• Semrâ Sultân kod adlı okurun paylaştığı iletiye ve Ahmet Altan ‘a cevaptır. #40521697

    Merhabalar… Yine bir cevap iletisi ile sizlerleyim. Yalanları paylaşanlara karşın, gerçeklerle cevap verelim mi? Lütfen, eşlik ediniz… El-Cevap 2!

    Birincisi burada: #42480462

    Taraf Gazetesi Yazarı Altan… Taraf’ın nasıl bir gazete olduğunu bilmeyen yoktur sanırım. Yalan dünyaya açılan bir kapıdır Taraf yayınları… Buram buram Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlığı kokan yazıya verdiğim cevaplar için buyurunuz... Sizlerde eşlik ediniz...

    *

    Ahmet Altan: Acılı bir dönem sona eriyor.
    Murat Ç : İktidar mı gidiyor sayın altan, hayrola? Belediye seçimlerinden bir tüyo mu var?

    Ahmet Altan: Yanlış kurulmuş bir cumhuriyet şimdi yeniden biçimleniyor.
    Murat Ç: Haklısınız sevgili Altan, İngiliz Mandasını ya da Amerikan Mandasını kabul edip, SEVR de belirtilmiş sınırları kabul edip, sömürge bir devlet olmalıydık… Damat Ferid ile aranız nasıldı sorması ayıp?

    Ahmet Altan: Biz cumhuriyet kurup başına Mustafa Kemal’i getirmedik, Mustafa Kemal’i başa geçirip etrafına bir cumhuriyet kurduk.
    Murat Ç: Siz derken? Zaten siz kurmadınız sayın Altan, sizin ne yüreğiniz ne de fikriniz yeter. Mustafa Kemal’in etrafına kurulan bir şey yok, fikirlerin etrafına kurulan modernize edilmiş bir devlet var.

    Ahmet Altan: Tek partili bir diktatörlük de halktan destek alamadığı için desteğini ordudan aldı.
    Murat Ç: Tek Parti dediğiniz şey, Milletin Meclisidir. Ve Çok sesli bir meclistir. İçerisinde her bölgeden milletvekili ve görüş bulunmaktadır. Birinci ve İkinci meclisi hiç okudunuz mu? Halktan destek almadıysa, Mustafa Kemal’i halk nasıl bağrına bastı? Onun yanında olup nasıl savaşa girdi?

    Ahmet Altan: Niye yaptığımızı bugün dahi mantıklı bir şekilde açıklayamadığımız bir sürü tuhaf “devrimi” ordu zoruyla gerçekleştirdik.
    Murat Ç: Orduyla gerçekleşen bir şey yoktur. Meclis vardır. İsyan bastırılması için milletvekili mi gitsin? Şimdi öyle yapılıyor da haberimiz mi yok ?

    Ahmet Altan: İnsanların giysilerine musallat olduk.
    Murat Ç: İnkılapları anlamadığınız ortada. Atatürk’ün eşi, Latife hanımı tanır mısınız? Kıyafeti nasıldı? Karışılmış gibi miydi? Devlet kurumlarında bir kılık kıyafet şekli belirlenmiştir. Kimsenin kıyafet üzerinden nemalanmaması sağlanmıştır. Kıyafet üzerinden siyaset güdülmemesi sağlanmıştır. Şu an onları giy desem giymezsiniz. Ama MİLLETE TAM TERSİNİ SÖYLEMEK GÜZEL OLUYOR DİMİ. Atatürk’ün gezilerini ve halkın giyim kuşamını iyi analiz ediniz!

    Ahmet Altan: “Fes giymeyeceksin” diye tutturduk.
    Murat Ç: Tutturmadık. Devlet kurumlarında yasaklandı. Giyen giydi. Topluluk genel olarak uyum sağladı. Fesin Müslümanlıkla ya da İslamla ne ilgisi var? Zamanında FES giyilmemesi için Osmanlı neler yaptı, sonra onu nasıl sahiplendi. Lütfen ya… Şapka diye diye kafayı yemiş bulunmaktasınız. Bir belgeniz falan da yok ortada. Kraldan çok kralcı olanlar her zaman vardır. Yaranmak için bir takım işler içine girmiş kişilerin varsa yaptıkları ne Cumhuriyet’e ne de Atatürk’e mal edilemez. Bugün olanlar ortada, ama kimse en baştakine değil, yapanı suçluyor ve sıyrılıyor. Değişen nedir? Ama yok, öyle yazmak lazım…

    Ahmet Altan: Alfabelerini değiştirdik.
    Murat Ç: Ülkede ki okuma yazma oranı neydi, sonra ne oldu? Arap Alfabesi ile ilgili bir kolaylık ve harikalık varda bizim mi haberimiz yok ? Latin harflerinin zararı olmadığı gibi, bizzat yararı olmuştur. Bunu anlayamıyorsanız, lütfen kullanmayınız demek isterdim ama bizi desteklemeyenler köprülerden geçmesin o zaman beyanatlarına benziyor, bu da hoş olmaz.

    Ahmet Altan: Müziklerini dinlemelerini yasak ettik.
    Murat Ç: Mesela ne yasak edildi? Daha iyisi icra edilsin diye bir takım faaliyetleri biliyoruz da ne yasak edilmiş, pek anlamadım.

    Ahmet Altan: Bunların hiçbirini halkın rızasını alarak yapmak mümkün olmadığından hep orduyu kullandık.
    Murat Ç: İftiraya bakınız… Halkın içine karışıp, İnkılapların çoğunu yapmadan önce halkın arasında bizzat denemiştir. Şapka ve Harf İnkılabı nasıl yapıldı mesela? Biraz akıl ve mantık… Lütfen…

    Ahmet Altan: Ne olurdu insanlar fes giyseydi, Arap alfabesi kullansaydı, Bach yerine türkü dinleseydi?
    Murat Ç: Türkü ne zaman yasaklandı? Fes senin kültürün değil, neyini savunuyorsun? Arap alfabesi dediğin şeyi halk ne kadar benimsemiş? Zoruna giden nedir?

    Ahmet Altan: Ne olurdu görüntü Batılılara benzemeseydi de, “halkın iradesine” dayanan bir yönetim şekli Batı’ya benzeseydi?
    Murat Ç: Türkiye Cumhuriyeti’nin yönetimi, kendisi içinde özeldir. Hiçbir ülkeye de benzemez. Batı’nın uygulama şekli ile, bizim kültürümüzde uygulanan şekil ve yönetim farklıdır. Padişahım çok yaşa diyenler olsaydı diyorsun yani, o zaman halkın iradesi vardı haklısın…

    Ahmet Altan: Bu ülkede “şapka giymiyor” diye adam asıldı.
    Murat Ç: Yalancısın, iftiracısın. Şapkayı bahane edip ayaklanma çıkaran dini tarikatlar ve ele başları cezalandırılmıştır.

    Ahmet Altan: Bunun saçmalığını dile getirmek yasaklandı.
    Murat Ç: Saçmalayan sensin.

    Ahmet Altan: Mustafa Kemal, Batı uygarlığının “özünü” değil, biçimini benimsedi.
    Murat Ç: Mustafa Kemal KUL’a kulluk eden milletten, HÜR bir millet ortaya çıkardı. Batı’nın benimsenecek ne özü varmış ? Lazım olan alınır, lazım olmayan bir çok şeyde alınmaz. Sanarsın ki Altan Rönesans yaptı da biz almadık?

    Ahmet Altan: Bu ülkenin aydınları da “görüntüyü” çağdaşlık olarak değerlendirdi.
    Murat Ç: Aydın dediğin kimler? Üniversite reformunu NFK mı yaptı?

    Ahmet Altan: Eğitim bir “beyin yıkama” kampanyasına dönüştürüldü, demokrasi neredeyse lanetlenip “cumhuriyet” alabildiğine yüceltildi.
    Murat Ç: Türk Tarih Tezi sana fazla gelir sayın altan. Batı’nın çakma tezi üzerine antitez olarak ortaya çıkmıştır. Fikirler ortaya atılmış ve bir çok batılı profesör yardımcı olmuştur. Türklerin silik bir tarihe ait olmadığını görmüş olan ATATÜRK, Batı2nın çakma tezini kabul etmedi diye seni mi mutsuz etti. Lütfen mutsuz ol…

    Ahmet Altan: Cumhuriyet, bir diktatörlük yönetimine cevaz veriyordu çünkü.
    Murat Ç: Aynen, meclis zaten puro içmeye geliyordu.

    Ahmet Altan: Demokrasi ise diktatörlüğe izin vermiyordu.
    Murat Ç: Atatürk insan içinde dolaşan bir liderdi. Bunu görmemek körlük demektir. Böyle diktatörlük nerede var?

    Ahmet Altan: Gericilik-ilericilik tamamen şekil üzerinden öğretildi.
    Ahmet Altan: İnsanların birbirlerine nasıl hitap edeceği bile yasalarla belirlendi.
    Ahmet Altan: Batı’nın şapkasını aldık.
    Ahmet Altan: Gömleğini, ceketini, alfabesini aldık.
    Ahmet Altan: Felsefesini, bilimini, demokrasisini almadık.

    Murat Ç: Cumhuriyet tarihine gerçekten hakim misiniz? Siz bu ülkenin yeniden nasıl kurulduğunu, fakirliğini ve Osmanlı borçlarını bilmiyorsunuz sanırım? Ülkeye Osmanlı bilim mi getirmiş, felsefe mi getirmiş, demokrasi mi getirmiş. Cumhuriyet temellerini attığı için mi düşmansınız ?


    Ahmet Altan: Görüntüsel bir özentiye dayanan bir diktatörlük kurduk, bunun sürmesini de ordunun silahıyla sağladık.
    Murat Ç: Osmanlı borçları ödendi, ülke kendisi kalkınmaya başardı, yabancıların elinde olan bütün kuruluşlar millileştirildi demiyorsun ama dikta’nın ne olduğunu bilmeden mi yoksa bilerek mi atıp tutuyorsun? DP mesela sizce nedir, ne yapmıştır?

    Ahmet Altan: İsmet Paşa da bu düzeni sürdürdü.
    Ahmet Altan: Sonra bunu değiştirmek zorunda kaldık.
    Ahmet Altan: Her şeyi “görüntü” sandığımızdan “demokrasinin” de görüntü kısmını benimsedik.

    Murat Ç: Cumhuriyet’in harcamalarına bir bakınız. Eğitime mi yoksa Ordu’ya mı daha çok para harcanmış. Bir bakın bakalım, az olan para nereye harcanmış???

    Ahmet Altan: Seçimlere çok parti girdi ama yönetim hep orduda kaldı.
    Ahmet Altan: Seçilen siyasiler, yönetimi kendilerinde sandıklarında ordu devreye girip darbe yaptı.
    Ahmet Altan: Darbeler de bizim tuhaf cumhuriyetin bir “parçası” olarak kabul edildi.

    Murat Ç: Ordu ile kafayı bozmuş olmanız mümkün mü? Cumhuriyet’i idare eden Meclis var, ordu siyasetten çekilmiştir. Paşalar ya siyasette ya ordu da kalacaktı. Herkes yolunu seçmiştir.

    Ahmet Altan: Soğuk Savaş sırasında, Amerika Türkiye’yi Sovyetler’e karşı kullanmak istediği için bu düzenin sürmesinden yana çıktı.
    Ahmet Altan: Sonra dünya değişti.
    Ahmet Altan: Amerika değişti.
    Ahmet Altan: Avrupa değişti.
    Ahmet Altan: Türkiye’den talepleri değişti.
    Ahmet Altan: Ordu bunu kabul etmek istemedi.
    Son darbesini 28 Şubat’ta yaptı.

    Ahmet Altan: 2002’de zenginleşen muhafazakâr kesimlere dayanan, dünyanın desteğini arkasına almış AKP iktidarına karşı da darbe hazırlıklarını, girişimlerini, planlarını sürdürdüler.
    Murat Ç: Nasıl zenginleştiler. Bir yazar mısınız? Sarraf ve benzerlerinin yöntemleriyle mi? Zenginlerden tehditle alınan paralarla mı? Efendim?

    Ahmet Altan: Dünyaya öylesine kördüler ki hayatın değiştiğini fark etmediler, kendilerine olan güvenleri tamdı, hazırladıkları darbeleri kayıtlara geçirdiler.
    Ahmet Altan: Hayatın, zamanın, koşulların kendilerine verdiği mesajları anlamamakta direndiler.
    Sonunda yakalandılar.
    Halk artık darbelerden ve darbecilerden nefret ediyordu.
    Kendi iradesinin iktidara gelmesini istiyordu.
    Dünya da bunu destekliyordu.
    Murat Ç: Amerika destekledi evet biliyoruz. Başa nasıl geldiler? Deniz Baykal olmasaydı, Siirt seçimleri yalandan iptal edilip, tekrar seçim yapılıp seçilmese başa gelebilir miydi?

