• 250 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Bazı konulara yönelik olarak, özellikle bizim toplumumuzda bizatihi konunun kendisinin hak etmediği muamelelerde bulunmak adeta normalleşti. "Aykırı" gibi tanımlanan, bu şekilde dışsallaştırılmaya çalışılan nice konu bu çabanın sonucunda, konu hakkında bizzat ön yargı sahibi olmayan insanları bile yanıltır hale geldi. Bahsettiğim mevzu günlük hayatımıza o denli işlemiş bir durum ki, yanlış görünen bir şeyi, yanlış olduğunun bile bile tekrar yaşanması gayet acı verici. Daha açık konuşmak gerekirse: Toplum olarak bize uymayacağını düşündüğümüz kimi konuları en baştan dışlamaya, dışsallaştırmaya başlıyoruz. Böylece zaman geçtikçe o konu insanların gözünde adeta başından beri "dışta" olan, üstüne üstlük bu 'dışta olmaklık' durumundan haksız bir şekilde bizim zihinsel dünyamıza girmeye, müdahale etmeye çalışıyormuş gibi algılamaya başlıyoruz. Hayır, insan düşüncesinin hiçbir meyvesi dışsallaştırılmamalı. Bize uymadığını düşündüğümüz bir fikirle, görüşle karşı karşıya geldiğimizde direkt olarak yargısız infaz peşindeyiz. Düşüncelerin yargısız infazı. İnsanlar insan katili olabildikleri gibi düşünce katili de olabilirler. Ama bir farkı var düşünce katili olmanın, düşünceler öldürülemezler, olan şey insanların onları öldüremediği için ötekileştirmeye çalışmasıdır. Bir bakıma adeta diğer zihinler için o fikri öldürmektir yapılan şey. Peki neden bu yargısız infaz? Nedeni açık. Objektif değiliz. Bu yüzden de ilk bakışta yaşamımıza uymadığını düşündüğümüz fikri yalnızca salt bu "uymamaklık" dolayısıyla dışlamaya kalkışıyoruz halbuki nedense asla işin aslını öğrenmeye, ille de itiraz edeceksek en azından neden itiraz edeceğimizin bilincinde olmayı kendi irademizle reddediyoruz. İnsanlık, kendilerine ters gelen düşünceleri araştırma, objektif yaklaşabilme aşamasına geldiğinde en azından tüm insanlık olarak birkaç adım atabilmiş olacağız.

    Konumuz feminizm. Ne anlıyoruz feminizmden? O aklınıza gelen ilk izlenimleri kastetmiyorum. Şayet biz bir düşünce katili olmak niyetinde değiliz, bu yüzden derinlemesine düşünmeyi göze almak zorundayız. Bu derinlikli düşünme sanatı adeta bir risk işidir. Çünkü bir meselenin derinine indikçe, o mesele itiraz ettiğiniz bir şey dahi olsa daha sonrasında aslında boşu boşuna itiraz ettiğinizi anlama ihtimalini barındırır. Yani bu başka bir deyişle kendi düşüncelerini sınama cesaretini yüklenmeyi gerektirir. Bu yüzdendir ki ben filozofları genellikle cesur insanlar olarak tanımlarım. Kendi düşüncelerinin yanlış olabileceğinin ihtimalini neredeyse hepsi de göz önünde bulundurmuşlar ve bu ilk ilke ile yola çıkmışlardır. Zaten bilgi arayışında olmanın temel noktalarından biri de bu değil midir? Kendinin yanlış olabileceğini kabul edebilme yetisi. Bu basit gibi görünen temel yetiden bunca çok bahsetme sebebim modern çağda artık bunun tek tük görülmesinden kaynaklı. Zihinsel bir dünyanın inşası için böylesine temel bir ilkeden dahi bu denli uzak olduğumuz bu modern çağda aslında öyle çok da "modern" değiliz. Başlangıç ilkelerinden bu denli uzaklaşmışken ötelerdeki diğer ilkelere nasıl ulaşacağız bilinmez, ama üstte de sözünü ettiğimiz üzere, en azından bir yerden başlayıp birkaç adım dahi olsa atmak zorundayız. Bu birkaç adımlara dahi muhtacız artık.

