• 136 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Caligula - Albert Camus

    Camus’nün okuduğum ilk tiyatro metniydi. Gerçekten kusursuzdu. Tek bir kelime, tek bir virgül boşa değildi. Ölüm bilincinin çılgınlık halini zalim bir imparatoru kullanmadan başka nasıl verilebilirdi ki. Ölüm saçan imparator! Aşk beslediği kız kardeşinin ölümüyle sarsılan Caligula bambaşka karaktere bürünür. Herkes onu uzaktan zalim, ölüm saçan bir tiran olarak görür fakat yüz yüze geldiklerinde Caligula’ya hak vermeden geçemezler. Caligula haklıdır. Herkesin bunu görmesini sağlamak için, başına gelecekleri bile bile korku salar etrafına. Sonunu bildiği halde bu oyun oynamaktan vazgeçmez. Ölümü anlamış bir Caligula artık her şeyin farkındadır. Bu dünyanın bir manası olmadığının, mutluluğun asla yaşayarak elde edilemeyeceğinin, ölümün tek hakikat olduğunun farkına varır. “Şu dünyaya, şu haliyle tahammül etmek mümkün değil. O yüzden aya ihtiyacım var ya da mutluluğa ya da ölümsüzlüğe, varsın adı delilik olsun, benim öylesine şu dünyada olmayan bir şeye ihtiyacım var” der. Bu dünyada olmayan nedir? İmkansızı ister Caligula çünkü tek hakikat ölümdür. Dünyanın bir kıymeti olmadığını anladığında kendine özgür hisseder. “Şu koca Roma İmparatorluğu’nda bir ben varım özgür olan.” Etrafındaki soylularında hakikati görmesini sağlamak ister fakat kimse bunun bir bilinç hali olduğunu anlamaz ve Caligula’nın bir çılgın olduğunu düşünerek ondan korkarlar. Korkuya kapılan soylular Caligula’nın sonunu hazırlamak ister. Onun yaptıklarına dalkavukluk ederken arkasından pusu kurarlar. Caligula bunun farkındadır. Bilinci açılmış ve her şeyi görmeye başlayan ve insanı! tanıyan Caligula şu enfes sözleri kitabın sayfaları arasından yüzümüze haykırır. “Yürekten yana, gururdan yana denk iki erkeğin ömürleri boyunca bir kerecik olsun maskelerini takmadan, yüz yüze, çırılçıplak konuşmaları mümkün müdür dersin?” Fransızca aslında nasıl bilmiyorum ama iki erkek yerine iki insanı koyduğumuzda paragrafa tüm dünyayı susturacak bir soru çıkıyor karşımıza. İnsan oğlunun iki yüzlülüğüne attığı tokat maskelerini düşürür ve Caligula’nın da sonunu hazırlar. Çünkü ölüm sebepsiz yere varken herkes çılgınca yaşamak ister. Ölüm saçan bu tiranı ortadan kaldırılırsa ölümde ortadan kalkacaktır ve herkes yaşamaya devam edecektir! Herkes yaşamak için savaşırken Caligula ölüme talip olur ve katledilir. Ölürken mutludur çünkü yeryüzündeki tek hakikatledir.

    Eylül 2020
  • 292 syf.
    ·6 günde·Beğendi·Puan vermedi
    "Köylü milletin efendisidir!"

    Sahi öyle midir gerçekten? Hangi vakit efendiydiler sefa sürdüler, hangi vakit kıymetliydiler değer gördüler, peki ya hangi vakit kaybettiler güçlerini ve kıymetlerini? Ben vereyim cevapları derhâl. Yalnızca oy zamanı kıymetliydi köylü milleti, geri zamanlar eski halleriydi onlara lâyık görülen, hatta eskisinden de beteriydi yaşatılan yıldan yıla.

    Irazca'nın Dirliği, Yılanların Öcü serisinin ikinci kitabıdır. Fakir Baykurt pek çoğumuzun bildiği gibi toplumcu gerçekçi edebiyat türünün en nadide kalemlerindendir. Ve bu kitapta da yine toplumun, gerek köy gerek çarpık siyasi yapılanmaları hakkında yüzümüze ardarda tokatlar atmayı başarmıştır.

    Irazca ilk kitaptan da bildiğimiz gibi Burdur'un Karataş Köyü'nde oğlu Bayram, nazik gelini Haçça, Ahmet, Şerfe ve Osman adında üç torunu ile kendi yağında kavrulup giden bir ailenin eli maşalı anasıdır. Yıllar yılı köyün zorluklarına göğüs germiş, kimseye zararı dokunmayan, lakin kendine dokunanın karşısında da dimdik durmaya çalışan bir kadın. İki sene öncesinde ev meselesi yüzünden aralarında düşmanlık başlayan Deli Haceli ile her daim yoksulun karşısında yer alan köy muhtarı Hüsnü yine ailenin başına türlü dertler açmaya and içer.

