• Kur'an'ın konuya yaklaşımını doğru anlamak için öncelikle
    iki hususa dikkat etmek gerekir. Bunlardan ilki yukarıda kısa
    değindiğimiz meselenin özünün ve Kur'an'ın tarihi arka planın,
    iyi kavranmasıdır. Bütün düşünce tarihi boyunca olduğu gibi
    Kur'an'ın hitap ettiği insanlar için de asıl sorun, insan hayatın
    kendi irâdesi dışında gerçekleşen yaşlılık, ölüm, ecel ve musibetlerin kim tarafından belirlendiğidir. İslâm öncesi Arap şiiri, insani hayatının bu yönlerinin “dehr" (zaman) tarafından belirlendiğine ilişkin atıflarla doludur. Kur'an, cahiliyye Araplarının dehr kavramını ilahlaştıran bu inancını kesin olarak reddetmiş, onun yerine Allah'ın ilim, irâde ve kudretini koymuştur. Zira Kur'an;

    “Onlar hâla: 'Bu dünyadaki hayatımızdan başka bir
    şey yok' derler, 'Dünyaya geldiğimiz gibi ölürüz ve bizi an-
    cak zaman (dehr) yok eder...“

    diyen müşriklere;

    “De ki: “Size hayat veren ve sonra sizi öldüren, Allah'tır;
    ve sonunda hepinizi kıyamet günü bir araya toplayacaktır"

    diye karşılık verir. Allah'a bir çok ortakların koşulduğu, uluhiyetin
    parçalandığı bir ortamda Allah'ın gücünün ve mutlak uluhiyetinin
    vurgulanması, her şeyin (bu arada insan fillerinin de) gerçek sahibinin Allah olduğunun söylenmesi anlaşılır bir durumdur.
    Kur'an'da özellikle Allah'ın belirleyiciliğini ön plana çıkaran âyetlerde problem doğrudan Allah'ın ilim irâde ve kudreti ile ilgili olarak ortaya konulmaktadır. Bu açıdan O'nun dışında bir varlığın
    O'nun mülkünde, O'nun ilim ve irâdesi dışında fiil yapmasını
    mümkün görmek, Kur'an'ın öngördüğü Allah inancı olan “tevhid”
    ile bağdaşmamaktadır.

    İkinci önemli nokta da şudur; 'Kur'an bütün dünya olaylarını
    (tabii, sosyal ekonomik) tasvir ederken hem tabii hem de dini terimler kullanmıştır, ancak bu iki tür terim arasında bir çelişki söz konusu olamaz. Aksine zaten dini terimler, tabii bir dili önceden varsaymakta olup, onun yerine geçme şöyle dursun, onu bizzat kendi içinde bulundurmaktadır: (Mesela) Rüzgar ve bulutlar yağmurun sebepleridir. Fakat yağmuru yağdıran ve bu tabii sebepler içerisinde kainatı idare eden yine Allah'tır. Birer açıklayıcı formül olarak tabii sebeplerin gerekliliği tatmin edici bir şekilde sunulduktan sonra dini terim, varılan en son açıklayıcı noktadır. Örneğin Kur'an âyetlerinin bir kısmında, gökleri ve yeri var edip idare edenin, gemileri yürütenin, dilediğine rızkı, hidâyeti, dalaleti, kötülüğü verenin Allah olduğu ifade edilir. Bu minvaldeki ayetler olayların dini ve son açıklamalardır. Diğer yandan Kur'an'da "insana uğrunda çaba gösterdiği dışında bir şey verilmeyeceğini" "Allah'ın hiçbir zaman kullarına haksızlık yapmayacağı" “Allahın, her şeyi belli bir ölçü” dahilinde yaratıp idare ettiği, Allah'ın, insanları“hangi yöne isterlerse o yöne çevirdiği", dileyenin iman dileyenin inkâr edebileceği kâfirlerin kendi davranışlarından kalplerinin mühürlediği; “yaptıkları fenâlıklar yüzünden" ve "O'na inanmadıklarından dolayı gönüllerini ve gözlerin ters çevirdiği", “bir millet durumunu değiştirmedikçe, Allah'ın onların durumu
    değiştirmeyeceği", “denizde ve karada işlenen her kötülüğün insanın kendi elleriyle işledikleri yüzünden” olduğu vb. ifade
    edilir. Bu âyetlerin bir kısmı konuyu Allah'ın kudret ve irâdesi
    bakımından, sonuç olarak, diğer kısmı da insanın hürriyeti ve sorumluluğu bakımından sebepleri bağlamında ele alır. Diğer bir deyişle "bir kısmı tekvini (ontolojik) dir, bir kısmı da teklifi (ehlâki) dir.

    İslâm'ın kader anlayışı konusundaki özgün mantığı, ancak söz konusu Kur'an ifadelerinin onun ana fikri ve Allah-insan-âlem
    ilişkisi çerçevesinde, vahyin kullandığı üslub göz önünde bulundurularak okunmasıyla doğru kavranabilir. Zira tarih boyunca olduğu gibi günümüzde de bazı anlayış ve ekoller bu âyetlerin bir kısmını ön plana çıkararak İslâm'ın, ya “kaderciliği” veya “insanın kaderini kendisinin belirlemesini" öngördüğünü iddia ederler. Turan Dursun ve Erdoğan Aydın da birinci grup ayetleri bağlamından ve Kur'an'ın bütünlüğünden soyutlayarak Kur'an'ın katı kaderciliği savunduğu görüşünü ileri sürerler.

    “el-Kadr' veya 'el-kader' sözlükte bir şeyin sınırı, miktarı, ölçü-
    kıymeti demektir. Allah'ın fili olarak kader, Kur'an'da Allah'ın her
    şeyi bir ölçüye göre, sebep sonuç ilişkisi içinde, düzenli, sınırlı, muayyen ve kurallı yaratması anlamında kullanılır:

    Kur'an'dan anlaşıldığına göre, sınırsız ve düzenli sebepler sistemi
    ilahi orijinli olup, her şey Allah'ın ilmi ve kudreti dahilinde
    ama belli bir hikmete ve nizama (sünnetullah) istinaden cereyan
    etmektedir ki, “kader"den anlaşılması gereken de budur:
    “Allah her şey için bir ölçü (kader) koymuştur.”

    İnsan ancak Allah'ın izni ve irâdesi sonucu verilmiş bir güç
    ve hürriyete sahiptir. Allah yarattıkları arasında sadece insana hürriyet vermeyi, ona hürriyeti nispetinde sorumluluk yüklemeyi, hiç kimseyi gücünün yetmeyeceği şeyden sorumlu tutmamayı irâde ettiğini açıklamıştır. Böylece sebep-sonuç ilişkilerine bağlı olarak işleyen ölçüler (kaderler) çerçevesinde insan, seçimleri ve tavırlarıyla kendi konumunu belirler. Bu anlamda insan kendi kaderini kendisi tayin eder. Ancak bütün varlıklar gibi insan da Allah'a rağmen, güç ve hürriyete sahip olamaz.

