• Sabah kalktığınızda, uyumadan önceki sizle karşılaşmadığınızı düşünün. Uykulu uykulu , bunun bir rüya - belki de kabus demek daha iyi olur- olduğunu düşünürsünüz ilk önce. Peki ya bu bir rüya değil gerçekse? Işte Kafka ve bir çıkmazın içine attığı Dönüşüm kitabı bu tür bir konuda bizlere sesleniyor. Bu dönüşümün sizde ve çevrenizdeki yansımaları sizleri nasıl etkiler? Aslında bir böceğe dönüşmek değildir mesele. Asıl anlatılmak istenen değişimin neleri getirdiği ve neler götürdüğüdür. Bakalım sizler neleri kaybedip neleri kazanacaksınız değişimlerinizde. Iyi okumalar.
  • Yirmi sekiz yaşındaydı. Yaklaşık yüz elli adet antidepresan, elli adet uyku ilacı alarak intihara teşebbüs etti. Hastaneye kaldırdılar. İki gün sonra ayağa kalktı. Gece ikide usulca, kimse görmeden hastanenin pis, köhne tuvaletine giderek kendini o pis, köhne tuvaletin kapısına ayakkabı bağcıklarıyla astı. Yirmi sekiz yaşındaydı.

    Nedense içime en çok dokunan ölümlerden biridir Sarah Kane’inki. Kutu kutu ilaç içtikten sonra kaldırıldığı hastanede biraz güç toplar toplamaz kendisini pis bir tuvalette, üstelik bulabildiği tek şey olan ayakkabı bağcıklarıyla öldürmesinden değil sadece, Kane’in yıllar süren yardım çağrısına dünya olarak hepimizin sessiz kalmasından, onu göz göre göre ölüme yollamış olmamızdan dolayı. Gerçek şu ki intihar edeceğini intihar etmeden önce bir şekilde söylemeyen hiç kimse, ama hiç kimse yoktur. Hepimiz oradaydık ama hiçbirimiz Kane’i duymadık.

    Kane, tuttuğu günlüklere intihar etmeden önce müteaddit kere “Bu dünyada beni hiç kimse sevmiyor… Bu dünyada beni hiç kimse sevmiyor… Bu dünyada beni hiç kimse sevmiyor…” yazmıştı. İşin kötüsü haklıydı da. Muhtemel ki Kane’e rastlamış olsak biz de çok sevmeyecektik onu. Bu yüzden, ne zaman çok sevmediğim biriyle karşılaşsam Sarah Kane gelir aklıma. Birini sevemiyorsam bu, Sarah Kane’i ölüme göndermemizde kendi adıma olan payımdır. Sevmediğimiz her insan potansiyel bir Kane’dir çünkü.

    Sarah Kane’in pek sevilmeyen bir insan olduğu için mi ağır depresyonda olduğu, yoksa ağır depresyonda olduğu için mi pek sevilmeyen bir insan olduğu, tavuk ve yumurta ilişkisi gibi, içinden çıkması zor bir konu. Nitekim, pek de sevimli olmayan kimselerin biz onlara sevgi gösterdikçe kendiliklerinden, sevilecek kişilere dönüşmesi ilginçtir. Birinin sevimsiz davranışını da “Beni sevin! Sevginize çok ihtiyacım var!” yönünde bir yardım çağrısı olarak okumaya meyilliyimdir hep. Sevgiye en çok ihtiyacı olanlar, sevilmesi en zor olanlar.

    Sarah Kane öldüğünde geride beş tiyatro oyunu ile bir film senaryosu bırakmıştı. Ölmeden kısa bir süre önce tamamladığı 4:48 Psychosis oyunu, henüz hiçbir yerde oynanmamıştı. Sarah Kane’in arkadaşı da olan oyun yazarı David Greig, oyun için yazdığı bir önsözde, 4:48 Psychosis‘in, yazarının ölümünden sonra oynanacağı neredeyse kesin şekilde bilinerek yazıldığı açık bir oyun olduğunu söyler. Oyunun konusu klinik depresyon, çok ağır gelen bir acı, kendine zarar verme ve intihara dair düşüncelerdir ki bunlar o sırada yazar Kane’in bizzat yaşamakta olduğu şeylerdir. Bu nedenle oyunu Kane’in kişisel hayatının realitesinden ayırmak güçleşir. Nitekim Michael Billington The Guardian gazetesinde oyunu “75 dakikalık bir intihar notu” olarak nitelemiştir.

    Oyunun biçimi de, içeriği olan psikozun somut haldeki ifadesidir. Türkçe’ye “4:48 Psikozu” olarak çevirebileceğimiz 4:48 Psychosis, bildiğimiz tiyatro kalıplarının dışına çıkar. Karakter veya karakterlere dair hiçbir bilgi, oyunun ne şekilde sahnelenebileceğine ilişkin hiçbir ipucu yoktur. Zihinsel ve ruhsal karmaşayı, anarşiyi ifade eden “psikoz”, oyunun metninde de biçimsel bir karmaşa ve anarşi üzerinden verilir. Kimliğine ilişkin hiçbir şey bilmediğimiz, boşluktan, karanlıktan gelen bir sestir bizimle konuşan. Rastgele numaraları rastgele serpiştirilmiş halde buluruz sayfalarda. Diyalog ya da konu bütünlüğü, anlam birliği, okuyucunun hazır bir çerçeve içine yerleştirebileceği olay düzeni yoktur. Psikotik bir zihnin karmaşasıdır metinden çıkan. Kocaman bir boşluktan, derin bir karanlıktan çıkıp gelerek dört bir yana dağılırlar, bazen adeta hücum ederler. İçinden çıktıkları boşluk ve karanlığa dair bazı hislerimiz oluşur, nereye gittiklerini ise bilmeyiz. Metinden çıkanların nereye gittiğini sanki Kane’in oyunu yazdıktan hemen sonraki intiharı belirlemiş, oyunu bir anlamda bu ölüm ve şekli bütünlemiştir.

    Başka bir deyişle, 4:48 Psychosis oyununa hayat veren, Sarah Kane’in ölümü biraz da. Çok derin bir yaşama sancısı ve ölüm arzusu dışında her şeyi belirsiz olan bu oyunu, Sarah Kane’in intiharı canlandırıyor, Sarah Kane’in hayatından ziyade ölümü hayat veriyor ona. Oyunun somut, bağımsız metni, bu nedenle ilginç bir ayrımın ortasında durmakta. Yazarı hayattayken, oyunu ölü; yazarının ölümüyle birlikte oyunu değişik bir biçimde hayata kavuşuyor ve Sarah Kane oyunu üzerinden, farklı bir biçimde yaşamaya başlıyor bu sefer de. Sarah Kane acısını, ölüyor olduğunu çok derin bir şekilde haykırıyor oyununun satırlarında. Onun bu acıdan gerçekten de ölmüş olduğunu bilmek, o satırlardaki acıyı ete kemiğe büründürerek çıkarıyor karşımıza. Charles Spencer’ın Telegraph gazetesinde belirtmiş olduğu gibi, oyunu derin şekilde kişisel bir feryat olarak görmemek, ona insan olarak sırt çevirebilmek mümkün değil. 4:48 Psychosis, salt bir edebiyat metni değil artık gözümüzde. Ve yaşarken bize feryadını duyuramamış olan Kane, öldükten sonra ancak bu şekilde duyuracağını bilerek yazıyor bu “intihar notu”nu.

    Bir açıdan bakıldığında, yazılan her kitabın bir çeşit intihar notu olarak görülebileceğini düşünüyorum. Yaşam ve ölüm arasındaki çok sıkı ilişki, eser verme sürecinin da ayrılmaz bir parçası. Bu konuda, özellikle Rosemary Gordon’ın çok önemli bulduğum araştırmasına değinmek isterim.

    Jungçu analist Rosemary Gordon, yaratıcılığı incelediği kitabının adını Ölmek ve Yaratmak: Bir Anlam Arayışı (Dying and Creating: A Search for Meaning) koyar. Yaratmak ve Ölmek başlığı yerine, Ölmek ve Yaratmak‘ı tercih etmiştir; zira, kendi iddiasına göre, bu ikisi birbirleriyle şaşırtıcı derecede iç içe geçmekte, aynı anda tecrübe edilmektedir.

