsuz tahmin etmek neden mümkün değil?

    Matematik, bilim ve mühendisliğin temelini oluşturan rakamdır sıfır. Bu güçlü sayı kadar tartışma konusu olan ve mutluluk veren başka bir sayı duymadım. Her şeyden önce bu sayı geleceği tahmin etmemizi sağlar. Ama bunu anlamak ve sıfırın gücünü görmek için önce onun doğuşunu ve verdiği mücadeleyi bilmek gerekir. Sıfırın bu güce ulaşması kolay olmamıştır. Konsept olarak sıfır eski çağlardan beri var olmuştur. Babil tabletlerinde ve Maya yazılarında karşımıza çıkan sıfır o zamanlar mevsimlerin akışı ile ilgili hesaplarda kullanılmış. Eski alimler bir sayının yokluğunu belirtmek için sıfırı kullanmış, tıpkı bizim 101 derken 10'lar basamağında bir değer olmadığını göstermek için kullandığımız gibi.

    Kökeni Hindistan
    Fakat sıfırın tüm matematiksel kapasitesiyle normal bir sayı olarak kabul edilmesi iki bin yıl aldı. Ve bu Hindistan'da gerçekleşti. Matematik konusunda yazan Alex Bellos, Hindistan'ın bu iş için elverişli koşullara sahip olduğunu söylüyor. "Hiçbir şeyin bir şey olduğu fikrinin onların kültüründe zaten köklü bir yeri vardı. Örneğin 'nirvana' bir hiçlik halidir; tüm endişe ve arzularınızdan arınmışsınızdır. Öyleyse hiçliği ifade eden bir sembol neden olmasın?" Bu sembole "şunya" adı verildi. Bugün de bu kelime kavram olarak hiç, sayı olarak sıfır anlamında kullanılır. Bugün kullandığımız diğer bütün sayılar şekil olarak tarih boyunca büyük değişim geçirmiş, sıfır ise her zaman içi boş bir yuvarlak olarak kalmıştır. Babil yazısında herhangi bir sayının olmadığını göstermek için bu sembol kullanılırdı.[/caption] Önceleri sıfırın yuvarlağını hiçliği temsilen bir delik olarak algılıyordum. Fakat Hint mistisizmi bu yuvarlaklığı yaşam döngüsü ya da öbür adıyla "ölümsüzlük kıvrımı" olarak yorumlar. Gökbilimci Brahmagupta sıfırın 7. yüzyılda Hindistan'da yükselişini sağlayan kişi olmuştur. Matematikte 'şunya' sadece herhangi bir basamakta hiçbir şey olmadığını göstermek için kullanılmaz, hesaplarda da onu diğer sayılar gibi kullanabilirsiniz. Onu toplar, çıkarır, çarpabilirsiniz. Bölme biraz sorunludur, ama daha sonra göreceğimiz gibi bu da matematikte başka bir muhteşem alanın açılmasına neden olmuştur.

    Arap sayı sistemi
    Güney Asya'da kendisine yer edinen sıfır oradan Ortadoğu'ya geçti. Buradaki İslam alimleri sıfıra sahip çıkıp bugün kullandığımız Arap sayı sisteminin bir kısmını oluşturdu. (Bazı tarihçiler, sıfırın Hindistan'da ortaya çıkışına gereken önemi atfetmek için bu sayı sisteminin Hint-Arap sistemi olarak adlandırılmasını öneriyor.) Ne var ki bu inanılmaz ruhani ve entelektüel başlangıcın ardından sıfır sıkıntılarla karşılaştı. Hristiyanlığın İslam'a karşı Haçlı Seferleri düzenlediği, Arap fikirlerinin, matematikte bile olsa, yaygın şüphe ve güvensizlikle karşılaştığı bir dönemde Avrupa'ya geçmişti. 1299'da Floransa'da öbür bütün Arap rakamlarıyla birlikte sıfır da yasaklandı. Gerekçe ise sıfırın kolayca dokuza dönüştürülerek rakamların sonuna birkaç sıfır eklenerek fiyat şişirme yoluyla sahtekârlık yapılmasıydı. Üstelik negatif sayılara geçit olduğu için sıfır tehlikeli görülüyordu. Negatif sayılar borç alma ve verme olgusunu meşrulaştırıyordu. Sonunda sıfırın bütün Arap rakamlarıyla birlikte kabul görmesi 15. yüzyılı buldu. O zamanlar İngiltere'deki Oxford Üniversitesi yüzyıllardır eğitim veren bir kurumdu ve matbaa yeni kurulmuştu. Bunların ikisi de sıfırın matematikte bir fikir olarak gelişmesine yardımcı oldu ve bugün kullandığımız birçok bilimsel ve teknolojik yönteme kaynaklık etti.

    Rönesansın tetikleyicisi
    17. yüzyıla gelindiğinde sıfır, Fransız filozof Descartes'ın icat ettiği Kartezyen koordinat sisteminin (okuldaki x ve y grafikleri) temelini oluşturuyordu. Bugün mühendislikten bilgisayar grafiklerine birçok alanda hala bu sistemi kullanıyoruz. Bellos'un çok iyi ifade ettiği gibi, "Rönesans aslında sıfırı içeren Arap sayı sisteminin gelişiyle başlamıştı. Böylece aritmetiğin siyah-beyaz dünyası birden muhteşem renklere bürünmüştü." Fakat Rönesans döneminde sıfır öylesine güç kazanmıştı ki yeni ihtiraslara yol açmıştı. Daha önce sözünü ettiğimiz sıfıra bölünme meselesine gelelim. Sıfırı sıfıra bölme düşüncesi hesabın temelini oluşturur. Hesap matematikte değişimi ifade eder ve gelecekte olabileceklere dair öngörülerde bulunulmasını sağlar. Zamanla değişen bir şeyin grafiği çizilerek belli eğilimler görülebilir ve sonrasına dair tahminlerde bulunulabilir. Hesap, herhangi bir şeyin zamanla gösterdiği değişimi tarif eder, borsanın gidişatından tutun da vücutta ilaç dağılımına kadar… Rakam olarak sıfır konsepti olmadan bunların hiçbiri mümkün değildir. O halde bu içi boş ama güçlü yuvarlağa tarihte ve günümüzde hak ettiği değeri vermek gerekir.