    Ahmet Altan: Dün ilk kez muvazzaf bir orgeneral “darbe” hazırlıklarına karıştığı için tutuklandı.
    Kenan Evren, darbe yaptığı için ifadeye çağrıldı.
    Ordunun içindeki son cunta da şimdi temizleniyor.
    Yeni bir çağ açılıyor.
    Murat Ç: Cunta dediğin FETÖ sanırım? Onlar geldi ya hani…

    Ahmet Altan: Bu çarpık cumhuriyetin içinde hayat bulmuş bütün “çarpıklıklar” da temizlenecek, cumhuriyeti bu toplum yeniden kuracak.
    İnsanların giyimine, diline, dinine, yaşamına karışılmayacak, karışmaya kalkan cezalandırılacak.
    Kişilerin iradesinin değil, dünyayla uyum içinde yaşayacak bir toplumun iradesinin yönetime yansıyacağı bir dönem bu.
    Diktatörlüğe heves etmek artık mümkün değil bu çağda, bunu da herkesin aklında tutmasında büyük fayda var.

    Murat Ç: En son cevap yazdığım bu son yere kadar yazılanları iyice okuyun. Ve son cümleyi tekrar okuyun. OLMAYAN şeyleri yazmak kaleminizin bir parçası olsa gerek. Cumhuriyet değil, sizin düşünceleriniz çarpık. İnsanların dinine kimse karışmadı, Kul'a KULLUK ortadan kaldırıldı, yüzyıla uygun kıyafetler benimsendi, yaşamına da karışılmadı, devlet kurumlarına özel olarak verilen emirler başkadır, halkın yaşam biçimi başkadır. Atatürk’ün gezilerine bakarsınız biraz biraz anlarsınız belki. Siz kimi kandırıyorsunuz yahu ????? Siz yazınca bütün bunlar gerçekten olmuş oldu yani? Kafanızdan yalan tarih yazınca oldu yani? Benim yazdıklarımda gerçek değil zaten bunları da ben uydurdum.

    Siz ve sizin gibiler, böyle yazıyorlar. Sonra bunları zaten araştırmayacak insanlara da, gerçekleri anlattığınızı sanıyorsunuz, birileri de paylaşıyor.

    Sizin fikirlerinizin, gerçek anlamda temiz olmadığı gerçeği ortadayken; yazdıklarınızın da samimi olmadığı, belirli bir kitleyi iktidarın da desteği ile kandırmak zevki paha biçilemez olmalı. Sizin ideolojik yapınız nedir bilemem, samimiyetinizin hangi derecesi ile yaşıyorsunuz onu da bilemem, bildiğim şey şudur.

    CUMHURİYET çok şeydir, fakat; sizin ANLATTIKLARINIZ değildir…

    Cumhuriyet’in ve Kurucusu’nun fikirleri altında kıvranıyorsunuz. Sayın altan, yazılarınızı okuyunca şunu anladım ki, hiçbir gerici düşünce ne Mustafa Kemal ile ne de Cumhuriyet ile başa çıkamaz. Çıksaydı, emperyalizme destek yağdıran kitle kazanırdı değil mi?

    YENİLMEYE MAHKUMSUNUZ… İktidarlar geçicidir bunu da unutmayınız. Baki olan şeyi söylememe gerek yok sanırım…

    *

    Kalın sağlıcakla Semra Hanım, ben de engelli değilsiniz… Gelip Yorum yapabilirsiniz….
  • Dikkat, bu gönderi rahatsız olabileceğiniz müstehcen ifadeler içeriyor olabilir.
    TÜRKİYE'DE KADIN CİNSELLİĞİ VE TECAVÜZ -MART AYI HİKAYE ETKİNLİĞİ


    Yazdığım hikayeye başlamadan önce, sizleri uyarayım. Bazı sözler ve anlatımlar bazıları için rahatsızlık verici olabilir, can sıkıcı, iç bunaltıcı olabilir, umarım da olur. Rahatsız etmesi için uğraştım, rahatsız etmeli çünkü, rahatımızdan etmeli bizi. Yazsam mı diye çok düşündüm, sonra yazmaya karar verdim, umarım kaldırılmaz.Biraz ağır sözler, pornografik ögeler ve küfür içeriyor. Küfür dediğim de karakterlerimin ettiği başıboş küfürler değil, maalesef toplumumuzun hastalıklı zihinlerinin ürünü olan küfür…

    Belirli yerlerde sizlere kendimce mesajlar vermeye çalıştım, bu hikayenin asıl amacı sizi sarsmak ve harekete geçirmektir. Ya da çok abartmayın, benim anlatımım size yetmeyebilir, daha yirmisine yeni basmış birinin cümlelerini okuyorsunuz sonuçta, ama ana temayı kaçırmayın.

    ------------


    Saat gece dört… Odamdayım, kardeşim uyuyor. Sakince yatağımdan kalkıyorum. Parmağım ıslak ve buruşmuş. Uykum gelmiş, canım sıkılmış. Kardeşim sayıklıyor, üstünü örtüyorum. Ellerimi ve bacak aramı yıkıyorum. O’nu çok özlemişim. Tekrar odaya giriyorum. Etrafı kolaçan ediyorum, çok karanlık. Telefonumun ışığını açmam gerekecek. Şimdi aydınlandı ortalık. Çantamın gizli bölmesine elimi daldırıyorum, sigara paketini buldum sonunda! Çakmağı bulamıyorum, mutfaktaki ocaktan yardım mı alsam, ya koku sinerse üzerime, annemler uyanırsa, kirpiklerimi yakarsam! Aldırmıyorum, iyi gider şimdi sigara. İki koşup yakıyorum, dalıyorum balkona! Ciğerlerim bayram ediyor, efendim nerelerdeydiniz, bizi çok özlettiniz, daha çok çekin lütfen daha çok… Kırmıyorum onları, derin bir nefes daha çekiyorum. Az önce ıpıslak olan parmağım şimdi kurumuş, sigara kokusunu emiyor. Ve ben yine onu düşünüyorum. En gizli hazlarımda o var. Yeni tanıştık geçen, lisemin ilk yılı benim, şehri tanımaya çalışıyorum, yeni geldik biz buraya, derken onu gördüm. Benden yaşça çok büyükmüş. Ama çok düşünceli görsen bir, gözleri beni görünce nasıl parıldıyor. Beni bir kafeye götürdü, sigara içtiğimi görünce şaşırdı, daha küçüksün dedi, beni nasıl da düşünüyor! Zararı yok dedim, şimdi herkes içiyor, hem ben biraz da böyleyim, gamsızım biraz, yaşım da çok küçük değil, artık liseye başladım, arkadaşlarımdan içmeyen yok, içki uyuşturucu bile var, benimki çok masum kalır onların yanında, hatta aramızda kalsın ama, patlak olanlar da var, daha kaç yaşındalar, hiç mi ailelerini düşünmüyorlar, ileride kocalarının yüzüne nasıl bakacaklar? Haklısın dedi bana, sen sakın yapma, bak ben diyeyim kuzum, bu erkek milletine güven olmaz, hele senin yaşıtların şimdi, kızgın boğa gibi girecek delik arıyorlar, sen de gençsin tazesin daha, sakın onlara kanma, koru kendini kuzum. Tamam dedim gülümseyerek, elimi tuttu, elini tuttum. Hafifçe ürperdim, boynumdan ılık rüzgarlar geçti, sigaramı unuttum, dudaklarını uzattı, dudaklarımı uzattım, belli belirsiz öptü, hoşuma gitti, karnımda garip şeyler oldu, midem tatlı tatlı bulandı, çamaşırım ıslanıyor, eyvah, hazırlıklı değilim, daha vakti gelmedi ki, kalkmam gerekiyor! Bana nasıl da gülümsüyor, ama gitmeliyim dedim, sebebini sormadı, sarıldık öyle o anda, kalktım hemen markete koştum. Ped aldım bir paket, gizli saklı attım çantama, sanki uyuşturucu taşıyoruz, en yakın tuvalete girdim, kapıyı kapadım, oturdum, çamaşırımı indirdim, bir kırmızılıktır bekliyorum, fakat öyle değil, etrafı sel almış, hayır normal bir akıntı da değil, nedir ki bu, hastalık mı kaptım, evet evet olabilir, hem midem de bulanıyordu, ama çok da tatlıydı, hastalık zevk verir mi ki insana, eve gidince bakacağım, sorun yoktur umarım bende, ya da öyle yapmayayım ben, O'na sorayım, O'nunlayken oldu çünkü, hem bütün gün konuştuk, bana şehri anlattı, kitaplardan bahsetti, kadın kahramanlardan bahsetti, kadın haklarından bahsetti, O'na sormalıyım evet, O'na güvenebilirim.


    Sigaramdan bir yudum daha alıyorum. Bizim balkonun manzarası güzel, gittikçe evler işgal ediyor ama olsun, ben liseyi bitirene kadar manzara kalır, manzaranın keyfini çıkarayım. Sigaram bitiyor, yorulmuşum, kendimle çok oynamışım, ama O'nunlaykenki sigaranın yerini tutmuyor. Ne kadar da değişmişim, ona ruhumu satmışım, kölesi olmuşum, bedenim O'nu özlüyor, arkadaşlarıma laf eden ben değilmişim gibi.Ama ben seviyorum, bu başka, benden çok büyük olsa da, seviyorum işte, hiç incitmiyor beni, çok acıyacağını düşünmüştüm oysa, halbuki çok da değilmiş, isteyince acımıyormuş, biraz kirlenmişim gibi hissediyorum, ama O'nunla olma hissi bertaraf ediyor tüm bu düşünceleri, hem O dedi ki, ben artık bir kadınmışım, bir kadının bacak arası sadece kendi tekelindeymiş, istediğini alır, istediğini almazmış oraya, ailem bile kontrol etmemeliymiş onu, yüzyıllardır bastırmış kadınlar oranlarını, artık bastırmamalıymış, hem O'ndan daha iyisini bulamazmışım, O beni hiç incitmezmiş, kadın ruhundan çok iyi anlarmış...


    Bir yudum daha, ben artık kadınım, bunun şerefine, daha alışamasam da bu duruma, garip bir şekilde kendine çekiyor beni. Çok değişeceğimi düşünmüştüm, öyle de oldu biraz, ped yerine tampon alıyorum şimdi. Bu bile zevkli geliyor, aynı yurtdışındaki genç kızlar gibi. Artık rahatlıkla dolaşıyorum, rahatça temizleyebiliyorum içimi, nasıl olsa korumak zorunda olduğum bir şey kalmadı. Aklım o ilk seferime takılıyor. Mutlu muydum, değil miydim, garipti. Ben aslında yaşıtlarımdan hep olgun oldum biliyor musun, belki de o yüzden benden yaşça büyük adamı seçtim. Ama çok güven veriyordu, bir de öyle güzel öpüyordu ki tenimi, yine o ilk tanışmamızdaki gibi tatlı kramplar giriyordu mideme, bu sefer içim de sızlıyordu, bir boşluk olduğunu sezinliyordum, doldur diyordum, dolduruyordu... Annem duysa ne der, annemin babamı hiç böylesine arzuladığını sanmıyorum, gece biz uyurken kapı kilitleniyor, beş dakika sonra açılıyor, oysa O saatlerce uğraşıyor benimle, gerçi niye babamla kıyasladıysam, babam da iyi insandır, ama O'nun kadar iyi değil bu işlerde, annemin bu kadar sinirli olmasına şaşmamalı, ben ne kadar da gamsızım...


