• 13 Kasım 2018 Salı günü, saat.18.45'de;Kabakçı Konağı Hamamönü-Ankara adresinde, ''Başkent'te Dem Vakti Şiirleri'' etkinliği yapılacaktır. Başkent Edebiyat yöneticilerinin organize ettiği bu etkinliği isteyen herkes ücretsiz olarak izleyebilir, ilgilenenlere önemle duyurulur.
  • “geçti mâzi,çekme istikbâle gam,
    gün bu gün,saat bu saat,dem bu dem.”
  • Bu inceleme, gösterilmek istenenlere inanmayı değil de gerçeklere gözlerini kapamayan, seslerini duyurabilen cesur anneler babalar için gelsin. Anlamadan, dinlemeden sorgulama hakkına sahip olduklarına inanan, anında yargısız infazı seçen korkaklar için değil .

    Bu inceleme, insanlık adına mücadele eden, hak yemeyen hakkını yedirmeyen okuyan , yazan öğrenciler için gelsin . Kapitalizmin K sından bi haber yaşarken devrimi bıraktıkları bıyık ile yaptıklarını sanan aynı zamanda nam salmak adına ideolojiden dem vuran gençler için değil .

    Bu inceleme bedeninde oluşan izler silinse de ruhundaki izleri silinmeyen, yılların verdiği yaştan çok döktüğü yaşa sahip olanlara gelsin. İzlere , dökülen yaşlara sebep olan , sebep olduğunu bile unutan karakter yoksunu erkek ve kadınlara hiç değil .
    En çok da Taş Bina’ların soğukluğunda üşüyen, aç kalan, acı çeken, çıkmaya ömrü yetse de fiziken yaşayan ama ruhu öldürülen herkese gelsin de, taş binalarda aç bırakan, eziyet eden, geçmişininin gerçekliliğine bakmadan , çoluğunun çocuğunu eşinin dostunun umutlarını yıkmak pahasına kendilerini satanlara gelmesin. Satacak hiçbir şeyleri olmayan , vicdanı sızlayan , insan olduğunu unutmayanlara, gelebilir ama.

    Bu inceleme, bana taraf olan ya da olmayan kızan ya da hak veren tüm okurlara gelsin.
    Soğuktur taş binalar, odaları, duvarları, boyaları , eşyaları çok soğuktur. Isınamazsınız bir türlü, adınız, aileniz eğitiminiz sorgulanır doğrulanır da geçmişiniz , geleceğiniz , düşünceleriniz hep yalancı çıkarılır.
    Karanlıktır taş binalar, kapkaranlıktır, siz ben siyah değilim , beyazım bembeyaz deseniz de mum ışığı kadar değildir aydınlığınız.
    Zaaflarınızı sınar taş binalar. Bir dal sigaraya, ekmek arası bir parça helvaya bir bardak çaya ya da bir yudum suya. Hadi hepsine yok dediniz dediniz de evladınızın annenizin, babanızın, eşinizin , kardeşinizin , dökeceği bir damla gözyaşına yenilirsiniz.
    Sonsuzluktur taş binalar. Saçınız , sakalınız uzar, tırnağınız uzar , direnciniz uzar bugün de ölmedim deseniz de gün, saat, dakika, saniye hep yerinde sayar orada.
    Ağırdır , taş binalar. Hiç yaşayamadığınız hayatların hesabını sorar, işlemediğiniz suçların görmediğiniz şehirlerin, teşhis edemediğiniz insanların suretlerinin hesabını yükler de ezer sizi taşlarının altında.
    Tenhalıktır taş binalar, dilsizdir. Alıştırır sizi tek başınalığa, yalnızlığa ya da olmak istemediğiniz tekil hallere. Bazen sessizlikler. Bazense sabahlara kadar uyuyamayan insanların yenilmeye zorlandıkları imzaların çığlığıdır.
    Çıkabilenler için ikinci hayata uğurlayıcı çıkamayanların mezarıdır taş binalar.
    Yaşadıklarım ya da şahit olduklarımla taş binaları ben böyle ifade etmeye çalışsam da asıl açıklamaları içerisinde dört öykü barındıran , sizi Taş Bina içerine hapseden, öykülerinin kiminde bezginlik kiminde huzur yaşatan ;
    ''- Meleği öldürmüşler. Beşinci kata alıp orada...
    - Darp izleri görülmüş bedeninde , yanık izleri, parmak izleri, ayak izleri...
    - Kendi istemiş . Yalvarmış hatta . Öldürün beni diye, yalvarmış. Bırakın öleyim.
    - İstese uçup giderdi. Kendi seçimiydi. O geldi aramızda yaşamaya.''
    imgeleri ile merak uyandıran bu kitabı okur musunuz bilemem ama tavsiye edebilirim. https://www.youtube.com/watch?v=2Ht57FeDQis