    (Hannah Fry, BBC Türkçe)
  • Çocukluğumun büyük kardeşi olmak istiyorum. Yanında durup başını okşamak. Sonra da geçmeyecek küçüğüm hiç bir acı geçmeyecek; sadece alışacaksın ve öğreneceksin; önce kendin dışında her şey olmayı. Beni bulmak içinse çok çaba harcamalısın. Bulur musun bilmem ama bu çaba değer yaşamaya. Sana güzel şeyler yaşayacaksın diyeceğim elbette ama en çok acıları hatırlayacaksın. Sevinçlerin yüzünde söndüğü her yerde bir çizik olmayacak ama zaman yanığı çizgileri taşıyacak yüzün ve buna da büyümek diyeceksin. En çok resimler seni şaşırtacak mesela bu ben miyim diyeceksin; çünkü aynada değişen yüzüne inanılmaz bir hızda alışacaksın. Bu ben miyim diye aynaya değil de resimlere soracaksın. Alışmayı seveceksin küçüğüm onsuz yaşayamazsın çünkü. Geçip giden hayatı senin bileceksin ve değişim elimde diyeceksin. Her gün yeni bir hayalle konuşacaksın kendinle. Sürekli değişen planlarla. Saatin alarmını ertelemek gibi düşüneceksin yapamadıklarını. Beş dakika daha... Olmayan zamanını harcayıp oyuncak alacaksın, sağlığını harcayıp para alacaksın, yüreğini harcayıp sevdiğini sanacaksın. Hayal kırıklığını tamir edecek bir merci bulamadığında kırıkların kestiği kanayan her yerine “zaman” basmayı öğreneceksin. Hayır demeyi değil de “hayır”lısı demeyi öğreneceksin. Sonra seveceksin bulduğunu sandığın kendini ve kendine iyi bak dediklerinde daha bir sıkı sarılacaksın ona. “Yaşam”la değişen şartlara uyum sağlasa da kendine yabancı bir ben bulacaksın aynada. Baktığında yalan söylemeyi “beyaz” sayacak bu rengi de kutsal bileceksin. Doğarken kanınla kirlettiğin beyaz bezleri saklamıyorlar işte ölürken daha beyaz taze bez sarıyorlar iyi baktığını düşündüğün kendine. Seveceksin elbette ve sevileceksin küçüğüm. Bir tek bundan pişman olmayacaksın; sevginin bir alma işi değilde verme işi olduğunu bildiğinde. Küçüğüm gülümsemeni kaybetme, bazen tek sermayen o olacak; sevinmek için ve bazen de boş vermek için. Eğilip büküleceksin, patronun önünde, kutsal bildiğinin önünde ve içine içine yağacak okların diğerine batırmak yerine. Yine de ben ne dersem diyeyim bir kulağından girip öbüründen çıkacak. Çünkü deneme yanılma yolu dışında asla öğrenemeyeceksin. Sobanın ısısını elin yanınca anlayacaksın yani. Yine de güzeli emin ol yaşamak. Koklamak en sevdiğini mesela, bile bile kandırılmak mesela, gülüp geçmek mesela ve şunu diyebilmek: “size inat varım ve ben benim”. Kendine iyi bak küçüğüm kendin olana kadar.
  • Biz biliyoruz da işine gelmeyen vicdan yoksunları bilmiyor ya da biliyor! Dışardan bakınca güllük gülüstanlık olmuyor "Türkiye karanlığın içinde..

    CHP DEĞİŞİR Mİ ??? 5


    HATIRLA SEVGİLİ 5

    ”TÜRKİYE’Yİ , MUSTAFA KEMAL’İN ÖLÜMÜNDEN SONRA , BUDALA VE APTALLAR YÖNETMEKTEDİR ”

    Bu sözü dünyanın 6 yıl milyonlarca kişinin kanıyla sulanmasına sebep olan ‘’HİTLER’’ söylemiştir ! El hak ! çok da doğru bir sözdür.10 Kasım 1938 den 1950 yılına kadar olan olayları incelerseniz böyle olduğunu açıkça görürsünüz. Hele hele CHP nin 7. Kurultay’ ını meclis tutanaklarından incelediğiniz zaman olayın vahametini göreceksiniz. Kurultayda yapılan konuşmalar 1923 de bağımsızlığını kazanan ve 1938 e kadar da kendi uçağını dahi yapar hale gelen bir ülkenin birden bire nasıl bu hale geldiğini göstermesi açısından bu gün olanları daha iyi analiz etmemizi sağlıyor. CHP deki bu bozulma bizi bu günlere taşımıştır. 2014 teki derlememin bu bölümü dikkat ve önemle okunmalıdır.



    BAŞIMIZA GELENLER -2



    CUMHURİYET HALK PARTİSİ – (ATATÜRK SONRASI)

    İsmet İnönü ve Kemalizm’den Geri Dönüş (1938-1945)

    Metin Aydoğan.



    Cumhuriyet Halk Partisi, 26 Kasım 1938’de ilk kez olağanüstü kurultay topladı. Atatürk on beş gün önce ölmüş, İsmet İnönü Cumhurbaşkanı olmuştu. Başbakan Celal Bayar’ın toplantıya çağırdığı bu Kurultay, İsmet İnönü’yü “milli şef” ve “değişmez genel başkan” tanımlarıyla parti başkanı yaptı. “Milli şef” tanımı Türk siyasi tarihinde ilk kez kullanılıyordu. “Değişmez genel başkanlık” ise daha önce (1927), tinsel (manevi) değeri olan bir saygı sözcüğü olarak yalnızca Atatürk’e verilmişti ve o zaman Tüzük ya da Programa yansıtılmamıştı.1

    Ancak, Atatürk’ün ölümünden hemen sonra toplanan olağanüstü kurultay, “değişmez genel başkanlık” kavramını kabul etti, genel başkanlık seçimini tüzükten çıkardı.2 Böylece Atatürk’te olmayan bir ünvan, İsmet İnönü’ye verilmiş oldu. Bu uygulama, Cumhuriyet Halk Partisi’nin Atatürk’ün yaşamı boyunca ısrarla sürdürdüğü halkçılık anlayışından uzaklaşacağının açık göstergesiydi. CHP, Türk Devrim ilkelerinden geri dönüşe yönelen yeni bir döneme giriyordu.



    Beşinci Kurultay ve Ayıklama (Tasfiye)



    Olağanüstü Kurultay’dan beş ay sonra 29 Mayıs-3 Haziran 1939’da 5.Büyük Kurultay toplandı. Mart 1939’da erken seçime gidilmiş, istifa eden Celal Bayar’ın yerine Refik Saydam Başbakan olmuştu. Yeni Meclis ve yeni hükümette ilgi çekici değişiklikler vardı.