    Kur'an'da, “insanın yaratılışından itibaren nasıl hareket edeceği,
    ne yapacağı ve ne olacağı, hatta cennete mi cehenneme mi gideceğinin değişmez sürette belirlendiği, insanın tamamen Allah, tarafından yönlendirildiği" şeklinde bir kader anlayışı yoktur. Böyle bir kader anlayışını her şeyden önce Kur'an açıkça reddeder: Kur'an'da;

    “Allah'ın dileseydi doyurabileceği bir kimseyi biz mi,
    doyuralım?"
    “Eğer Rahman dileseydi biz de atalarımız da O'ndan
    başka bir şeye tapmazdık ve O'nsuz da hiçbir şeyi
    haram kılmazdık”

    diyen müşriklere,

    “Buna dair bilgileri yoktur; onlar sadece vehimde bulunuyorlar.”

    denerek karşılık verilir. Kur'an'ın rehberliğinde, Hz. Peygamber'in
    eğitimiyle yetişen ilk Müslümanlar da böyle bir kader anlayışına
    sahip olmamışlardı; Hz. Ömer döneminde hırsızlık yapan biri
    bunu Allah'ın takdiriyle yaptığını söyleyince, Hz. Ömer bu adama
    hırsızlığın cezasına ek olarak Allah'a iftira etiğinden dolayı da para cezası uygulamıştır. Hz. Ali de kaza ve kaderi Allah'ın önceden takdiri olarak değil, ezeli ilmiyle bilmesi ve insanlara iyi olanı emretmesi, kötü olanı yasaklaması olarak yorumlamıştır.

    Daha sonraki dini, fikri ve siyasi gelişmeler yaklaşık olarak 2.
    hicri asrın başlarından itibaren konu ile ilgili tartışmaların sistemli
    bir şekilde başlamasına yol açtı. Daha çok fıkıhçı ve hadisçi olarak bilinen selef âlimleri Allah'ın kudret ve irâdesinin mutlaklığı ve
    sınırsızlığı ile insanın yükümlülük ve sorumluluğunu birlikte kabul
    ediyor ve bu kabulün kaçınılmaz olarak doğuracağı ahlâki açmaz
    üzerinde duruyorlardı. Öyle görünüyor ki bazı Emevi yöneticileri haksız uygulamalara girişirken bu uygulamaların ilâhi takdirin
    bir gereği olduğunu ileri sürerek zulüm ve haksızlıklarını meşrulaştırmak istemiş ve bunun üzerine kader üzerindeki selefi tavrın istimara elverişli bir şekil aldığı ve ahlâki sorun teşkil edebileceği fark edilmiştir. Bu gelişmeler üzerine Hasan-ı Basri, Ma'bed el-Güheni, Gaylan ed-Dimaşki, Vasıl b. Atâ, Yunus el-Esvari gibi kelâmcılar kader ve insanın filleri konusunu ciddi bir şekilde ele alarak Allah'ın ancak insanların iyiliğine olanı (salah) yaratabileceğini, dolayısıyla hayrın Allah'a fakat şerrin insana nispet edilmesi gerektiğini, şu halde insanın hür irâde sahibi olduğunu ileri sürdüler. Bazı farklılıklara rağmen kader konusunda Eşariliğin, Selefiye'nin; Matüridiliğin ve Mu'tezilenin de Hasan Basri'nin ortaya koyduğu tavrın devamı olduğunu söyleyebiliriz.

    Kur'an'ın reddettiği ve insana hürriyet tanımayan bu kader
    anlayışı, yazarların da ifade ettiği gibi, insanın sorumluluğunu anlamsızlaştıracağı gibi, onun sömürülmesini de kolaylaştırabilir. İnsanların en çok değer atfettikleri ve onlar üzerinde etkin olan her şey (inanç, ideoloji, para) bilgisizlik veya değersizlik sebebiyle bilerek veya bilmeyerek en çok istismar konusu olabilmektedir.
  • Eşcinsellik değerlerin yıkılmasıyla doğan patolojidir
    Gey ve lezbiyenlerle ilgili araştırmalar ürkütücü veriler sunuyor. 1990 yılından itibaren her genç kadınlar arasında en az bir kadınla lezbiyen ilişkisi 3 misline çıkmış. Erkeklerde de geylik aynı orana sahip. 2009’da %4.5 olan erkek erkeğe eşcinsel ilişki 2016’da %8.3’e yükselmiş. Kadınlarda aynı oran %10.2’den %14.1’e gelmişti. Bu veriler “eşcinsellik doğuştandır” tezini tamamen yıkıyor. Peki o zaman bunu çoğaltan asıl sebepler ve mecralar nelerdir? İnternet Nesli kitabının yazarı Jean Twenge, bunu cep telefonun yaygınlaşmasına bağlıyor. Kimi araştırmacılar da internet ve sosyal medyanın artan etkisine işaret ediyor. Bu yeni mecralar her çeşit kötülük propagandalara insanın daha fazla açık hale getiriyor. Kötülüğün propagandasına ve bilgisine daha fazla maruz bırakıyor.

    Çeşitli küresel internet platformları, insanların en mahrem mekânlarına ve ilişki alanlarına ulaşıyor. Bu teknolojiler, sapkın cinsel davranışlara kolay erişimi sağlıyorlar. Fakat bu mecralar ve teknolojiler kadar içerikler de önemli. Yükselen yeni bir cinsellik felsefesi var. Bu felsefe bu mecralara sürekli içerik üretiyor. Nedir bu felsefe? Toplumsal cinsiyet eşitliği ile önce cinsiyetsizlik düşüncesi pompalanıyor. Eşitlik gibi Fransız İhtilali yel dünyaya yayılan bir kavrama sığınıyor. Egemenlere ve sömürmeye karşı meydan okumanın kült kavramı olan eşitlik… Herkes eşitlikle daha birey olacağı yanılgısına giriyor. Eşitlik artık cinsellik alanında savunuluyor. Bu toplumsal cinsiyet eşitliği felsefesi ile “hiçbir şey doğuştan gelmez, her şey toplumla kazanılır” deniliyor. Böylece insan bütün cinsiyet farklılıklardan ve bunu düzenleyen geleneksel değerlerden koparılıyor. Arkasından bu defa LGBT geliyor. O da diyor ki “eşcinsellik doğuştandır”. Biz böyle yaratılmışız. Toplumsal değerler bizim doğal yönelimimizi bozuyor. Oysa yapılan bilimsel çalışmalarda insanın X ve Y gibi dişil ve eril iki kromozoma sahip olduğu görülüyor. Bu konuda araştırmalar yapan Psikiyatr Prof. Dr. Nevzat Tarhan, üçüncü cinsiyetin mümkün olmadığını söylüyor.

    Toplumsal cinsiyet eşitliği “eşitlik” idealini vurgularken, LGBT “özgürlük” idealini vurguluyor. Artık özgürlük burada bütün değerlerin belirleyicisi oluyor. Post-truth çağının ana ideolojilerinden birisine dönüşüyor. Mesuliyet, ahlak, mahremiyet, neslin korunması gibi değerler önemini kaybediyor. Bireyin özgürlüğünü yaşaması mutlaklaşıyor. Bu da cinselliğin odağında gündeme geliyor. Yani özgürlük, istediğin cinsel tutumlara yönelme serbestliği olarak görülüyor. Hakikat düşüncesi kayba uğruyor. Çünkü iyi ve kötü, doğru ve yanlış gibi kesin ölçüler buharlaşıyor. Nihilizm ve rölativizmin çığlıkları yükseliyor. Bundan dolayı özgürlüğü sınırlayan ve tanımlayan değerler çiğneniyor. Benliğin karanlık dünyasında gezinen dürtüler zincirden boşalarak etrafa saçılıyor. Nefesin en barbar tarafları kudurmaya başlıyor. İnsan, kuduran bir nefis kesiliyor.