    Ölüm ve hayat arasındaki yakın ilişkiye dair çok şey söylenip yazılmış. Burhan Sönmez’in Masumlar romanında “Ölüm hayatın zıddı değil aynasıdır.” (2012, s. 72) diye bir cümle vardır. Rainer Maria Rilke, ölümü anlayan kişinin aynı zamanda hayatı da anladığını, ölümü doğru şekilde kutsamanın hayatı da kutsamak olduğunu söyler. Romancı Antoine de Saint-Exupery de İnsanların Dünyası romanında benzer şekilde “Yaşama anlam veren şey, ölüme de verir” (1982, s. 186) yazar. Rosemary Gordon az önce sözünü ettiğim kitabında, hayatın anlamını arayışla ölümünü anlamını arayışını, kişinin gerçek benliğini arayışıyla sıkı sıkıya ve kaçınılmaz şekilde ilişkili olduğunu öne sürer (s. 12). Gordon, uzun yıllara yayılan analist tecrübesine dayanarak, yaratıcılığın kişinin ölüm düşüncesiyle kurduğu ilişkiye son derece bağlı olduğundan her geçen gün daha emin olduğunu söyler. Dış dünyada ölüm ve yaşam/yaratım birbirine ne kadar bağlıysa, bireyin hayata verdiği anlam ve yaratma kabiliyeti de, ölüme verdiği anlama o kadar bağlıdır. Gordon, ölümün bütün psikolojik gerçekle çok derinden ilgili olduğunu, kişinin ölüme yaklaşımının, ondan etkilenme yoğunluğunun, ölüm korkusunun, ona verdiği sembolik anlamın, hem bir bireyin hem de bir kültürün kişiliğini ciddi olarak etkilediğini ve şekillendirdiğini iddia etmektedir.

    Yaratıcılık, kuşkusuz, değişime açık olmakla son derece alakalı. Gordon da, değişimi kabul edebilmenin, kaçınılmaz ve son değişim olan ölümü kabul edebilmeyi de kapsadığını anlatır. Değişimi kabul edebilme hayatın bir parçası olduğu gibi, ölümü kabul edebilmek de yaratıcı olabilmenin bir parçasıdır.

    Yaratıcılığın ölüm ve yaşam arasında durduğu gibi, sanat eseri de ölüm ve yaşam arasında bir yerdedir. Terry Eagleton, Kötülük Üzerine Bir Deneme adlı eserinde “Sanat da hayat ve ölüm arasında salınmaktadır. Sanat eseri de yaşamsal bir enerjiyle dolup taşmaktadır ama neticede sadece cansız bir nesnedir. Sanatın gizemi buradadır.” (2011, s. 66) yazar. Sokrates “Ölme cesareti, var olma cesaretinin testidir” demişti. Henry Miller, Rimbaud’nun “İnsan yaşamak istediği şey için ölür.” gibi bir cümle kurabileceğini yazmıştır (bkz. Miller, 1994, s. 99). Seneca da, “Ölmeyi tercih etmek, yaşama sanatının bir seçeneğidir” diyerek intihar ve yaşam arasındaki ayrılmazlığa dikkat çekmek ister.

    Eser verme güdüsü, ölümün varlığına dair bir farkındalıkla son derece ilişkili. Ölümlü olmasaydık, arkamızda bir eser bırakmaya dair bu denli güçlü bir ihtiyaç duymazdık. Doğduğumuz andan itibaren ölmeye başlıyoruz ve yaşadığımızın farkına varmamız, aynı zamanda ölüyor olduğumuzun farkına varmamızdan ayrılabilir bir şey değil. Ölümlü olduğumuzun bilincine vardıkça yaşamda ortaya çıkardığımız işlere daha çok sarılıyoruz. Yaşamaya dair yaptığımız anlamlı işler, ölüme verdiğimiz anlamla bu nedenle ilişkili ve aynı nedenden dolayı her kitabın bir çeşit intihar notu olarak okunabileceğini düşünüyorum. Sarah Kane’in oyunu ise, ölümü ve intiharı anlattığı ve bunları psikoza dair bir belirsizlik zemininde anlattığı için, Sarah Kane’in gerçek hayatındaki ölümüyle birlikte konuyu daha da ilginç bir yere getiriyor. Sadece Sarah Kane’in eseri değil, her eser bir yardım çağrısı; Tarkovsky’nin ağzından söylersek, her eser bir dua, bir yakarış. Sarah Kane’nin ölümü ise, bu çağrıya cevap vermediğimiz için aramızda yaşıyor.

    David Greig, 4:48’in Sarah Kane’in her gece uykudan uyandığı saat olduğunu söylüyor. Uzun yıllar boyunca çok ağır depresyonda olan Sarah Kane uyumakta ciddi güçlük çekiyordu ve ilaçlar yardımıyla uykuya dalabildiğinde de geceleri uyanıveriyordu. Bir anlamda, acısı uyandırıyordu Kane’i; bu nedenle de 4:48, tüm o uyuyamama, uyuyup uyanma halinin, Kane’in yaşadığı ruhsal ızdırabın simgesi olmuştu Kane için. Nihayet uykuya dalabilme ile aniden uyanmanın, uyku haline geçip acıyı unutmakla acının yeniden başlamasının ortasında duruyordu 4:48.

    David Greig, oyunun içinde sıkça yer alan ve başlıkta da geçen 4:48’in sabah 4:48’e, İngilizce ifade edecek olursak, gece 12’den öğlen 12’ye kadar olan “a.m.” (after midnight) zaman dilimine işaret ettiğini söyler. Ben ise, oyunda 4:48 saatinin İngilizce’deki genel alışkanlığın aksine hep boş bırakılmasını, “4:48 a.m.” veya “4:48 p.m.” ifadelerinin veya 4:48’in “a.m.” mi “p.m.” mi olduğuna dair hiçbir ipucu olmamasının anlamlı olduğunu düşünüyorum. Bilindiği gibi, İngilizce’de saatler “a.m.” ve “p.m.” ibareleriyle beraber kullanılıyor; ve “a.m.”, az önce belirttiğim gibi, gece 12’den öğlen 12’ye kadar olan zaman dilimine işaret ederken, “p.m.” (post midday) öğlen 12’den gece 12’ye kadar olan zaman dilimini imliyor.

    4:48, bana göre, Sarah Kane’in uyku ile uyanıklık arasında olduğu ayrım değil sadece. 4:48, sabah 4:48’i mi akşam 4:48’i mi ifade ettiği oyundaki her şey gibi açık bırakıldığı düşünülürse, gecenin gündüze, gündüzün de geceye evrildiği o dönüşüm vaktini, koyu ve kesin değil, alaca karanlığı sembolize ediyor benim zihnimde, tam da oyunun ruhuna uygun olduğu gibi. Hayat, tezatların birbirini içinde barındırdığı bir yer. Yaşam ölümü, ölüm yaşamı, mutluluk mutsuzluğu, mutsuzluk da mutluluğu içinde taşıyor. Geceyi doğuran gündüz olduğu gibi gündüzü doğuran da gece; ve bu, yaşamı doğuranın ölüm olduğu gibi ölümü doğuranın da yaşam, mutluluğu doğuranın mutsuzluk olduğu gibi mutsuzluğu doğuranın da mutluluk olduğu gerçeğinden çok da farklı değil. Hem geceden gündüzün doğduğu sabahı hem de gündüzden gecenin doğduğu akşamı ifade eden şafak vakti, her iki durumda da 4:48’den geçiyor.[1] Genel bir şafak vaktinin, Sarah Kane’e özel dakikası 4:48. Her iyi sanat eserinin özelliği olduğu üzere, aynı anda hem çok özel hem çok genel ve özel olmasının içinde o durumun genelliğini de barındırıyor. Sarah Kane’in özelinde 4:48, yaşama doğru mu gidiyor yoksa ölüme doğru mu, yoruma açık, içinde hiçbir şeyin mutlak olmadığı 4:48 Psychosis oyununun doğasına uygun şekilde. Sarah Kane şimdi başka bir yaşam formu içinde yaşıyor. Bu yaşam formunun, tamamına bir anlamda Kane’in ölümüyle eren 4:48 Psychosis oyununu yazdığı sırada olduğundan daha üstün, mutluluk kavramına daha yakın bir form olup olmadığı edebiyat ve yaşam konseptleri üzerinden tartışılabilir.