    Kurtuluş Savaşı’ndan beri Atatürk’ün yakın çevresinde bulunan ve on dokuz yıl boyunca üst düzey görevler yüklenmiş olan kimi etkin isimler hükümete alınmadığı gibi milletvekili de yapılmamıştı. Atatürk’ün yakın çalışma arkadaşlarından; kesintisiz 13 yıl Dışişleri Bakanlığı (1925-1938) ve 16 yıl Milletvekilliği (1923-1939) yapan Tevfik Rüştü Aras; kesintisiz 11 yıl İçişleri Bakanlığı (1927-1938) ve 16 yıl Milletvekilliği yapan (1923-1939) Şükrü Kaya; 7 yıl İstiklâl Mahkemesi üyeliği (1920-1927) ve 19 yıl Milletvekilliği yapan (1920-1939) Kılıç Ali (Asaf Kılıç), hükümetten ve Meclis’ten uzaklaştırılan önde gelen kişilerdi.

    Atatürk’e yakın isimler yönetimden uzaklaştırılırken, Terakkiperverciler dahil, Atatürk’e karşı çıkanların hemen tümü önemli görevlere getirildiler. Hükümet üyelerini ve milletvekillerini tek tek İsmet İnönü saptıyordu. Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele, Hüseyin Cahit Yalçın milletvekili yapıldı. Daha sonra, İzmir suikastı davasında hapis cezasına çarptırılan Rauf Orbay’a, Adnan Adıvar’a, aynı davada yargılanan ancak aklanan ve Atatürk’e karşıtlığı açık düşmanlığa vardıran Kazım Karabekir’e etkin görevler verildi. Ali Fuat Cebesoy ve Kazım Karabekir, Meclis Başkanlığı’na dek yükseldiler. Prof.Tarık Zafer Tunaya, 1939 Kurultayını, “Kemalist ideolojinin tartışılmadığı”, bu nedenle “delegelerinin Kemalizmi tam olarak bilmediği” bir “bocalama ve geçiş” Kurultayı olarak tanımlayacaktır.3

    Atatürk döneminde Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği, Milli Eğitim Bakanlığı yapmış ve ilk İnkılap Tarihi derslerini vermiş olan Prof.Hikmet Bayur, Atatürk’ün ölümünden sonraki uygulamalar için şunları söyleyecektir: “Atatürk ölür ölmez Atatürk aleyhine bir cereyan başlatılmıştır. Örneğin Atatürk’e bağlı olan bizleri İnkılap Tarihi derslerinden aldılar; kendi adamlarını koydular. O dönemde Atatürkçülüğü övmek ortadan kalkmıştı.” 4



    Geri Dönüş Uygulamaları



    Atatürk’ün yakın çevresinin yönetimden uzaklaştırılmasıyla başlayan süreç açıkça söylenip yazılmayan ancak uygulamaya sokulan davranışlarla, kapsamlı bir karşıdevrim politikasına dönüştü. Uygulamaların somut sonucu, devlet politikalarında Atatürk ve Atatürk dönemi uygulamalarıyla önce araya mesafe koyma, daha sonra ortadan kaldırma biçiminde gelişti.

    İnönü “milli şef” ti ve her şeyi o belirliyordu. Devlet kadrolarında yükselmek isteyenler, günün gereklerine uyma durumundaydılar. Atatürk’ün yakın çevresi gözden düşmüştü. Pul ve paralardan Atatürk’ün resimleri kaldırılmış, yerine İnönü konmuştu. Dış politikada Batıyla uzlaşma eğilimleri giderek artıyor, laiklik başta olmak üzere altıok’la açıklanan temel ilkelerden ödünler veriliyordu. Falih Rıfkı, ödünler ve CHP konusunda şöyle söyler: “Atatürk’ün CHP’ye bıraktığı gerçek miras devrimleri, devrimlerin ana temeli ise laisizm ve eğitim birliğiydi. CHP yönetimi devrinde (1938-1950 arası y.n.) bu iki temel, derinden sarsılmıştır. CHP, İmam Hatip Okullarına fıkıh dersi koymakla, eğitim birliğini yıkmıştır. O zamanlardan beri CHP, Atatürk’ün değil İnönü’nün Partisidir.” 5



    1938-1950 Dönemi



    1938-1950 yılları arasındaki “milli şef” döneminde CHP, üç büyük ve bir olağanüstü Kurultay gerçekleştirdi. 1950 yılında, yönetimi kendi içinden çıkardığı Demokrat Parti’ye bıraktığında, Türkiye iç ve dış ilişkiler bakımından, Atatürk’ün bıraktığı yerden, amaçladığı hedeflerden çok ayrı bir yerdeydi. İkili ya da çoklu anlaşmalarla tümüyle Batıya bağlanılmış, ulusal sanayi atılımları durdurulmuş, dış borca yönelinmiş ve eğitim başta olmak üzere Cumhuriyet’in temel değerlerinden önemli oranda uzaklaşılmıştı.

    1939’daki 5.Kurultay’da alınan kararların ve yapılan tüzükdeğişikliklerinin belirgin özelliği, Atatürk’ün 1935’te tepki göstererek önlediği, yönetim gücünün kişi elinde toplanması ve katılımcılıktan vazgeçilmesiydi. Bütün güç, “milli şef” İnönü’ün elinde toplanmıştı. Tartışma ya da görüşme gibi kavramlar parti gündeminden çıkmış, Meclis’teki milletvekilleri bir tür onaylayıcılar kümesi durumuna gelmişti. Parti hemen tümüyle hükümetin buyruğuna girmiş, parti ve hükümet uygulamaları arasındaki bağımlılık iyice pekişmişti.6 Parti içinde, “denetleme organı” adı verilen ancak ne işe yaradığı belli olmayan bir “bağımsız küme”oluşturulmuş; “merkeziyetçilik” ve “disiplin” adına parti üye ve yöneticileri üzerindeki baskı arttırılmıştı. Siyasi ilişkiler o denli iç içe girmişti ki, parti genel sekreteri “partiyle hükümet arasındaki bağı geliştirmek için”, Bakanlar Kuruluna katılmaya başlamıştı.7



    Altıncı Kurultay



    8-15 Haziran 1943’te yapılan 6.Kurultay, tek partili dönemin son kurultayıdır ve Dünya Savaşı sürerken yapılmıştır. Tutanakları açıklanmayan bu Kurultay’ın, dıştan görünüş olarak hiçbir yeni yanı yoktu ve sanki tam bir adet yerini bulsun kongresiydi.