    Keyifli okumalar.
  • "Uzaklaşıyorum. Yavaş, fakat emin bir şekilde. Tıpkı bir denizcinin demir aldığı kıyıdan uzaklaşması gibi geçmişimden uzaklaştığımı hissediyorum. Eski hayatım hâlâ içimde alev alev yansa da, yavaş yavaş anıların küllere dönüştüğünü biliyorum."

    "Gizlice ağlayabiliyorum. Gözümün aktığını sanıyorlar."

    Bu acıklı sözleri söyleyen kişi Jean D. Bauby. Sizce de bu sözleri söyleyen bir yazar, saygıyı hak etmiyor mu?

    Eleştirmenlere katılıyorum. Klasik olmaya aday. Yazar, bu eseriyle ölümsüzlüğü tatmıştır. Özellikle sanatsal ifadeleri dünya edebiyatında yer edinmiş bir çok yazara taş çıkartır. Somutlaştırırsam, eserde 'önsöz' bölümünde geçen "Eski püskü perdenin arkasından yansıyan süt beyazı bir aydınlık, sabahın yaklaştığını haber veriyor. Topuklarım ağrıyor; başım bir örs, tüm vücudumu saran bir çeşit dalış hücresi gibi." Yine aynı eserin 'perde' başlıklı bölümünde "Saat beş. Genelde çok dostane gelen çan sesleri veda zamanını haber veren acı bir çınlamaya dönüşüyor... Pürüzsüz bir gökyüzünü yansıtan gözlüklerinin ardında Sylvie, parçalanmış hayatımıza ağlıyor."

    Jean D. Bauby' nin en sevdiğim yönlerinden biri eserinde yaptığı benzetmelerdir. "vücudumu saran bir çeşit dalış hücresi - etrafımı saran kozamın yani vücudumun - serseri zihnimin - kızımın Tanrı'sına ettiği küçük dua yanında yalnızca birer kilden sur, kumdan duvar - panoramik manzara - edebiyat ve nöroloji tanrılarının kararı - cehennemin sesli öncülüğü" gibi sizlere eserinden kesitler sunarak paylaştığım benzetmelerini isterseniz sizler daha da arttırabilirsiniz. Cümle bütünlüğü içerisinde bakılınca benzetmelerinin daha tatlı bir şekil aldığı gerçek. Bunun için kitabı okumalısınız.

    Yazarın, dilsel anlamda edebiyatın deneme türüne azda olsa yaklaştığını gördüm. Olayı anlatırken ki insanların haline şakacı bir tavır takınması, kendini ve olayları anlatırken sohbet havasında olması, insanların haline eleştirel bir düşünce getirmesi ve bunu yaparken de ben'li bir tutum takınması, bu görüşümü desteklememe, bu kanaati taşımama neden oldu. Göz ardı etmemem gerekir ki, bunda yazarın başarısı ve birinci tekil kişili anlatımı benimsemesi etkili oldu.