    Rus şair Sergei Yesenin, 1925 yılında intihar eder. İntihar etmeden önce, Sarah Kane’e benzer şekilde, herkese veda ettiği bir ayrılık şiiri bırakır geride. İsmi de “Ayrılık Şiiri” olan bu “intihar notu”nun son iki dizesi şöyledir:

    Şu yaşamda yeni bir şey değil ki ölüm,

    Ama pek öyle yeni sayılmaz yaşamak da.

    Sergei Yesenin’in çağdaşı olan bir başka Rus şairi, Vladimir Mayakovski, Sergei Yesenin’in şiirine kendi yazdığı bir şiirle karşılık verir. “Sergei Yesenin’e” adlı bu uzunca şiirin tamamını burada paylaşamayacağım, ama Yesenin’in son iki dizesine karşılık gelen sonunu alıntılamak isterim:

    Yarınlardan

    koparıp

    almalıdır mutluluğu

    insan.

    Şu yaşamda

    en kolay iştir ölmek.

    Asıl güç olan

    yepyeni bir yaşama

    başlamak. (çev: Yurdanur Salman)



    Her eserin kendisine ait bir hayatı vardır. Eser tamamlandığı, somut bir biçim aldığı andan itibaren, yazarından ve dünyadan bağımsız bu özel hayatını kendisi yaşar. 4:48 Psychosis, bu açıdan farklı, tartışılır bir yerde duruyor; Sarah Kane’in onun vasıtasıyla geçtiği yeni hayatı gibi. Bir edebiyat metnini okuduktan sonra, o metni okumadan önceki kişi değiliz hiçbirimiz. Sarah Kane sadece kendisi değil, bizi de yeni bir hayata bırakıyor bu aynı zamanda “intihar notu” olma özelliği taşıyan edebiyat metni ile. Artık Sarah Kane’in acısına duyarsız kalmış olduğumuz ve bunu değiştiremeyeceğimiz bir dünyada yeni bir yaşama başlamak durumundayız, Sarah Kane’i onunla aynı dünyada yaşarken hiç tanımamış, okumamış olsak da. Zira 4:48 Psychosis, bizimle aynı dünyada yaşıyor. Sarah Kane’in, oyununda elimizle dokunabileceğimiz hissini verecek bir gerçeklik, çarpıcılıkla anlattığı acı her yerde, bu dünyada, ve aramızda yaşıyor. Kimliklerini bilmediğimiz, ama aramızda yaşadıklarını bildiğimiz Sarah Kaneler gibi. ( http://ayrintidergi.com.tr/...ayakkabi-bagciklari/ )

    Kitabı okumak isteyenleriçin: ( http://nakostrait.blogspot.com/...-448-psikoz.html?m=1 )


    Ek: Kitabı ilk okuduğumda psikolojik olarak çökmüş olduğum bir dönemdeydim. Kendimi mükemmel ötesi yalnız ve yaşamayı istediğim için değil de zorundaymışım gibi tercih ettirildiğimi hissediyordum. Kısacası büyük bir çöküşteydim ve bir silah alıp kafama sıkmak istiyordum. Bunun için dürüst olmayan çevreye sahip arkadaşlarımdan bile yardım istemeyi gecelerce düşündüğüm oldu. Hatta intihar mektubu felan yazacaktım neredeyse. O denli kötü duruma geldim. Sonra bu kitap çıktı karşıma. İntihar etmem için yoktan sebepler uydurdum kendime. Birden Sarah Kane'e aşık oldum (!). Onun yaptığı gibi bileklerimi kesmek istedim. Ancak birinin beni bulup kahramanca (!) kurtarabileceği düşüncesiyle vazgeçtim. En çok da anneme 2. bir evlat acısı yaşatmamk için vazgeçtim. Bundan pişman mıyım? Hayır, ama bu ilerde yapmayacağım anlamına gelmiyor. Bu yüzden bu kitabın bende özel bir yeri var. Ne zaman okusam duygulanırım. Beni hayata bağlar. Kitabı okuyup insanlara bakış açınızı değiştirin derim. Çünkü bir insan bir davranış sergiliyorsa bir nedeni vardır. Ön yargıyla yaklaşmayın!
  • Bugün sizler ile Oscar Wilde'ın 1891 yılında yayımlanan felsefi romanı Dorian Gray'in Portresi’ni incelemek istiyorum. Biliyorum, içinizden: “Ya arkadaş, sen de yemiyor, içmiyor habire okuyor ve üstüne bir de inceleme yazıyorsun!” dediğinizi duyar gibi oluyorum. Ne yapayım, bunlar hep eskiye dair okuduklarıma olan paylaşım ya da incelemelerim diyebiliriz. Bu aralar ülkemizde ve dünya genelinde yaşanan ekonomik resesyondan ötürü ben de kalemi elime çok alır, aman ne kalemi, klavyenin başına çok oturur oldum. Neyse biz kitaba gelelim dostlar, bu hadiselerden dolayı canımız sıkılmasın şu güzelim mecrada.


    KONUSU
    Dorian Gray'in Portresi, Oscar Wilde'in kaleme almış olduğu tek romanıdır. Kitabımız, bir tuvale tasvir edilmiş olan portresinin, kendisinin yerine yaşlanmasını daha çok isteyen, sonsuz bir gençlik karşılığında ruhundan vazgeçen ve bu isteği gerçekleşince ahlaki olarak yoldan çıkarcasına yozlaşan haz ve güzellik düşkünü genç, yakışıklı bir adamı konu almaktadır.

    Ressam Basil Hallward, yüz güzelliği ve yakışıklılığı ile dikkat çeken Dorian’den çok etkilenen bir hayranıdır. Dorian, Basil'in evinde, Basil'in arkadaşı olan Lord Henry Wotton ile tanıştıktan sonra kendisinin dünya görüşünden bir hayli etkilenir.

    Lord Henry, hayatta en önem verilecek şeylerin zevk, güzellik ve çok değişik türde hazlar elde etmek olduğunu ifade etmektedir. Naif duygular içinde olan Dorian, elbet bir gün güzelliğinin yok olacağının farkındadır ve üzüntülü bir şekilde, kendisinin yerine Basil'in çizdiği resminin yaşlanmasını ne kadar çok istediğini dile getirir ve işte o andan sonra Dorian'ın bu dileği gerçekleşir, fakat ebedi gençlik karşılığında Dorian ruhunu şeytana satar. (Burada aklıma okumuş olduğum Johann Wolfgang Von Goethe’nin Faust #30333413 eseri geldi.)

    Dileği gerçek olan Dorian, yaşamakta olduğu bu dünyada genç kalırken, kendisinin portresi yaşlanmakta ve Dorian’ın işlemekte oldu her bir günah ise portreye yansımaktadır.


    SONRASINDA YAŞANANLAR
    Roman, Amerikan edebiyat gazetesi olan Lippinscott'un Monthly Magazine tarafından yayımlandıktan ve okurlarına eriştikten sonra, edebiyat eleştirmenlerinin çok ağır eleştirilerine maruz kalmıştır. Bu Eleştirmenler, kitabı son derece “Ahlaki ve ruhsal çürümenin zehirli kanıtı” - “kasvetli ve yozlaşmış” – “Ahlaki çöküşün ve güçlü homoerotik alt tonların tasviri” şeklinde yorumlamış ve eşcinsellikten aleni bir şekilde bahsetmesi nedeniyle deyim yerindeyse; adeta yerin dibine sokmuşlarıdır. Yayınlandığı zaman diliminde almış olduğu tepkiler, yaratmış olduğu tartışmalar ve üstüne almış olduğu sansürler de cabasıdır. O zamanlar toplumda bir tabu olarak görülen eşcinsellik ve hemcinsler arası ilişkinin “Hazzı”, edebide olsa, deyim yerindeyse “Ahlaksızlıktır”.


    Korku:
    “Toplum korkusu ki ahlakın temelidir, bir de dinin püf noktası olan Tanrı korkusu: Bizi yöneten iki şey işte bunlar.” S.30


    Bütün bu eleştirilere sebep olan bu hadiselerden ötürü, yazarın kendisinin de rızası ile kitap cinselliği konu alan birçok şeyden arındırılıp, baskıya hazır hale getirildikten sonra, yeninden bir kitap halinde 120 yıldır sansürlenmiş haliyle bizlere edebi olarak hitap etmektedir.