    Ancak, içerde yapılan ve Savaş sonrası dönemi ilgilendiren birtakım değerlendirmeler, geleceğin önemli değişiklikler getireceğini gösteriyordu. Programın 6.bölümüne eklenen 38.madde, “2. Dünya Savaşı’ndan sonraki olasılıklar” dan söz ediyor ve “Dünya Savaşı’ndan sonraki dönem, bizim için birkaç kat daha fazla çalışacağımız bir dönem olacaktır” 8 deniliyordu. Bu sözlerin ne anlama geldiği, daha sonra gerçekleştirilen uygulamalar ve açıklamalarla ortaya çıkacaktır. İsmet İnönü’nün “Eğer Rusya gelip aramızdaki anlaşmazlıkları olumlu biçimde çözme teklifinde bulunsa bile, ben Türk siyasetinin Amerikan siyasetiyle el ele gitmesi taraftarıydım” 9 biçimindeki sözleri, “Dünya Savaşı’ndan sonra” hangi yönde “fazla çalışılacağı”nı gösteren, belki de en çarpıcı açıklamalardı.



    “Amerikan Siyasetiyle Elele”

    İsmet İnönü’nün “Amerikan siyasetiyle elele gitme” olarak tanımladığı politik tutum, 1919’da reddedilen ve büyük devlet korumacılığına dayanan mandacılığın anlayış olarak yeniden gündeme getirilmesiydi. Tüm manda ilişkileri gibi, siyasi ve ekonomik ayrıcalıklara (imtiyaz) dayanıyordu.

    Amerikalılar’la ilk ayrıcalık anlaşması, 1 Nisan 1939’da imzalandı. 5 Mayıs 1939’da yürürlüğe giren bu anlaşma imzalandığında, Atatürk’süz yapılan ilk Kurultay’dan yani 1.Olağanüstü Kurultay’dan yalnızca dört ay geçmişti. 1 Nisan anlaşmasıyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Amerika’ya, “gerek ithalat ve ihracatta, gerekse diğer tüm konularda, en ziyade müsaadeye mazhar (en fazla kayırılacak y.n.) ülke statüsü” tanıdı. Amerikan sanayi malları için yüzde 12 ile yüzde 88 arasında değişen oranlarda gümrük indirimleri sağlandı.10

    Amerika Birleşik Devletleri’yle ekonomik anlaşmalar yapılırken, İngiltere ve Fransa’yla siyasi anlaşmalar yapıldı. 12 Mayıs 1939’da İngiltere, 23 Haziran 1939’da da Fransa ile iki ayrı bildirime (deklarasyona) imza atıldı. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu, imza töreninde İngiltere Büyükelçisine, “Türkiye, bütün nüfuzunu Batı devletlerinin hizmetine vermiştir” dedi.11

    Bu iki deklarasyon 19 Ekim 1939’da İngiltere-Fransa-Türkiye arasında,Üçlü İttifak Anlaşması’na dönüştürüldü. Batıya bağımlılığı geliştiren bu tür girişimler, Atatürk döneminde akla bile getirilemeyecek işlerdi. Atatürk, hastalığı ağırlaştığında bile, “Türkiye tarafsız kalmalıdır, herhangi bir ittifak içine girmemelidir” 12 diyor, “İngiltere, Fransa, Amerika ve diğer Batılı devletler ile siyasetimizi çok dikkatli tesbit etmeli ve ilişkilerimizi mesafeli yürütmeye özen göstermeliyiz” 13 diyerek, vasiyet niteliğinde önermelerde bulunuyordu. Ancak, önermeleri dikkate alınmıyor ve sanki o gün bekleniyormuşçasına; ölümünden birkaç ay sonra, onun vermemek için yaşamı boyunca savaştığı ulusal ödünler Batılı büyük devletlere kolayca veriliyordu.



    Çok Partiliğe Geçiş



    İsmet İnönü ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin dış isteğe bağlı olarak giriştiği “çok partili demokrasi” ye geçişin, birçok olumsuz sonucu oldu. Ülke koşullarına uygun düşmeyen ve ivedilikle gerçekleştirilen siyasi değişim, 1938’e dek doğal gelişim çizgisine oturmuş olan siyasi işleyişi önce bozmuş, daha sonra kazanımlarını ortadan kaldırmıştır. Yapılanlar, Türk toplumunun bağımsız yaşama geleneklerine, toplumsal gereksinimlerine ve gelecek yönelişlerine uygun düşmüyordu. Yapılanlarda Batı temel ölçü alındığı için, her şey göstermelik, yapay ve topluma yabancıydı. Bu nedenle de baskıya ve yozlaşmaya dayanıyordu.



    1946-1950 Ödünler Süreci



    Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD önderliğinde kurulmakta olan Yeni Dünya Düzeni’ne, koşulsuz destek verdi. Uluslararası anlaşmaların tümüne, hemen hiç incelemeden imza attı. Siyasi ödünler, kısa bir süre içinde; ekonomiden eğitime, askeri alandan kültüre ve sosyal güvenlikten hukuka dek genişledi.

    Cumhuriyet Halk Partisi’nin başlattığı ödünler süreci, 1950’ye gelindiğinde büyük oranda tamamlanmış, ileri bir aşamaya ulaşmıştı. Düşünsel ve örgütsel yapı olarak temelde CHP’den ayrımı olmayan Demokrat Parti, 1950’de yönetime geldiğinde, dış ilişkiler bakımından tamamlanmış bir süreçle karşılaşmıştı. DP, siyasi istekleriyle tümüyle örtüşen bu süreci daha da geliştirmiş ve Amerika Birleşik Devletleri’ne, “herhangi bir tehdit durumunda” ve “çağrı üzerine” Türkiye’ye askeri müdahalede bulunma yetkisi verme noktasına kadar vardırmıştı.14