    Hakikatin çoğulculuğu gibi cinsel kimlik de çoğullaşıyor. Kadın ve erkek ötesi arayışlar çoğalıyor. Her gün farklı bir cinsel kimlik peşine düşüyor insanlar. Büyük bir kimlik parçalanması yaşanıyor. Transcinsiyet haliyle akışkan cinsel davranışlar doğuyor. Ruh, beden ve zihin derin bir parçalanmadan ve acıdan geçiyor. Ruhsal ve sosyolojik patoloji ortaya çıkıyor. Hakikaten yapılan araştırmalarda gey ve lezbiyenlerde kişilik sorunlarına, cinsel işlev bozukluklarına, madde bağımlılığı ve alkolizm oranı çok yüksek. Örneğin eşcinsellerin %25-33’i alkol bağımlısı, uyuşturucu madde kullanma eşcinsel olmayanlara göre %190 daha fazla. Biseksüel gençlerde uyuşturucu madde kullanımı olmayanlara göre % 340 daha fazla. Cinsel arzularına taparak mutlu olma arayışına giren insanlar, büyük mutsuzluklar yaşıyor.

    LGBT hakikatin bittiğini söyleyen bir zamanın içinde doğan patoloji. Bu patoloji büyük oranda sosyolojik ve kültürel. Biyolojik olmaktan daha fazla bir kimlik patolojisi. Çünkü cinsel kimliği parçalıyor, dengesiz hale getiriyor, belirsizleştiriyor ve akışkan bir biçime sokuyor. Sonuçta insanın kişiliğini dengede tutan sabit değerlere dayalı bir cinsel kimlik inşasının önüne geçiliyor. Küresel kapitalizm, bu ideoloji aracılığıyla post-truth zamanlarında tahakkümüne yönelen isyanları, meydan okumaları ve eleştirileri cinsellik alanına transfer ediyor. Önünde değer oluşturan, iyi ve kötü diye duran en keskin “namus kültürünü” darmadağın ediyor. Namusunu kaybeden nomosunu kaybediyor. Toplumu oluşturan çekirdek norm parçalanıyor. Eşcinsellik, varlığımızın en temel normuna karşı bir taarruzdur. İslam, dünyada değişmez hakikat idealine sahip tek dünya görüşü. İnsanlığı post-truth zamanların nihilist cinselliğin taarruzlarına karşı koruyacak tek sığınak. Ademoğulları neslini koruyan tek değerler manzumesi.