    Beni nasıl inandırdı, nasıl ikna etti o güne, öyle tatlıydı ki, geri çeviremedim. Okuldan çıktığım bir günde, yine beni okuldan aldığı bir günde, beni evinde götürmeyi teklif etti, bahçesi varmış, orada otururmuşuz, sigara içermişiz, bana yemek yaparmış…


    Sen de azarlayacaksın beni değil mi, senin baban olabilecek adamla nasıl olursun diye, hiç iğrenme yok mu sende diye, o erkek, onun canı çeker diye… Ben de diyeceğim sana, sevmiştim, güvenmiştim, hem aşkın yaşı olmazmış, bu kurallar normaller içinmiş, sevince görmüyor insan, kaç yaşındaymış, göğüs kılları çok muymuş, sevişirken boğuk boğuk sesler çıkarıyor muymuş…

    Evine gidiyoruz, arabayı durduruyor. Sahile çok yakın, tenhalarda bir ev, iki katlı, arkadan bahçeli, muhteşem deniz havası, daha havalar soğumamış, ılık ılık rüzgarlar esiyor, bu şehir her zaman rüzgarlıdır zaten, rüzgar gülleri vardır. Bahçeye geçiyoruz, kül tablası getiriyor içeriden, sigaramı kendi yakıyor, dudaklarım dudaklarına değsin diyor, gülümsüyor, o zamana kadar çokça öpüşmüşüz, biraz da elleşmişiz, ama kıyafetler hep kalmış üstümüzde. Yanıma yaklaşıyor, dumanı ağzıma üflüyor, soğuk puslu duman birden sıcacık oluveriyor, ben de karşılık veriyorum, henüz acemiyim, biraz da garip hissediyorum kendimi, ama bir eli saçlarıma değince, daha çok duman istiyor canım. Gel diyor, gel içeri, evim çok güzel, çok beğeneceksin. Kapıyı açıyor, bir müzik çalıyor, kendi söylüyor, en sevdiğim şarkılardan seçmiş.


    Birden sarılıyor, benim tüm sevincimi kazanmış, bana sürpriz hazırlamış, ayaklarım havada uçuyor, ellerini kalçamla belim arasına yerleştiriyor, ilk baş tedirgin oluyorum, kaç yaşında adam, kendine mukayet ol, karşılık verme, ama sesi öyle güzel ki, şakıyor da şakıyor, şimdi ben de ellerimi boynuna doluyorum, dokunabildiğim tek yer orası zaten, o her yerime dokunsa da, ben onun gibi değilim. Dudakları dudaklarımı buluyor, salsam mı kendimi, bu işin sonu nereye gidecek, ya birlikte olursak, olursak ne olacak ki, ne mi olacak, baban yaşında adamla yatacaksın, durdur dudaklarını, yapma diyorum sana, bu işin sonu iş değil kızım, böyle mi hamile kalınıyordu, ama çok güzel öpüyor, iyice sardı beni, müzik de iyice güzelleşti...


    Odasına taşıyor şimdi, tek tek öpüyor her yerimi. Henüz yeni açmış çiçeklerimi kokluyor, taze, yumuşacık bedenini altına almış, gemiyi o yönetiyor. Kendimi bir işe yaramıyor gibi hissediyorum, ama o bütün sorumluluğu almış, bedenini savunmasızca bıraktı şimdi, rüzgârlar üzerimden esiyor, denizin dalgaları kıyıları dövüyor, solukları hızlanıyor, yine de kendini tutabiliyor hâlâ, yüzünü indiriyor, ellerimi kafasına koyuyor, keyfine bak diyor, birazdan kadın olacaksın.


    Kadın olacağım, kadın olacağım... Annemin ilk kanadığımda söylediği sözdü bu. Kadın oldun, artık kendine dikkat et, kıyafetine çeki düzen göster, öyle sokaklarda erkeklerle oynama bak, memelerin büyüyor, sen koştukça sallanıyorlar, herkesi kendine baktıracak mısın, baban imam biliyorsun, kızına bak bir de babasına bak derler, baban cumaları minbere çıkıyor, cemaate kadınlar için tesettürü anlatıyor, kızı bile böyle olursa, kim takacak onun öğütlerini? Kadın olacağım... Bir kanla mı olacağım her seferinde kadın? Bir zar yırtılınca mı kadın olunur, patlayınca mı, kanayınca mı? Bir saniyede mi kadın olunur, tenin başkasına değince mi, zevkten kendinden geçince mi, acıdan ağlayınca mı? O aşağılarımda oyalanıyor, bense gözlerimi tavana dikmiş böyle şeyleri düşünüyorum. Şuan düşünmenin sırası mı?! Biliyorum değil ama engel olamıyorum işte. Nasıl kadın olunur onu bir anlasam ben de olacağım. Bir zara mı bağlıyız biz, varlığımızı bir zardan mı ibaret görmeliyiz; okuduğumuz onca kitaplar, izlediğimiz onca filmler, dinlediğimiz onca müzikler bizi kadın yapmaz mı? Halbuki ben çok okurum biliyor musun? Küçükken babaannem zorla okutuyormuş, çocuklar için 100 temel eser serisini, gazete veriyormuş, babaannem diğer kadınlardan çok farklıdır bu arada, ne zaman ona gitsem okur, boş boş evlilik programlarına baktığını hiç görmedim. Beni de o yetiştirmiş, onun sayesinde fen lisesini kazanmışım, ufkumu hep açar o, ama şimdi ne yapıyorum, nerede kaldı onun bana verdiği ahlâk eğitimi, ben burada ne yapıyorum, zevk alıyorum yabancı bir adamdan, benden yaşça büyük bir adamdan. Halbuki o görse beni burada şuan, boşuna mı okuttum sana der Kur'an, elifbayı öğrenmiştik birlikte, hani Ömer Seyfettin nerede, Muzaffer İzgü nerede, Ayşegül serisi nerede?! Susun artık düşünceler susun! Eski masum kız değilim ben, kadın olacağım birazdan, kolay mıdır kadın olmak sanıyorsunuz, birazdan çok acıyacak canım, büyükannemin altın gününde dedilerdi, orana kılıç sokmak gibiymiş, biri acıdan avaz bağırmış, kocası zevkten sanıp devam etmiş, birinin kanı taa tavana sıçramış, birinin beli kırılmış, birinin kocası içine girememiş, biri soluğu acilde almış...


    Susturuyorum düşüncelerimi, işte o an gelecek, ben de çok istiyorum kadın olmak, patlakmışım, fahişeymişim, onlar aklıma gelmiyor şimdi, kan dolmuşum içlerime kadar, bu hissi hiç bilmiyorum ben, dur, çok ilerleme acıyor, daha küçüğüm, bakireyim, yavaşça ilerle şimdi, evet öyle, lütfen öp ve saçlarımı okşa, kötü bir şey yapmadığıma inandır beni, yorganı alalım üzerimize, beni görmek mi istiyorsun, daha görmedin mi işte, ben iyi değilim ama utanıyorum, hava da aydınlık, yüzüne bakamamam ondan, haydi çek şu yorganı lütfen, evet oldu teşekkür ederim, dur hızlanma bekle, evet işte böyle yavaş, evet küçük bir sinek ısırığı sadece...


    Bana zafer kazanmış gibi bakıyor, sanki ben onun topraklarına katmak istediği bir şehirmişim de, amacına ulaşmış, beni satın almış, ilkinim diye bağırıyor, korkuyorum, aniden duraksıyor, özür diliyor ve devam ediyor. Yatağın başı duvara çarpıyor, ritmik bir "tak tak..." sesinden başka, bir de üzerimde O'nun hırıltılarından başka, ve bir de kafamdaki seslerden başka ses yok odada şimdi. Yorgan bir inip bir kalkıyor. Aniden içimden çıkıyor, boğuluyor gibi oluyor. Boş boş bakıyor suratıma, alıp kendime çekiyorum onu, babama bile sarılmamışım böyle.


    Kalkıp banyoya koşuyor hemen. Yüzüne bakmaya çalışıyorum, çırılçıplak yorgana sarılmışım, ne olduğunu anlayamamışım, su sesleri geliyor, gözlerim doluyor, müziğin sesi kısılmış, coşkulu halimden eser kalmamış. Ne yaptım ben Allah’ım, ne yaptım?!! Kaç yaşında adamla yattım, üzerim doğmamış çocuklarıyla dolu şimdi, kirlendim, pislendim, sarılmak istiyorum ona, hiç de güzel değilmiş kadın olmak, ağır bir yük biniyormuş üzerine, sarılmak istiyorum sadece şimdi, üzerimden bu yükü kaldırıp atsın, kadın olmama sevinsin istiyorum. Sev beni, sev beni, sev beni, sev beni, ben küçük fahişen, oyuncağın değilim değil mi, sev beni lütfen, her şeyi yaparım, ne yapmak istersen yaparım, ne olmamı istersen o olurum, niye aniden gittin, memelerim mi küçük geldi, limon gibi mi demiştin, ama annem de çok büyük diyor, dar giyinme diyor,beğenmedin mi onları, daha çok küçüğüm bekle, git gide büyüyecek onlar, nasıl istiyorsan öyle sunayım, sen bir sarıl yeter, çok hareketsiz mi yattım, ruh gibi ölü gibi cansız gibi hiç gibi, kımıl kımıl mı olayım, seni isteklendireyim mi, seni ağzıma mı alayım, bunu bile yaparım, ben onlardan hep iğrendim biliyor musun, bir gün arkadaşımınkini gördüm, iğrendim, çok kaba ve korkutucu, ama sen istersen yaparım, sen yeter ki sev beni, okşa beni.


    Ağlamaya başlıyorum, ne yaptığımın farkına varıyorum, burada sahilde, lisemin ilk aylarında. Kadın olmak buymuş işte, yalnız başına üzerindeki adam yerine menili çarşafına sarılmakmış. Ağlamam kesiliyor, ayağa kalkıyorum, saçlarım dağılmış, yastığın altına gizlenmiş birkaçı, çıkarıyorum onları, kıyafetlerimi aramaya koyuluyorum, her yere dağılmış, saat kaç oldu, ailem merak etmiştir, arkadaşımdayım dedim gerçi, nasıl bakacağım yüzlerine, herkese fen lisesini kazanmış çok çalışkan diyorlar, çok edeplidir kızımız diyorlar, biz ona güveniyoruz, o ‘’öyle şeyler’’ yapmaz diyorlar, banyonun kapısı açılıyor. Çırılçıplak, gülümseyerek çıkıyor, özür dilerim, temizlik takıntım var da benim, hemen gitme, sarılalım diyor. Gözlerim ışıldıyor, beni seviyor, beni seviyor! Sertçe soksa da içime kendini, beni seviyor demek ki, yatağa geçiyoruz. Kaşık pozisyonundayız, sarılıyoruz, bir cenin gibi uzanmışım, dizlerimi karnıma çekmişim, çenesi saçlarımın üstünde, öpüp duruyor, çok hoşuma gidiyor, bir süre sonra yeniden kıpraşıyor, sırtımda sertliğini hissediyorum, yüzünü dön diyor, dilini dilime doluyor.


    Saatlerce benimle oyalanıyor, seni o noktaya ulaştırmadan bırakmam diyor, benim organım daha alışmamış ki, içimin dolu olmasını garipsiyorum, o zaman çok öpeceğim diyor, öpüyor da. Beraber duşa giriyoruz. Çocuğuymuşum gibi temizliyor. Beni evime bırakıyor, artık benimsin diyor, bırakmam seni. Hoşuma gidiyor.


    Eve gidiyorum, annem meraklanmış, nerede kaldın diyor, arkadaşım salmadı diyorum, odama geçiyorum hemen, sanki saatlerce öpüştüğüm belli olacakmış gibi dudaklarımdan, yatıyorum, bugünü düşünüyorum. Pişman mıyım, değil miyim, anlayamıyorum, babam gibi mi görüyorum onu, bilinçaltım bana kötü bir oyun mu oynuyor, zevk aldırdı sonunda bana, bundan sonra ne olacak ilişkimiz, yanındayken kendimi çok güvende hissediyorum, aynı zamanda iğreniyorum da kendimden, onunla evlenmem mi gerekiyor, artık zarım yırtıldı, kim kabul eder beni, insanların kulağına giderse ne olur, ne yapacağım şimdi, hala az az kanıyor, çamaşırımı değiştireyim, sonra da uyuyayım, çok yoruldum en çok da düşünmekten.


