• "Aristatalis'in dem vurduğu gibi, gözün vazifesi sadece "görmek" değil, Hakikat'i görmektir. Hakikat'i gören bir göz, artık başka bir şey göremez. Çünkü o artık, başka bir vazifeyle mükellef değildir ve başka bir gayesi de yoktur.
    İhsan Oktay Anar
    Sayfa 165 - Segâh
  • GEÇER
    Istırabın sonu yok sanma, bu âlem de geçer,
    Ömr-i fani gibidir, gün de geçer, dem de geçer,
    Gam karar eyleyemez hande-i hürrem de geçer,
    Devr-i şâdi de geçer, gussa-i matem de geçer,
    Gece gündüz yok olur, ân-ı dem âdem de geçer,
    Bu tecelli-i hayat aşk ile büktü belimi,
    Çağlayan göz yaşı mı, yoksa ki hicran seli mi?
    İnleyen saz-ı kazanın acaba bam teli mi?
    Çevrilir dest-i kaderle bu şu’unun fili mi,
    Ney susar, mey dökülür, gulgule-i Cem de geçer,
    İbret aldın, okudunsa şu yaman dünyadan,
    Nefsini kurtara gör masyad-ı mafihadan.
    Niyyet-i hilkatı bul aşk-ı cihan aradan,
    Önü yoktan, sonu boktan, bu kuru da’vadan
    Utanır gayret-i gufranla cehennem de geçer.
    Ne şeriat, ne tarikat, ne hakikat, ne türe,
    Süremez hükmünü bunlar yaşadıkça bu küre
    Cahilin korku kokan defterini Tanrı düre!
    Ma’rifet mahkemesinde verilen hükme göre,
    Cennet iflas eder, efsane-i Âdem de geçer.
    Serseri Neyzen’in aşkınla kulak ver sözüne,
    Girmemiştir bu avalim, bu bedyi’ gözüne.
    Cehlinin kudreti baktırmadı kendi özüne.
    Pir olur sakiy-i gül çehre bakılmaz yüzüne,
    Hak olur pir-i mugan, sohbet-i hemdem de geçer.
    Neyzen Tevfik
  • "Hocam stres, kaygı, panik-atak gibi durumlardan nasıl kurtulurum?"

    Bu tip sorulara sıklıkla muhatap oluyorum. Ben bir psikolog değilim. Ama bu konulara din penceresinden bakmaya çalışıyorum. Yaptığım okumalardan kendi nefsim için çıkardığım 12 altın kuraldan söz edeceğim. Belki sizin de işinize yarar.

    1. Bugüne odaklan.

    Geçmişin hüzünleri veya gelecekteki muhtemel zorluk ve sıkıntıları düşünerek dayanma gücünü boşa sarf etme. Çoğu insan gelecek zamanın kaygılarını taşıyarak vaktini geçirir de o zamanlara ulaşamaz. Gelecek için yol haritası çizmek, plan yapmak başka, gelecekte karşılaşabileceğin muhtemel zorluk ve sıkıntıların stresini bugünden çekmek başkadır.

    2. Boş kalma, kendini güzel, hayırlı işlerle meşgul et.

    Tabiat boşluktan nefret eder. Sen nefsini hak ile meşgul etmezsen nefsin seni bâtıl ile meşgul eder. Çoğu insan boş kuruntulara, temennilere, hayal ve nostaljilere sırf kendilerini iyi şeylerle meşgul etmedikleri için kapılır.

    3. Kazaya ve kadere razı ol.

    Allah Resûlü’ne (s.a.v.) kulak ver:

    Bil ki başına gelecek olanın gelmemesi olmazdı. Başına gelmeyecek olanın da gelmesi olmazdı. (İbn Mâce, “Sünnet”, 10). Bütün insanlık, sana bir fayda vermek için bir araya gelse ancak Allah’ın yazdığı kadar fayda verebilirler. Bütün insanlık, sana bir zarar vermek için bir araya gelse ancak Allah’ın yazdığı kadar zarar verebilirler.(Tirmizî, “Sıfatü’l-kıyame”,59)

    4. Hayat sandığın kadar uzun değil, fırsatı ganimet bil!

    Hayat dediğin şey göz açıp kapayıncaya kadar gidiyor. Ne dem bâki ne gam baki! Sevinçler de hüzünler de bugün var yarın yok. Öyleyse sen gelip geçici sevinçlerin değil ebedî sevincin peşinde koş. Günü birlik hüzün ve korkularla vakit kaybetme, asıl dert etmen gereken korkulara odaklan!