    [Prof. Dr. Ergün Yıldırım]
  • Kur’an-ı Kerim’in ve peygamberin iyiliği yaygınlaştırma ve kötülüğü engellemeye ilişkin bütün direktifleri, müslüman toplumda müslüman bireyin görevleriyle ilgilidir. Yani bazı durumlarda bir takım idari zulümler, bazı zamanlarda kötülüklerin yaygınlaşmasına rağmen temel ilke olarak, Allah’ın egemenliğini kabul eden ve onun şeriatını esas alan bir toplumda yaşayan müslümanın görevini dile getirmektedir. İşte böylece biz peygamberimizin (salât ve selâm üzerine olsun) “En üstün cihad zalim bir imamın karşısında doğru sözü dile getirmektir” buyurduğunu görmekteyiz. Yani karşısında hak söz dile getirilen “imamdır” (Hükümdardır). Kişi Allah’ın egemenliğini ilke olarak kabul etmeyip onun şeriatını yürürlüğe koymadıkça zaten İslâm devletinin hükümdarı, imam olamaz. Yani Allah’ın şeriatıyla hükmetmeyene “imam” adı verilmez, onu Cenab-ı Allah, “Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir” şeklinde nitelemektedir.” (Maide Suresi, 44)
    Allah’ın şeriatını yürürlüğe koymayan cahili toplumlarda ise en büyük ve en ciddi kötülük, tüm kötülüklere kaynaklık eden, ana kötülük Allah’ın hayat için koymuş olduğu yasayı reddetmek suretiyle Allah’ın ilahlığını reddetmektir. İşte dar kapsamlı kötülüklerle mücadeleye girişmeden önce reddedilmesi gereken bu, her türlü kötülüğün kaynağı olan temel ve köklü kötülüktür. Çünkü diğer kötülüklerin tamamı onun peşinde gelmekte, onun bir dalı ve uzantısı olmaktan öteye geçmemektedir.
    Allah’ın hükmüne karşı cüretkârlıktan, ilahlık özelliklerini iddia etmekten, Allah’ın hayat için koymuş olduğu yasayı reddetmek suretiyle Allah’ın ilahlığını reddetme kötülüğü, pek tabii olarak diğer dar kapsamlı kötülüklerin anası durumunda iken çıkarılacak iyi ve seçkin insanların çalışmalarını dar kapsamlı kötülüklerle mücadele yolunda boşa harcamamalıdır. Ana kötülüğün uzantılarından ve uğursuz ürünlerinden biri olduğunda kuşku bulunmayan dar kapsamlı mücadeleyle zaman öldürmenin hiç bir yararı yoktur.
    Sonra biz insanları işledikleri herhangi bir kötülükten dolayı nasıl sorguya çekebiliriz? Onların davranışlarını hangi ölçüyle ölçüp, bu yaptığınız iş kötüdür, ondan sakının diyebiliriz. Çünkü biz bu iş kötüdür dediğimizde şuradan buradan onlarca insan karşımızda duracak ve: “Hayır! Bu kötü bir şey değildir. Eskiden bu iş kötü görünüyordu! Fakat dünya “gelişiyor”, toplum “ilerliyor” ve değerler de değişiyor” diyeceklerdir.
    Öyleyse her şeyden önce tüm davranışları kendisine göre değerlendirmemiz gereken, herkes tarafından onaylanmış bir ölçü olmalıdır. İyiliği ve kötülüğü kendisine göre tayin edebileceğimiz değerler olmalıdır. Peki bu değerleri nereden alabiliriz? Bu ölçüyü nereden getireceğiz?
    İnsanların bir şekilde durmayan, sürekli değişen arzularından, ortak uzlaşmalarından, geleneklerinden, ihtiraslarından mı? Bu durumda biz, içinden çıkılmayacak bir şaşkınlığa düşer, uçsuz bucaksız bir çölde yolumuzu şaşırırız.
    O halde her şeyden önce bir ölçü belirlemek gerekiyor. Ayrıca bu ölçünün arzu ve isteklere göre değişmeyen sabit bir ölçü olması da zorunlu oluyor.
    İşte bu değişmez ölçü, Allah’ın ölçüsüdür.
    Eğer toplum, ilke olarak Allah’ın egemenliğini kabul etmiyorsa, Allah’ın şeriatını yürürlüğe koymuyorsa, hatta kendisini Allah’ın proğramına çağıran insanları hafife ve alaya alıyor, onları dışlıyor, cezalandırıyorsa, bu durumda ne yapılacaktır?
    Değişik ölçüleri ve değerleri bulunan görüşlerin ve arzuların birbiriyle çeliştiği bu tür toplumlarda, hayatın detaylarına ilişkin konularda iyiliği emretmek kötülüklerden sakındırmak, boşa kürek sallamak, eğlencelik abes bir iş değildir de nedir?
    Herşeyden önce hükmün, ölçünün, egemenliğin, görüş ve arzuların çeliştiği durumlarda başvurulacak kaynağın belirlenmesi gerekir.
    Herşeyden önce en büyük iyiliği; Allah’ın egemenliğini ve hayat için belirlediği proğramı, kabul ettirmeye çalışmakla, en büyük kötülüğü de; Allah’ın hayat için koyduğu yasayı reddetmekle (Allah’ın ilahlığını reddetme kötülüğünü) ortadan kaldırmak gerekmektedir. Çünkü ancak temel atıldıktan sonra binanın dikilmesine geçilebilir. Öyleyse bölük pörçük çalışmalar bir noktada yoğunlaştırılmalı, hepsini tek bir cephede toplamayı ve binanın temelini oluşturan biricik zeminin hazırlanmasına ağırlık verilmelidir.
    Bazan müslüman toplumun; hayatının temeli ve iyiliği emretme kötülükten sakındırma eyleminin zeminini hazırlayan asıl mesele ayak altına alınmışken insan, birtakım insanların detaylara ilişkin iyiliği emretme kötülükten sakındırmak için ortaya koydukları çabaya hayıflanıyor ve üzülüyor!
    Ekonomisinin temeli faize dayanan ve malının tamamı haram olan ve hiçbir ferdinin helal lokma yeme imkanına sahip olamadığı bir toplumda, haram yemenin günahından bahsetmenin ne anlamı olacaktır? Çünkü bu toplumun sosyal ve ekonomik düzeni bütünüyle Allah’ın hayat için koyduğu yasayı reddetmekle her şeyden önce Allah’ın ilahlığını reddetmiş bulunmaktadır!
    Kanunları zorla ırza geçme dışında zinayı yasak saymayan, hatta zorla ırza geçme halinde bile onu Allah’ın yasası ile cezalandırmayan bir toplumda fuhşu engellemeye çalışmak ne işe yarar… Çünkü bu toplum Allah’ın hayat için koyduğu şeriatı reddetmekle ilke olarak Allah’ın ilahlığını reddetmiş bulunmaktadır?!
    Kanunları içki içmeyi ve alış-verişini serbest bırakan ve umuma ait yollarda apaçık sarhoşluk dışında kimseyi cezalandırmayı öngörmeyen hatta bu durumlarda bile Àllah’ın hükmünü, sarhoşa uygulamayan bir toplumda, sarhoşluğun zararlarını dile getirmenin, buna engel olmaya çalışmanın ne gibi bir yararı olabilir? Çünkü bu toplum ilke olarak Allah’ın egemenliğini kabul etmiş değildir. Allah’ın egemenliğini kabul etmeyen ve içinde Allah’a değil, Allah’ın dışındaki ilahlara tapılan bir toplumda, dine sövmeyi yasaklamak hangi meseleyi çözebilecektir? Çünkü burada toplumun hukukunu, yasasını, düzenini, kurumlarını, değerlerini ve ölçülerini belirleyen Allah’ın dışındaki ilahlardır. Söven de sövülen de Allah’ın dininde değildir. Onların her ikisi ve toplumlarının kitleleri; toptan onlara hukuklar, yasalar belirleyen, onlar için değerler ve ölçüler koyan kimselerin dinindendir.
    Bu durumlarda iyiliği emretme ve kötülüğü yasaklamanın ne yararı olacaktır. Bu büyük kötülüklerin en büyüğü olan, Allah’ın hayat için belirlediği hayat proğramını red etmek suretiyle, Allah’ı inkar etme kötülüğü yasaklanmadığı müddetçe, değil küçük kötülükleri engellemenin, büyük günahları engellemenin bile ne yararı olabilir?
    Mesele bu saf insanların harcadığı çabaların, güçlerin ve onun verdiklerinin çok üstünde bir büyüklüğe, genişliğe ve derinliğe sahiptir. Bu aşamada ne kadar geniş kapsamlı olursa olsun hatta, isterse bunlar Allah’ın sınırları olsun detaylara göre hareket edilmez. Allah’ın koyduğu sınırlar her şeyden önce Allah’ın egemenliğini kabul etme temeline dayanır. Başka bir temele değil. Eğer bu egemenlik, yaşanan bir realite olarak kabul edilmiyorsa, Allah’ın yasası, yaşamanın biricik kaynağı olarak alınmıyorsa, Allah’ın ilahlığı ve egemenliği siyasi otoritenin tek kaynağı sayılmıyorsa o zaman detaylara ilişkin her çalışma boşunadır. Ayrıntılarla ilgili her girişim abestir. En büyük kötülük diğer kötülüklerden daha çok çalışmaya ve çaba sarf etmeye, engellemeye muhtaçtır.
    Peygamberimiz (salât ve selâm üzerine olsun) diyor ki: “Sizden kim bir kötülük görürse ona eliyle engel olsun. Eğer gücü yetmezse diliyle, yine gücü yetmezse kalbiyle engel olsun. Bu imanın en zayıf derecesidir.”
    Müslümanların kendi elleriyle kötülükleri engelleyebilecek güçlerinin olmadığı zamanlar olabilir. Bu kötülüğü dilleriyle de engelleme gücünde olmayabilirler. Bu durumda imanın en zayıf derecesi elde kalır. O da kalpleriyle ona engel olmaya çalışmalarıdır. Yani ona antipati besleme çaresidir. Eğer onlar gerçek müslüman ise hiç kimse onları bu içe dönük davranışlarından, eylemlerinden alıkoyma gücüne sahip olamaz.
    Son maddede sözü edilen kalp ile değiştirme olayı kötülüğe karşı pasif bir tavır olarak gözükmektedir. Peygamberimizin onu bir engelleme olarak göstermesi onun kendi yapısında olumlu bir eylem olduğunu göstermektedir. Kötülüğe kalp ile karşı koymak, bu kalbin kötülüğe karşı aktif bir tavır takındığı anlamına gelir. Bu kalbin kötülükten tiksindiği, onu reddettiği ve ona teslim olmadığı anlamına gelir. Bu kötülüğe boyun eğilmesi ve kabul edilmesi gereken meşru bir durum olarak görmüyor demektir. Kalplerin herhangi bir duruma karşı tavır koyması, bu kötü düzenin yıkılması yolunda harekete geçen aktif bir kuvvettir. “Meşru” bir düzenin ele geçen ilk fırsatta ele geçirilinceye kadar o kötülüğe karşı sürekli bir gözetim mekanizması oluşturulmuş demektir. Bu gelişmelerin hepsi de değiştirme ve aktif bir eylemdir. Buna rağmen bu eylemlerin hepsi de imanın en zayıf derecesidir. Artık müslümanın imanın en zayıfını korumaktan daha aşağı bir duruma düşmemesi gerekir. Varlığının bir realite olarak kabul edilmesi, bazan sindirici bir dikta rejimine sahip olması nedeniyle kötülüğe teslim olmak ise, en son halkanın da dışına çıkmak, imanın en zayıf derecesinden soyutlanmak demektir.
    Bu durumda toplum yahudilerin uğradığı lanete uğramayı hak etmiş demektir:
    “İsrailoğullarının kafirleri, Davud’un ve Meryemoğlu İsa’nın dilinden lanetlenmiştir. Bu lânetlenmelerinin sebebi, onların Allah’a karşı gelmeleri ve O’nun sınırlarını çiğnemeleri idi.
    “Onlar işledikleri kötülüklerden birbirlerini sakındırmazlardı. Ne kadar kötü şeydi yaptıkları!”
    Maide 79
  • Belli bir bakımdan, kuşkusuz, kur yapıcı bir davranış ile sanat arasında karakteristik bir analoji hala geçerlidir.Sanatın "nesnesine karşı ilgisiz" olduğu söylenir.Bu savın anlamı ancak; sanatın şeylerden çıkarttığı değerlerin,söz konusu şeylerin estetik dışı ölçüler temelinde lezzetli ya da tatsız, ahlaki ya da ahlaksız,dini ya da dünyevi oluşları ile herhangi bir tarzda değişmez oluşları olabilir.Kur yapma bir anlamda kendini fenomenolojik düzlemin olumlu ya da olumsuz öteki değerlerinin ötesine konumlandırmaya ilişkin bu görece basit tavrı takınır.
  • Franz Kafka Sözleri

    Huzur mu istiyorsun? Az eşya, az insan.
    Benim yalnızlığım insanlarla dolu...
    "Her şey olması gerektiği gibi: Üzüntülü ve ağır..."
    Odamda günlerdir yalnızım, ziyanı yok dünyada da yıllarca yalnız değil miydim?”
    Yorgunum, hiçbir şey bilmiyorum; tek istediğim, yüzümü kucağına koymak, başımın üzerinde dolaşan elini hissetmek ve sonsuza dek öyle kalmak.
    Ama bütün dumanların altında ateş vardır.
    Dalgaların bir su damlasını kaldırıp kıyıya atması, denizdeki ezeli dalgalanma olayını asla engellemez; hatta denizdeki dalgalanma, kıyıya atılan damlaya borçludur varlığını.
    Seninle dünya arasındaki bir kavgada dünya üzerine bahse gir.