    Kaçıncısı olduğunu bilmediğim sigarayı söndürüyorum, dünya kadınlarını düşünüyorum, kadın olmayı düşünüyorum, ülkemde kadın olmayı düşünüyorum, gerdeğe kadar saklayamadığım bekaretimi düşünüyorum, gelinin kırmızı kurdelesini, ilk gece çarşaftaki kanı, gözyaşlarımı, O’nun böğürmesini, bir annenin doğumdaki çığlığını, bir kadının dövülürkenki çığlığını, kocası tarafından ters ilişkiye zorlanan kadının yalvarışını, saçlarının çekilişini, sevişirkenki tokat yiyişini, sperm fışkırtılışını, zorla bok yedirilişini, çocuklarının gözü önünde katledilişini, on yerinden bıçaklanışını, çocuğu olamayışını, yanına zorla ikinci kadın alınışını, yumuşacık tenine acı verici şaplaklar atılışını, kıpkırmızı bir biçimde kalışını, acıdan oturamayışını, acıdan yırtılan organının dikişlerini, çocuğunu kendi elleriyle toprağa verişini, sokaklara düşüşünü, her ay yüzlerce adamı içine alışını, vücudundaki izleri, ruhundaki izleri, aldatılışını, bir fahişe gibi sevişemediği için fahişelerle aldatılışını, ölü gibi yatışını, adamının orospusu olamayışını, adamının onu pazarlayışını, başka adamların koynuna sokuşunu, etrafında onlarca adam tarafından birer birer vajinasının parçalanışını, yüzünün, saçlarının, vücudunun spermden kandan terden geçilmeyişini, on ikisinde altmışlık adama verilişini, on birinde babasının çocuğunu doğuruşunu, okula gidemeyişini, çağlar boyunca ezilişini, yasalarca adının olmayışını, hep birinin kadını, birinin annesi oluşunu, sevişmekten başka bir işe yaramayışını, çocuk doğuramayınca değerinin bir hiç oluşunu, dul kalınca yardımsever erkeklerin avı oluşunu, babası olmayınca açık bir av oluşunu, bir delikten iki de memeden ibaret oluşunu, saçının uzun aklının kısa oluşunu, kuluçka makinesi oluşunu, kafasının öyle her konuya basmayışını, çoğu zaman sadece bir seks objesi oluşunu, pornolardaki bir et parçasından ibaret oluşunu, ‘’ince bel koca bir göt iri memeler uzun bir saç uzun bacaklar dolgun dudaklar iri gözler uzun kirpikler’’in kurbanı oluşunu, her yerde sadece bir nesne oluşunu, profesör olamayıp da kadın profesör oluşunu, penisi olmadığı için işe alınmayışını, alınırken ‘’ne zaman evleniyorsun ne zaman çocuk yapacaksın’’ sorularının muhatabı oluşunu, işe alınınca üç çocuklu evli patronundan seks teklifi alışını, kabul etmeyince orospu oluşunu, işten atılışını, aynı işe daha az ücret alışını, sevişmek isteyince orospu; istemeyince frijit, soğuk oluşunu, vücudunda bulunan her deliğe penis sokuluşunu, seksten zevk alamasın kocasına sadık olsun diye klitorisinin kesilişini, taşınabilir yatak aleti oluşunu, mutfak robotu oluşunu, bütün gün çalışıp bir de evde ücretsiz tam mesai yapışını, üstüne üstlük geceleri yatakta zerre zevk almadığı ilişkiye girişini, aşırı fedakarlıkta bulunuşunu düşünüyorum…

    Sigaram bitmiş. O’nunla geçen bir ayda hep buluştuk, seviştik, O’na iyice bağlandım, ara sıra hayvanlaşsa da bana iyi davranmaya çalışıyor. Ama gittikçe garipleşmeye başladığını sezinliyorum, yarın yine buluşacağız, bana yeni kıyafetler alacağını söyledi,. Sigara çöplerini topluyorum, poşete koyuyorum ve çantama atıyorum, yarın çöpe karışacaklar. Yatağıma uzanıyorum, uykum beni bekletmeden geliyor, göz kapaklarım kendiliğinden kapanıveriyor…


    Okula gidiyorum. Çıkış saati yaklaştıkça heyecanlanıyorum. Ne yapacağız? İlişkiye girmeden önce hep daha çok eğlenirdik, şimdi kendimi kötü hissediyorum zaman zaman. Göğüslerim büyüdü, birisi fark etmesin diye uğraşıyorum, kendimi daha kadınsı hissediyorum, yaşıtlarım daha çocuksu gelmeye başlıyor, O geliyor, yanına geçiyorum. Gaza basıyor, hızla sürüyor. Bana bakıp gülümsüyor, küçüğüm diyor, hoş geldin, beni çok seviyorsun değil mi? Evet diyorum, bana zevk vermediğin zamanlarda bile sarılınca geçiyor diyorum. Güzel, diyor. Benim için bir şey yapar mısın, diyor. Senin için her şeyi yaparım diyorum. Tamam o zaman diyor, benim hız tutkum var, hızı severim bilirsin diyor, bilirim diyorum. Bak gördün mü, kalkıyor, şuana kadar hiçbir şey istemedim senden, bence artık zamanı diyor, neyin diyorum. Bak gördün mü seni istiyor diyor, şaşırıyorum, korkuyorum, beklemediğim bir anda gelince boğulacak gibi oluyorum, kusacak gibi oluyorum, gözümden yaşlar geliyor, zor nefes alıyorum, bir ayağı gazda, bir eli direksiyonda, bir eli kafamı ileri geri ittiriyor, suya atılan taş sesleri gibi sesler çıkarıyorum, pantolonumu indiriyor, bir sigara yakıyor, bu arada nefes alıyorum, ağlıyorum, dur ne yapıyorsun diyorum, ne olur yapma diyorum, parmaklarını ağzıma sokuyor, konuşmama izin vermiyor, frene basıyor, araba duruyor, ormanlık bir alana gelmişiz şimdi, üzerimi soyuyor, gözlerinden ateş fışkırıyor, onu hiç böyle görmemiştim, çok korkuyorum, hiç böyle korkmamıştım, annemi istiyorum, meğerse daha kadın olmamışım, bir zarla olacak şey değilmiş kadınlık, ben daha çocukmuşum, gerçi kadın olsaydım da değişmezdi, ama O öyle demiyor, her kadın sertliği severmiş, her kadın tecavüz sahnesini çekici bulurmuş, ıslanırmış. Sigarayı atıyor, bacaklarımı kaldırıyor, suratımı direksiyona vurduruyor, gözlerimi kapıyorum, hiçbir şey düşünemiyorum, imdat diye bağırıyorum, kimse duymuyor, kafamı direksiyona bastırıyor, beni bir köpek gibi diz çöktürüyor, daha on beş yaşındayım, bakire sayılırım daha, zorluyor, canımı çok yakıyor, içim parçalanmış gibi hissediyorum, bıçak sokuyorlar gibi hissediyorum, tüm dünya gelmiş de kapıma dayanmış girişimi zorluyorlar gibi hissediyorum, beni arkadan boğuyor, üstünü bile çıkarmaya cüret etmemişken ben gittikçe sona yaklaşıyorum, acıdan belim uyuşmuş, sanki çocuk doğurmuş gibiyim, lütfen oraya girme dur bekle, yalvarırım n’olursun! Ben hayatımda böyle acıyı tatmadım!.. Sertçe vuruyor, ellerinin izi çıkıyor, derim kalkmış gibi oluyor, imdat!!..., sesimi duyan yok mu, yalvarırım dur canım çok yanıyor, yalvarırım dur, söz kimseye anlatmayacağım, yeter ki bırak da gideyim ne olursun! Boğmaya devam ediyor, artık bağıramıyorum da, nefesim tükenmiş, gözlerim şişmiş, kirpiklerim ıpıslak, içim kupkuru, onun suyundan hariç, etlerim parçalanmış, taze etlerim koltuğa yol olmuş akıyor, efendinim senin diyor, sana hükmediyorum diyor, canavarlaşıyor, yüzüme tokat atıyor, enseme vuruyor, arabanın anahtarını derime sürtüyor, ve bitiyor. Gözlerim yanıyor, vücudum fırına atılmış gibi kavruluyor, zangır zangır titriyorum, kriz geçiriyor olmalıyım, dilim tutuluyor, ağzımdan köpükler, tükürükler, sıvılar çıkıyor, yine tokatlanıyorum. Akşam olmuş, hava kararmış, çok da soğumuş, ne kadardır buna katlanıyorum, annem babam neredeler, gözlerim çok yanıyor, ağlayamıyorum, çok korkuyorum, üzerini giyiniyor, beni kucağına alıyor, ormanın derinliklerine götürüyor, konuşacak, bir şey söyleyecek halim kalmamış.


    Sen çaresizlik ne demek bilir misin, karşında senden kat kat güçlü birinin işkencelerine katlanmak, sahipsiz olmak ne demek bilir misin? Ne demek tecavüze uğrayan kadın olmak, ne demek? Kaşınan demek, belki aşık olan demek, o saatte orada ne işi olan demek, ayartan demek, zaten bakire olmayan demek, açık giyinen demek, frikik veren demek, kur yapan demek, azıcık sırıtan demek, kahkaha atan demek, kıvırtan demek, sigara dumanını üfleyen demek, yolda yürüyerek sigara içen demek, babası kocası abisi dayısı olmayan demek, kocasıdır hakkıdır yapar demek, sarhoş demek, rızası olan demek, geceleri evde durmayan demek, orospu demek, azgın demek, yollu demek, kaşar demek, motor demek, fahişe demek…


    Sen bilir misin güçsüzlüğü, onun gurur kırıcılığını? Sırf daha fazla kası var diye sana zorla sahip olanları, önündeki çıkıntıya güvenip kendini adamdan sayanları, azıcık oran açıldı diye, gözünü dikip bir daha kaldırmayanları, laf atanları, gece korka korka hızlıca yürütenleri, eve erkek ayakkabısı koyduranları, biber gazı bıçak sopa aldıranları, uçkurundan başka bir şey düşünmeyenleri, güçsüzü koruyacağına, ezip öldürenleri…


    Niye bu ülkede kadınların hep başı ağrıyor bilir misin sen? Sevişmeye sevişmek demedikleri; sikmek dedikleri, sokmak dedikleri, vurmak dedikleri, vurdurmak dedikleri, köklemek dedikleri, kaklamak dedikleri, bıçaklamak dedikleri, dağıtmak dedikleri, altına almak dedikleri, altına yatmak dedikleri, yapıştırmak dedikleri, yaslamak dedikleri, yatırmak dedikleri, pompalamak dedikleri, kaktırmak dedikleri, koymak dedikleri, amına koymak dedikleri, düzmek dedikleri, düzüşmek dedikleri, itelemek dedikleri, kaçak et kesmek dedikleri, döşemek dedikleri, köklemek dedikleri, attırmak dedikleri, becermek dedikleri, patlatmak dedikleri, basmak dedikleri için…


    Bedenimi toprağa fırlatıyor, sırtüstü düşmüşüm, ağzım gözüm kan ve gözyaşı içinde, soğuktan meme uçlarım dikleşmiş, fark ediyor, yeniden kalkıyor, tekme atmaya başlıyor, istediği gibi duramamışım, artık bir ümidim kalmadı, hayallerim de kalmadı, yarı baygın bir haldeyim.


    Arabalar geliyor, rahatlıyorum, sonunda beni buldular, çok şükür, acıdan ölüyorum, vajinam yırtılmış, tüm deliklerim yırtılmış, saçlarımda sperm kalıntıları, gözlerimin feri kaymış, arabalar duruyor, içinden birkaç adam iniyor, selamlaşıyorlar, onlar da pantolonlarını indiriyorlar, afallıyorum, bağıracak gücüm kalmamış, her yerim korku doluyor, başımı çevreliyorlar, sıkıştırıyorlar, bağırıyorlar, beni aralarına alıyorlar, alay ediyorlar, hırlıyorlar, saçlarımdan çekiyorlar, ellerimi, ağzımı, vücudumu hep dolduruyorlar, acı çektiriyorlar, işkence yaptırıyorlar, hayvanlaşıyorlar, üzerime atlıyorlar, terliyorlar,saçlarındaki, alınlarındaki, teri üzerime siliyorlar, boşalıyorlar, ağzım, ellerim, saçlarım, yüzüm tüm vücudum onlar kokuyor..