    5. Olumsuz duygu, düşünce ve vesveseleri def et!

    Senin en büyük ve sinsi düşmanın şeytan seni zaafa uğratmak, yaşama sevincini kaçırmak için sürekli olumsuz duygu ve düşünceler pompalar, vesveseler verir. Ona kulak verirsen sürekli bir kaygı, panik, telaş, huzursuzluk duyarsın. Düşmanını tanı, onun sesine kulak verme, ondan her dâim Allah’a sığın.

    6. Şer zannettiğin hayır, hayır zannettiğin şer olabilir, acele karar verme!

    Gaybı bilmediğimiz için şu ana odaklanarak acele karar veriyorsun. En ufak bir olumsuzluğu “şer”, hoşuna giden her şeyi “hayır” diye etiketliyorsun. Rabbine kulak ver: “Bir şey sizin hoşunuza gitmediği halde hakkınızda hayırlı olabilir. Bir şey sizin hoşunuza gittiği halde hakkınızda şer olabilir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara, 216)

    7. Sahip olamadıklarının mahrumiyetini çekme, sahip oldukların için şükret.

    Dünyevî hususlarda senden daha iyi durumda olanlara bakma. Böyle yaparsan sürekli kendinde olmayanların listesini çıkarır bunların yoksunluğunu duyar, mutsuz olursun. Sende olanların listesini çıkar. Senin şu an içinde bulunduğun durumda olmayan milyarlarca insan var. Neye sahipsen ona şükret. Allah şükretilen nimeti arttırır, nankörlük edene ise ceza verir. (İbrahim, 7)

    8. İnsanlardan beklenti içinde olma, halini Allah’a arz et.

    İnsanlardan beklentini ne kadar azaltırsan o kadar mutlu olursun. Beklentin çoğaldıkça hayal kırıklıkların artar. Bütün kalpler Allah’ın elindedir. Sen insanlardan minnet, teşekkür, ilgi, alaka bekledikçe kendini onlara beğendirmek, ilgi görmek için gayret edersin. Herkesi memnun etmek asla mümkün değildir. Yaptığın bir iyilik için insanlardan minnet ve teşekkür bekleme, onu Allah rızası için yap. Halini Allah’a arz et, O insanlar gibi vurdumduymaz, vefasız değildir. O, eş-Şekûr’dur, yaptığın amelleri, iyilikleri görür, mükâfatını kat kat verir.

    9. İnsanların senin hakkında ne diyeceğine değil, Allah’ın ne diyeceğine bak.

    İnsanların dilinden peygamberler dâhil hiç kimse kurtulamamıştır. Her iyiliği eleştiren, düştüğün her kötü durumdan mutlu olan birileri vardır. Onların senin hakkındaki fikir, kanaat ve düşüncelerine odaklanırsan duyacağın sözler sürekli mutsuzluk kaynağı olur. Allah’ın senin hakkındaki kanaatine odaklan. Birçok insan, hayatını başka insanların söz, beklenti ve değerlendirmelerine göre yaşar. Birini memnun etse, diğeri ile arası bozulur.

    10. Kötülüğü en güzel şekilde önle.

    Atalarımızın dediği gibi “kötülüğe kötülük her kişinin kârıdır. Kötülüğe iyilik er kişinin kârıdır.” Bak ki Rabbin ne buyuruyor: “İyilikle kötülük bir olmaz, Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost olur.” (Fussilet, 34)

    Kötülük yapana kötülük yaptığında onun seviyesine düşmüş olursun. Ona iyilikle davrandığında kendi seviyeni korumuş, belki de onu da kendi yanına çekmiş olursun.

    11. Hüznünü insanlara değil Allah’a arz et.

    İnsan hayatındaki olumsuzluklardan insanlara şikâyet ettikçe, dert yandıkça bunları daha da arttırmış, haddinden fazla önem vermiş olur. Bir de şikâyet ve yakınma düşmanı sevindirir, dostu üzer. Kaldı ki çoğu zaman şikâyet ettiğimiz, yakındığımız konularda insanların yapabileceği herhangi bir şey yoktur. Oysa hüznünü, kırıklığını, hayatındaki olumsuzlukları Rabbine arz etse hem rahatlar, hem de işlerini, her durumu değiştirme gücüne sahip olan, sonsuz güç ve kudret sahibi olana arz etmiş olur. Hani, Hz. Yakup, oğlu Yusuf’u kaybetmekten duyduğu hüzünle ilgili ne diyordu: “Ben, gam ve kederimi yalnızca Allah’a arz ediyorum.” (Yusuf, 86)

    12. Suratını asma, tebessüm et.

    Kimi zaman ruhunuzdaki duygu ve düşünceler bedeninize yansır, bazen de beden hareketleriniz ruhunuzu şekillendirir. Yüzünüzü astığınızda, dudağınızı büzdüğünüzde, kaşlarınızı çattığınızda bu durum bir zaman sonra ruhunuzu karartır. Allah Resûlü (s.a.v.) hayatında yaşadığı tüm zorluklara rağmen asla katı kalpli, asık suratlı değildi, daima güleryüzlüydü. Rabbimiz onunla ilgili şöyle buyurdu: “O vakit Allah'tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi.” ‘(Âl-i İmran, 159)

    Rabbimiz her türlü stres, gam, keder, kaygıdan bizleri uzak eylesin.