    Tüm bu olanlar yetmiyormuş gibi, kendisi yaşam tarzı sebebiyle 1895 yılında eşcinsellik suçundan 2 yıl hapse mahkûm edildi. Yaşamış olduğu bu hazin hadiseden dolayı hayatı onarılamaz ölçüde sarsıldı. Evlatları bile bu utançtan ötürü soyadlarını değiştirmeyi tercih etti ve kendisini ihanete uğramış yaşlı ve yorgun hisseden Dorian, Fransa’ya yerleşip adını değiştirmek zorunda kaldı. Oldukça zorlu şartlar altında bir hayat sürmeye çalışan Oscar Wilde, 30 Kasım 1900 tarihinde, Paris’in en kötü ve pis otellerinden birisinde ölü bulundu. Böylesi bir edebiyat yazarı için gerçekten de üzücü ve belki de hiç istenmeyecek bir son oldu…


    Düşman:
    “Kişi düşmanını seçerken ne denli dikkatli olsa azdır. Benim bir tane bile aptal düşmanım yoktur. Tüm düşmanlarımın zihinsel melekeleri güçlüdür, bu yüzden de benim değerimi bilirler.” S.19-20


    Kitabının önsözünde: “Sanatçı, güzel şeylerin mimarıdır. Sanatın gayesi, sanatçıyı gizlemek, sanatı gün yüzüne çıkarmaktır. Eleştirmen ise, sanatı bir başka biçime dönüştüren yahut güzel şeylerin kendisinde bıraktığı izlenimi, yeni bir vasıtayla ifadeye kavuşturan kişidir.” der Oscar Wilde.


    OLAYLARIN GELİŞİMİ VE ÖZETİ
    İnsanların çokta müreffeh olmadığı bir dönemde, fakir birisi ile evlenmiş olan Dorian Gray’in annesi, eşinin vefatından kısa bir süre sonra ailesinin yanına geri dönmek zorunda kalır. Dünyaya gelen Dorian, doğduktan hemen sonra annesini de kaybeder ve kendisine mecburen büyük babası bakmak zorunda kalır. Yüz güzelliğinin, herkesi kendisine hayran bırakacak mükemmellikte olduğu Dorian, aşırı sert ve zalim bir kişiliğe sahip bir büyük babanın sevgisiz bir ortamda büyümek zorunda kalır.

    Aile sevgisinden ve ilgiden yoksun bir ortamda büyüyen Dorian, ilerleyen zamanda diğer tüm insanlara karşı ilgisiz ve kayıtsız kalmaya başlar. Fakat sonra Dorian tiyatro oyuncusu Sibly Vane’ye âşık olduktan sonra, artık onu hayatının bir anlamı olarak görmektedir. Ayrıca yakın olarak arkadaş olduğu ressam Basil Hallward ile Lord Henry Wotton vardır. Basil Hallward, resmettiği her sanat eserine kendinden bir şey kattığını düşünen, hayatının merkezine sanatını koyan, daha çok kendi iç dünyası ile ilgilenen ve dış dünyaya kayıtsız kalan bir sanat adamıdır.

    Lord Henry ise, kendisini “Hazcılık” ile bağdaştırmış ve hayatta dair önem arz eden şeylerin, zevk ve güzellik olduğunu düşünmektedir. Dorian ile her daim, haz hakkında olan görüş ve düşüncelerini paylaşmakta ve ona bunları empoze etme gayesindedir. Yukarıda da bahsettiğim üzere: Naif duygular içinde olan Dorian, elbet bir gün güzelliğinin yok olacağının farkındadır ve üzüntülü bir şekilde, “Keşke her zaman genç kalacak olan ben olsaydım da portrem yaşlansaydı! Bunun için... bunun için her şeyi verirdim!" diyerek ağlar ve işte o andan sonra Dorian'ın bu dileği gerçekleşir, fakat ebedi gençlik karşılığında Dorian ruhunu şeytana satar.


    Gençlik:
    “Eski günlerinizde yaptığınız büyük bir hata anımsayabiliyor musunuz, düşes? diye sordu. Korkarım pek çok! Lord Henry, Öyleyse bunları yeniden yapın, diye ciddilikle yanıtladı. İnsanın gençliğini yeniden kazanabilmesi için çılgınlıklarını yinelemesi yeterlidir.” S.58


    Günah:
    “Şu var ki deneyimde itici güç yoktur. Oynadığı etkin rol vicdanın rolü kadar önemsizdi. Ortaya koyduğu tek gerçek, geleceğimizin de geçmişimize eş olacağıydı; bundan önce bir kez, tiksinerek işlediğimiz günahı bundan böyle birçok kez işleyecektik, hem de seve seve.” S.78


    Hayatında önemli bir yer teşkil eden Dorian ile olmaktan, onunla birlikte vakit geçirirken resimlerini yapmaktan büyük keyif alan Ressam Basil, arkadaşı Dorian’ı elinden geldiğince Lord Henry’den uzak tutma çabasındadır. Dorian, arkadaşı Basil’e sanat hayatında modellik yapmaktadır. Basil’in en mükemmel başyapıtı olarak gördüğü şaheseri, Dorian’ın portresidir ve ilginçtir ki Basil Dorian’an dan ayrı kaldığında sanatını olması gerektiği gibi icra edememektedir.


    “Yüz yüze geldiğim bu insanın salt varlığı öylesine büyüleyiciydi ki, izin verirsem benim tüm benliğime, ruhuma, giderek sanatıma el koyabilirdi.” S.17


    Zamanla Dorian de Lord Henry gibi etrafında olanı biteni umursamaz bir tavır içine girer. İkili arasında olan ilişki, Dorian’ın, kimliğinin daha da değişmesine sebep olmakla birlikte, Dorian Henry’den etkilenmekte ve ona karşı olan ilgisi daha da artmaktaydı. Henry’den uzak kalamamasında en büyük etken, onun bir aile saadetinin olmamasıdır ve gitgide daha da yakınlık duymasına neden olur. Henry kadınları küçümsemekte, erkeği kadından daha üstün gördüğünü ve kadınların yeteneksiz olduğu düşüncesini belli etmekteydi. Günlerden bir gün, Dorian Gray’in saflığında istifade eden Lord, onun ırzına geçer. (Aklıma Nuri Alço ve gazoz sahnesi geldi. Bkz: https://www.youtube.com/watch?v=CF0o9DYk8qo)


    “Anlatmamak elinde değil ki, Dorian. Ömür boyu yaptığın her şeyi bana anlatacaksın sen.” Evet, sanırım öyle olacak Henry. Her şeyi sana anlatmamak elimde değil. Tuhaf bir etkin var üzerimde.” S.70


    Bu arada, dış dünyaya uzak olan ve kendi ütopyasında yaşayan Sibly Vane, Dorian’e ilk gördüğünde âşık olur ve bir müddet aşk yaşarlar. Sibly, sevgilisi Grey’in dünyaya olan bakışına, onun kendisine olan sadistliğine ve hakaretlerine dayanamayarak intiharı tek kurtuluş olarak görür ve canına kıyar. Ressam Basil, Sibly’in intihar ederek canına kıydığını haber aldığında adeta şok olur. Bu elim hadiseyi Dorian’a ulaştırdığında, Dorian bu trajik olaya çok normal bir şeymiş gibi yaklaşması anlam veremez. Dorian bu yaşanan elim hadiseye her ne kadar kayıtsız kalmış gibi görünse de, aslında Sibly Vane’nin ölümü onu içten ve derinden etkiler. Sibly’e karşı davranışı ve yaptığı hakaretlerden dolayı, onun intiharı seçerek hayata veda etmesi Dorian’a çok ağır gelmiştir ve onu tamamen yıkmıştır.


    Dorian, artık içten içe bu psikolojinin rahatsızlığını hissetmekte ve adeta şokunu yaşamaktadır. Yaşamak istediği haz için ruhunu satarak elde ettiği daimi gençlik, güzellik ile birlikte resmine odaklanan Dorian, artık kendi portresine her baktığında ne kadar da ruhsuz olduğu düşüncesi ile birlikte vicdanı daha çok hissetmektedir.