    Konudan uzaklaştık. Kendimden örnek verecek olursam, şahsen ben feminizm üzerine derinlikli düşünmeye çalıştığımda şu gibi bir sapma görüyordum: Çıkış noktasından uzaklaşma ve başka amaçlara sapma. Olaya böyle baktığımda da "asıl" olan halinin benim şahit olduğum şeklinde olmaması gerektiğini düşünmeme iten sebep bir şeylerin ters olduğu yönündeki gözlemlerim idi. O zamanlar düşünüyordum ki, feminizm şayet kadın-erkek eşitliği üzerine bir olgu ise (o zamanların aklıyla düşündüklerim bunlar) o halde içinde neden bir erkek nefreti barındırıyor? Sanki çağlar boyunca yaşanan bir haksızlık salt öfke ve kin ile çıkarılmaya, elde edilmeye çalışılıyor gibi düşünüyordum. Bir örnek ile açıklayalım, yüzlerce yıl önce birbirlerine düşman olan iki ülkenin vatandaşını ele alalım. Şimdi bir düşmanlık kalmamış, (feminizmin ilgileneceği bir şeyin kalmadığını demek istemiyorum, tamamen bağımsız bir örnek bu) artık barış hakim. Bu iki farklı ülkenin vatandaşı birbirlerine yaka paça girişse ve maksatları da kendi atalarının savaş halinde olması olsa bu ne kadar mantıklı olurdu? Öncelikle şunu söyleyeyim işin içine ne denli negatif duygular karışırsa çözüm de o denli uzak olacaktır. Geçmişte karşılaştığım kendisini feminist olarak niteleyen insanların birçoğu erkekleri ötekileştirici söylemlerde bulunarak dışlıyordu. Bunlara şahit oldukça da olması gereken eşitliğin bu duygusal gayelerin (çünkü adeta tüm hıncın çıkarılacağı bir hedef belirlemeye, bulmaya çalışmak idi bu; hedef 'şu erkek' olmamalıydı, 'erkeklik' olmalıydı) ötesinde olması gerektiğini düşünüyordum. Bu öylesine mantıksız gelmişti ki, tarih boyunca erkek hegamonisi altında kalmış kadının, şimdi de adeta "işte sıra bende" diyip, şimdi de onun erkeği hegamoni altına almaya çalışmasından başka bir şey değildi mevcut durum. Bir intikam olmamalıydı amaç, intikama bile yer bırakmayacak şekilde gidilen açık, net bir yol olmalıydı.

    Feminizm konusuna yönelik şahit olduğum başka bir yanılgı da erkeklerin içinde olduğu bir ön yargı idi. Bu, aslında hiçbir cinsiyete mensup bir durum değil, ileride de söz edeceğiz 'mensubiyet' kavramı yanılgıların adeta tetikleyicisi durumunda. Feminizm hakkında bilgi sahibi olmadan feminizmi suçlayan, feminizmden nefret eden bir erkek güruhuna da şahit olmuştum. Ama bu reddetme sevdası da tamamen duygusal kaynaklı idi. Sağlam temeller üzerinde inşa edilen bir reddetme değildi. Dediğim gibi, yalnızca feminizm kavramına özgü bir nitelik de değil bu. Başka birçok kavram ve olgu hakkında da insanların bu gibi öteleme çabalarına şahit oldum. Vegan olan bir arkadaşımla dalga geçen bir güruh da vardı. Burada iki yanılgı var; birincisi, bu insanlar herhangi biri kendilerine, kendi yaşamlarına uygun fikirler taşımadığında, uyumlu davranışlar sergilemediklerinde "aykırı" gibi görüneni dışlıyorlar, bu dışlama da beraberinde maalesef alay etmeyi getiriyor. Her ne koşulda olursa olsun, asla bize karşıt olan bir düşünce ile alay etme hakkına sahip değiliz. Bir düşünceye katılmıyor oluşumuz bizde herhangi bir "alay etme hakkı" doğurmuyor. Bu güruh insanları belirli şeylerden dolayı alay konusu etmeye o denli alışmış durumda ki onların zihninde adeta şu eşitlik kurulmuş durumda: Sana uymayan herhangi bir şey = alay konusu. Gerçekten çok büyük kayıplarımız var zihinsel anlamda. İkincisi ise yine üzerinden geçtiğimiz gibi, herhangi bir düşünceye itiraz edeceksek dahi, o düşünce hakkında belirli bir bilgi birikimine sahip olmamız gerekiyor. Aslında çok basit bir mantıkla da kavranılabilir bir mevzu bu: İtiraz ettiğin şey hakkında bilgi sahibi olmadan o şeye neden itiraz ettiğini de bilemezsin. Bu bağlamda bir konuda herhangi bir bilgi sahibi olunmadan yapılan itirazlar bana hep yersiz gelir. İki tarihçinin birbirleri ile münakaşa edebilmesinin birinci koşulu, münakaşa edilecek konu hakkında enine boyuna bir bilgi birikimine sahip olmaktır. Aksi takdirde itirazların hem içi boş kalacaktır hem de üstte sözünü defalarca ettiğimiz güruh gibi itiraz etme, bir mantık meselesi değil, bir duygu meselesi haline gelecektir.