    (Soner Duman/22.Rebîülevvel.1441/17.Ocak.2020/Cuma)
  • Aristatalis’in dem vurduğu gibi, 'göz'ün vazifesi sadece görmek değil, hakikati görmektir. Hakikati gören bir göz, artık başka bir şeyi göremez.
  • 848 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Kedi,kuyu,kadın
    Alemeti farikalarını cebindeki kelimlerde tasıyan,dogumuyla birlikte bedenine zerk edilen benler gibi asla atamadığı,muhtemelen atmak da istemedigi benlerini nerdeyse bütün kitaplarinda ,kitaplarindaki karmasaların arasinda,okuyucuyu bi yerden sonra acaba nerden cikacak bu murakamik efsunlar diye göz yorduran yazar,elbette merakımızı neticeye ulastırıp ,sırayla hepsini önümüze sermiş yine,yeniden.
    Zamam zaman Kafkaya selam çakıp,zaman zaman Dava kitabindaki cümlenin aynisini baska bi kahraminina söyletmiş,zaman zaman diger kitaplarinda da oldugu gibi Orweli es geçmeyip,bu defa daha az olmakla birlikte(elbette biraz var)caz müzigin efsanelerinden girip, oda orkestrası ,flormoni orkestraları ve elbette Mozartı da es gecmeyerek koskoca bi okuma keyfi yaratmış.
    Özünde,idea ve metafor kavramlarını (diger baska kitaplarında baska isimlerle nitelesede)kitabin asil kahraminin hayatina sokup,kahramanin geri dönülmez bir biçimde,aslinda insanin caresizligi,ki Yuzu bunu kitabin sonlarina dogru"kuşkusuz bu benim yaşamım ama yaşamımda olanların neredeyse tamamına yakınına benimle ilgisi olmayan bir yerde öylesine karar veriliyor,bende onu yaşıyorum sanki."diyerek,onca çabanın veya boşvermişligin anlamsızlığından dem vurarak,okuyucuyu beynimizi kanırta kanırta okudugumuz felsefe kitaplarının boguculugundan uzak tutarak ,kelamını felsefik bi dille söylemis oluyor.
    Gerçek olanla,gerçek olmayan hayatlar meselesini bu kitabinda da görüp,paralel evren demesede(baska baska isimler bulmayı basarmasi nefis )okuma esnasında bi an,acaba biz mi gercegiz,yoksa biz mi gercek degiliz sorusunu tekrar tekrar sordurduktan sonra,en nihayetinde yeraltindan ,görünen gercek dünyaya dönmeyi basarıyor.
    Resim,resim yapabilme sanatı üzerine ,ve kitap özelinde bir tablonun etrafında dönen olaylar butununde,zaman zaman yoran ,zaman zaman bunaltan,fakat asla pismanlik uyandirmayan bir okuma keyfini tamamlamak,o iyi edebiyatın tadına varıp,hazzı hissetmek ,acil bi sekilde yeni kitaba baslama istegi uyandıriyor.Az söyledim,Keyifli okumalar,eyvallah
  • 120 syf.
    ·2 günde·5/10
    Livaneli yazmıştır yine güzel bir şeyler diye aldım elime, okumasam da olurmuş. Daha önce inceleme yazan arkadaşlar, biyogrofi demiş otobiyografi demiş ama değil bana göre. Elia Kazan'dan yola çıkarak, etkileşimde bulunduğu entelektüel isimleri öne çıkararak kendi entelektüelliğine, entelektüel çevresine vurgu yapmaya çalışmış olduğunu düşündüm ben bu kitapta Livaneli'nin. Kitabın bazı yerlerinden rahatsız oldum bunları da yazmam gerektiğini düşünüyorum eleştirmede usta olan Livaneli okuyucusu olarak. Bir alıntı üzerinden başlayacağım öncelikle nacizane eleştirilerime. Bkz. :

    "Orta Asya'daki o buluşmamızla Arthur Miller'in, İstanbul'a geldiği zaman tanıştığı bazı Türk aydınlarıyla yaptığı tartışmayı bana anlatışını da hatırlıyorum. Yüz ifadesinden ve sesinin tonundan hala kızgın olduğu belliydi. Türkiye'nin önde gelen bazı yazar ve aydınları Miller'ı Boğaz'da bir balık lokantasına götürmüşlerdi. Orada söz, nasıl açıldı ve oraya geldiyse, dünyada iyi ordu ve kabul edilebilir savaş olup olmadığı konusuna varmıştı. Türkler ısrarla "Bütün savaşlar kötüdür, lanetlenmesi gerekir" derken, Miller bazı savaşların gerekli olduğunu, mesela Nazilere karşı savaşan Amerikan ordusunun o dönemde iyi bir iş yaptığını söylemişti ama ne derse desin, Türklerin inadını kıramamıştı. Belki Kurtuluş Savaşı'nı örnek verse daha ikna edici olabilirdi."