    “Lord Henry’nin etkisiyle kötülüğün ve zevkin çekimine kapılan, dünyada gençlik ve güzellikten önemli bir şey olmadığına inanan Dorian için heyecan, kötülükte ve günahtadır; iyilik ve erdemse sıkıcıdır, edilgendir. “


    Dorian’ın hayatında yaşamakta olduğu eşcinsellik ile ilgili psikolojik değişimler ve sırları, Basil’in yaptığı sanat eserlerinde de açıkça gözlemlene bilmektedir. Fakat portredeki bu değişimi gözlemleyebilen ve bunu gören Basil’in kendisi olmuştur. İşte Dorian’ın ebedi gençlik sırrını açığa çıkarabilecek tek kanıt, arkadaşı Basil’in fırça darbeleri ile yaratmış olduğu bu sanat eseridir. Bu tabloyu ele geçirmesi ve kimsenin görmemesi fikri zamanla Dorian’da bir saplantı halini alır. Kendisi hakkında önemli sırları barındırdığını düşündüğü bu portrenin gün yüzüne çıkmaması ve kimse tarafından görülememesi düşüncesi daha ağır basmaktadır. Yaşamakta olduğu kötü günler ve olayların sebebiyle kendisinin portresinin eski güzelliğini yitirdiğini ve git gide daha da çirkinleştiğini fark etmektedir… Devamı kitapta. :))


    Portre:
    “Hissedilerek çizilmiş her portre ressamın bir portresidir, modelin değil. Modelin orada bulunması yalnızca resmin yapılmasına yol açan rastlantı, bahanedir.” S.16


    Dorian'ın yakışıklılığının ve genç tavrının övgüsünü tekrar eden yorumlar yapmakla birlikte, her iki yaşlı adamın da Dorian Gray'in Resminde, ismini konuşmaya cesaret edemediği aşk olarak bilinen şey olduğu çoktan kanıtlanmıştır. Basil Hallward, "Ben yaşadığım sürece, Dorian Gray'in kişiliği bana hâkim olacak" kadar uzağa gider. Sanatın ve ahlaksızlığın temel ahlaksızlığını kesin bir dille savunan Wilde için Dorian Gray'in Portresi, paradoksal olarak çok geleneksel bir ahlaki mesaja sahiptir.


    Oscar Wilde'ın geleneksel ahlaktan önce üslup değer biçimini benimsemesi, dönemin Victoria İngiltere'sinde kendisine karşı birçok düşman yarattı. Bazı eleştirmenler Wilde'ı, Viktorya çağının anti-semitizminin popülist kitlesine oynamakla suçladı. Wilde, sanatında ve hayatında, gelgitlere karşı durmaktan büyük keyif aldı ve Popüler önyargı yapanları da küçümsedi. Oscar Wilde, nihilist zarafetin ve popüler hayal gücünün kalıcı olduğu zulümden çok daha fazlasıydı.


    Yaşam:
    “Yaşamanın amacı kişinin kendini geliştirmesidir.” S.30


    Dorian Gray, okurken biz okurları sıkıp, bunaltmayan, içeriği ile ilgili merakta bırakan ve okumakta olduğumuz her sayfasında, yeni şeyleri bizlere sorgulatan türde bir kitap. Ben şahsen, bu güzel eseri okuduğuma, bende bıraktıklarına memnun oldum diyebilirim. Kitap hakkında ufakta olsa merakta kalanlar, henüz bilmiyorsanız diye yazmak isterim. Kendisinin kaleme aldığı eserin filmi de var ve şuraya fragmanını görmek isteyenler için iliştiriyorum. :))
    https://www.youtube.com/watch?v=YVbdd8oOwOY


    Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~
  • Kitabın incelemesini yapmadan önce izninizle kitabı bana göndermiş olan saygıdeğer bayan Elif'e huzurunuzda teşekkürlerimi, şükranlarımı sunuyorum. Kitap gibi birçok konuda da olgunluğu ile örnek bir kişidir diyebilirim.

    Kitap ismiyle başlayalım.

    'Akışkan Modernite' geçmişten süre gelen bir gözlemin okuyucuya perspektif bir şekilde aktarılmasıdır. İçerisinde tarihte adı geçmiş, bazılarının adı bile geçmemiş birçok politikacı, din adamı, filozof, bilgin, düşünür ki bunlar Adorno, Francis Bacon, Augustinus, Elisabeth, Franklin, Camus, Deleuze, Descartes, Ford, Freud, Aristotales, Gates, Kant, Nietzsche, Max, Schopenhauer, Afred, Platon, Orwell, Thopson gibi sizlerinde daha önce isimlerini ve yaptıklarını duyduğunuz, isimlerine aşina olduğunuz, çalışmalarını okuduğunuz kişilerin alıntılarına ve açıklamalarına yer vermekte.

    Akışkan Modernite'de tam olarak 166 isim yer almakta. Evet, yanlış okumadınız veya ben fazladan 6 girmedim. Belki de bu şu ana kadar duyduğunuz en uçuk rakam olabilir. Ama kitap doğası gereği bunu yapmakta özgür. Dediğim gibi, içerisinde konuları gereği karmakarışıklıktan kurtulmalı. Bunu da yapabildiği kadar işlemiş. Okuyucuyu sıkmamalı, kitabın içerisine dahil etmeli. Bunu da çok iyi yerleştirmiş. Kafa karışıklığına sebep olacak bir anda bingo! Platon devreye giriyor. Basit görünen bir yazı sonrası hemen bingo! Nietzsche devreye girer. Kitap kendini aşmış.

    Kitap yayınevinin isiyatifi dışında 310 sayfaya indirgenmiş. Aslında yazı büyütülmüş olsaydı en az 1.5 katı daha fazla yer kaplayabilirdi. Can yayınları bu işin ehli diyebilirim. Kitabı iyice düzenlemek, sıralayıp olabildiğince kelimeleri öne çıkarmak 'Can Yayınevinin' işi demek doğru olur.

    Kitap kapağı da dikkat çekici. Eyfel kulesi, sıradan gri tonları olan bir renk. Sade, düzenli ve sıradan gibi gözüküyor. İlginizin çekmemesi için değil, bilakis tam tersi bir tepki yaratıyor. Elinize alınca anlayacağınızdan eminim.

    Akışkan Modernite'yi, günümüz için vurgularsak 'Yüksek Modernite' olarak tanımlayabiliriz. Günümüz teknolojisi, kaynakları ve insan değişimi bakımından bu sınıfa koyabiliriz.

    Kitapta ana konu başlıkları verilmiş ve sonra onların devam ettirdiği bir diğer konu başlıkları verilmiş. Kitabın ise ana konu başlıkları şöyle:

    1- Kurtuluş

    2- Bireysellik

    3- Zaman/Mekan

    4- Emek

    5- Cemaat

    Ayrıca şunu da söylemek istiyorum. Mesela bir konu başlığının bir diğer alt konu başlığını bir alıntı ile açıkladıktan sonra kısa bir bilgi verilmiş. Açıklama mecburiyetinde hissetmiş gibi geldi bana. Bu takdir ettiğim tek noktaydı. En ufak bir soru işareti bırakmak istememiş. Sanırım Bauman benim gibi takıntılı biri. :)


    Özgürlük nedir?

    Birey kendini topluma teslim eder ve bu teslimiyet özgürlüğün koşuludur. İnsan için özgürlük kör, akılsız fiziksel güçlerden kurtulmaktır; bu özgürlüğe, kanatları altına sığındığı toplumun büyük ve akıllı gücünü bu kör güçlere karşı çıkmak için kullanarak ulaşır. Toplumun koruyucu kanatları altına sığınmakla insan, kendini bir dereceye kadar ona bağımlı hale de getirir. Fakat bu, özgürleştirici bir bağımlılıktır; bunda hiçbir çelişki yoktur.


    Yoksullar ve Zenginler

    Yoksullar zenginliklerinden farklı bir kültürde yaşamazlar. Parası olanların menfaatine göre kurgulanmış bir dünyada var olmak durumundadırlar. Ve yoksullukları, ekonomi durgunluk ve küçülme yüzünden oldu kadar, büyüme yüzünden de derinleşir.

    Tarih nedir?