    Yazar, 'Kelebek ve Dalgıç' ismini kitabına seçerken gelişigüzel seçmemiş. Kitabının 48. Sayfasında geçen "Beni sıkıca kavrayan dalgıç kıyafetinin baskının azaldığını hissediyorum." Yine aynı kitabın 49. Sayfasında "...Tıpkı bir kelebek gibi hayatı ucundan da olsa yakalamak için Sandrine'den faydalanıyorum." geçen cümleler yazarın kitabında neden bu başlığı seçmiş olduğu konusunda biz okurların izlenim kazanmasını sağlıyor. Kitabının birçok yerinde yazar, bazen soyutsal bazen de somutsal anlamda 'kelebek ve dalgıç' a atıfta bulunarak sevimli kurnazlığını göstermektedir. Yazar kitabına 'KELEBEK' ismini koyarken; ruhsal anlamda özgürlüğünü, hayalini, umutlarını, mutluluğunu anlatmak istemiş. Bunları anlatırken de ruhunun hafifliğinden dem vurarak 'Kelebek' benzetmesini başarıyla yansıtmış. Eserinin ikinci başlığı olarak gördüğüm 'DALGIÇ' ismini koyarken de yazar; hastalığı nedeni ile felçli oluşunu, (vücutsal köleliğini anlatmak istemiş) umutsuzluğunu, kötümserliğini anlatmak istemiş. Bunları anlatırken de ruhunun ağırlığından yakınarak 'DALGIÇ' ismini uygun görmüş. Demek istediğim sevgili okur, yazar eserinde düşünsel ve ruhsal anlamda iki farklı kişilik olarak karşımıza çıkmaktadır. Eserinin başlığını da 'Kelebek ve Dalgıç' koyarak yazar bizlere hissettirmeye çalışmaktadır.

    Jean D. Bauby bir beyin kanaması geçirir. 20 gün komada kaldıktan sonra uyanır, doktorlar ona locked-in sendromu teşhisi koyar. Hastalık Jean için kötü olur. Vücuduyla yapabildiği tek şey, sol gözünü oynatmaktır. Yanlış okumadınız! Vücuduna hapsolan yazar, vücudunda sadece sol gözünü oynatmaktır. Bu eserini de sol gözünü kırparak yazmıştır. Geçmiş ve gelecek Jean D. Bauby ile bir başka anlam kazanıyor.

    Kitabında ve filminde yazarın yaşamından izler bulabilirsiniz. Sizleri gerçek bir yaşam öyküsü bekliyor. Filmde, yazarın kitabından da alıntılar yapılıyor. Filmi özelikle benim gibi dram severlerin beğeneceğini düşünüyorum, çünkü içinde fazlasıyla dram mevcut. Kitabı okursanız ya da filmini izlerseniz lütfen ama lütfen düşüncelerinizi, bana özel mesaj atarak bildirebilirsiniz efendim. Bundan memnuniyet duyacağımdan şüpheniz olmasın!

    Yazar, bize bu güzel çalışmasını kazandırdıktan on gün sonra hayata gözlerini yumuyor. Kaderin cilvesi mi demeliyiz bilmiyorum, takdir siz değerli okurlarındır.

    Vücudunda sadece sol göz kapağını oynatan yazar, Tanrısal bir sabır gösterir. Yazar bir kapı aralar ve o kapıdan içeri girmenizi bekler; çünkü size anlatacakları vardır.

    Sizlere bolca kelebek diliyorum.
    Sevgiyle kalın!
  • 40’lı yıllarda cereyan eden Nazi zulmü, Yahudi olan Anne Frank ve ailesinin de tasfiyesini gerektirir. 1942 yılında Hollanda’ya yerleşen aile, iki yıl boyunca gizli bölme kampında dehşetin ve korkunun doruklara ulaştığı bir zamanda, savaşın yüzlerine güleceği tek haberi beklerler: Irkçılığın, vahşetin, ölümlerin, diktatörlüğün, nazizmin son gününü.