    Son cümlesinden Livaneli adına ben utandım. Nazilerin olayı ile Kurtuluş Savaşı'nı hangi çatıda bir araya getirip kıyaslayabildi? Hangi mantık ile? Bir yanda 'yirminci yüzyılın en ünlü diktatörü' ünvanına sahip olmuş bir kişinin yaptığı insanlık faciaları, bir yanda işgal edilmiş, yağmalanmış, zulmedilmiş bir ülkenin topyekün direnişi, bağımsızlık mücadelesi. ?

    Kitabın bir yerinde 'tehcir kanunu, mübadele' gibi çok ağır bedeller ödenmiş konulardan bahsediyor. Bkz. :

    "Germir, Ermenice kızıl demekmiş. Ermeniler 1915'te tehcir kanunuyla götürülmüş, çoğu da yollarda öldürülmüş, Rumlar ise 1923 Lozan Antlaşması'ndan sonra "mübadele" denilen zorunlu nüfus değişimi sonucu ayrılmışlardı. Birinci Dünya Savaşı denilen felaket, Balkanlardaki milyonlarca Müslüman Osmanlı yurttaşının da katliama ve sürgüne uğramasına yol açmıştı."

    "Ermeniler 1915'te tehcir kanunuyla götürülmüş, çoğu da yollarda öldürülmüş, ... " ne kadar ucu açık, sıkıntılı bir cümle. Bu konuda uğradığımız yanlı ve kötü niyetli baskıları göz önüne alırsak özellikle de. Yakın tarihin konusu olmuş böylesine hassas bir olay hakkında yorum yapmak söz konusu ise dönemin atmosferi, zorunlulukları, koşulları göz ardı edilemez. Özellikle bu konuda sözü önce tarihçilere, yazılı belge ve uzmanlara bırakmak gerek diye düşünüyorum.

    Yine benzer bir şekilde Livaneli, Elia'nın ailesinin memleketi olan Kayseri / Germir'in göç öncesi ve şuan ki durumu ile ilgili bazı tasvirler yapıyor, eleştirilerde bulunuyor. Germir tehcir döneminde Ermeni'lerin çoğunlukta olduğu bir kasabaymış. Elia'nın ailesinin kasabanın en büyük kilisesi önünde çekildiği fotoğraftan ve yine Elia'nın ailesinin köyün çarşısı içerisinde halıcı dükkanları olduğundan yola çıkarak, Ermenilerin medeniyet ve zenginliğinden dem vuruyor. Bu kısmı da aşağıda alıntı olarak paylaşıyorum:

    "Çamurlu yollardan geçerken, kasabada hiç çiçek olmadığı dikkatimi çekiyor. Ne bir ağaç, ne duvarlara sarılan bir sarmaşık, ne bir cam önü ya da pencere içi çiçeği. Yol kenarına atılmış hayvan atıkları öylece duruyor. Çevrede iri köpekler dolaşıyor. Bir zamanlar görkemli bir yaşama tanıklık ettiği anlaşılan kasaba boşalmış, inanılmaz bir sertliğe, kurşuni bir hoyratlığa gömülmüş."

    O gün zengin bir Ermeni köyü, bugünün ortalama bir Türkiye köyü... Aynı şartlar, aynı zenginlikten, aynı refah seviyesinden, aynı kültürden söz edilemez elbette. Ermeni köyü olması Türk nüfusunun hiçbir zaman bulunmadığı anlamına gelmiyor ayrıca.

    Yeri gelmişken hak verilebilecek bir kısım var öyle zengin bir tarih ve medeniyet mirasları üzerinde yaşıyoruz ki ne yazık ki ne toplum olarak ne yöneten kesim olarak bunun bilincinde değiliz, zannediyorum en acı gerçeklerimizden biri bu. Bu yüzden okumalıyız! Daha değinmek istediğim konular vardı ama çok uzadığını düşünerek burada kesiyorum. Okunması gereken bir kitap olduğunu düşünmüyorum. Bazı fikirlerin beni olumsuz bir şekilde tahrik etmesi sebebiyle kitabın tamamını okudum. Gereğinden fazla pohpohlanmamalı hiç bir şey.