    Demokrat Parti’nin içtenlikle katıldığı Batıya bağlanma politikasının temelleri, CHP döneminde atılmış ve bu tutum, partileri de aşarak, yerleşik bir devlet politikası yapılmıştı. İsmet İnönü, bu gerçeği daha sonra açıkça dile getirecek ve kamuoyuna açıklayacaktır. 6 Mayıs 1960’da yabancı gazetecilere yaptığı açıklamada şunları söylemiştir: “Dış siyaset için söyleyeceklerim çok basittir. Batı demokrasileri ile aynı cephede bulunuyoruz. Bu anlayış milletçe kabul edilmiştir. Ve hangi parti iktidara geçerse geçsin, bu devam edecektir.“ 15
  • Yazar: https://1000kitap.com/KadimTataroglu
    Hikaye Adı : SAT Komandosu'nun Günlüğünden Alıntılar...
    Link: #31743274
    Müzik Parçası :The Rain Must Fall

    Günlerden cumartesi yada Pazar olmalıydı. Alışılmışın dışında bir eğitim ve görev verilmişti. Adı eğitim olarak kalmasını yeğlediğim bu görevin insanlık dışına çıkılacağı aklımın ucundan bile geçmiyordu. Öyle ki olan biten olaylarda da bir insanlık eksikliği zaten vardı. Görevimiz de bu insanlık dışı dünyada mazlum insanlara yapılan zalimlik dışı hareketlere bir nebze olsun dur diyebilmek veya en azından bir insanın hayatını kurtarabilmekti.

    Sayfa 6
    Irak'ta özel bir göreve gönderildik. Maksat (...) kişilerin orada yapmış olduğu zalimliğin önüne geçmek ve bir demokratın ve bir ajanımızın gizli tutulduğu bir metruk binanın içerisine tek parça girebilmek ve tutsak alınan iki vatanperver vatandaşımızın sağ salim tek parça halinde çıkartılmasını sağlamaktı.
    Sayfa 8
    Askeri uçakla incirlik üssüne indiğimiz de hareket halinde bir helikopter kalkışa hazır vaziyette bizi bekliyordu. Mangada 9 kişi görev aldık her zaman ki gibi. Fakat bu Manga özellikle farklı yerlerden seçilmiş olmalıydı. Takım arkadaşlarımdan veyahut birlikten tek bir adam bile göremedim. Arkadaşlarımın fiziksel ve ruhsal yapılarına baktığım da belki de en çömez benmişim gibi durmam açıkçası zoruma bile gitmiyordu. Öyle bir ruh hali bizlerde kesinlikle olmazdı. Öyle ki bu güne kadar da olmamıştı. Muhabereyi ben sağlıyordum ve yedek bir muhaberecimiz de halâ hazırda bulunmaktaydı.
    Sayfa 12
    Irak’ın kuzeyinde bir vadinin doğu tarafın da sığ dağlık ve dik yamaçların batıya bakan bir metruk bina diye tabir edeceğim bu mağaranın esasında bir üs diye belirtebileceğim inanılmaz bir gizlilikle korunan bir ülke konumunda olabileceğini kesinlikle ve de bir hayranlıkla belirtmek isterim. Bu bilgi kimden nasıl geldiğini bilmiyorum. Halâ hazır da bir emir verildi ve verilen emirler ne olursa olsun bir komando dahi kalsa içerden esirlerin çıkartılmasıydı. Bütün bilgim bundan ibaret.

    Sayfa 17
    Her bir takım arkadaşın belinde veyahut kaburga bölümünde bir veya iki adet 9mm tabanca, mpt76 serisinden 2 adet tüfek, iki adet mpt55, sanırım bordo bereli 4 veya 5 asker olduğunu tahmin edebildiğimin birinin elinde JMK Bora-12 (1000m) net beste beş yapılmış ve denenmiş bu mükemmel suikast silahının yanı sıra 5.8 mm özel optik ve elektronik özelliğe sahip üç silah, yine uzun namlulu silahlar el bombaları c4 patlayıcılarla tam bir savaş günüydü. İtiraf etmeliyim ki ilk defa heyecan yapmıştım. Korku yoktu cesur askerlerin yanında daha da göğüs kabartıyordum. Farklı bir duyguydu.
    Sayfa21
    Iki gün boyunca izlediğimiz ve aldığımız bir haftalık IHA bilgileri doğrultusunda neredeyse tüm bilgiler tamamdı. Bir farkla. Nöbetçi saatlerinde ya bir oynama ya bir terslik vardı.
    Bunun için kurtarma olayını iki gün daha geriye atmak zorunda kaldık. Bu bize ne kadar zaman kaybettirdi bilemiyorum.

    Sayfa 27
    Sabah saat 02:55 beş dakika sonra nöbetçi değişimi vardı fakat bu değişim gerçekleşmedi. Yarım saat sonra değişen bu gereksiz nöbet değişimi bizim sabrımızı fazlasıyla zorlamıştı. Hava soğuktu ve bulunduğumuz yer fazlasıyla rüzgar alıyordu. Daha fazla zaman kaybetmeden saatin 04:05 gibi harekete geçtik. Telsizden konuşmalarımız neredeyse bir bebek uykusu kadar sessizdi ve bir çıtırtı edebilecek lükse sahip değildik.

    Sayfa 32
    İlk bir kaç nöbetçiyi hakladığımızda geriye en zorlu görevlerden biri olan içeri sızma girişimi vardı fakat nöbetçi sayısı normalden fazla veyahut gözden kaçan sayılar veya gizlenme noktaları termal kameralardan görünmüyor engelleniyor olabilirdi.