    Belki bir şeylere sahipsin, ama kendi varlığın yok savına verdiği cevap, bir titreme ve yürek çarpıntısı oldu sadece.

    Gerçek düşmandan sınırsız bir cesaret akar içinize.



    Bence istediğin zaman yalnız kalabilmek mutluluğun en önemli nedenlerinden biridir.

    Kötüye bir kere kapılarını açmaya gör, kendisine inanılmasını beklemez artık.

    Gerçek bölünemez, bu yüzden kendini tanıyamaz; her kim onu tanımak isterse bir yalan olmak zorundadır.

    Bir kitap, içimizdeki donmuş denize inen balta gibi olmalı.

    Kıyamet günü’nü böyle adlandırmamızın nedeni ancak bizim zaman kavramımızdandır; aslında o bir tür sıkıyönetim mahkemesidir.



    Yasama başladığın anda iki görev; sınırlarını her an daraltmak ve bu sınırları aştığın anlarda da gizlenmeyi başarıp başaramadığını her an sorgulamak.

    Kötü’nün ondan bir şeyler gizleyebileceğinize inanmanızı sağlamasına izin vermeyin.

    İnsanlar sabırsız oldukları için cennetten kovuldular, tembel oldukları için geri dönemiyorlar.

    Eğer okuduğumuz bir kitap bizi kafamıza vurulan bir darbe gibi sarsmıyorsa, niye okumaya zahmet edelim ki?

    Sanatımız, gözümüzün gerçek’le kamaşmasıdır.geri geri kaçan ucube maskelere vuran ışıktır gerçek, başka bir şey değil.



    Sonsuzluk olsam bile kendimin içinde çok darım.

    Giyotin gibi bir inanç. Onun kadar ağır, onun kadar hafif.

    Kendini sonsuz küçültmek ya da sonsuz küçük olmak. Birincisi mükemmellik yani eylemsizliktir; ikincisi başlangıç yani eylemdir.

    Bu dünya için koşumlarını takınman gülünç.

    Bir merdivenin üzerine basılmaktan yeterince çukurlaşmamış basamağı, basamağın kendi açısından, işsiz çakılmış bir tahta parçasıdır yalnız.

    Doğru yol gergin bir ip boyunca gider; yükseğe değil de, hemen yerin üzerine gerilmiştir bu ip. Üzerinde yürünmek değil de insani çelmelemek içindir sanki.

    En kötüsü de sahip olmadığın şeylere ait olmandır.


    Alelacele koşup yaşama sığınmıyorsa insan, yaşamdan zevk alabilir mi?

    Kendini insanlığa bakarak sına. Şüphe edeni şüpheye, inananı inanca götürür bu.

    Seninle dünya arasındaki bir kavgada dünya üzerine bahse gir.

    Bir topluluğu kontrol etmek, bireyi kontrol etmekten kolaydır.

    Ölümün olduğu bu dünyada hiçbir şey ciddi değildir aslında…

    Umut olmasına var. Sınırsız denecek kadar çok umut var. Ama bizim için değil.

    ''Ot gibi yaşamaktansa, uykusuz kalmak daha iyi.''

    Aylar sonra ilk defa gözlerim bir işe yarayacak, seni görerek.


    Her şey bir aldatmacadır: en az yanılmaya bakmak, normal ölçüler içinde kalmak, en aşırının peşinden gitmek.

    Dünyayla arandaki savaşımda, dünyanın yanında ol.

    Kendimden başka hiçbir eksiğim yok.

    Sanatımız, gözümüzün gerçekle kamaşmasıdır. Geri geri kaçan ucube maskelere vuran ışıktır gerçek, başka bir şey değil.

    Kötü’ye bir kere kapılarını açmaya gör, kendisine inanılmasını beklemez artık.

    Eğer bir hedefiniz varsa ama ona ulaşma yolunu göremiyorsanız, o yolun adı ‘tereddüt ‘tür.

    Kötü’ye bir kere kapılarını açmaya gör, kendisine inanılmasını beklemez artık.


    Kargalar, bir tek karganın göğü yok edebileceğini ileri sürer. Ona kuşku yok; ama göklerin kulağı duymaz böyle bir savı, çünkü gökler kargaların yokluğu demektir.

    Önceleri sorularıma neden cevap alamadığımı anlayamıyordum, şimdiyse soru sorabileceğime nasıl inanabildiğimi anlayamıyorum.ama gerçekte inanmıyordum ki, soruyorum sadece.

    Bir kafes, kuş aramaya çıkmış.

    Değersizdim, mahkum edilmiş, çiğnenmiştim, başka bir yere kaçmak için büyük çaba gösteriyordum gerçi, ama bu bir iş değildi, çünkü sahip olduğum güçlerle ulaşamayacağım, imkansız bir şeydi söz konusu olan.

    Eğer okuduğumuz bir kitap bizi kafamıza vurulan bir darbe gibi sarsmıyorsa, niye okumaya zahmet edelim ki?

    Ama bütün dumanların altında ateş vardır.



    Belki bir şeylere sahipsin, ama kendi varlığın yok savına verdiği cevap, bir titreme ve yürek çarpıntısı oldu sadece.

    Yorgunum, hiçbir şey bilmiyorum; tek istediğim, yüzümü kucağına koymak, başımın üzerinde dolaşan elini hissetmek ve sonsuza dek öyle kalmak.

    Bu değerbilmezliğe, dünyanın değerbilmez oluşuna karşı koymak mümkün değildi.

    Seninle dünya arasındaki bir kavgada dünya üzerine bahse gir.

    İyi, bir bakıma rahatsızlık vericidir.

    Gerçek bölünemez, bu yüzden kendini tanıyamaz; her kim onu tanımak isterse bir yalan olmak zorundadır.

    Şüphe edenin şüphesini, inananın inancını besler bu...



    Kötüye bir kere kapılarını açmaya gör, kendisine inanılmasını beklemez artık.

    ...ben olduğum halimle, senin eğitiminin ve kendi itaatkarlığımın bir sonucuyum (temel yapım ve hayatın etkileri dışında tabii).

    Dünyanın acılarından uzak tutabilirsin kendini, bu sana kalmış olup doğana uyar, ama tam olarak bu uzak duruş belki kaçınabileceğin yegane acıdır.

    Bir kitap, içimizdeki donmuş denize inen balta gibi olmalı.

    Belirli bir noktadan sonra geri dönüş yoktur. Bu noktaya erişmek de gerekir.

    Kötü'nün elindeki en ayartıcı silah, savaşa çağrıdır. Kadınlarla yapılan savaşa benzer, ki sonu yatakta biter.

    Yasama başladığın anda iki görev; sınırlarını her an daraltmak ve bu sınırları aştığın anlarda da gizlenmeyi başarıp başaramadığını her an sorgulamak.



    Kendini insanlığa bakarak sina. Şüphe edeni şüpheye, inananı inanca götürür bu.

    Sonsuzluk olsam bile kendimin içinde çok darım.

    "Ölen bir insanın ardından, bir an için yeryüzüne yararlı bir sessizlik çöker; dünya üzerindeki uğraşlar bitmiş, gelecek ölümü beklemekten kurtulunmuş, sanki bir yanlışlık telafi edilmiştir..."