    Meşum ortamlarda korkuyu iliklerinde hisseden insanların kaçış yolunun sadece ölümden geçtiğine inanabiliriz. İkinci Dünya Savaşı arşivleri bunun apaçık göstergesi olmakla birlikte dönemi konu alan filmler ve belgeseller de bunun apaçık örneği niteliğinde. Korkunun insana neler yaptırabileceğinin sınırsızlığını düşünmek mümkündür. Sarsıcı bir depremde korkudan kıpırdamakta güçlük çekenlerden, bir köpeğin kovalamasıyla can havliyle birkaç saniyeliğine bolt’luğa soyunanlardan tutarak, zorunluluğun veyahut ‘olmazsa olmaz’ın getirdiği şeyleri hayat pahası olarak bellemişizdir çoğu zaman. Acelenin kısa süreliğine getirdiği enerji patlamaları hayatın güzel anlarına nüksettiği zaman bir şeyin gerçek değerini daha iyi kavrayabileceğimizi düşünüyorum. Oyalanmanın çok kez meşgale edinildiği, tembelliğin ve vakit öldürmenin zirve olduğu şu günlerde bir şeylere ciddiyetle sarılıp, sahtelikten ve kitleden uzak, yalnızca kendisi olmayı şiar edinmiş birilerinin var olduğunu bilmek bile yeter geliyor insana… Gündemin önümüze sunduğu ve hepimizin takip etmek zorunda hissettiği, aptalca gündem dizinlerinin dayattırdığı günleri yaşadıkça, hayatın çarçabuk aktığını, 5 günün birkaç saat, 1 günü bilmem kaç dakika olarak yaşanılmasının o korkunç gerçeğine varınca, şehrin kalabalık gümbürtüsünden, nefes almak yerine her gün bir miktar ömür bırakılan bir yerden uzaklaşma ihtiyacı hiç olmadığı kadar önemli bir ihtiyaç haline gelmiş oluyor, yalnızca biraz nefes alabilmek için…

    Sarsıcı etkilerin en büyüğünün savaş olduğu kuşkusuz… Kayıpların insan ruhunda açtığı yaralar, psikolojik felce uğrayan bireylerin intiharları, ekonomik bunalımlar, açlık, ölüm makinelerden daha değersiz hale gelen insanlar, işsizlik ve en önemlisi düşünmeyi ve sorgulamayı YASAKLAYAN sistemler… 21. Yüzyılda doğmaktan memnun musunuz diye bir anket yapılsa, büyük çoğunluk olumsuz yanıt verirdi belki de bu soruya. Yaşadığı çağdan hiçbir zaman memnun olmayan insanoğlunun 30 yıl sonra ‘o eski günler’den özlemle söz ederek bugünleri gösterdiği zaman, alışılagelen bu yakınmanın tüm zamanlara ait olduğunu şaşırarak belleriz. Dünya savaşlarını, seferberlikleri, işgalleri, ölü bedenleri, zamanın getirisi olan fakirliği ve cehaleti, bir yabancının kendi toprağındaki işgalini yaşamayı kaldıramayacak olanların yaşadığı bu çağ, kendi dertlerini yaratan insanların, onların tercihi olmadan sürüklenen savaşları; milyonların ölü bedenleri görülüyorsa ve bugünlerden dem vuruluyorsa tozpembeliğin içinde yuvarlanmayı söylememizle haksızlık etmiş olmayız. Güzel hayat. Ta ki savaş çığırtkanları tarafından hazırlanan yeni bir felakete kadar…

    İnsan, kendi amacının kölesi olduğu anları hissettiğinde, bunu dile getirme, cümlelere dökme ihtiyacı hisseder. Bu cümleler hiçbir yere götürmeyen, denetimden uzak, kısa kısa, iddiasız ve saçma olsa bile. Anne’ın, -eğer hayali değilse- kendi defterine yazdıkları da bu düşüncenin ürünü. İkinci Dünya Savaşı’nın sembollerinden olan, ya da daha doğrusu sembolü haline getirilen Anne Frank, günlüklerini gizli bölme odasında tutarak, içindeki gizi, hüznü ve çığlığı, 13 yaşında bir çocuktan beklenilmeyecek cümle ve kelime zenginliğiyle; babası, annesi ve kardeşine duyduğu nefret ile, aile içinde geçen diyalogları da günlüğüne geçirecektir.