    Tarih aslında biraz zırvadır. Geleneği istemiyoruz. Şu anda yaşamak istiyoruz ve biraz olsun önemsenecek bir tarih varsa, o da bizim bugün yaptığımız tarihtir.


    Kitaptan yabancı ve işinize yarayabilecek birkaç yabancı terim.

    Şizmogenetik: Ayrılarak yeniden doğma/ bölünerek çoğalma anlamında kullanılan bir terimdir.

    Pleonastik: Açıklaması kendi içinde olan cümle; gereksiz kelime kullanımı, laf kalabalığı anlamında kullanılır.

    Son olarak bir müzik vermek istiyorum. Kitapta yer yer artan tempoya eşlik etmesi için.

    https://www.youtube.com/watch?v=DUmq1cpcglQ

    Keyifli okumalar.
  • Konuşurken daldan dala atlayan, bu sırada bizi nefes nefese bırakan, sayfaların derinliklerine saklanmış gizlerin açığa çıkartılmasını bekleyen, bunları her okuyuşta azar azar gösteren, bazı eleştirmenlerin yorumlanmasını zor bulduğu, her şeye rağmen yazarın parlak zekasını yazısından hiç eksik etmediği bir kitap.

    ‘’İnsanlar sizin düşüncelerinize, içtenliğinize, acılarınızın önemine, siz öldükten sonra inanırlar ancak. Siz yaşadıkça, durumunuz kuşkuludur...’’

    Öncelikle, hikâyeye bir çerçeve çizmek gerekirse, diyebiliriz ki, bir adamın yaşadıkları ve yaşadıkları üzerine düşündükleri, kitabın sayfalarında yazıya aktarılmıştır. Biraz derine inersek, birisinin yaşadıkları, o kişinin hayatından parçalardır veya kısaca hayatıdır. Yaşanılanların yani hayatın üzerine düşünme ise bir nevi yüzleşmedir. Bu kitap aslında bir yüzleşmenin hikâyesidir. Fakat, hikâyedeki kimsenin yüzleşmesi onunla sınırlı kalmayacak, bu yüzleşme kitaptan taşacaktır.

    ‘’Bizden daha iyi kişilere daha az iç döktüğümüz çok doğrudur. Daha doğrusu onların topluluklarından kaçarız. Çokluk bize benzeyenlerle, bizim güçsüzlüklerimizi paylaşanlara dökeriz içimizi. Demek ne düzeltilmek ne de yola getirilmek dileğimiz var. İlkin gücümüzün yetmediğinden yargılanmamız gerekir. Yalnızca acımakla yüreklendirilmek isteriz. Kısacası artık suçsuz olmak isteriz, ama bunun için parmağımızı bile kımıldatmak gelmez içimizden.’’

    Albert Camus, kendisinin öyle bir iddiası olmamasına rağmen, 20.yy romancıları arasında en ‘’felsefi’’ olanı olarak görülmüştür. Camus yazdığı farklı türlerde(roman, kısa hikâye, oyun) eserleri ile edebiyat ve felsefe arasında bir bağlantı kurma arayışında olmuştur. Sadece felsefe de değil, siyaset, psikoloji, teoloji gibi alanlara da el atmıştır eserlerinde.

    Varoluşçuluğun babası ve Camus’un yakın arkadaşı Sartre’nin favori kitabıdır, Düşüş. Sebebi sorulduğunda şöyle demiştir:’’Camus bu kitaba kendini katmış. Kattıktan sonra da tamamen gizlenmiş.’’

    Eserin protagonisti(başkahramanı) ile Camus’u özdeşleştirme yaygın olsa da röportajlarda ve kitabın bir versiyonunun arka kapağındaki açıklamada bunun böyle olmadığını dile getirmiştir.(Sartre ile bozulan dostluğundan sonra yazılmış olduğu için otobiyografik tarzda yazıldığı ve itiraf amacı taşıdığı öne sürüldü Sartre ve arkadaşları tarafından.) Objektif olarak gözlemlendiğinde ise farklılıkların yanında bazı benzerlikler de göze çarpmaktadır. Şüpheyle dolu özgüven, kadınlarla olan ilişkiler, pişmanlıklar, orta-yaş krizi vs.

    Kitabın ortaya çıkması Camus’un hayatının zor günlerine denk geliyor. Düşüş yayınlandığında, Olivier Todd onu şöyle tasvir ediyordu: ‘’fiziksel ve psikolojik olarak çökmüş’’. Camus’un Başkaldıran İnsan’ındaki politik görüşünden dolayı Sartre ile bozulan arkadaşlığı onda pişmanlığa yol açtı. Ayrıca evliliği de o sıralarda hiç yolunda gitmiyordu. Bunların üstüne bazı hastalıkları da eklemeyi unutmayın. İşte Düşüş’ü meydana getiren koşullar bunlardır.

    Todd’a göre, Camus her biri birer roman, oyun ve deneme içerecek şekilde döngüler(setler) halinde yazmayı planlıyordu. ‘’Absürd’’(Uyumsuz veya saçma diye geçer Türkçe çevirilerde) döngüsünde, Yabancı romanı, Caligula oyunu ve Sisifos Söyleni denemesi bulunuyorken ‘’İsyan’’ adlı döngüde ise Veba romanı, birkaç oyun ve Başkaldıran İnsan denemesi mevcut idi. Trafik kazasıyla gelen ansızın ölümüyle bitiremediği romanı İlk Adam ise ‘’mutlu’’ bir döngünün bir parçası olacaktı. Düşüş’e geldiğimizde ise, bu kitap herhangi bir döngüye ait değil, daha çok bir rastlantı sonucu idi. Hikâyenin uzunluğunun bir kısa romana ulaşması -bahsettiğimiz rahatsızlıklar ve entelektüel izolasyona rağmen- Camus’un işini hızlandırdı. Hanna’nın söylediğine göre, Düşüş’ün Camus’u yansıtmasının yanında Sartre ve 1950’lerin Fransız aydınlarının bir portresiydi. Tuğrul İnal ise Düşüş'ü, diğer iki romanın (Yabancı ve Veba) bir sonucu olarak betimler.

    Kitabın karmaşıklığı, içeriğine ek olarak biçiminin belirlenmesinde de problemler yaratmış. Düşüş’ü roman olarak tanımlamakta isteksizlik gözlenirken bazıları novella veya yarı-otobiyografik itiraf ya da felsefe çalışması olarak tanımlamayı tercih etmiş.

    “Madem ki hem sevmeye hem de sevilmeye ihtiyacım vardı, ben de oturdum aşık olduğumu sandım.”

    O kadar konuştuk ama daha ana karakterin adını bile ağzımıza almadık. Söyleyelim o zaman: Jean-Baptiste Clamence. Bu arkadaşımız, Mexico City’deki Amsterdam barında, isimsiz muhatabıyla yaklaşık 5 gün boyunca konuşuyor. (Neredeyse)Hiç konuşmamasına rağmen Clamence’nin yanında hazır ve nazır vaziyette. Genel olarak hayattaki başarılarından, ‘’düşüşlerinden’’, bazı felsefi konulardan(varlık f., etik, politik f., estetik) söz açıyor. Şunu da hatırlatalım, konuşmalardan anlıyoruz ki kendisi Paris’te çalışan bir avukat. Konuşması dikkatli bakılmazsa bir sarhoşunkini andırır. Fakat mantıksal bir düzen mevcuttur cümlelerinde, oluşturduğu katmanlar tek tek açılırken seçilen her konu Clamence ile sessiz dostunu birbirine yaklaştırır. O ‘’sessiz dostun’’ neredeyse hiç konuşmamasından da kurulması istenen benzerlik ilişkisi hemen açığa çıkar. Onun sessiz dostu okuyucudur. Biraz daha cesur düşünürsek de Clamence ile yer değiştirebiliriz.

    Hartsock’a göre, Düşüş tek kişinin diyaloğudur. Sadece Clamence konuşmacıdır fakat o tek yanlı algılanamaz. O hem doğrunun hem de yanlışın peygamberidir.*

    Kitabın mesajlarından biri de yargıç-tövbekâr ilişkisidir. Hatırlarsanız Clamence yargıçlık görevini bırakmıştı. Yargıçlar ne yapar? Kim suçludur, kim değildir karar verir. Ama bu yargı düzeninde sadece bir/birtakım kişi/ler suçludur, geri kalanlar suçsuzdur, masumdur. Metnin en altındaki alıntıda da görebileceğiniz gibi, bu durum Clamence için kabul edilemezdir. Çünkü herkes suçludur.