    Kafamda geçmişten beri bu konuda oluşan soru işaretlerinin ardından gitmeye uzun süre fırsat bulamadım. Nedeni ise başka soru işaretlerinin peşinden gitmemdi. Fakat bu soru işareti, diğerlerinden ayrı bir yerde zihnimin bir köşesinde adeta uzun bir süre muhafaza edildi. En sonunda da okulda doktora çalışmasını feminizm üzerine yapan bir hocamla konuyu enine boyuna tartışma imkanı buldum. Ve sonrasında bana bu dergiyi verdi.

    Bir konu hakkında yalnızca birkaç tane bilgi kaynağına erişmiş ve onlardan faydalanmış olmak elbette ki yeterli değil. Daha öncesinde de feminizm ile bazı eserler okumuşsam da zihnimde bazı şeyleri asıl oturtan kaynak işte bu dergi oldu. Elbette ki henüz yeterli değil, olan şey yalnızca bir kapının açılması oldu benim için. Zihnimde adeta üzerine "feminizm" yazan kapının önünde durup, içinde neler var diyerekten merak edip duran benim için bu kapı artık açılmış oldu, fakat bu demek değildir ki kapının içindekiler hakkında tamamen bilgim var, elbette hayır. Bu inceleme de zaten sizlere bu kapının nasıl açıldığını ve ilk açıldığı anda neleri gördüğümü ifade ediyor. Birçok yönden eksik olduğu kesin, ama en azından şahsım adına harikulade bir ilerleme.

    Öncelikle "toplumsal cinsiyet" kavramını algılamamız gerekiyor. Aslında isim olarak bile çelişkili bir kavram gibi görünür bu kavram ilk bakışta. Cinsiyet, bireysel olan bir olgu iken nasıl toplumsal olsun ki? (En azından ben böyle düşünmüştüm) Toplum bizlerin üzerinde reddedilemeyecek bir etkiye sahiptir. Buna ne kadar karşı çıkarsak çıkalım, bir yerden mutlaka toplumdan etkileniyoruz, etkilenmeye de devam edeceğiz. Toplumdan kendini soyutlayan insanlar için bile toplum etkisi söz konusudur, sonuçta toplum nedeniyle bir soyutlama söz konusu ise yine bir etki işin içine dahildir. Cinsiyet kavramını da toplum bazı yönlerden kendi düşüncesine göre belirler. Nasıl olur, 'toplumun bir düşüncesinden' nasıl bahsedebiliriz? Birazdan ona da geleceğiz. Cinsiyet, biyolojik etmenler dışında toplumla da belirlenir. Bir bebek erkek ise bu "toplum düşüncesinde" adeta daha çok şanslı bir durumdur. Erkek çocuklarının mavi renk ile özdeşleştirilmesinden tutun da, çocukken onlara zorla oyuncak tabanca almamıza kadar cinsiyet üzerinde birçok toplum etkisi mevcut.

    Bu bağlamda cinsiyetlere daha başından itibaren kimi görevleri yüklüyor, "olmazsa olmaz" illetinden daha onların hiçbir şeyden haberleri yokken onları sorumlu tutmaya kalkışıyoruz. Bu durum çocukların okul kitaplarına dek girmiş durumda. Daha ufacık çocukların ders kitabında yer alan "çarşaf çok mutlu" ile ilgili bir mini parça beni bu açıdan baktığımda dehşet içinde bıraktı. Parçada çarşaf dile geliyor, ve Ayşe'nin onu yıkamış olmasından dolayı ne kadar da temiz hissettiğinden neşeyle söz ediyor. Peki neden Ayşe, Ali olmak zorunda değil? Başka bir örnek daha; neden hep ailelerde özellikle erkek çocuklara "oku da başının çaresine bak, başkasına muhtaç olma" söylemi verilir de, kız çocukları için bu söylem pek etkili olmaz? Yani 'muhtaç olmamaklığa' yalnızca erkek mi mensup olmalıdır? Bu mensubiyetler de nereden kaynaklanıyor böyle? İşte. Burada da karşımıza kaya gibi sert bir etmen çıkıyor: Ataerkillik.