    Sayfa 36
    Takım nöbetçilerinin yerini almıştı yeni nöbetçilerin yer değişme zamanı hızla kısalıyordu. Tahmini bir değişiklik olmaz ise eğer yirmi dört dakikamız vardı eğer sirenler çığlık atmaya başlamazlarsa.
    Sayfa 41
    Sirenleri susturmak için elektronik devreleri ortadan kaldırmak için bir takım arkadaşımızı gönüllü seçtik. Benim olmamam büyük talihsizlik oldu. Bu zevkten tamamıyla yoksun kaldım.
    Sayfa 47
    İçeriye beklendiğinden daha kısa zamanda ve sessizce sızdık. En büyük problem ise şu olmadı binanın yada mağara diyelim biz buna daha yerin kaç kat altında olduğu konusunda şüphelerimizdi.
    Sayfa 54
    İki kat aşağıya inerken 29 nöbetçiyi daha geçmemiz on dakikalık bir kayıp vermiştik yada on iki dakika. En azından burası dışarıya nazaran daha sıcaktı.
    Sayfa 57
    Esirleri iki ayrı odada tutuyorlardı. Neredeyse biri diğerine ters iki ayrı koridorda yer alıyordu ve durumları hiç iç açıcı değildi. Nöbet değişimine bir kaç dakika vardı. Nöbetçilerin 1500 metre ileride ki ayrı bir karargahtan geldiğini düşünüyorduk. Tabi ki böyle bir şey olmuyordu bu konuda çok yanılmıştık. Ya istihbarat yanlış bilgi verilmişti veyahut gözden bir şeyler kaçmıştı.
    Sayfa 61
    Bulunduğumuz yerde iki ayrı gizli geçit vardı. Ve bir bölümü nöbetçilerin bulunduğu alan bir bölümü gıda, revir, mühimmat olarak kullanılıyor. Eğer başka bir oda yok ise şuan ki bulunduğumuz nokta esir saklama, konuşturma ve işkence odaları olarak özel hazırlanmış mekanları barındırıyordu. Ve gerçekten çok ağır kokuyor diyebilirim. Bunun için iki defa midem kalktı ve kusmuğumu gerisin geri yutmak zorunda kaldım.
    Sayfa 66
    Harabeden çıkarken diplomatın durumu iyi değildi, kaçmaması için ayaklarının altları taşla derisi soyulmuş ve sanırım birde diz kapağına hasar verilmişti. Yedi numaralı asker çantasını bana verip adamı sırtlanması belki ona kolay gelmişti fakat benim yüküm iki katına çoktan çıkmıştı bile. Ama şikayet olsun diye söylemiyorum. O gün o yük benim kendimle gurur duyduğum anlardan biriydi. Bunu itiraf edebilirim.
    Sayfa 71
    Ajan olan Lili ki bana isminin bu olduğu söylendi. Rus bir hatundu ve isminin Lili olması bana biraz komikçe gelmişti o an, ve neden böyle bir isim kullanır ki bir insan diye merak etmedim değil. Lakin hakiki Türk vatandaşıydı, Sanırım ona verilen bir takma isimdi. Bir kadın olmasına rağmen güçlü bir fiziğe sahipti ince olmasına rağmen. Yalnız omuzları fazlaca genişti.
    Sayfa 77
    Lili konuşmamak için kendinden çok şey kaybetmişti bunun farkındaydım tamamen bitap düşmüş ve dizlerinde can kalmamıştı. Neredeyse ruhuna bile işkence yapılmıştı. Belki bir diplomat gibi ayakları yarılamamıştı kanımca bir kadına yapılacak en büyük acılar yaşatılmıştı belki de.
    Sayfa 79
    Her şeyimizi alıp çıktıktan sonra içeriye 8 ya da 10 km kadar yürüdük tamamen bir fiziksel güç gerektiriyordu. Çıkarken bir asker omuzundan yaralanmıştı. Kurtarmış olduğumuz esirleri değişmeli olarak kilometrelerce taşıdık. Buluşma yerine kadar hiç bir problem yoktu. Helikopterlerin inmesine yakın şiddetli bir çatışmaya maruz kaldık. Halâ hazırda bekletilen F16ların 5-10 dakika içerisin müdahale etmesi bizim ölümden dönüşümüzün tek sebebiydi mutlak!. Ölmekten korktuğumuz için değil, görev başarısız kılınacağı aşîkardı. Şehit olmak bir onurdu ve Peygamber ocağın da bir mevki/mertebe bize koca bir mutluluk olurdu.
    Sayfa 81
    Belki de hayatım boyunca unutamayacağım en güzel ve sert operasyonlardan biriydi bu. Tabii Çin de ki gizli operasyon hariç. Hiç kayıp vermeden döndüğümüz bu yol benim ve takım arkadaşlarımın mutlu gülücükleri ve bir kaç türkü ile helikopteri şenlendirmesi hem yorgunluğumuzu hem de helikopterin o gürültülü sesini fazlasıyla bastırmıştı. Bu operasyonun bizde ki en büyük şansımızın nöbet değişimlerinde ki düzensizlikleri olmuştu.
  • “Çocukluğumun büyük kardeşi olmak istiyorum. Yanında durup başını okşamak. Sonra da geçmeyecek küçüğüm hiç bir acı geçmeyecek; sadece alışacaksın ve öğreneceksin; önce kendin dışında her şey olmayı. Beni bulmak içinse çok çaba harcamalısın. Bulur musun bilmem ama bu çaba değer yaşamaya. Sana güzel şeyler yaşayacaksın diyeceğim elbette ama en çok acıları hatırlayacaksın. Sevinçlerin yüzünde söndüğü her yerde bir çizik olmayacak ama zaman yanığı çizgileri taşıyacak yüzün ve buna da büyümek diyeceksin. En çok resimler seni şaşırtacak mesela bu ben miyim diyeceksin; çünkü aynada değişen yüzüne inanılmaz bir hızda alışacaksın. Bu ben miyim diye aynaya değil de resimlere soracaksın. Alışmayı seveceksin küçüğüm onsuz yaşayamazsın çünkü. Geçip giden hayatı senin bileceksin ve değişim elimde diyeceksin. Her gün yeni bir hayalle konuşacaksın kendinle. Sürekli değişen planlarla. Saatin alarmını ertelemek gibi düşüneceksin yapamadıklarını. Beş dakika daha... Olmayan zamanını harcayıp oyuncak alacaksın, sağlığını harcayıp para alacaksın, yüreğini harcayıp sevdiğini sanacaksın. Hayal kırıklığını tamir edecek bir merci bulamadığında kırıkların kestiği kanayan her yerine “zaman” basmayı öğreneceksin. Hayır demeyi değil de “hayır”lısı demeyi öğreneceksin. Sonra seveceksin bulduğunu sandığın kendini ve kendine iyi bak dediklerinde daha bir sıkı sarılacaksın ona. “Yaşam”la değişen şartlara uyum sağlasa da kendine yabancı bir ben bulacaksın aynada. Baktığında yalan söylemeyi “beyaz” sayacak bu rengi de kutsal bileceksin. Doğarken kanınla kirlettiğin beyaz bezleri saklamıyorlar işte ölürken daha beyaz taze bez sarıyorlar iyi baktığını düşündüğün kendine. Seveceksin elbette ve sevileceksin küçüğüm. Bir tek bundan pişman olmayacaksın; sevginin bir alma işi değilde verme işi olduğunu bildiğinde. Küçüğüm gülümsemeni kaybetme, bazen tek sermayen o olacak; sevinmek için ve bazen de boş vermek için. Eğilip büküleceksin, patronun önünde, kutsal bildiğinin önünde ve içine içine yağacak okların diğerine batırmak yerine. Yine de ben ne dersem diyeyim bir kulağından girip öbüründen çıkacak. Çünkü deneme yanılma yolu dışında asla öğrenemeyeceksin. Sobanın ısısını elin yanınca anlayacaksın yani. Yine de güzeli emin ol yaşamak. Koklamak en sevdiğini mesela, bile bile kandırılmak mesela, gülüp geçmek mesela ve şunu diyebilmek: “size inat varım ve ben benim”. Kendine iyi bak küçüğüm kendin olana kadar.”
  • 4-Yanni-The Rain Must Fall - https://www.youtube.com/watch?v=Iq3zo432sAU