    Tuğrul İnal'ında belirttiği gibi, anlatı iki ayrı boyutta gerçekleşir. Birincisi, anlatıcı-kahramanın, Paris'te bir genç kızın kendisini köprüden atarak intiharına şahit olmadan önceki durumudur. Bu günler, kahramanın daha çok hazla, eğlenceyle, başarıyla dolu 'mutlu' günleridir. İkinci dönem ise, bu intihar olayından sonraki günleri kapsar. Bunlar daha çok, vicdan azabının kahramanımızı her gün içten içe kemirerek yok ettiği, huzursuz, kuşkularla dolu 'mutsuz' günlerdir (bkz. İnal, 1980: 84).

    Yazarın, kahramanına özellikle Jean-Baptiste ismini vermesi boşuna değildir. Kuşku yok ki, birçok eleştirmeninde mutabık olduğu şekilde, Jean-Baptiste, Eski Ahit'te bahsi geçen, İsa'nın gelişini, kurtuluşu, tanrı lütfunu (bağışlanmayı) müjdeleyen son peygamber Jean Le Baptiste'e (Clamans in deserto) gönderme yapıyor. Ayrıca, kahramanın soyadı Clamence'ın, Fransızca’daki 'clamer' (haykırmak) fiilinden gelmesi de yazarın uğraşını biraz daha aydınlığa çıkarıyor.

    (Camus’un) Düşüş'ten önce Çağımızın Bir Kahramanı (Un Heros de Notre Temps) adını vermeyi düşünmüş olması da kayda değerdir.

    İlk bakışta, bir aziz, şehit ve peygamber görüntüsü veren kahraman, gerçekte ise bir Anti-Jean Le Baptiste olarak karşımıza çıkar. Pasif davranışıyla genç kızın ölümü karşısında bir şey yapmayan, hiçbir çaba göstermeyen kahraman bu yönüyle insanlığa ihanet ettiği için bir 'hain' olarak görür kendisini. Zaten bu yüzdendir ki eserde sık sık Dante'den ve onun cehenneminden bahseder, kendisini hainlerin bulunduğu bu cehennemin dokuzuncu bölümünde görür.

    Anlatıda olay Amsterdam'da geçmesine rağmen, şehir yaşamı ve insanları hakkında yeterince bilgi vermez Camus. Söz konusu olan daha çok Paris ve kahramanın bu şehirde yaşadığı olaylardır. Birçok eleştirmence Camus'un bu yönü eleştirilmiştir. Aynı şekilde Yabancı'da olaylar Cezayir'de geçmesine rağmen söz konusu olan daha çok Fransızlar ve bu şehirdeki yaşam biçimleridir. Bu konuda Ali Osman Gündoğan şunları söylemektedir: "Camus, Cezayir'in tabiatına tutkun olduğu kadar yerli insanına da o derece kayıtsızdır. Mesela, Yabancı adlı romanda, roman kahramanları hep Avrupalıdır. Sadece iki Arap söz konusu edilmekte ama onların adından bile bahsedilmemektedir" (Gündoğan, 1995: 20). Edward Said'de Kültür ve Emperyalizm adlı yapıtında Camus'un duruşunu eleştirerek şöyle demektedir: "Camus (...)Fransızların önceliğini onaylayıp pekiştirirken, yüzyılı aşkın bir süredir Cezayirli Müslümanlara karşı yürütülen hükümranlık seferberliğini ne tartışmakta, ne de aykırı bir duygu belirtmektedir" (Said, 1998: 277-8).

    Kitap okumalarına geçmeden önce, Camus’u bir felsefeci olarak da ele alıp felsefesini bu kitapta ortaya çıkartmalıyız. Neyi anlatmaya çalışıyordu peki?

    Camus’a göre, Sisifos’un Söyleni’nde geçen ‘’Absürd Gerekçelendirme’’si şöyleydi: Dünya anlamsızdır ve bu söylenebilecek tek şeydir. Rasyonel olmayanla(dünyada yaşananlar) karşılaşma ve bunun sonucunda oluşan sorulara kesin cevaplar alma isteği absürdü oluşturur. Ölüm (bu absürt dünyada) tek gerçektir, yaşamak için mutlak amaçlar öne sürülemez. İnsanoğlunun tüm girişimleri, kurulmuş değerleri vs. birer ‘’absürtte gezintidir’’. Camus’un Yabancı’sında Meursault hücresinde idamını beklerken, Veba’sındaki doktorların bir çocuğun ölümünü izlerken ve Düşüş’ünde kimseye ait olmayan (evrene ait olan) kahkahayı duyarken absürde tanıklık ederiz.*

    Düşüş’ün çok keyifli bir okumasına denk geldim. Altında Shoshana Felman imzası olan bu okuma, Camus’un Düşüş ve Veba adlı romanlarını 2.Dünya Savaşı sonrası bir travma olarak görüyor.

    İzninizle, Veba’dan bahis açma cüretini gösteriyorum:

    Oran kentini saran veba salgını dolayısıyla şehre giriş-çıkışlar kapatılır, salgın gittikçe şiddetini arttırır. Doktorlar ve kentten bazı kişilerin odağa alındığı bir düzlemde, kentin ve insanların geçirdiği değişimi rahatlıkla gözlemleriz.

    +Veba’da geçen ‘’tarih sahnesindeki yüz milyon ceset, bir duman bulutundan fazlası değildir’’ cümlesi ile Nazi krematoryumlarında dumana dönüşen cesetler arasında bir bağlantı kurulabilir. 2.Dünya Savaşı ile özdeşleştirilmesinin bir başka önemli sebebi de kimliği belirsiz ölümlerin radyoda ilan edilen istatistiklere dönüşmesidir.

    +Şehrin kapılarının kapatılması, karantinaya alınması da toplama kamplarına ne kadar benziyor değil mi? Ya da vebayla mücadele eden gönüllülerin, Nazizim’in karşısındaki direniş hareketlerine benzemesi.

    +Camus’un bu direniş hareketlerinin birinde (Fransa Direnişi) bulunması, Fransız yeraltı gazetesinin editörü olması da tezimizi güçlendirir herhalde.

    Hem Düşüş’te hem de Veba’da ortak bir tema bulunmaktadır: Tanık olma. Fakat bu tanık olma kavramı, kitaplarda farklı şekillerde işlenmiştir. Düşüş’te bu tanık olma mevcuttur fakat kayda geçirilmeye, bilinir yapmaya çalışılmamıştır. Köprüdeki o sahneyi hatırlayın: Kadın atlar, karakterimiz arkasını bile dönmez ve kimseye de haber vermez. Diğer romanda ise tam tersi bir durum mevcuttur: Her şey kayıt altına alınır, istatistikler oluşturulur, yasaklar uygulanır, radyolar bilgilendirme yapar...

    Daha da ileri gitmeden şu tartışmaya değinmek farklı bir bakış açısı katacaktır:

    Varoluşçuluk. Anlamını yitiren dünyada anlamsızlığı kabullenerek yaşamak, anlamsızlığa rağmen yaşamak.

    Varoluşçuluğun en önemli isimleri olan Camus ve Sartre’nin ayrı düştüğü konuların açıklanması gerekir herhalde.

    Aralarındaki bu tartışma temel olarak tarihe olan bakış açılarıyla ilgilidir. Camus’un Başkaldıran İnsan’ındaki dogmatik Marksizm ve Sovyetler’deki çalışma kampları hakkındaki eleştirileriyle fitil ateşlenmiştir. Diğer tarafta, Sartre, Stalinizm’in politik ve felsefi bir savunucusu idi. Sartre’nin totaliter tarih anlayışı, Camus’un eleştirilerinde kendine yer bulacaktır.

    Camus eleştirilerini dile getirirken şöyle diyordu o keskin kalemiyle: ‘’Tarih haricinde başka hiçbir şeye inanmayanlar, teröre doğru yol alırlar.’’ Daha sonra şunu ekliyor: ‘’Tarihe inanmayanlar ise terörü onaylamış olurlar.’’