    Bürokrat için insanca ilişkiler değil, yalnızca nesne ilişkileri vardır. İnsan evrağa dönüşür. Evrağa verilen sayı ile belirgin kılınan, ölmüş bir varlık olarak evrağın akışına girer. Bu varlık, şahsen çağrılığı zaman bile bir kişi değil, yalnızca ‘olay’dır. ‘Konu’ ile ilgili olmayan ne varsa akıp gitmiştir. Resmi dairelerin koridorları aşağılanma kokar. Sigara içmek kesinlikle yasaktır. Bu yasağın kapsamına soluk almak da girer. Buna karşılık yürek çarpıntısına izin vardır, dahası çarpıntı olması istenen bir şeydir. Her türlü ümit uçup gider. Kapıdan kapıya gönderilen kişiye suçluluk duygusu aşılanır. Buraya giren, yalnızca bir vizite kağıdı ya da pasaportunun uzatılmasını istese biIe kendini suçIu duyumsar. En iyi olasılıkla bir dilek sahibidir, aslında ise suçludur.

    Düşünceleri fazla dikkate almamalısın. Yazı değişmez, düşünceler ise çoğu kez sadece yazı karşısındaki aczin ifadesidir.

    Yalnızca aptal oldukları için bu denli kendilerinden emin konuşabiliyorlar. Dengim olan bir insanla konuşacağım birkaç sözcük, her şeyi bunlarla yapılacak en uzun konuşmalarla karşılaştırılamayacak ölçüde aydınlatacaktır.

    Belirli bir noktadan sonra artık geriye dönüş yoktur. İşte bu noktaya erişmek gerekir.

    Bu erken kalkmak yok mu, diye düşündü, insanı aptala çeviriyor.

    Her ne kadar onun ufak bedeninin özel bir hassasiyete sahip olduğunu itiraf ediyor olsam da, biz, işçilerden oluşan bir halkız ve Josephine bizden biri. Eğer bedenimizdeki çürüklere dayanarak topallamaya kalkışsaydık, bütün bir halkın topallaması asla durmazdı.



    ...ben olduğum halimle, senin eğitiminin ve kendi itaatkarlığımın bir sonucuyum (temel yapım ve hayatın etkileri dışında tabii).

    Neler çevirdiği bilinmeyen entrikacı bir doğa; rüzgar gibi anlamsız görünen uğraşlar içinde, uzaklardaki, yabancı birinin adına, içyüzü hiçbir zaman bilinemeyen hizmetlerin peşinde.

    Bizi sen şikayet ettiğin için cezalandırıyorlar. Eğer şikayet etmeseydin, suçumuzu bilseler de bir şey yapmazlardı bize...

    Kötü'nün elindeki en ayartıcı silah, savaşa çağrıdır. Kadınlarla yapılan savaşa benzer, ki sonu yatakta biter.


    Doğru yol gergin bir ip boyunca gider; yükseğe değil de, hemen yerin üzerine gerilmiştir bu ip. Üzerinde yürünmek değil de, insanı çelmelemek içindir sanki.

    İnsan bazı anlarda çalışamayacak halde olabilir, ama bu anlar eski başarıların hatırlanması ve daha sonra, engel ortadan kaldırıldığında, insanın şüphesiz daha bir azimle ve gayretle çalışacağının düşünülmesi için de en iyi zamandır.

    Evlenmek, bir aile kurmak, gelecek tüm çocukları kabullenmek, onları bu güvensiz dünyada yaşatmak ve hatta biraz da yol göstermek, benim inancıma göre bir insanın başarabileceği en yüce şeydir.

    Aşkı yaşayan, aşkı en güzel anlatandır. Çok sevmelisin ki, çok güzel dile gelmeli yüreğin. Franz Kafka Milena'ya aşkını ona yolladığı mektuplarla muhteşem bir şekilde dile getirmiştir. Her kadın Franz Kafka gibi kendisine güzel sözler söyleyen bir sevdiğinin olduğunu ister. Sevdiğinize güzel sözler yazarak aşkınızı unutulmaz kılın. Franz Kafka'nın sözlerinden esinlenerek sevgiliye güzel aşk sözlerini yollayınız. İşte, en etkileyici Franz Kafka aşk sözleri;

    Milena ne olursun beni yanlış anlama, sadece sev beni! “ Sev beni Milena..! ”

    Milena, sen başkaydın. Hasta bir adamı sevecek kadar hastaydın!"

    Yine de gönderiyorum sana merhabamı, ne olur ki. Gerekirse kapının önünde düşüversin yere, belki daha da güçlenerek kalkar.


    Sana yazarsam uyuyamıyorum ve bitkin oluyorum. Yazdığımda ise yaşadığım tedirginlik ve korku beni çatlatıyor.

    Odanda seni her gün gören dolap olsaydım keşke. Koltukta oturuşunu, mektup yazışını, yatmanı, uykuya dalmanı seyrederdim. Ama iyi ki de değilim, çünkü son günlerde çektiğin acıları, Viyana'dan ayrılışını izleseydim kederden yere yıkılırdım.

    Kıskanmıyorum sanma, hayır kıskanmıyorum, ama ya dünya çok küçük, ya biz çok iriyiz, sığamıyoruz. Hem kıskandığım kim ki!

    Kapımın eşiğinden atılan mektuplarının üzerinden atlıyorum her gün. Açmıyorum, okumuyorum. Daha fazla özleyeyim diye.

    Sanki bir hafta boyunca hiç ara vermeden bir taşa çivi çakmakla görevlendirilmişim gibi; üstelik işçi de çivi de bizzat benim. Milena!

    Geceyi uyku yerine mektuplarınla geçirdim. Her gün yazışmak, güçlendirecek yerde güçsüz kılıyor insanı. Eskiden bir solukta içerdim mektuplarını. Fakat şu an mektubunu okurken dudağımı kemiriyorum, şakaklarımın ezildiğini duyuyorum. Buna da boyun eğebilirim ama yokluğuna asla… “ Sev beni Milena..! ”



    Neler çevirdiği bilinmeyen entrikacı bir doğa; rüzgar gibi anlamsız görünen uğraşlar içinde, uzaklardaki, yabancı birinin adına, içyüzü hiçbir zaman bilinemeyen hizmetlerin peşinde.

    “Ya hep ya hiç” sözü ne kadar büyük bir söz. Sen de ya benimsin ya değilsin. Benimsen eğer hiç mesele yok her şey yolunda demektir. Ama benim değilsen hiçbir şey yok demektir. Farkındayım bir insana böylesine bağlanmak yağılığın da ötesi bir şey. işte bu yüzden aklıma bu düşünce geldiğinde durmadan bir korku çöküyor yüreğime…

    “Bu gecede sana mutlu uykular dilerken her şeyimi sana veriyorum bir solukta! Benim mutluluğum sende erimektedir.”

    Bizi sen şikayet ettiğin için cezalandırıyorlar. Eğer şikayet etmeseydin, suçumuzu bilseler de bir şey yapmazlardı bize...

    Belirli bir noktadan sonra artık geriye dönüş yoktur. İşte bu noktaya erişmek gerekir.

    Evet sen temelde iyi kalpli yumuşak bir insansın,ama her çocuk o iyiliği bulana kadar arayacak sabır ve korkusuzluğa sahip değildir.

    Bu erken kalkmak yok mu, diye düşündü, insanı aptala çeviriyor.


    "Ah, Milena! Gece çöktü yine; Boş bir karanlıkla boş bir beyaz kağıdı öpmek aynı şey sanki, ama yalnızlığa da alıştım, karanlığa da."