    SAT Komandosu’nun Günlüğü

    Günlerden cumartesi yada Pazar olmalıydı. Alışılmışın dışında bir eğitim ve görev verilmişti. Adı eğitim olarak kalmasını yeğlediğim bu görevin insanlık dışına çıkılacağı aklımın ucundan bile geçmiyordu. Öyle ki olan biten olaylarda da bir insanlık eksikliği zaten vardı. Görevimiz de bu insanlık dışı dünyada mazlum insanlara yapılan zalimlik dışı hareketlere bir nebze olsun dur diyebilmek veya en azından bir insanın hayatını kurtarabilmekti.

    Sayfa 6
    Irak'ta özel bir göreve gönderildik. Maksat (...) kişilerin orada yapmış olduğu zalimliğin önüne geçmek ve bir demokratın ve bir ajanımızın gizli tutulduğu bir metruk binanın içerisine tek parça girebilmek ve tutsak alınan iki vatanperver vatandaşımızın sağ salim tek parça halinde çıkartılmasını sağlamaktı.
    Sayfa 8
    Askeri uçakla incirlik üssüne indiğimiz de hareket halinde bir helikopter kalkışa hazır vaziyette bizi bekliyordu. Mangada 9 kişi görev aldık her zaman ki gibi. Fakat bu Manga özellikle farklı yerlerden seçilmiş olmalıydı. Takım arkadaşlarımdan veyahut birlikten tek bir adam bile göremedim. Arkadaşlarımın fiziksel ve ruhsal yapılarına baktığım da belki de en çömez benmişim gibi durmam açıkçası zoruma bile gitmiyordu. Öyle bir ruh hali bizlerde kesinlikle olmazdı. Öyle ki bu güne kadar da olmamıştı. Muhabereyi ben sağlıyordum ve yedek bir muhaberecimiz de halâ hazırda bulunmaktaydı.
    Sayfa 12
    Irak’ın kuzeyinde bir vadinin doğu tarafın da sığ dağlık ve dik yamaçların batıya bakan bir metruk bina diye tabir edeceğim bu mağaranın esasında bir üs diye belirtebileceğim inanılmaz bir gizlilikle korunan bir ülke konumunda olabileceğini kesinlikle ve de bir hayranlıkla belirtmek isterim. Bu bilgi kimden nasıl geldiğini bilmiyorum. Halâ hazır da bir emir verildi ve verilen emirler ne olursa olsun bir komando dahi kalsa içerden esirlerin çıkartılmasıydı. Bütün bilgim bundan ibaret.

    Sayfa 17
    Her bir takım arkadaşın belinde veyahut kaburga bölümünde bir veya iki adet 9mm tabanca, mpt76 serisinden 2 adet tüfek, iki adet mpt55, sanırım bordo bereli 4 veya 5 asker olduğunu tahmin edebildiğimin birinin elinde JMK Bora-12 (1000m) net beste beş yapılmış ve denenmiş bu mükemmel suikast silahının yanı sıra 5.8 mm özel optik ve elektronik özelliğe sahip üç silah, yine uzun namlulu silahlar el bombaları c4 patlayıcılarla tam bir savaş günüydü. İtiraf etmeliyim ki ilk defa heyecan yapmıştım. Korku yoktu cesur askerlerin yanında daha da göğüs kabartıyordum. Farklı bir duyguydu.
    Sayfa21
    Iki gün boyunca izlediğimiz ve aldığımız bir haftalık IHA bilgileri doğrultusunda neredeyse tüm bilgiler tamamdı. Bir farkla. Nöbetçi saatlerinde ya bir oynama ya bir terslik vardı.
    Bunun için kurtarma olayını iki gün daha geriye atmak zorunda kaldık. Bu bize ne kadar zaman kaybettirdi bilemiyorum.

    Sayfa 27
    Sabah saat 02:55 beş dakika sonra nöbetçi değişimi vardı fakat bu değişim gerçekleşmedi. Yarım saat sonra değişen bu gereksiz nöbet değişimi bizim sabrımızı fazlasıyla zorlamıştı. Hava soğuktu ve bulunduğumuz yer fazlasıyla rüzgar alıyordu. Daha fazla zaman kaybetmeden saatin 04:05 gibi harekete geçtik. Telsizden konuşmalarımız neredeyse bir bebek uykusu kadar sessizdi ve bir çıtırtı edebilecek lükse sahip değildik.

    Sayfa 32
    İlk bir kaç nöbetçiyi hakladığımızda geriye en zorlu görevlerden biri olan içeri sızma girişimi vardı fakat nöbetçi sayısı normalden fazla veyahut gözden kaçan sayılar veya gizlenme noktaları termal kameralardan görünmüyor engelleniyor olabilirdi.