    Kendimi berbat hissediyorum, korkudan altıma yapmışım, dişlerim soğuktan ve çıplaklıktan birbirine çarpıyor, ağlıyorum, birilerini bekliyorum. Bir beyazlıktır beliriyor şimdi, adamların hepsi bir yok oldu bir geldi. Öldü mü diyor biri, öldü diyor öteki, giyiniyorlar, apar topar arabalarına biniyorlar, çırılçıplak kalıyorum. Ölmüşüm, farkında değilim, günler sonra bulunuyorum, vücudum bakılmaz hale gelmiş, üzerime beyaz örtü seriliyor, şimdi tabuttayım, yerin altındayım, benim gibi kadınların yeridir orası…Üzerime toprak atılıyor, babamı ilk defa ağlarken, üstelik benim için ağlarken görüyorum, toprak atılıyor, ama gözlerim rahatsız olmuyor. Hep önümü görüyorum, ben böyle olsun istemedim baba, özür dilerim, sizi hak etmedim, namusunuzu kirlettim, özür dilerim, ölümü hakkettim, ama çok canım yandı biliyor musun, keşke sadece bedenime tecavüz etseydi, onun yaraları çabuk sarılıyor, fakat ruhum, o bir türlü geçmek bilmiyor, burada şimdi sizsiz, mahşere kadar belki anca sararım yaralarımı, hesap günü varsa eğer sorarım Tanrı’ya neden sessiz kaldığını, şikayetçiyim O’ndan derim, beni annemin elinden aldı, bak nasıl şimdi, kendinden geçmiş, o kadar çok ağlamış ki gözyaşı kanalları artık çalışamaz hale gelmiş, bir canı almak, beni almak, on beş yaşındaki bir genç kızı, bir çocuğu, annenin evladını, babaannenin torununu almak bu kadar kolay işte, bir kadının canına kıymak, acıta acıta kıymak bu kadar kolay, keşke acı çekmeden öldürselerdi demek, keşke vurup öldürseydi demek, hatta hatta, ne yazık ki, ne iğrenç ki, keşke tek kişi olsaydı demek bu kadar kolay! Cenazem bitiyor…
  • BEDELLİ GÜNLÜKLERİ - 57. TOPCU TUGAYI BEDELLİ
    Kaçtım kaçtım ve sonunda yakalandım. Uzun süredir ertelediğim askerlik hizmetimi bedelli olarak İzmir/Bornova'da bulunan 57. Topçu Tugayı'nda tamamladım. İşte size askerlik hatıralarım. 15-20 gün askerliğin hatırası olur muymuş demeyin. Oluyormuş, oturun okuyun işte.
    İlk önce şunu belirtmem lazım benimle aynı yerde askerlik yapacak arkadaşlara. Bornova'da iki tane topçu kışlası var. Bunlardan bir tanesi tugay seviyesinde, diğeri ise tugayın komutan yardımcılığı olarak adlandırılıyor ve Hacılarkırı denilen mevkide bulunuyor. Tugay nedir inanın bilmiyorum ama general filan var orada. Bedelli sevk belgemde Hacılarkırı yazmıyordu, yazanlar varmış. Ne yazarsa yazsın sizi bir düzene göre hangi kışlaysa oraya gönderiyorlar. Kışlaların ikisi de Bornova'da. Anlatacaklarım Hacılarkırı'ndaki kışladaki yaşadıklarım.
    Ben birliğime yol iznim ile birlikte 07/01/2019 tarihinde teslim oldum. Gitmeden 1 hafta önce askerlik şubesine gidip sülüs denilen belgeyi aldım. Sülüsünüzü alın yoksa teslimde sıkıntı yaşıyorsunuz. Kapıdan girdikten sonra ziyaretçi parkı bölgesinde sıraya girip resmi işlemlerinizi başlatıyorsunuz. Bu resmi işlemler çeşitli sorular sorulması, formların doldurulması, kamuflaj gibi şeylerin alınması gibi işlemlerden oluşuyor ve iki gün sürüyor. Bu iki gün boyunca hayatımda hiç beklemediğim kadar sıra bekledim.
    Gelelim askerde ne yapıldığına... Sabah 06:15 veya 06:30 gibi "koğuş kalk" (burada Ayhan Çavuş'u hatırlamadan edemiyorum) komutuyla uyandırılıyorsunuz. En geç 06:45'de koğuşlar bölgesinde sıranızda hazır olmanız gerekiyor. Sonrasında sayımınız yapılıyor ve toplu bir şekilde yemekhaneye gidiyorsunuz. Bu işlem yemek içtiması olarak adlandırılıyor. İçtimanın kelime anlamı zaten toplanma. Askerde içtima demek her şey demek. Her an için içtimaya çağrılabilirsiniz. Genel olarak içtima saatleri 06:45 yemek içtiması, 08:00 sabah içtiması, 12:00 yemek içtiması, 14:00 genel içtima, 17:00 akşam içtiması, 18:00 yemek içtiması, 21:00 ve 23:00 yatak içtiması şeklinde. Yatak içtiması yatakhanede alınır ve isterseniz bu içtimayı uyuyarak verebilirsiniz. Yatarak verilen tek içtima yatak içtimaları :))) Önemli olan içtima anında koğuşunuzda veya yatağınızda olmanız. Ara vakitlerde de sizi her an içtimaya çağırabilirler. Misal akşam yemeğinden sonra normalde 21:00'a kadar boşsanız bile lüzumsuz bir vakitte "kışla içtima"sesleri altında bilmem hangi yüksek rütbeli komutanın tüm kışlayı içtimaya çağırdığı görülmüştür. O yüzden her an için ulaşılabilir olun veya yerinizi arkadaşlarınıza muhakkak haber edin.
    Eğitim konusuna gelince... Sabah içtimasından sonra başınızda duran eğitim çavuşları veya uzman çavuş veya asteğmen veya her kimse size eğitimizini veriyor. Eğitim dışarıda veya gazinoda olabilir. Havanın durumuna bağlı. İçerik olarak Ege bölgesindeki İzmir ben gittiğim dönemde don olacak kadar soğuk olduğu için ilk hafta eğitimlerin hepsi gazinoda oldu. İlk olarak size sağa-sola dönmeyi, rahat-hazır ol komutlarını, askeri düzende yürüyüş yapmayı ve askeri marşları öğretiyorlar. Bunları yaparım ederim hallederim diye düşünmeyin hiç yapamayanlar ve arada yapmakta zorlananlar oluyor. Az önce içtima askeriyede her şey demiştim. Askerliğin ikinci altın kuralı bağırmak. Evet bağırmak. Adınız soyadınız ve memleketinizi karşınızdakine haykırmak. Karşınızdaki adam general bile olsa bağırın arkadaşlar. Bağırmak askerde en makbul şey. Tekmil ise her zaman bağırarak veriliyor. Tekmil=Adınız soyadınız ve memleketinizi karşınızdakine haykırmak. Örneğin "Ali Veli- Konya. Emredin Komutanım" Ali Veli demişken burada Uzman Çavuş İbrahim Erdoğan komutanımızı da anmadan edemiyorum. Üzerimizde büyük emeği vardır, saygılarımı sunuyorum. Kendisinin bizim takımdaki lakabı Ali Veli olarak kaldı gitti. Eğitimlerde tekmil vermeyi öğretirken sürekli askerlikte tekmil örneği olarak kullanılan "Ali Veli- Konya. Emredin Komutanım" cümlesini söylediği için takımımızın bir çoğu kendisinin isminin Ali soy isminin Veli olduğunu düşünmüş :)))
    İlk hafta anlattığım şekilde sürekli olarak yürüyüş, duruş, yanaşık düzen eğitimleri ve marşları ezberlediniz. Marş demişken Topçu Marşı desem galiba bütün topçu askerler bu marşı gülerek hatırlayacaklardır. Topçu marşı resmi bir marş olmayıp askerlikte söylenen ve cinsel ögeler içeren bir marştır. Aşağıya ekliyorum okuyunca anlayacaksınız. Bu marş tüm taburun biricik eğlencesi ve nefes alma aracıydı. Resmi marşlarda çıkmayan ses bu marşın son mısrasında gazinoyu başımıza yıkacak halde çıkardı. Son mısra ne miydi? "Güm güm vurur hiç yorulmaz" Öncesi aşağıda.
    İkinci hafta havalara bağlı olarak eğitimler genelde dışarıda oldu. Bu hafta daha çok AK-47 kalaşnikof veya keleş olarak bilinen silahın tanıtımı, obüs tanıtımı ve askerlikle ilgili gizlenme eğitimleri ile geçti. Dolayısıyla bu hafta daha hızlı geçti. Silah eğitimini aldıktan sonra 3 mermi atma hakkınızı kullanmak üzere İzmir'de bulunan Jandarma Komando Birliğine atış yapmak üzere gidiyorsunuz. Atışları kesinlikle emirsiz yapmayın. Atış anına kadar galiba 8-10 adet emir alıyorsunuz. Misal şarjör tak, kırma kolu çek bırak gibi. Bedelli askerlikte atış yapmak zorunlu mu? Evet zorunlu. Bizim taburdan atmak istemiyorum diyenler oldu ama atacaksınız dediler. Duyumlara göre atmayanlar da olabiliyormuş. Şahsi kanaatim atış yapın eliniz silah görsün arkadaşlar. Kalaşnikof aşırı ses çıkaran ve neredeyse hiç geri tepme yapmayan bir silah sıkıntı çıkmaz.
    Bu eğitimlerin dışında bol miktarda yemin töreni provası yapıyorsunuz.
    Yemekler... Hayatımda hiç havuçtan yemek yapıldığını görmemiş ve duymamıştım. Ama askerde bunu da gördüm. Havuçtan bildiğiniz salçalı yağlı mağlı bir yemek vardı. Pırasa yemeğinin pırasasız olanını düşünün. Pırasa demişken yemek çeşitlerini de anlatıyım. Bol miktarda pırasa, kabuska(en sevmediğim) karnabahar yemeği yersiniz. Yemekler bizim kışlada fena değildi. Yani pırasa seven birisi pırasanın tadı çok kötü diyemez. Aynı şekilde kuru fasülye de öyle. Yediğim kurular hayatımdaki en güzel kuru olmadığı gibi en kötüsü de değildi.
    Şimdi genel manada bazı askeri uygulamaları kısa kısa yazayım müstakbel bedelli er adaylarımıza.
    Nöbet: 2 saat tutuluyor ve yanınızda koğuşunuzdan bir arkadaşınız oluyor. Bir nöbetçi koğuş binasının girişinde diğer takım nöbetçileri ile dururken bir nöbetçi de koğuşun içinde bekliyor. 1 saat sonunda değişim oluyor. Nöbetçiler asla -beraber kalmıyorlarsa- uzun dönemleri ve kısa dönemleri nöbet alanlarına sokmasın. Komutanın emridir :))
    Tabur: Bizde yaklaşık 180 küsür kişiden oluşan askerler bütünü.
    Takım: Taburun dörde bölünmüş hali. Ben 4. takımdaydım mesela. 4. Takım 45 kişiden oluşuyordu. Takımlar kendi aralarında mutlak suretle 4'lü sıra olur. Genel kuraldır. Kısaca bir takım asker demek sizinle aynı koğuşta kalan askerlerin bütünü demek. Takımlar önemlidir. Hem arkadaşlık açısından hem de eğitimler açısından. Örneğin selam verme eğitiminde bir arkadaşınız elini kaldırmada gecikti mi? Komutanın emri şu şekilde olacaktır. 1-2-3. takımlar 20 dakika istirahat et 4. takım 10 dakika daha selam verme eğitimine devam et. El Cevap: Emredersiniz komutanım :))) İşte takımın önemi. Böyle bir emir aldığınızda o arkadaşınıza kızmayın küfür etmeyin. Herkes sizin gibi akıllı ve çevik olmayabilir. Adam askerliğe elverişli de olmayabilir. Bu yüzden eksik kalan arkadaşınıza kızmak yerine ona yardımcı olmak veya onun hatasını gizlemek en güzeli olacaktır. İşte askerliğin size kazandıracağı bir erdem. Yardımlaşmak ve silah arkadaşlığı..
    Manga: Bir takımın en önündeki 4 askerin tam arkasındaki sırada olan askerler bütünü. Mangada ve takımda mutlak surette ön-arka-sağ-soldaki arkadaşlarınızı öğrenin. Eksik çıktığı zaman kimin eksik olduğu kolayca anlaşılır. İlk günlerde olmasa bile sonraki günlerde kimin hangi mangada kaçıncı sırada olduğu yazılı hale getirilir zaten.
    Temizlik Mangası: Her gün bir manga askeri mıntıka, tuvalet, banyo temizliği için seçiyorlar ve o kişiler temizliği yapıyor. Koğuşları genelde nöbetçiler temizliyor.
    Revir: Kışlanın içindeki doktorların bulunduğu bölüm. Hastaysanız silsile yoluyla komutana durum iletiliyor ve revire gidecekler içtima sırasında bir kenara ayrılıyor ve revire gidip muayene oluyorsunuz. Çok hastaysanız gece veya gündüz fark etmez sizi dışarı da bir hastaneye gönderiyorlar. Eğitimden kaçmak için rapor alabilirsiniz ancak doktor bunu yerse tabi.
    İzin: Bedellilere normalde izin yok. Ama özel durumlarda işinizi halledecek kadar izin veriliyor. Misal notere gitmeniz lazım banka işiniz var vs. Durumu ayrıntıya girmeden izah ediyorsunuz ve çok sıkıntı çıkarmadan izin veriyorlar. Saatlik izin bana yetmez bana 1-2 günlük izin lazım, sınavım vs. var diyorsanız. Dışarıda yattığınız her gün askerliğiniz uzuyor bilginiz olsun.
    Yemin Töreni: 21 günlük askerliğin bence yegane amacı bu yemin törenleri. Kışlanıza teslim olduktan çıkıncaya kadar ki süreç bu törene hazırlık için geçiyor. Size marş söylerken bağırın, yürürken dik durun, ayağınızı doğru ve sert basın demelerinin sebebi tören günü gelen eşinize dostunuza güzel bir görüntü vermek ve onların koltuklarını kabartmak. Tören günü şöyle baktığımda atmosferin gerçekten de insanda öyle bir etki yarattığını gördüm. Eğitim boyunca naparsanız yapın ama törende çakı gibi asker olun. Törende özellikle dikkat edeceğiniz şeyler dik durmak, güzel yürümek ve tabi ki avazınız çıktığı kadar bağırmak. Bizim başımızda olan asteğmenin tavsiyesini de size iletmeden edemiyorum. Tören geçişi sırasında kırmızı flama ile başınızı flamanın 1-2 metre ilerisinde bulunan komutana çevirmek ve komutan ile göz kontağı kurmak zorundasınız. Sıranın en sağındakiler hariç, onlar kafasını çevirmiyor. işte bu göz kontağı kurduğunuz sırada bizim asteğmen "komutana verecek gibi değil s...cek gibi bakın" demiş ve hepimizi güldürmüştü. S..cek gibi nasıl bakılır? Bu cümle cinsel bir çağrışımdan çok sertliği ifade ediyor. Yoksa generale baygın baygın bakmayın :))))
    Askere Giderken Yanımda Olması ve Olmaması Gereken Şeyler Neler? : Akıllı telefon, elektronik cihazlar ve sivil hat yasak. İçeri sokabilir misiniz? Bu da mümkün. Tuşlu ve kamerasız telefonlar serbest. Fakat bu telefonda sivil hat varsa sıkıntı. Konuşacağınız zaman kıyıda köşede konuşun. Aynı şey akıllı telefonlar için de geçerli. Giyecek olarak size yanlış değilsem 2 takım atlet-baksır, 2-3 tane çorap, 1 tane havlu veriyorlar. Tavsiyem yanınıza en azından her 2 gün için 1 takım iç çamaşırı almanız. Ben öyle yaptım ve duşumu alıp çamaşırları da çöpe attım. Askerlikte hakim renk tabi ki yeşil. Çamaşırımı da yeşil almıştım o yüzden sivilde yeşili tercih etmediğimden çöpe boyladı çamaşırlar. Siz isterseniz beyaz çamaşır da alabilirsiniz sıkıntı olacağını düşünmüyorum. Ama kamuflajlı iken misal, atletiniz boğazlıysa gömleğin boyun kısmından beyaz görünmemesi gerekiyor. Bu kıyafet olayını kısaca şöyle izah edeyim. Komutan gelip tüm tabura veya takıma baktığı zaman sırıtmayacak bir renk(yeşil) tercih ettiyseniz sıkıntı yok. Bu durum mevsimine göre boyunluk, eldiven ve şapka için de geçerli.
    Askerlikte Body: Body sistemi askerde önemlidir. Body genel olarak aynı ranzayı paylaştığınız kişiye denir. Her zaman bu kişiden haberdar olun. İçtimalarda eksik çıkınca hemen herkes body kontrolü yapsın denebilir. Gayrı-resmi bir askerlik terimidir body. Bu kadar body deyince "baaaadiii" desem herhalde bizim takım kimden bahsettiğimi hatırlayacaktır :))
    Kantin: Kantinde yiyecek, içecekler mevcut. Fiyatlar sivile göre vergi ve kar amacı olmadığı için oldukça düşük. Bir sürü çikolata, cips, kola vs. alıp da fiyatı duyunca bir yanlışlık mı oldu demeniz kuvvetle muhtemel. Bir yanlışlık yok rahat olun.
    Koğuşlar: Koğuşlar herkesin bildiği gibi ranza sistemi ile donatılmış. Benim bulunduğum kışlada bir koğuşta sadece kendi takımından askerler kalıyordu. Ranzalar demir. Yataklar bildiğiniz yataklar. Ama 4. takımın koğuşunda galiba en dandik ve en pis yatak benimdi. Yatak dediğimiz şey normalde beyaz olur. Ama benim yatağım sarıya çalan bir renkteydi. Kötü anılarım depreşti. Yatağımı hatırlamak bile istemiyorum. O kadar pis ve bir o kadar da sarı... Size ilk gün çarşaf, yorgan yüzü ve yastık yüzü veriyorlar. Renkler mavi. Bunlar kullanılmış ama yıkanmış tabi. İsterseniz dışarıdan aynı renkte lastikli olanını getirebilirsiniz. Temiz temiz kendi malınızı kullanırsınız.
    Aklıma gelenler şimdilik bu kadar. Estikçe ekleme yaparım. Askere bir ön yargı ile gitmiş veya gidecek olabilirsiniz. Öyle düşünmeyin. Askerlik sadece oradaki arkadaş ortamı için bile yapılabilir. Bir düşünün.. Hayatınızda kaç kere hakim, savcı, doktor, zabıt katibi, çiftçi, sağlıkçı, yönetmen, avukat, esnaf, imam, öğrenci, bankacı, kaptan gibi meslekten ve her görüşten ve memleketin her yerinden insanlarla bir arada bulunabilirsiniz ki. Bizim koğuş tam birbirine ısındı derken bir baktık askerlik bitmiş. Oraya bir daha isteseniz de giremeyeceksiniz. O yüzden her anın tadını çıkarmaya çalışın. Buradan 5. Tabur 4. Takım'da bulunan çok değerli arkadaşlarıma selamlarımı iletiyorum. Özellikle koğuşumuzun imamlarına, bankacı dostlarımıza, Amerikalı'ya, hayatı direk dikmek ve at koşturmakla geçmiş Mehmet'e, sonradan badim(body) olan Mehmet'e, baaadiii Mehmet'e ve şu an aklıma gelmeyen diğer tüm asker arkadaşlarıma selamlarımı iletiyorum. Dikkat ettiyseniz hep Mehmet ismi var. Bir söylentiye göre bizim takımda 33 tane Mehmet varmış.
    Velhasıl gidin, görün, yaşayın. Hayırlı tezkereler.