    Doğru yol gergin bir ip boyunca gider; yükseğe değil de, hemen yerin üzerine gerilmiştir bu ip. Üzerinde yürünmek değil de, insanı çelmelemek içindir sanki.

    İnsan bazı anlarda çalışamayacak halde olabilir, ama bu anlar eski başarıların hatırlanması ve daha sonra, engel ortadan kaldırıldığında, insanın şüphesiz daha bir azimle ve gayretle çalışacağının düşünülmesi için de en iyi zamandır.

    Senin başkalarına karşı beslediğin kuşku bile, benim kendime yönelik kuşkumdan daha büyük değil, beni sen böyle eğittin.

    Yüreğimin kuytusunda birazcık küslük bulunsun size karşı dengeyi sağlar.

    İki saattir kanepede uzanmış yatıyorum ve bu süre boyunca senden başka hiçbir şey düşünmedim...


    Senin için masumiyet olan şey, benim için suç olabilir ya da tersi; sende hiçbir etki yaratmayan şey, benim mezarım olabilir.

    Seni kaybetmekten o kadar çok korkuyorum ki Milena. Bazen düşünüyorum da eğer gerçekten insanlar mutluluktan ölebilselerdi benim çoktan ölmüş olmam gerekecekti. Ama ben aksine mutluluk sayesinde tekrar hayata döndüm.

    Evet seviyorum seni anlayışı kıt kız, için rahat etti mi? Koca deniz dibindeki küçücük taşı nasıl severse benim de sevgim öylesine yığılıyor üstüne. Tanrı isterse o küçük taş ben olurum bir gün.

    Milena, aslında mesele o değil; sen benim için bir kadın değil, bir kız çocuğusun, senden daha safını görmedim, sana elimi uzatmaya cesaret edemem küçük kız; bu kirli, titrek, pençeyi andıran, dengesiz, kararsız, soğuk soğuk terleyen eli...

    Bu değerbilmezliğe, dünyanın değerbilmez oluşuna karşı koymak mümkün değildi.

    Dünyanın acılarından uzak tutabilirsin kendini, bu sana kalmış olup doğana uyar, ama tam olarak bu uzak duruş belki kaçınabileceğin yegane acıdır.

    Şu duygu: "Burada demirlemeyeceğim" ve anında kabarıp coşan ve insanı sarmalayan dalgaları hissediş.

    Yaşama becerisinden yoksunsun; ama hayata rahatça, kaygısızca ve kendini suçlamadan yerleşebilmek için, tüm yaşama becerini elinden aldığımı ve kendi cebime koyduğumu kanıtlıyorsun.


    Yani eğer dünya yalnızca senden ve benden ibaretse, ki yakın olduğum bir düşünceydi bu, o zaman bu dünyanın arınmışlığı seninle sona eriyor ve senin öğüdün sayesinde benimle kirlilik başlıyordu.

    Evlenmek, bir aile kurmak, gelecek tüm çocukları kabullenmek, onları bu güvensiz dünyada yaşatmak ve hatta biraz da yol göstermek, benim inancıma göre bir insanın başarabileceği en yüce şeydir.

    Yine de gönderiyorum sana merhabamı, ne olur ki. Gerekirse kapının önünde düşüversin yere, belki daha da güçlenerek kalkar.

    Sana yazarsam uyuyamıyorum ve bitkin oluyorum. Yazdığımda ise yaşadığım tedirginlik ve korku beni çatlatıyor.

    Odanda seni her gün gören dolap olsaydım keşke. Koltukta oturuşunu, mektup yazışını, yatmanı, uykuya dalmanı seyrederdim. Ama iyi ki de değilim, çünkü son günlerde çektiğin acıları, Viyana'dan ayrılışını izleseydim kederden yere yıkılırdım.

    Kıskanmıyorum sanma, hayır kıskanmıyorum, ama ya dünya çok küçük, ya biz çok iriyiz, sığamıyoruz. Hem kıskandığım kim ki!

    Geceyi uyku yerine mektuplarınla geçirdim. Her gün yazışmak, güçlendirecek yerde güçsüz kılıyor insanı. Eskiden bir solukta içerdim mektuplarını. Fakat şu an mektubunu okurken dudağımı kemiriyorum, şakaklarımın ezildiğini duyuyorum. Buna da boyun eğebilirim ama yokluğuna asla…

    “Bu gecede sana mutlu uykular dilerken her şeyimi sana veriyorum bir solukta! Benim mutluluğum sende erimektedir.”


    “Ya hep ya hiç” sözü ne kadar büyük bir söz. Sen de ya benimsin ya değilsin. Benimsen eğer hiç mesele yok her şey yolunda demektir. Ama benim değilsen hiçbir şey yok demektir. Farkındayım bir insana böylesine bağlanmak bayağılığın da ötesi bir şey. işte bu yüzden aklıma bu düşünce geldiğinde durmadan bir korku çöküyor yüreğime…

    Sanki bir hafta boyunca hiç ara vermeden bir taşa çivi çakmakla görevlendirilmişim gibi; üstelik işçi de çivi de bizzat benim. Milena!

    Evet sen temelde iyi kalpli yumuşak bir insansın,ama her çocuk o iyiliği bulana kadar arayacak sabır ve korkusuzluğa sahip değildir.

    Senin başkalarına karşı beslediğin kuşku bile, benim kendime yönelik kuşkumdan daha büyük değil, beni sen böyle eğittin.

    Düşünceleri fazla dikkate almamalısın. Yazı değişmez, düşünceler ise çoğu kez sadece yazı karşısındaki aczin ifadesidir.

    Yalnızca aptal oldukları için bu denli kendilerinden emin konuşabiliyorlar. Dengim olan bir insanla konuşacağım birkaç sözcük, her şeyi bunlarla yapılacak en uzun konuşmalarla karşılaştırılamayacak ölçüde aydınlatacaktır.

    Her ne kadar onun ufak bedeninin özel bir hassasiyete sahip olduğunu itiraf ediyor olsam da, biz, işçilerden oluşan bir halkız ve Josephine bizden biri. Eğer bedenimizdeki çürüklere dayanarak topallamaya kalkışsaydık, bütün bir halkın topallaması asla durmazdı.

    Yüreğimin kuytusunda birazcık küslük bulunsun size karşı dengeyi sağlar.

    İki saattir kanepede uzanmış yatıyorum ve bu süre boyunca senden başka hiçbir şey düşünmedim...

    ''...Kalbim artık atmıyor, yalnızca çarpan bir kas yığını oldu bedenimde, söküp atmak geliyor içimden....''

    Senin için masumiyet olan şey, benim için suç olabilir ya da tersi; sende hiçbir etki yaratmayan şey, benim mezarım olabilir.

    'Öyle zaman olur ki, odada yalnızken bile “yok oluverir” insan, bunun nedenleri çoktur, kişi yaşarken bile ölebilir. '

    Seni kaybetmekten o kadar çok korkuyorum ki Milena. Bazen düşünüyorum da eğer gerçekten insanlar mutluluktan ölebilselerdi benim çoktan ölmüş olmam gerekecekti. Ama ben aksine mutluluk sayesinde tekrar hayata döndüm.

    ”Ah! Milena, pek çok şeyin bambaşka olmasını isterdim..."

    Evet seviyorum seni anlayışı kıt kız, için rahat etti mi? Koca deniz dibindeki küçücük taşı nasıl severse benim de sevgim öylesine yığılıyor üstüne. Tanrı isterse o küçük taş ben olurum bir gün.