    Sayfa 36
    Takım nöbetçilerinin yerini almıştı yeni nöbetçilerin yer değişme zamanı hızla kısalıyordu. Tahmini bir değişiklik olmaz ise eğer yirmi dört dakikamız vardı eğer sirenler çığlık atmaya başlamazlarsa.
    Sayfa 41
    Sirenleri susturmak için elektronik devreleri ortadan kaldırmak için bir takım arkadaşımızı gönüllü seçtik. Benim olmamam büyük talihsizlik oldu. Bu zevkten tamamıyla yoksun kaldım.
    Sayfa 47
    İçeriye beklendiğinden daha kısa zamanda ve sessizce sızdık. En büyük problem ise şu olmadı binanın yada mağara diyelim biz buna daha yerin kaç kat altında olduğu konusunda şüphelerimizdi.
    Sayfa 54
    İki kat aşağıya inerken 29 nöbetçiyi daha geçmemiz on dakikalık bir kayıp vermiştik yada on iki dakika. En azından burası dışarıya nazaran daha sıcaktı.
    Sayfa 57
    Esirleri iki ayrı odada tutuyorlardı. Neredeyse biri diğerine ters iki ayrı koridorda yer alıyordu ve durumları hiç iç açıcı değildi. Nöbet değişimine bir kaç dakika vardı. Nöbetçilerin 1500 metre ileride ki ayrı bir karargahtan geldiğini düşünüyorduk. Tabi ki böyle bir şey olmuyordu bu konuda çok yanılmıştık. Ya istihbarat yanlış bilgi verilmişti veyahut gözden bir şeyler kaçmıştı.
    Sayfa 61
    Bulunduğumuz yerde iki ayrı gizli geçit vardı. Ve bir bölümü nöbetçilerin bulunduğu alan bir bölümü gıda, revir, mühimmat olarak kullanılıyor. Eğer başka bir oda yok ise şuan ki bulunduğumuz nokta esir saklama, konuşturma ve işkence odaları olarak özel hazırlanmış mekanları barındırıyordu. Ve gerçekten çok ağır kokuyor diyebilirim. Bunun için iki defa midem kalktı ve kusmuğumu gerisin geri yutmak zorunda kaldım.
    Sayfa 66
    Harabeden çıkarken diplomatın durumu iyi değildi, kaçmaması için ayaklarının altları taşla derisi soyulmuş ve sanırım birde diz kapağına hasar verilmişti. Yedi numaralı asker çantasını bana verip adamı sırtlanması belki ona kolay gelmişti fakat benim yüküm iki katına çoktan çıkmıştı bile. Ama şikayet olsun diye söylemiyorum. O gün o yük benim kendimle gurur duyduğum anlardan biriydi. Bunu itiraf edebilirim.
    Sayfa 71
    Ajan olan Lili ki bana isminin bu olduğu söylendi. Rus bir hatundu ve isminin Lili olması bana biraz komikçe gelmişti o an, ve neden böyle bir isim kullanır ki bir insan diye merak etmedim değil. Lakin hakiki Türk vatandaşıydı, Sanırım ona verilen bir takma isimdi. Bir kadın olmasına rağmen güçlü bir fiziğe sahipti ince olmasına rağmen. Yalnız omuzları fazlaca genişti.
    Sayfa 77
    Lili konuşmamak için kendinden çok şey kaybetmişti bunun farkındaydım tamamen bitap düşmüş ve dizlerinde can kalmamıştı. Neredeyse ruhuna bile işkence yapılmıştı. Belki bir diplomat gibi ayakları yarılamamıştı kanımca bir kadına yapılacak en büyük acılar yaşatılmıştı belki de.
    Sayfa 79
    Her şeyimizi alıp çıktıktan sonra içeriye 8 ya da 10 km kadar yürüdük tamamen bir fiziksel güç gerektiriyordu. Çıkarken bir asker omuzundan yaralanmıştı. Kurtarmış olduğumuz esirleri değişmeli olarak kilometrelerce taşıdık. Buluşma yerine kadar hiç bir problem yoktu. Helikopterlerin inmesine yakın şiddetli bir çatışmaya maruz kaldık. Halâ hazırda bekletilen F16ların 5-10 dakika içerisin müdahale etmesi bizim ölümden dönüşümüzün tek sebebiydi mutlak!. Ölmekten korktuğumuz için değil, görev başarısız kılınacağı aşîkardı. Şehit olmak bir onurdu ve Peygamber ocağın da bir mevki/mertebe bize koca bir mutluluk olurdu.
    Sayfa 81
    Belki de hayatım boyunca unutamayacağım en güzel ve sert operasyonlardan biriydi bu. Tabii Çin de ki gizli operasyon hariç. Hiç kayıp vermeden döndüğümüz bu yol benim ve takım arkadaşlarımın mutlu gülücükleri ve bir kaç türkü ile helikopteri şenlendirmesi hem yorgunluğumuzu hem de helikopterin o gürültülü sesini fazlasıyla bastırmıştı. Bu operasyonun bizde ki en büyük şansımızın nöbet değişimlerinde ki düzensizlikleri olmuştu.
    Kadim TATAROĞLU
    Sevgi ve saygılarımla...
  • İnsan, kendi kendisinin yazarıdır. İnsanın yapabileceği en kötü şey kendi potansiyelini kullanmaması, kendini gerçekleştirmemesidir. “Kendimiz için bir at sineği olabilmek”, kendimizden başlayıp yine kendimize süren yolculuğumuzun kendini tanıyabilmek için önemli bir aracıdır. Kendini tanımanın sonu ise yoktur. Bireyin bu yoldaki arayışı her daim sürer. Değişim, dönüşüm yaşam boyu sürdüğünden, hiç bir zaman kendimizi tam anlamıyla tanıyamayız. Sokrates’in dediği gibi; “Bir insanın kendini tanıma uğraşı, ömür boyu devam eder.” Sokrates’in öğretisi “Kendini bil” derken kişinin gözlerini ve vicdanını içe doğru bakışla yolculuğa çıkarmak ister. Sokrates, “Kendilerini Bil”meleri için insanların önce kendi hayatlarını incelemelerini tavsiye eder. Kendi ile objektif hesaplaşmak budur. Sokrates: “Üzerinde kafa yorulmamış yaşam yaşamaya değer değildir.” der. Yaşam yolculuğumuzda kendimiz olabilmeyi seçmek ve yolumuzu kendimiz çizebilmek, önemlidir. Bilinçli, farkında, ne yaptığını, niye yaptığını bilen “Gerçek İnsan” sürekli öğrenen, değişen, yenilenen ve gelişen bir varlıktır. Onun kendini tanıma serüveni çok meşakkatli ancak bir o kadar da keyifli ve heyecan verici bir serüvendir.

    Sokrates köle gibi yaşamaktansa; sürü gibi davranmaktansa ölmeyi tercih eder. Her adam gibi adam, Sokrates’in seçtiği yolu seçecektir böylelikle vakti zamanı geldiğinde tabuta girmenin yanında ansiklopedilere de altın harflerle tarihe not düşerek gireceklerdir. Zen geleneğinde bir söz vardır: “Ölmeden önce öl, böylece öldüğünde, hâlâ yaşayabilirsin.”

    Sokrates şöyle diyor: “En asıl tapınma, kendini elinden geldiği kadar iyi ve adil yapmaktır.’’
    “Kimseye hiçbir şey öğretemem, sadece onların düşünmelerini sağlayabilirim.”