    TOPÇU ZAFER MARŞI (TOPÇU MARŞI)

    Gürler zaferin teranesiyle
    Coşkun sesi bir topun derinden, derine
    Bir hükmün gazenferanesiyle,
    Şimşekler çakar şarapnelinden

    Binler yaşa topçu heybetinle,
    Arslan kesilir cidal içinde.

    Binler yaşa topçu heybetinle,
    Arslan kesilir cidal içinde.

    Mili savaşın bilin ki bizler,
    Tarihini güllemizle yazdık.
    Tufanlar kudursa hep denizle
    Sinmez bu vatanda düşman asla.

    Binler yaşa topçu heybetinle,
    Arslan kesilir cidal içinde.

    Binler yaşa topçu heybetinle,
    Arslan kesilir cidal içinde.

    Açtıkça ateş bataryalarda,
    Afaki boğar, köpüklü bir kan, bir duman
    Duysun bunu, kainatta herkes,
    Topçu sesidir, bu gürleyen ses.

    Binler yaşa topçu heybetinle,
    Arslan kesilir cidal içinde.

    Binler yaşa topçu heybetinle,
    Arslan kesilir cidal içinde.

    GÜNDOĞDU MARŞI



    Gün doğdu, hep uyandık,
    Siperlere dayandık
    İstiklalin uğruna da,
    Al kanlara boyandık.
    Sandılar. Türk uyudu,
    Ata cenge buyurdu,
    Türkün asker olduğunu,
    Dünyalara duyurdu.
    Ülkemiz Türk ülkesi,
    Aşık eder herkesi
    Üstümüzden eksilmesin
    Al bayrağın gölgesi.

    İZMİR MARŞI

    İzmir'in dağlarında çiçekler açar.
    Altın güneş orda sırmalar saçar.
    Bozulmuş düşmanlar yel gibi kaçar.
    Yaşa Mustafa Kemal Paşa,yaşa
    Adın yazılacak mücevher taşa.
    İzmir'in dağlarında oturdum kaldım
    Şehit olanları deftere yazdım.
    Öksüz yavruları bağrıma bastım.
    Yaşa Mustafa Kemal Paşa,yaşa
    Adın yazılacak mücevher taşa.
  • TURUNCU

    Soğuk bir kış gecesiydi. Doğa; yeni yılı beklemiş gibi biriktirdiği en sert ve soğuk rüzgarını üzerimize fırlatıyor, dişlerimizin gıcırdamasına yetecek kadar donuk bir hava dağıtıyordu. Rüzgarın uğuldayışı boşlukta süzülüp aceleyle yüzümü yalayarak geçiyor ve sırasını sonraki hava akımına bırakıyordu. Oldum olası bu sert ve kuru havadan nefret etmişimdir, yazın kuru sıcağını sevmediğim gibi.
    Tam da böyle bir gecede ellerim cebimde, başım önümde dar sokakların kendine has sessizliği arasından hızla yürürken, havada ayakkabımın yere çarpan sesi, köpeklerin uzaktan duyulan havlama sesleriyle karışıyordu. "Bu köpekler de son zamanlar da çok çoğaldı. Bu soğukta dışarda nasıl durabiliyorlar. Donmamalarına hayret ediyorum. Karınlarını nasıl doyurdukları ise tam bir muamma." diye içimden geçirdim. Soğuktan en az zarar görecek pozisyonu alıp ilerlerken eve ne kadar mesafe kaldığını hesaplıyordum. Ve bu son sokağı da geçip eve yetişiyorum. Merdiveni basamaklayarak bir üst kata tırmanıyorum. Anahtarı alıp kapıyı açıyorum. Tam içeri girecekken gözüme küçücük bir kedi ilişti.

    Küçük, kırmızı ama yer yer sarı çıkan tüyleri onu turuncu gösteriyordu. Minicik henüz iki haftası olmuştu. Boyu yeni doğan bir kedinin iki katı kadarıydı. O an yanından geçen sıradan bir insan onu görseydi kalbinin yumuşamış haliyle şu cümleyi kafasından geçirirdi: Ne kadar pıtırcık bir kedi bu tam da onu besleyip sevebileceğim bir kedicik. Onu hemen bir yerde kıstırıp kandırarak yakalamalıyım. Ama annem izin verir mi hayır muhtemelen vermez ama ben onu ikna etmeyi bilirim.
    -Pisi pisii gelsene buraya pışş pışş heeyy nereye gidiyorsun?
    Ne kadar da hırçın bir kedi bu böyle.

    O an kediciğin, karşısındakini gördüğünde verdiği tepki fotoğraflanabilseydi, şunlar kareye hapsedilebilirdi: sıçrarcasına korkup turuncu tüyleri diken diken olan ve tedirgin gözleri nereye kaçacağını araştırırcasına sağ tarafına bakan kırmızıya özenen bir küçük baş. Dört ayağının uçlarına basıp sırtı esnemiş gibi kalkan bir kedi.

    Ama korkunun getirdiği bir hesap karışıklığıyla duvara doğru koşup kafasını sertçe duvara çarptı. Hiçbirşey olmamış gibi açık olan kapıdan içeri doğru kaçıp gözden kayboldu. Şüphesiz ki kafası acımıştı ama tabiki bunun acısını çekmeye ne vakti ne fırsatı vardı. Bu davranışı, asalak bir insanın kaldırımda dalgınca yürürken tümseğe takılıp sendeleyerek hiçbir şey olmamış gibi yolunda yürümesine benziyordu. Kedilerin, insanların duygularını okuyabildiğini duymuştum, belki de onu yakalayacağımı anladığı için kaçtı. Ya da annesi, insanları iyi tanımış olmalı ki bu yaratıklara güvenilemeyeceğini yavrusuna da tembihlemiş olmalı. İki ihtimalde de kaçmakta haksız sayılmazdı.