    Üstte bahsettiğimiz toplum düşüncesinin isimlendirilmiş hali budur işte; ataerkillik. Bizde nasıl düşüncelerin tetikleyicisi beyin ise, toplumun düşüncesinin temelinde de bu illet yatar. Üstte bahsettiğimiz cinsiyetlere başından itibaren yüklenen mensubiyetlerden tutun da cinsiyetler arasındaki farklılıkları durmadan, ayırt edici bir şekilde tekrarlayıp duran zihniyet bundan kaynaklıdır. Feminizmin yönelimi de burada ataerkillik ve onun tetiklediği toplumsal cinsiyet meselesidir. Burada şunu da hatırlatmakta yarar var, üstte bahsettiğim, feminizmi erkeklerden adeta intikam almak olarak algılayan feministleri hatırladınız mı? İşte, onlar feminist değil aslında, onlar bir tür kinik denebilir. Bir kinizm meselesinin ötesindedir bu düşüncenin çözüme ulaştırmaya çabaladığı meseleler. Yani alt tarafta insanlar neyin ne olduğunu dahi tam olarak bilmeden adeta birbirlerini yerken, burada çok ötelerde asıl olan feminizm kritik, ele alınması gereken konularla uğraşır. Derginin sayısının mercek altına aldığı konu genel itibariyle "erkeklik" olunca, feminizmin yaklaşıldığı yön de erkeklik temelli. Bu açıdan bakıldığında da herhangi bir konuya tek açıdan yaklaşmak da tam olarak doğru bir tutum değildir esasında. Doğru değildir de diyemeyiz, fakat yetersiz olacağını tereddüte düşmeden ifade edebiliriz. Feminizme yaklaşılması gereken elbette ki birçok yön var, cinsiyetler teorisi üzerinden, kadınlık üzerinden ya da erkeklik üzerinden. İşte benim bahsedeceğim şeyler de derginin erkekliği baz almasından dolayı bu doğrultuda olacak. İleride yine feminizme başka yönlerden yaklaşacak olursam onları da sizlerle paylaşacağım elimden geldiğince.

    Toplumsal düşüncenin; ataerkilliğin; toplumsal cinsiyetin sınırlarını çizdiği erkeklik kavramına biraz daha yakından bakalım isterseniz. Üstte bahsettiğimiz cinsiyetlere atfedilen, daha doğrusu dayandırılan kimi yönlerin yanı sıra işin bundan ayrı olarak birçok önemli başka yönleri de mevcut. Öncelikle şundan başlayalım, dışlama. Erkekler arasında kimi erkeklerin dışlandığına siz şahit oldunuz mu bilmiyorum ama bizzat ben şahit oldum, ve bunu yaşadım da. Bu dışlama birçok temele dayandırılabilir. Ama temel mesele bu dışlanan erkeğin, sınırları çizilmiş halde, adeta hazır olan kalıplara uyum göstermemesidir. Başka bir yönden bakmak gerekirse, erkekler kendi erkekliklerini dışladıkları ölçüde sahiplenebilirler. Ne demek bu? Daha açık olarak, bunun temelinde diğerlerinin erkeklik raddesinin "içerisinde" olmalarını adeta pekiştiren bir "dışında" haline getirme vardır. Yani o erkekliğe uyumlu olmayan kişiyi dışta bırakmak adeta onlar için kendi tahtlarını daha sağlama almayı sağlar. Adeta yaptığı işle (erkek olmaklıkla) gurur duymak onlara göre o işi yapamayacak olanları dışlamakla tavan yapar. Genellikle dışlananlar da erkek dayanışmasını desteklemekte gönülsüz davrananlardır. Bu, aynı zamanda kendi erkekliklerini ölçebilmeleri, adeta kendilerini birbirlerine tekrar tekrar ispat edebilmeleri için de bir fırsat yaratır. Çünkü dışladıkları ölçüde aidiyet duyguları gelişir. Bu dışlama da kimi damgalamalar ile yapılır genellikle. Homoseksüelliği bir aşağılama amacı güderek kullanma da vardır bunda, kimi kadın aşağılayıcı küfürlerle küçük düşürme de. Ataerkilliğin asıl gücü kökleşmiş geleneklerde değildir esasında, erkekliğin sınırlarını toplumsal duruma göre değiştirebilme, ayarlama ve uyarlama yetisinin bitmek tükenmek bilmeyen kapasitesi bu sistemin gücünün temelini oluşturur. O yüzden ataerkilliğin adeta kendini sonu olmayan hale getirmeye çalışan bir süreç olduğunu da rahatlıkla söyleyebiliriz. Bunun en büyük sebebi, şayet ataerkillik ilk bakışta sanıldığı gibi sadece kökleşmiş geleneklere tutunsaydı en sonunda eskide kalmaya mahkum olacaktı. Fakat bu uyarlama her yeni dönemde o döneme uygun bir erkeklik kapsamına yol açmaktadır.