    Haceli'nin, kardeşi Ömer'i "öcümüzü al" diye kışkırtması üzerine Ömer ve muhtarın oğlu Cemal'in, küçük Ahmet'i dağda bayırda sıkıştırıp, köy tabirince "namusuna halel getirme girişimleri" ile başlar olaylar.

    Bakın toplum olarak nasıl bir düşünce yapısına sahip olduğumuzu irdelemek için çok önemli bir örnektir bu olay. Gerek köylerde gerek şehirlerde en büyük intikam aracı cinsel şiddet, cinsel istismar, cinsel utanç yaratımı, cinsellik konulu iftiralar ve bunun gibi davranışlardır. Peki neden intikam deyince aklımıza ilk gelen hamle cinsel oyunlar oluyor? Toplum olarak bu konularda geri kalmakta neden bu kadar direniyoruz? Çünkü cinsellik bizim gibi toplumlarda yıkılması nerdeyse imkansız bir tabudur. Dünyanın en garip gureba faaliyetidir sevişmek. Haliyle "gerdek gecesi başarıları" ertesi sabah silah sesleri ile ya da kanlı çarşafların iplerde sergilenmesi ile tüm yurtta coşkuyla kutlanır. Ya da mesela kitapta olduğu gibi öç alınacaksa, bunun için muhakkak ki cinsel utanç yaratacak bir hamle tertiplenmelidir ki düşmanın başı yerden kalkmasın. İşte bizim küçük, neşeli, muzip Ahmet'imiz de o girişimden her ne kadar kendini kurtarsa da ruhu yara alır. İçine kapanır, espri yapmaz, gülmez, konuşmaz, şakımaz olur. Olayı öğrenen aile, kaymakama şikayete gitmeye karar verir. Ya Bayram neden karakola başvurmadan direk kaymakamlığa gider dersiniz? Çünkü onbaşıya güvenmez, karakol ahalisine güvenmez. Nadiren de olsa halktan yana çıkan "devlet büyükleri" hep vardı ve hep de var olacak. Ama malesef ki sayıları her daim az oldu, her daim az olacak. Erki elinde bulunduranlara karşı savaşanlar, küçük başarılar elde etse de yolları en nihayetinde hüsrana çıkar. Bu bizim ülkemizde hep böyle oldu ve bizler haklarımıza sahip çıkmadıkça böyle olmaya da devam edecek. Şikayet sonrası kaymakam ve savcılık Kara Bayram ve küçük Ahmet'in lehinde hareket ederek Ömer ve Cemal'i tutuklatır.

    Peki sorun böyle çözüldü mü dersiniz? Malesef ki hayır. Karakola güvenmemekte haklıdır Bayram. Muhtardan ve Haceli'den bolca rüşvet yiyen Onbaşı'nın, Bayram'a kendi rızası dışında, şikayetten vazgeçtiğine dair dilekçe imzalatması ile Ömer ve Cemal salıverilir. Bayram okuma yazma bilmez. Haliyle söylenene inanır, kandırılması kolaydır. Cehaletin ve bilgisizliğin olduğu yerde zulüm; edene kolay, edilene çokçadır anlayacağınız.

    Olaylar bu kadarla kalmaz elbette. Gücü eline alanlar bunu kötülük için kullanmaya bayılırlar. İtaat ettirme arzusunun yarattığı yoğun hazzın kölesidir güç sahipleri çünkü. Tıpkı muhtar gibi, tıpkı muhtarın arka çıktığı kabadayı Ömer ve Cemal gibi.

    Yaz günü ekinlerin derlendiği, bağda bostanda mahsullerin toplandığı, işin en harlı zamanında Irazca tüm ailesiyle can hıraş çalışadursun bu iki kabadayı su başında denk getirdikleri Bayram'ı öldüresiye döver. Kavgaya Haçça ve Irazca'nın da katılması ile olaylar büyür. Köylü toplanır, muhtar gelir ama ortalık per perişan. Kendinden geçen Bayram'ı apar topar hastaneye yetiştirmek için muhtar önde Irazca arkada gider büyük bir telaş. Onca kötülüğü eden muhtar tutuşmuştur Bayram ölecek diye. Başlar bir yandan dövünmeye bir yandan Irazca'ya yağ yakmaya. Hani nerde hindi gibi kabaran muhtar şimdi, deriz biz de.