    Bu cümleleri biraz açmak gerekirse, anladığım kadarıyla, ilk cümlesinde totaliter tarih anlayışı kast ediliyor. Tarih haricindeki olguları bir kenara bırakıp tarih tek araç olarak kaldığında (devletin elinde) terörün meydana gelmesi kaçınılmaz olur. Devletin elinde bulunan bu tekil güç, şekil değiştirir ve sadece ismi tarih kalır. İkincisinde ise gerçek tarih yapanların görüşlerine inanmayanlar (totaliter tarih anlayışı kast ediliyor) gerçeklerden uzaklaşır ve bunun dolaylı sonucu olarak da terör kabul edilir devlet nezdinde. (Farklı önerilere açığım, pek emin olamadım.)

    Bu yalnızca tartışmanın başlangıcı. Daha sonrasında o dönemin solcu ve varoluşçu entelektüellerinin Sartre’nin etrafında toplanıp Camus’a tavır alması, birbirlerini tarihten anlamamakla suçlamaları... Sartre’ye göre Camus, ‘’tarihe cehennemden bakarken’’, Camus’a göre de Sartre sessiz kalıyor. Anlayacağınız, Camus’un enteleküel izole ortamı bu dönemde oluşuyor.

    Sartre’nin bu sessizliğini de Düşüş’teki o önemli sahnede, kadının atlaması ve adamımızın tepkisinde, görüyoruz. Tanık olma fakat ayrıca tepkisiz kalma. Benzer olarak, Sartre, Stalin’e, onun baskısına ve zulmüne tanık olduğu halde sessiz kalıyor.

    Ayrıca bu sahne, savaş-sonrası okuması göz önüne alındığında, müttefik devletlerin, Nazi katliamları ve işkenceleri karşısındaki sessizliğine benzetilebilir. 1941’den beri bu durumdan haberdar olan devletler, 1945’te tam anlamıyla durumu idrak edebilmişlerdi. 1945’e kadar Polanya yeraltı örgütlerinden gelen istihbaratlar abartma olarak değerlendiriliyordu.

    Köprüden atlayan kadını sorulduğunda, Clamence şöyle yanıt verir: ‘’O kadın mı? Bilmiyorum. Gerçekten bilmiyorum. Öbür gün ve ondan sonraki günler gazeteleri okumadım.’’

    Felman’ın incelemesini kendisinden bir alıntıyla bitirelim:
    ‘’Deprem yalnız canları almaz, binaları ve eşyaları yok etmez; deprem, depremi ölçen aletleri de yok eder.’’ François Lyotard

    ‘’Örneğin şu ihtiyar Avrupamız, herhalde dikkat etmişsinizdir, en sonunda bir yoluna girdi. Artık o saflık çağlarındaki gibi ‘Ben böyle düşünüyorum, sizin karşı olduğunuz noktalar neler?’ diye sormuyoruz. Açık görüşlü olduk. Karşılıklı konuşmanın yerini bildiriye verdik. ‘Gerçek budur diyoruz. Her zaman tartışabiliriz üstünde, ama bu bizi ilgilendirmez.’ ’’

    Karşılaştırmalı edebiyat denilen bi’ nane var, acayip zevk veriyor. Tahsin Yücel’in Vatandaş’ı ile Düşüş’te bi’ bakalım neymiş bu.

    Tahsin Yücel, kendisinin de belirttiği gibi, Fransız yazarlardan oldukça etkilenmiştir. İsim vermek gerekirse, Balzac, Flaubert, Proust, Gide, Malraux, Giraudoux... Fakat olabildiğince (bilinçli) öykünmekten kaçınmıştır, dediğine göre.

    Ona göre, edebiyat birnevi günah çıkarmadır, eleştiridir. Vatandaş ile Düşüş’ü aynı potaya koymamızı sağlayacak olan da bu kavramlardır.

    Vatandaş’taki ana karakter, Şahan Baş, umuma açık yerdeki tuvaletlerin kapılarına yazılar yazmaktadır. Takma adıyla icra ettiği bu yazılar, toplumsal eleştiriler içermektedir. Vatandaş’ın hiddeti zalim karşısında susanadır, korkak aydınlaradır. Hikâye, Düşüş’e benzer şekilde, birisine anlatılmasından(itiraf edilmesinden) teşekkül ediyor. Düşüş’te de olduğu gibi, birkaç günden oluşuyor.

    ‘’Bense övünmek gibi olmasın, somutu ve teki söylemek isterim, yinelemek ve yinelenmek için değil, yinelemelere son vermek için yazarım her zaman, yapıtlarımda insanlar kendilerini bulsunlar diye değil, kendilerine gelsinler diye yazarım, anlıyor musun?"(Vatandaş, Tahsin Yücel)

    Brian Fitch’in Düşüş üzerine şu kısa tespiti de epey benzerlik gösterir yukarıdakiyle: ’’Roman okurun huzurunu kaçırmak hatta rahatsız etmek için tasarlanmıştır.’’

    Vatandaş’a (takma adı) göre, ‘’Her yazım bir başkaldırma olarak ortaya çıkar’’. Fakat tuvalet kapılarına yazılanların etkisizliğinin fark edilmesi de ‘absürd’ün bir yansımasıdır.

    Selim İleri kitap hakkında şöyle bir tespitte bulunuyor: ‘’Gülmecenin eşiğine dek getirip bırakıyor okuru Tahsin Yücel. Ama düşündüren, yürek burkan bir gülmecenin, kara gülmecenin eşiğine."

    ‘’Pezevenklerle hırsızlar, her zaman, her yerde hüküm giyseydiler dürüst kişilerin tümü kendilerini her zaman suçsuz sanarlardı sevgili bayım, unutmayın.’’

    Camus’un Dostoyevski ile olan bağlantısıdan da bir paragrafta bahsetmek faydalı olacaktır. Düşüş ile Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ı arasındaki benzerlikler oldukça göze çarpar. Tabi ki de bu bir tesadüf değildir. Camus’un yazınında Dostoyevski başat roldedir. Denemelerini yazdığı Sisifos Söyleni’nde Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler’inden ve Ecinniler’inden bahsetmiştir. Ayrıca, Karamazov Kardeşler’de tanrı hakkında (kendisine göre) radikal fikirler belirten Dostoyevski ile Clamence karakterinin düşünceleri de aynı düzlemde yer alır.

    “Örneğin doğum günümün unutulmasından hiç yakındığım olmamıştır; bu konudaki ağırbaşlılığıma küçük bir hayranlıkla şaşarlardı bile. Oysa tüm bunların nedeni daha da ağır başlıydı: kendi kendime acınmak için unutulmak istiyordum.”

    Ve yazı sona erer. Yalnız tek bir mesele kalırdı konuşulmayan, belki de en önemlisi. Bu düşüş neyin/kimin düşüşüydü?

    Not: Tırnak içinde belirtilen ve tek paragrafta verilen alıntılar kitaptandır.

    *[“Camus’ ‘The Fall’: Dialogue of One”, Mildred Hartsock]

    Kaynakça
    -“Bridging Literary and Philosophical Genres:Judgement, reflection and education in Camus’ The Fall’’, Peter Roberts
    -“Crisis of Witnessing: Albert Camus' Postwar Writings”, Shoshana Felman
    -“Albert Camus’un ‘Düşüş’ ve Tahsin Yücel’in ‘Vatandaş’ Anlatıları Üzerine Mukayeseli Bir Araştırma”, Ahmet Göğercin
  • İnsanın içindeki kimi eğilimleri değiştirmeden, yaşamı değiştirmeye kalktık-saçmalık burada. O zaman gerçek anlamda bir değişimi yaşamak değil, yalnızca bir nesnenin yerini başka bir nesneyle, duyguyla, düşünceyle degiş tokuş etmek durumunda kaldık. Her şeyin çoraklaştığı bu gibi yerlerde, kendi bedenimizde kimi kurtarılmış bölgeler bulmamız kaçınılmazdı aslında. Yağmur bir şeyleri silebildiği gibi, besleyebilir de. Anımsamak istiyorum şimdi, yalnızca anımsamak. Aklım tekmelenmiş bir sokak köpeği gibi uzun uzun uluyor. Bunun için ölümden böylesine çok sözetmek durumunda kalıyorum ve öylesine yaşamla doluyum ki, bir tek anının, bir tek yüzün, gülüşün bile ölmesini aklım almıyor.