    Buram buram umutsuzluk kokan bir havada, hayat dolu olabilmenin ağırlığı zordur elbet, kenara itilmenin psikolojik getirisini aşıp bir şeylere sevgiyle yaklaşabilmek insanın kendine kabul ettirmesi en zor şeylerden biridir dünyada, sanıyorum ki. Yüreği yaşından büyük olan Anne’ın yetişkin edasındaki cümleleri, Küçük Prensvari etkisi ile gerçeğin içine çeken niteliği olduğu kuşkusuz… Küçük bir çocuğun dudaklarından dökülen kimi sözlerin saf doğruluğu çok kez söylenir. at gözlüğünü ve ön yargılarını aşan birinin 13 yaşındaki bir çocuktan bile öğrenebilecek bir şeyleri muhakkak vardır. İçten pazarlıksız olabilmeyi, saf sevgiyi mercek altına almak için bir çocuğu gözlemlemekten daha doğru bir şey olmazdı sanırım…

    “Edebiyat alanındaki denemelerinizin sizi ileriye götüreceği, kendinizi ve dünyayı daha iyi tanımanıza katkı yapacağı, yaşantı gücünüzü artıracağı, bilincinizi bileyip keskinleştireceği duygusunu içinizde taşıdığınız süre, izlediğiniz yolda sürdürün yürümenizi. Sonunda bir yazar olur musunuz bilemem ama, bunun sizi seçkin, uyanık, gözleri ışıl ışıl parıldayan biri yapacağını söyleyebilirim.” H. Hesse

    Kelime zenginliğinin şişirilmesi ve Yahudi ırkı üzerine yazılmış birkaç metin, bunları bir çocuk yazamaz artık! dedirtti ve kitabı bitirdiğimde bir düşünce uyandırdı:
    Metinlerin yeniden yazılmış olabileceği.



    Bunu söylemenin net bir kanıtı olamaz fakat abartılan bazı cümleleri es geçmeyen herkes bu durumu fark edebilir. “ki”li, “ama”lı üslup olduğu gibi geçerken, olayları trajikleştirme, Yahudiler hakkında yazarın boyunu aşan birtakım cümleler oldukça yapay, yeniden ele alınmış bir kitabı okuduğum şüphesini uyandırdı. “Kim bilir belki de dünya, insanlığın iyiliğin ne demek olduğunu dinimizden öğrenecek; onun içindir ki şimdi sıkıntılara katlanmasını bilmeliyiz. Hiçbir zaman Hollandalı ya da sırf İngiliz, yani belirli bir memleketin temsilcileri olamayız, biz ne olursa olsun Yahudi kalacağız, öyle de kalmak istiyoruz.” sf. 217- gibi orijinal metin olduğuna kendimi ikna edemediğim birçok cümleyle karşılaştım kitapta. Yahudilerin hikayesinin bir çocuk üzerinden ölümsüzleştirmek isteyen görünmez bir elin icat etmiş olabileceği gibi bir şey bu.

    Defterin bir kısmının tükenmez kalemle yazıldığı ortaya çıkar fakat tükenmez kalemin piyasaya çıkışı savaştan 6 yıl sonradır. Daha etkileyici kılabilmek, bestseller olup okunabilmesi için parçaların eklenmesi uygun görülen; bir ırkın acındırılmasında ve bir ülkenin kuruluşuna giden kilometre taşının propaganda aracı olabilmişse bir kitap, benim için değeri sadece çöptür.