    Peşinden içeri daldım dolabın altına, odalara ve balkona baktım yok. Nereye gidebilir bu yaramaz. Banyoya girdim.
    Hahh! burdasın demek. Hemen banyonun kapısını kilitledim. Ellerimi ovuşturup iştahla onu yakalamaya koyuldum. Eğilip iki kolumu açarak bir hamlede bulundum ama son anda elimden kaçırdım. Öyle yaramaz ve yabani ki duvara tırmanıyor resmen. Kare duvarın etrafında dört dönüyor oraya buraya çarpıyordu. Öyle korkup mücadele ediyor ki onu yakalama şevkimi kabartıyor. Bir kaç kovalamacanın ardından sonunda yakaladım turuncuyu. Kapıyı açıp dışarı çıktım. Ama o mu beni yakaladı ben mi onu, anlaması zor bir görüntü vardı. Durmadan çırpınıp kıvranıyor bağırıp çağrıyordu. Küçük ağzıyla parmağıma dişlerini geçirdi. Elimi tırmıklayıp çizikler atmasıyla yere fırlattım onu. Dışarı kaçıp gözden kayboldu. Turuncunun tartaklamasına uğramıştım elim yara bere içinde kaldı.
    - Bunlara ne iyilik yarar ne bişey bu ne böyle canavar mı kedi mi... Zincirlemek lazım bu yaratıkları!
    Girdiği yer, koridora açılan kapının hemen yanındaki asansör boşluğuydu. Zemini sağlam bir tahtayla kaplı, önünde pembemsi kirli mi kirli bir perde vardı. Bu perde; üstten bir iple uçtan uca perdenin içinden çekilip duvara çivilerle asılmıştı.
    Perdeyi elimle çekip baktım ama içerisi bir yığın eski püskü eşyaların atıldığı dağınık bir hırdavatçı yeri gibiydi. Kısacası insanın ruhu gibi dağınık ve karmaşıktı.
    Bu durumda kedi yüzlerce küçük, karanlık ve ulaşılması karmaşık delikten birine girmiş olmalıydı. Gözlerimle onu ararken isteğimin yarısı ona sahip olmaktan vazgeçmiş gibiydi. Ama hırçınlığına rağmen hala sempatik bir kedi.

    O esnada annesi merdivenden yukarı çıkıyordu beni görünce durdu. Bir kötülük sezmiş olacak ki üzerime diktiği gözleriyle donakalmış bekliyordu. "Hayırdır ne yapıyorsun? Bir rahat bırakmadınız bizi." der gibiydi. Bir an ortada bir kabahatin olduğunu ama bunu benim mi onun mu işlediği ayrımına varamadım. Bakışlarında; üzerime atlayıp beni parçalara ayırmak isteyen bir cesaret, aynı zamanda da bir kıpırdanışımla korkup kaçacak bir tedirginlik vardı. Ben kıpırdamadım. O da kaçmadı. Bir müddet bakıştık. Ben dönüp içeri girdim. O asansör boşluğuna.

    Kapıyı açıp içeri girince Vedat belirdi karşımda. Çatık kaşları ve simsiyah gözleri her zamanki gibi yüzünde ciddi bir iz bırakıyordu. Hali ve tavrı da sürekli öyledir, en basit bir işte bile bu katillere özgü bakışları ondan vazgeçmezdi. Ortanın üzerinde, uzun sayılabilecek bir boydadır.
    Kararları sürekli kesindir, kolay kolay tereddüt etmeyen, heyecanlanmayan...
    -Ne yapıyorsun? Dedi umursamadan mutfağa doğru giderken. Arkasına dönüp ne işler çeviriyorsun yine der gibi bir bakış fırlattı.
    + Hiç... Kedi. Dedim ve odaya geçip sobanın yanına kuruldum. O da arkamdan içeri girdi. Koltuğa oturup önünde sehpada duran meyveleri elindeki bıçakla soyarken,
    - Ne kedisi? Dedi. İlgisiz bir tavırla da olsa belli ki konuşmak istiyordu. Bense yerde oturmuş üşümüş ayaklarımı ısıtıyordum. Aynı zamanda kumandayı bulmaya çalışıyordum.

    +Kumanda nerde? Kedi mi? Yakalamaya çalıştım elimden kaçtı. Bana da soy bir tane.
    -Yahu kediyi yakalayıp ne yapacaktın sanki.
    +Uzatsana bir tane, dedim. Sonra kalkıp kendim alırken, hiç yakalınılacak gibi değildi zaten baksana dedim, elimi göstererek.
    - Çizmiş seni iyice, dedi ve dişlerini göstermek istiyormuş gibi ağzını yayarak güldü. Portakalın yarısını ağzıma attım. Karşısındaki koltuğa geçip oturdum.
    -Nankör kediler! Hiç sevmem. Dedi kaşlarını çatıp yüzüne ciddi bir hava vererek. Değer, kıymet bilmezler. Köpek olsa hadi neyse. Benim kangal'ı hatırlamıyor musun? Nereye gitsem peşimden geliyordu.
    - Hatırlamaz mıyım. Ağzını açıp dilini dışarıya sarkıtarak salyalarını akıtmasını unutur muyum hiç. İğrenç! Nefret ediyorum köpeklerden. Dedim tv kanallarını değiştirip umursamadan.
    +Sen ne anlarsın hayvanlardan. Bir kere köpekler sadakatin kitabını yazmış. Sen ne diyorsun? Bir ıslığımla yanımda biter, bir işaretimle ölüme giderdi. Dedi ve dudaklarına eğri bir gülümseme kattı.
    - Sadakat denemez ona düpedüz köle ruhluluk o. Kişiliksiz, gurursuz hayvanlar. Kediler daha sempatik. Umursamaz ve biraz da nihilist bir hava var kedilerde.
    +Yeni bir kangal alıp üzerine salmazsam! Görürsün sen! Dedi gayet ciddi bir edayla.
    --Hayvanseverlik değil senin kardeşim kendini koruma içgüdüsü. Dedim gülerek.
    Sonra birden, şuraya bak yahu! 20 tane kanal var birinde bir bok yok. Deyip çıktım odadan. Elimi yıkadım. İçeri geçecekken,
    --Oğlum! Dışarda kar mı yağıyor baksana, diye seslendi annem.
    Annem 60'ına merdiven dayamış orta boylu klasik ev kadınları gibi geleneksel giyinen, ev işlerini yapmadan duramayan oldukça çalışkan ve orta göbekli şişmanca bir insan.
    Temizlik konusunda oldukça titizdir.
    Sırf zevk için tüm halıları dama serip yıkamışlığı var. Babamın tabiriyle 'köstebek gibi çaışkan maşallah'. Güler yüzlüdür de ama eski bir alışkanlık olsa gerek, sessiz sessiz ve elini ağzına siper ederek güler. Güldüğünü çoğu kez göbeğinin sallanışından anlarız. Tasarruf konusunda da dünyada eşine az rastlanılır bir insan. Hiç bir şeyi israf etmez, ettirmez.
    Hayvanları da sever ama uzaktan.

    Pencereye yaklaşıp buğulanan camı elimle silerek dışarı bakıyorum. Pencereyi açıp elimle yokluyorum. "Yok değilmiş. Yağmur da değil kararsız bir kar sanki. Karın beyazına hasret kaldık be!"
    - Yağmaz oğlum yağmaz. Yağar mı hiç? Burdaki insanlar çok bozuldu herkes faiz yapıyor, kul hakkına giriyor. Kerkenez doluşmuş bura...
    -Ne alakası var anne ya! O zaman çok kar yağan yerler iyi insanlarla mı dolu?
    + E onlar da güneşli günlere hasret oğlum. Dedi. Sessizlik.
    -Sen o bulaşıkları niye elde yıkıyon? Dedim. Cevap yok.
    -Yiyecek bir şey yok mu kediye verecem.
    Buzdolabını açıp,
    +Vallahi bunlar var al, dedi. Makarnayı göstererek.
    -Yer mi ki bunu?
    +Yer yer. Geçen verdiydim yemiş hepsini. Açsa yer. Al. Hava da soğuk zavallılar...
    -Yakalayamadım tutabilsem içerde beslerim.
    +Annesinin sütünü içiyor küçük daha.
    -Ne sütü ya baksana elime, diyerek yemeği alıp malikanelerine götürüp bırakırken, aklımda yapmam gereken bir şey varmış gibi duraklayıp bekledim, ama neydi? Az önce aklımdaydı diye söyleniyordum.Hep öyle olur zaten! Bir şeyi hatırlamak isterken; bir dalganın kumu aşındırıp tekrar geri çekilmesi gibi, aklımıza gelen o şey de birden kaybolur. Böyle dalmışken kapı kapandı. Kapıyı vurdum. Vedat açtı.
    -Kapatma açık kalsın, dedim.
    +İçerisi zaten soğuk. Ne yapıyorsun burada?
    -Kediye birşeyler verdim. Hahh! Gelsene bak şuraya kedi için bir şey kuralım ısınması için. Etrafa göz gezdirmeye başladık. Bir süre sonra vedat damdan seslendi. Çıktım.
    +Bak bu çekmece nasıl? dedi. 5 6 yavru kedinin sığabileceği eskimiş plastik bir çekmeceydi.
    -Tamam. İyi fikir aferin. Sen bırak bana hallederim, deyip çekmecenin içine birkaç bez parçasıyla kamufle ettim. En azından bezin altına yatabilir. Yemeği de içine bırakıp bıraktım oraya. "Bu turuncuyu bir müddet idare eder heralde."
    İçeriye biricik, sıcacık odamın köşesine kıvrılıp tembelliğin tadını çıkara çıkara saatlerce uzanıp telefonumla vakit öldürdüm. Şüphesiz ki kıyasıya hak etmiştim bunu!
    Geç saatlerde kalkıp asansöre baktım. Plan tutmuş. Yavru kedimiz yemeğini yemiş, çekmecenin içine kıvrılmış, annesine sımsıkı sarılmış uyuyor. Annesi beni görünce hafif başını kaldırdı. Hiç de rahatımı bozamam der gibi bir hali vardı. Demek ben de bir şeyleri değiştirebiliyordum. Onları baş başa bırakıp keyifle içeri döndüm. Telefonuma sarıldım.
    Ertesi gün öğlen, yemeğini götürmek için perdeyi araladım. Turuncu, beni görünce eskisi gibi irkilmedi ama bana hala güvenmediğini gösterir gibi küçük bedeniyle evinin duvarından atlayıp arka tarafa doğru gitti.
    Hemingway, ”Kedinin duygusal dürüstlüğü tamdır. İnsanlar çeşitli nedenlerden duygularını saklayabilirler ama bir kedi asla.” derdi ve sanırım haklıydı da.
    Yemeğini yuvasına bırakırken: "Yaramaz kedi amma da nazlısın." dedim. Sonra da neyse en azından eskisi gibi hırçın değil, yumuşamış. Seni arkadaş olmamıza ikna etmeme az kaldı, diye kafamdan geçirdim.
    Ama bu düşüncemde pek samimi olmayacam ki sonraki güne kadar hiç aklıma gelmemişti. Tamamen unutmuştum onu. Sabah uyanıp yüzümü yıkamaya çıktım. "Bugün de çok soğuk, bitmedi arkadaş bu evin soğukluğu." diye içimden geçirip odaya girdim. İçimde bir işi yarım bırakmışım gibi bir his dolaşıyordu. Bu, iştahımı kaçırdı ve kahvaltıdan keyif almadım. Bir iç sıkıntısının getirdiği huzursuzluk içimde belirdi. Neyden kaynaklandığını bilmediğim bu sıkıntı ruhuma öyle yapışmıştı ki, tıpkı arsız bir çocuğun benimle gezintiye çıkmak istemesi gibi peşimi bırakmadan dolaşıyordu. Neydi bu? Havanın soğuk olması mıydı? Hayır. "Evet! dün... dün çok soğuktu bir şey olmuş olmasın Turuncu'ya düşüncesi yanıp söndü aklımda. Asansör boşluğuna doğru yürürken; içimdeki korkuyu ciddiye almak istemiyormuş gibi, "yok canım ne olacak" diye söylene söylene perdeyi hızlıca çekip gözlerimi aşağı doğru kaydırarak baktım. Bakakaldım. Hareketsizce yatıyordu. Bir an inşallah uyuyordur diye düşündüm ama ona doğru eğildiğim her santim bu düşünce varlığını yitiriyordu. Korkunç bir görüntü vardı. Bir süre kıpırdayamayıp gözlerimi ayıramadan ona baktım. Afallamıştım. Uzun süre hissedilen bir şok etkisi yaşadım. Aklımda; bu nasıl oldu, ne zaman, bu kadar erken... benim yüzümden... Neden?.. Düşünceleri birbirini kovaladı. Bu şoktan kurtulmak ister gibi içimi çekip elimi yüzümde gezdirerek kendime gelmeye çalıştım. Çekmeceyi yavaşça kendime doğru çekip iyice yaklaşarak baktım. Gözlerime inanamıyordum. Kaskatı kesilmiş. Ağzı açılmış. Gözlerinin yarısı açık, incecik, ezilmiş, zemine yapışmış gibi duran hareketsiz bir beden... Çok bitkin görünüyordu, çırpınmış ama kimsenin yardımını alamamış gibi bir hali vardı. Uyuyakalınca da kuru soğuğun acımasızlığı küçük ruhunu bedeninden söküp almış. Donmuş, soğuktan donakalmış. Küçücük daha. Ama o artık ölmüş. Ölümün katı gerçekliği yüzüme bir tokat gibi çarpmıştı. Yapacak hiçbir şey yok. Ölmüş. Telafisi yok. Hiçbir şeyin faydası yok.
    Birden yarı açık gözleri yüzüme bakarak zorla da olsa şunları mırldandı: "Beni bu koskoca dünyanıza sığdıramadınız. Ağır geldim size değil mi? Bana bakamadınız sahip çıkamadınız. Halbuki ben vicdanınızı sınamak için gönderilmiştim. Kaldınız sınavdan hadi hoşçakalın." dedi ve son nefesini verip gözlerini kapattı.
    Evet. Ona daha iyi bakabilirdim. Daha iyi bir yer yapabilirdim. İçeri alabilirdim onu. Ama bu pişmanlıkların faydası yok. Sanki bir rezilliğin tadının, iştahımı kaçırması gibi bir boş vermişlik duygusuyla kaplandı içim. Önümde yok olmuş, beni insanlığın vurdumduymazlığı ile baş başa bırakan ölü bir kedinin gerçekliği vardı. Demek ben içerde ayağımın üşümesine mızmızlanırken bu kedi burda yaşam mücadelesi veriyordu düşüncesi zihnimin karanlık bir köşesini aydınlattı.
    Bir hortumun etrafında kızgınca dönerken çevresindekileri kendine çektiği gibi vicdanımın gücüne kapılıp kendimi bu azabın kollarına bırakarak keskin bir kararla alçak olduğuma karar verdim. Hep başkalarını eleştirirdim. Ama insan başkasını eleştireceğine önce kendi içindeki vahşi bencilliği boğup öldürmeli değil mi?