    Franz Kafka Anlamlı, Manalı, Düşündürücü ve Resimli Sözler
    ''Palto giymeye üşenirken bu koca dünyayı sırtımda nasıl taşırım ben? İçinde bulunduğum durumu kimseye anlatamam. Sen de anlamazsın Ben bile anlamıyorum ki başkasına nasıl anlatırım?"

    Milena, aslında mesele o değil; sen benim için bir kadın değil, bir kız çocuğusun, senden daha safını görmedim, sana elimi uzatmaya cesaret edemem küçük kız; bu kirli, titrek, pençeyi andıran, dengesiz, kararsız, soğuk soğuk terleyen eli...

    ''Sevgili, eğer kollarımızı kullanamıyorsak, birbirimize şikayetlerimizle sarılalım...''

    Şu duygu: "Burada demirlemeyeceğim" ve anında kabarıp coşan ve insanı sarmalayan dalgaları hissediş.

    "Şu anda çekilmez bir haldeyim. Yorgunum, uykusuz, hüzünlüyüm. Sanki bir şey beni engelliyor ve özgürleşemiyorum."

    Yaşama becerisinden yoksunsun; ama hayata rahatça, kaygısızca ve kendini suçlamadan yerleşebilmek için, tüm yaşama becerini elinden aldığımı ve kendi cebime koyduğumu kanıtlıyorsun.

    "Ve gece yazdığın mektup orada işte, nasıl okunabileceğini aklım almıyor, bir göğüs havayı solumak için böyle nasıl daralıp genişliyor, aklım almıyor, senden nasıl uzak kalınır, aklım almıyor."

    "Ah Milena, yazmadığınıza bakılırsa iyi olmalısınız. Bizler çoğunlukla iyi olduğumuz zaman susarız."

    ''Olmamasına razıyım. Oluyormuş gibi olmasın yeter.''

    Yani eğer dünya yalnızca senden ve benden ibaretse, ki yakın olduğum bir düşünceydi bu, o zaman bu dünyanın arınmışlığı seninle sona eriyor ve senin öğüdün sayesinde benimle kirlilik başlıyordu.

    Sessizce yatakta yatıyorum ve bir kalp çarpıntısı geçiyor gövdemin içinden ve sizden başka bir şey düşünemiyorum.

    "Evet, seni seviyorum budala! Tıpkı denizin, kendi dibindeki bir çakıl taşını sevmesi gibi... Evet, işte sevgim seni böyle kaplıyor! Ve Tanrı izin verirse, senin yanında bu kez ben çakıl taşı olacağım..."

    Bu gece de sana mutlu uykular dilerken her şeyimi sana veriyorum bir solukta. Benim mutluluğum sende erimektedir.

    Ve sen gelmiyorsun, çünkü gelmeye kendin ihtiyaç duyana kadar bekliyorsun...

    ...Ah Milena , bugün yağmur göz kapaklarıma yağıyor..''

    "..Bak Milena, ‘En çok seni seviyorum.’ diyorum, ama gerçek sevgi bu değil belki, ‘Sen bir bıçaksın, ben de durmadan içimi deşiyorum o bıçakla’ dersem, gerçek sevgiyi anlatmış olurum belki.

    İstasyonda bana bakan yüzünü düşündüm, unutamayacağım bir doğa olayıydı bu…

    Eğer mutluluktan ölünüyorsa, bu benim başıma gelmeli. Ve eğer ölüme yazgılı bir mutluluk sayesinde hayatta kalınıyorsa, o zaman hayatta kalacağım."

    Benim ruhum sallanıp duran bir mutsuzluktu, dokunulmaya görsün, dokunanın üzerine yıkılır hemen.

    ''Ve senin yanında öylesine huzurlu öylesine huzursuz, Öylesine baskı altında ve öylesine özgürüm ki...''

    Ve yazdıklarımın devamı olarak Milena, kalbimde sen varken her şeye katlanabilirim.."

    ''Kötü bir geceden sonra insan her şeyi sorabilir ve hatta sonsuza kadar sormayı da isteyebilir; hem uyumamak sormak demektir; eğer insanın cevabı olursa uyuyabilir...''

    "Milena, yeterince sevgi gösteremedim sana diyorsun, daha ne yapacaktın ki? yanımdaydın, bundan büyük sevgi, saygı olabilir miydi hiç?"

    Bir aydır hiç bir işe yaramayan gözlerim seni görecek! Mektuplarını okumayı ya da pencereden bakmayı saymıyorum elbet..

    Susuyorsun demek? Doğru, hiç birşey kolay değildir bu dünyada, mutluluk da öyle, hatta gerçek mutluluk korkunç bir yüktür.

    Bir tek şey biliyorum: Gürültü, patırtı istemiyorum, karanlık olsun istiyorum, bir yerlere gizleneyim diyorum, bunu istiyorum işte, bunu arıyorum, bunun ardırdan gideceğim, elimde değil.

    "Pazar

    Belirsiz umut... Belirsiz güveniş...

    Görkemli bir Pazatesine buyrun!

    Ancak... Pazar hiç sona ermeyecek..."
  • 17. Asra baktığımız zaman ne görüyoruz?
    17. Asrın karakteri akılda ilerleme... Ve bu arada akılla iman arası çırpınma ve bir ruh muvazenesi arama teşebbüsü, tecrübesi... Yani (Rönesans) tan çok hisse almış, ama Hristiyanlıktan da vazgeçmiyor. İkisi arası bir felsefe... Tam bir (reaksiyon) ve patlama yok... Bu patlama 18. Asırda oluyor.
    Şimdi karşımızda (Volter) denilen meşhur dinsiz var. «Fransız İnkılâbı» konferansını hatırlayanlar (Volter) i fikri cepheden görecekler...
    (Volter)... Bu bahis üzerinde ne kadar dursak yeridir. Çünkü (Volter) değil de onun milyonda bir mukallidi veya eksiği olarak, ortalık, sokaklar, kürsüler, özenti (Volter) lerle doludur günümüzde... Ama hangi çapta; söyledik. (Volter) muhteşem bir satıhçıdır; usta bir kolaycı... Kelimeye iyi dikkat edin, bunlar benim infiali hükümlerim değildir; (idealist) Avrupa felsefesinin kondurduğu değişmez ölçüler... (Volter), espri, tekerleme ve zihin zerafeti hududunu aşmayan inkâr psikolojisinin elebaşlarından bir tanesidir. Top-yekûn münkir... Ve inkârını hiçbir sisteme dayamaz. Küçük meselelere, pratik dâvalara, dıştan görüşlere ve kolayına getirmelere el atar. (Volter) in dünyası bir çıkartma kâğıdıdır.
  • 64 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Eserin üçüncü bölümünde Sokrates'in öğrencisi ve arkadaşı olan Kriton'un Sokrates'i hapisten kaçmaya ikna etmeye çalıştığı konuşmayı konu almaktadır. Sokratesin ahlaki değer yargısındaki tutarlılık, gelenek ve törelerin oluşturduğu ölçüler üzerinde düşünmeyi kendisine ilke yapması , kuralların kendisi için de geçerliliğini savunurken gösterdiği kararlılık, konuşmaları, insanın hayata bakış açısına yenilik kazandırıp, pekişmesini sağlayan, takdir edilecek tutumu, bana çok şey kazandırdı.

    Sorgulanmamış bir hayat yaşanmaya değmez diyen Sokrates ölüme bile giderken soru sormaya devam etmiştir.


    Erdemli insan yaşamını aklı ile yöneten, tüm karar ve davranışlarına aklı ile yön veren insandır. Erdem,bilgidir. Platon “Erdemi bilgi olarak tanımlar, ancak bilgi sahibi olan erdem sahibi olur.

    "Bilgi, değişmez olanın bilgisidir, o da akılla korunur ve bilge doğru bilgiye sahip kimsedir” der.