    Bir diğer sorunumuz da budur işte bizim. Riyakâr, sahte, yalancı, düzenbaz hallerimiz. Yaptığımız kötülükten utanç duymayız da kötülüğümüz ayağımıza dolanınca iyilik meleği kesiliriz. Üstelik bu iki yüzlülüğümüzden de utanmayız güç sahipleri olarak. Zannederiz ki devran hep bizim tarafla beraber döner. Gün gelip de o güç dengesi karşı tarafa geçtiği zaman ise, bizden alınacak intikamlardan kaçacak yer aramaya başlarız. Ta ki terazi yine bizden yana ağırlaşana kadar.

    Dedik ya işin en harlı zamanları diye. İşte bu zamanları aylarca hastanede geçiren Bayram'ın ailesine tek bir yararı dokunmaz. Ömer ve Cemal yeniden tutuklanır, yatar bir süre içerde. Hükümetin kuyruğu muhtar allem eder kallem eder vekil ile anlaşır ve kaymakamı sürdürür ilçeden. Yine alır erki eline, yine başlar çalmaya sazını, çıkarır oğlu ile Ömer'i içerden. Kötülük edenin kötülüğü yanına kar kalır, şayet güçlü tarafta ise. Kırk yılın başında adaletin peşinden ayrılmayan devlet memurları yanında yer alsa da halkın, ama önemli olan alt kadrolar değil üst kadrolardır biliriz. Ne demişler? "Balık baştan kokar." Hem de öyle bir kokar ki bizim toplumumuzda, artık o kokular gözle bile görünür hale gelir.

    Neden mi kokar?
    Çünkü; vergilerimizle maaşlarını ödediğimiz memurlara neden benim işimi görmezsin diye soramayız. Vergilerimizle maaşlarını ödediğimiz kolluk güçlerine neden beni korumazsın diye soramayız. Vergilerimizle maaşlarını ödediğimiz milletvekillerine, bakanlara, cumhurbaşkanına neden benim sorunlarımı çözmezsin diye soramayız. Ve hatta neden benim derdim bana yeterken, başıma yeni belalar açarsın diye de soramayız. Velhasıl biz hem kendimiz seçeriz, hem kendimiz doyururuz, hem kendimiz var ederiz de neden beni eziyorsun diye soramayız. "Büyükler" deriz. Hangi büyükler? Kim bu büyükler? Nasıl büyüdüler? Peki ya nasıl küçülürler? Bizim tarafımızdan küçülürler. Biz seçerek büyüttüysek eğer istediğimiz an seçmeyerek küçültmesini de bilmeliyiz.
    Sahi hiç düşündük mü, biz neden seçtiklerimiz ile aynı kapıdan meclise giremiyoruz diye? Oysa biz seçilenleri seçenlerin başına efendi kılmadık ki, vekil tayin ettik, hem de "geçici" süre ile. Ama gel zaman git zaman vekil tayin ettiklerimizi bizden önemli saydık. Kendimizi unuttuk da onları gördük sadece "önemli kişi" diye. Zulmedeni görürken buna devam etmesine de yine biz müsaade ettik. Bilmeliyiz ki seçimlerimiz hayatlarımızı yönetir, korkularımız da çoğu zaman seçimlerimizi. Cesaretin büyüsünü bilmeyen yol alamaz. Hakkına sahip çıkmayan, sırtındaki ayak izlerine engel olamaz.