    Pişmanlığımla baş başa kalmıştım. Ama insan öyle bir mahlukat ki bunu da unutur. Bir kedinin değerli insan hayatı içindeki önemi ne kadar olabilir ki hem de ölü bir kedinin. Bu pişmanlığın doğurduğu öfkenin acısı ne kadar sürebilir? Tekrar tekrar hatırlanarak bu anıya duyulan öfkenin keskinliği zamanla körelecek ve zihinde oluşturduğu etki yavaş yavaş kaybolacaktır. Aynı acının başta yarattığı etki bu süreçle zayıflaşır. Tıpkı suya atılan küçük bir taşın su yüzeyinde oluşturduğu dalga hareketlerinin büyümesiyle yarattığı etki ve git gide yüzeye dağılarak yok olması gibi. Bir insanın yardımseverlik duygusunun yok olması gibi... Turuncu bir kedinin yok olması gibi...

    - The End -
    _ Directed By _
    _ Selman Olcasöz _


    - Tamamen Kurgusaldır -


    “Bir milletin büyüklüğü ve ahlaki gelişimi, hayvanlara olan davranış biçimi ile değerlendirilir.”

    - Mahatma Gandhi -
  • (Hikayemiz; Ahmet isimli özel sektörde çalışan bir baba, Neriman isimli ev hanımı olan anne, Özlem ve Samet adlarında çocukları olan bir ailede geçmektedir.)

    -Canım ben geldim.

    -Hoşgeldin Ahmet. Nasıl geçti günün?

    -Hoş bulduk. Yorucu bi gündü. Şu bizim patronla yine tartıştık.

    -Sende amma çok tartışıyon patronunla. Bi gün kapı dışı edecek seni o zaman görücem ben seni.

    -Sadece ben tartışmıyorum ki, adam herkesle kavgalı, kimse beğenmiyor adamı ama işte napçan. Para onda. Neymiş efendim kârlılığımızın artmamasının sebebi bizlerin yüreklerimizi ortaya koymayışımızdan kaynaklanıyormuş. Ya sen %15 zammı bile bize çok gör. Sonra yürekten falan bahset. Eğer şirket kazansın istiyorsan önce bizlerin kazanmasını sağlaman lazım dedim. Sonra sen odama bi gel bakalım dedi. Ondan sonrası malûm. Amaaan neyse. Çocuklar napıyor?

    -Napacaklar televizyon seyrediyorlar.

    -Bu çocuklarda çok televizyon seyrediyorlar hanım. Bi gün kırdıracaklar bana televizyonu.

    -Bundan en çok sen zararlı çıkarsın bence. O yüzden hiç düşünme canım.

    -Yok yok. Bi gün parçalayacam bak görürsün.

    -Hadi bırak şimdi televizyonuda. Çocukları da al gel. Yemekler hazır.

    -Samet, Özlem hadi gelin mutfağa. Yemek hazırmış.

    Samet:
    -Ben gelmicem. Çivgi film izliom ben.

    -Ne demek çizgi film oğlum. Akşam olduğu zaman yemek yenir. Televizyon kapatılır. Hadi kızım, kardeşini al da gel.

    Özlem:
    -Yok baba. Ben getiremem.

    Baba:
    -Nedenmiş o?

    Özlem:
    -Biz kardeşimle anlaşma yaptık. Benim sevdiğim bi yarışma programı vardı. Onu izletirsen ben de sana çizgi film izlemene izin veririm demiştim. Şimdi onun zamanı. Hem sen dememişmiydin. Verdiğiniz sözleri tutun diye. Ben bi söz verdim, sözümü tutuyorum.

    Baba:
    -Ama kızım bu konu...

    Özlem:
    -Ben anneme yardım etmeye geçiyorum mutfağa.

    Baba:
    -Oğlum, Samet. Hadi kapatalım televizyonu. Bak anne mis gibi yemekler yapmış, hem birazdan haberler başlayacak, zaten kapatacam o zaman.

    Samet:
    -Bana ne, bana ne. Gelmicem. Ben aş diilim.

    Baba:
    -Oğlum yeter ama artık, verir misin kumandayı bana.

    Samet:
    -Hayıy, veymem.

    Baba:
    -Ee yeter ama artık oğlum, ver şu kumandayı.

    Samet:
    -Hayıy veymem, kumanda benim.

    Baba:
    -Oğlum o oyuncak değil. Bak kumandayı verirsen sana çikolata aldım, onu veririm.

    Samet:
    -Hani, neyde neyde?

    Baba:
    -Len oğlum rüşvetsiz sana iş yaptıramıyacak mıyız?

    Anne:
    -Bu akşam benim dizide Emelle İrfan'ın çocuklarıyla ilk karşılaşması olacak. Ayy çok merak ediyorum.

    Baba:
    -Canım nesini merak ediyon acaba? Sanki devlet sırrını açıklayacaklar. Çocuğun karnesini beklerken böyle heyecanlı değildin.

    Anne:
    -Sen hiç konuşma kocacım. Dün akşam bize selam bile vermeden televizyonda bilmem hangi iki takımın final maçı var diye heyecandan sana söylediğim onca sevgi sözlerini bile duymayan sen değildin sanki.

    Baba:
    -Dünü karıştırma o özel bi maçtı. Kesin izlemem gerekiyordu.

    Anne:
    -Bizim evlilik yıldönümümüzün daha özel olduğunu düşünmüştüm ama.

    Baba:
    -Canııım ben bu konuda sana özürlerimi bildirmiştim. Neden şimdi eski defteri açıyorsun? Hemen yemeğimizi yiyelim de haberleri kaçırmayalım.

    Özlem:
    -Yemekler çok güzel olmuş anne. Eline sağlık.

    Baba:
    -Eline sağlık karıcım, yine döktürmüşsün.

    ....

    -Baba:
    -Oğlum kumandayı nereye sakladın?

    Samet:
    -Söyleyim ama bana çivgi film açarsan.

    Baba:
    -Oğlum az önce izledik ya. Yetmedi mi?

    Samet:
    -Ama az izledim.

    Özlem:
    Baba bana Karlar Ülkesini açacaksan demi.

    Samet:
    -Çivgi film, çivgi film, ben çivgi film izlemek istiyorum.

    Baba:
    -Çocuklar bi susun ya. Sizin yüzünüzden ne konuştuklarını anlayamıyorum.

    Anne:
    -Oh sonunda bulaşıklar da bitti. Dizimi seyredebilirim.

    Baba:
    -Hayrola canım ne dizisi?

    Anne:
    -Ne demek ne dizisi? Sende balık hafızası var herhalde. Ben sana mutfakta ne dedim.

    Baba:
    -Sen mutfakta bana birşeyler söyledin ama ben onaylıyorum tamam demedim ki.

    Özlem:
    -Baba neden açmıyorsun Karlar Ülkesini?

    Samet:
    -(ağlayarak) Ben çivgi film izlemek istiyorum, çivgi film, çivgi film.

    Anne:
    Reklamlar başlamıştır, birazdan özete geçer, aç bakalım, benim dizimi, "Ben Sana Tutuldum" başlamak üzere.

    Baba:
    -Dizilere tutulduğun kadar birazda bana tutulsaydın.

    Anne:
    -Futbolcular maaşlarının primlerini sana gönderiyorlardı zaten demi. Hıhh diyene bak.

    Baba:
    -Canım zaten özet veriyorlarmış haftaya hem özeti, hem de yenisini izlersin olmaz mı?

    Anne:
    -Hayır efendim kesinlikle olmaz. Hem zaten geçen haftaki bölümü de tam izleyememiştim çocukların istekleri yüzünden. Hem sen ne izleyeceksin, haberlerde bitti. Verir misin şu kumandayı?

    Baba:
    -Hayır vermem kumandayı. Ne demek ne izleyecem, İspanya Kral kupası maçı var.

    Anne:
    -Krallık mı kaldı bey. Burada demokrasi var. Benim dediğim olacak. O dizi izlenecek. Ver şu kumandayı.

    Özlem:
    -Anne, baba benim sinemamı neden açmıyorsunuz? Ben Karlar Ülkesini izlemek istiyorum.

    Anne-Baba (ikisi birden)
    -Kızım sen bi sus.

    Özlem:
    -Neden susacakmışım, bende bi bireyim bu ailede benim de haklarım var. Verin kumandayı bana.

    Baba:
    -Bu maçın tekrarı yok hanım.

    Anne:
    -Yoksa yok bana ne. Her gün özetini uzun uzun veriyorlar maçların onları izlersin. Zaten hepsi aynı. Bissürü adam bi topun peşinden koşturuyor. Ne değişiyor ki? Hadi ver artık kumandayı.

    Baba:
    -Sen daha baştan yenik başlıyorsun maça. Ay pardon yenik başlıyorsun mevzuya. Bi kere maçta estetik var, heyecan var, güzellik var, ruhumu okşayan yanı var.

    Anne:
    -Benim dizimde o anlattıklarının on katı var. Hemde koşmadan, acele etmeden oynuyorlar, çok daha zevkli. Şimdi çok uzadı mevzu. Alayım şu kumandayı.

    Samet:
    -(ağlayarak ve zıplayarak) Ben çivgi film izlemek istiyorum, çivgi film, çivgi film, çivgi film.

    Özlem:
    -Hayır kardeşim. Benim sinemam izlenecek.

    Baba:
    -Oooffff çok sıkıldım ben. Zaten akşama kadar patronun dırdırını çekiyorum, burda da siz başlamayın.

    Anne:
    -Gidin bakayım siz odanıza çocuklar. Bey dizinin özeti bile bitmiştir. Neden açmıyorsun benim kanalı.

    Baba:
    -Bu iş böyle olmayacak. Şu on santimetrelik plastik bücür yüzünden evde ne huzurumuz kaldı, ne birbirimizle konuşur olduk, ne oynar olduk çocuklarla, ne de birbirimizin suratına bakar olduk. Varsa yoksa aptal kutuya gözlerinizi büyülenmiş gibi diker olduk. Ama ben ne yapacağımı biliyorum.

    -Haklısın aslında Ahmet. Ne yapacakmışsın.

    -Öldüreceğim onu.

    -Neee kimi öldüreceksin?

    -Hemen panik yapma hatun. Kumandayı öldüreceğim.

    -Kumandayı mı, nasıl ama?

    -Önce ezecem, sonra pencereden atıp intihar süsü vereceğim, böylelikle kimse öldüğünden şüphelenmeyecek.

    -Kumandayı balkondan atacak mısın yani?

    -Ohhh önce gözlerini patlattım, sonra da tüm gücümle balkondan fırlattım kumandayı, çok ciyaklamıştır ama olsun. Böylesi daha iyi oldu.

    -Eskiden televizyon mu varmış, varsın bundan sonrada izlemeyiverelim.

    -Oh be rahatladım. Neriman canım senin radyo ve televizyonculuk okuma sevdan vardı? Ne oldu ona?