    İşte Irazca bunu bilenlerdendi, o hakkına sahip çıkanlardan oldu hep. Bazı zaman başardı, bazı zaman yenildi ama asla hakkını savaşmadan teslim etmedi. Zaten bu yüzden ona Deli Irazca dediler. Halbuki delilik, senden gayrisinin rahatı bozulmasın diye kendine ettiğin zulümden başkası değildi. Irazca akıllı kadındı, yılmaz kadındı ama Bayram yıldı işte. Hasımlarla cenk etmekten yoruldu. Köy hayatının acı zorluklarından bıktı. Daha hastaneden ayrılmadan orda hem kendine hem Haçça'ya iş ayarladı. En büyük gayesi evlatlarını okutmaktı ve bu kararından caymayacaktı Bayram. Ailesini de alıp şehre yerleşti de anasını ne yaptı ettiyse ikna edemedi. Irazca pes etmezdi. Irazca yorulsa da yılmazdı. Bir başına da kalsa evini ocağını bekler, Kara ailesi kaçtı da meydanı muhtara bıraktı dedirtmezdi. İyi mi eder kötü mü eder anlaşılmaz ama işte böyle bir hikâyedir bu hikâye de. Bayram ve ailesi bundan sonra ne yapar, Irazca hayalini kurduğu dirlik düzene kavuşur mu bilinmez ama bilinen bir şey varsa bu iki satırlık adamları kendi başımıza musallat eden de biziz, zulme izin veren de. Başımıza çıkardıklarımızı şayet zulme saparlarsa indirmek de yine bize yakışır. Halkın yanında olan yöneticiler, memurlar, komutanlar her daim bize eştir, eşittir; karşısında olanlar ise er geç yok olmaya mahkûmdur. Bu da böyle biline...
  • "İnsanın sözde her zaman bir birlik ve bütünlüğü içerdiğine ilişkin o yanlış ve sakıncalı görüşü biliyorsunuz. Şunu da biliyorsunuz ki, insan bir yığın ruhtan, pek çok ben'den oluşur. Sözde bütünlüğünü dağıtıp parçalayarak kişiliği pek çok ben'e ayırmak delilik sayılır, bilim şizofreni diye niteler bunu. Belli bir çokluğun belli bir düzen ve gruplandırma olmaksızın denetim altına alınamayacağı düşünülürse, bilim bu tutumunda haklıdır. Ancak, pek çok alt ben'in birkezliğine, bağlayıcı, yaşam boyu varlığını koruyacak bir düzene sokulabileceği inancında da haksızdır."
    Hermann Hesse
    Sayfa 208 - satranç ustası
  • İnsanın sözde sürekli bir birlik ve bütünlüğü içerdiğine ilişkin o yanlış ve sakıncalı görüşü biliyorsunuz. Şunu da biliyorsunuz ki insan bir yığın ruhtan, pek çok benden oluşur.
    Sözde bütünlüğü dağıtıp parçalayarak kişiliği pek çok ben'e ayırmak delilik sayılır, bilim şizofreni diye niteler bunu. Belli bir çokluğun belli bir düzen ve gruplandırma olmaksızın denetim altında tutulamayacağı düşünülürse, bilim bu tutumda haklıdır. Ancak pek çok alt ben'in birkezliğine, bağlayıcı, yaşam boyu varlığını koruyacak bir düzene sokulabileceği inancında da haksızdır; bilimin söz konusu yanılgısı da bazı tatsız sonuçlara yol açıyor; taşıdığı değer, olsa olsa devletçe işe alınan öğretmen ve eğiticilerin çalışmalarını basite indirgeyerek düşünme ve denemelerden kendilerini uzak tutmalarına olanak vermesidir.
    Söz konusu yanılgısı dolayısıyla aslında şifa bulmaz son derece aklından zoru olan pek çok insana "normal", hatta sosyal açıdan üstün kişiler gözüyle bakılması, beri yandan aslında dahi pek çok insanın kaçık sayılmasıdır. Bu yüzden, bizler bilimin kimi boşlukları içeren ruh öğretisini kişiliğin inşa sanatı kavramıyla bütünlemekteyiz, ben'inin parçalanıp dağılması olayını yaşayan kişiye, parçaları nasıl her zaman dilediği düzen içinde yeniden bir araya toplayıp yaşam oyununda sınırsız bir çeşitlilik sağlayabileceğini öğretmekteyiz. Bir yazarın bir avuç kişiden bir oyun yazıp çıkarması gibi, biz dağılmış ben'imizin parçalarından yeni oyunlar, gerilimler ve sürekli değişen durumlarla yeni gruplar oluşturmaktayız.
    Hermann Hesse
    Sayfa 208 - Afa Yayıncılık, 6.baskı
  • Yetişmiş bir adam kadar bilge olan çocuktan herkes nefret eder, ona her yerde bir “monstre” (hilkat garibesi) gözüyle bakılır.
    Çocukta vakitsiz bilgelikten nefret ederim, diyen atasözü haklıdır.
  • İnsanın sözde her zaman birlik ve bütünlüğü içeriğine ilişkin o yanlış ve sakıncalı görüşü biliyorsunuz. Şunu da biliyorsunuz ki, insan bir yığın ruhtan, pek çok ben'den oluşur. Sözde bütünlüğünü dağıtıp parçalayarak kişiliği pek çok ben'e ayırmak delilik sayılır, bilim şizofreni diye niteler bunu. Belli bir çokluğun belli bir düzen ve gruplandırma olmaksızın denetim altına alınamayacağı düşünülürse, bilim bu tutumunda haklıdır. Ancak, pek çok alt ben'in birkezliğine, bağlayıcı, yaşam boyu varlığını koruyacak bir düzene sokulabileceği inancında da haksızdır; bilimin söz konusu yanılgısı da bazı tatsız sonuçlara yol açıyor; taşıdığı değer, olsa olsa devletçe işe alınan öğretmen ve eğiticilerin çalışmalarını basite indirgeyerek düşünme ve denemelerden kendilerini uzak tutmalarını sağlamasıdır. Söz konusu yanılgının bir diğer sonucu da, aslında şifa bulmaz derecede aklından zoru olan pek çok insana 'normal', hatta sosyal açıdan üstün kişiler gözüyle bakılması, öte yandan aslında dâhi pek çok insanın kaçık sayılmasıdır.