    Birkaç örnek verecek olursak. Mesela iş sektöründe kadınların başarılı olmak için kendilerinin tersi olan, erkeksi bir yaklaşımı benimsemek zorunda kalmaları dolaylı olarak onları iş sektöründen dışarı atar. İş sektörünün yüksek oranda teknoloji ile yükseldiği çağımızda da bu teknoloji adeta bir erkek furyası içerisinde kendisini devam ettirmektedir. Teknolojinin erkeğe özgüymüş gibi görünen tek taraflı görünümünün yanı sıra, erkek ya da "erkekleşmiş" (bunlar kadın da olabilir, hiç fark etmez. Burada salt bir cinsiyetten bahsetmiyoruz aslında, bir tür tek taraflılaşmadan bahsediyoruz) mühendisler, kadınların kullanacağı teknolojileri tasarlarken, o teknolojiyi kullanacak olan kadınlara da toplumsal cinsiyet rolleri dayandırır. Örneğin makyaj yapan bir kadın sürücü ya da evi temizleyen, elektrik süpürgesini kullanırken çok mutlu gibi gözüken anne figürü. Başka bir alandan örnek vermek gerekirse, sinema sektörü. Neden bazı meslekler ille de bazı cinsiyetlere tanımlanmış durumda zihnimizde? Düşüncelerimiz adeta ataerkilliğin saçtığı bir zift ile kararmış durumda. Ana sınıfı öğretmeni ya da inşaat mühendisi dediğimizde aklımızda belirli cinsiyetler oluşuyorsa şayet bizlerin de zihni bir ölçüde kirletilmiş demektir. İşte feminizm burada bu kararmış zihinleri temizlemeyi vaat eder, ve bu kararmayı da salt bir cinsiyete de dayatıp ona saldırmaya da çalışmaz. Tüm cinsiyetleri de kapsayıcıdır bu yüzden. Sinema sektöründeki erkekleşmeyi yalnızca bir örnekle bile açıklayabiliriz sanıyorum: 1939-1979 adasında Hollywood'da yapılan yaklaşık 7000 filmin yalnızca 14'ü kadın yönetmenlerin imzasını taşır.

    Aslında burada tek bir cinsiyetin mağdurluğundan da bahsedemeyiz. Kadının ezildiği gibi erkeği de ezer bu sistem. Bu düşüncenin dile getirildiği makalenin başlığı bile bundan söz eder: "'Erkeklik' en çok erkeği ezer!" Aslında "en çok" değil, herkes üzerinde etkilidir bu dayatma. Kadın da erkek de var olamama korkusu duyumsar, fakat erkekte bu korku erkek olamama korkusuyla birleşir, bağdaşlaşır. Bu yüzden de üstte de altını çizdiğimiz gibi onlara göre "erkek adam gibi" olmayanları sürekli dışlayarak adeta kendilerinin yerini daha da sağlama alırlar. Erkeklik içerisinde olma, bu kapsamda bulunma çabasının kendisi dahi en çok erkeği ezmektedir. Erkeklik adeta uğrunda mücadele gerektiren, eziyetli bir testtir ve yine erkekliğin kendi bu testin sonuna ödül gibi konur. Yani bu bir bakıma sahip olunan şeyi değil de sahil olunacağı vaadedilen bir şeyi içerir. Adeta "erkekliğe erme" gibi bir durum söz konusudur. İşin kötüsü bu ödül elde edilse bile, bu elde etmeden sonra bile erkekten sürekli bu iktidarın yeniden ele geçirilmesi beklenir. Erkek, erkekliğinin devamı için buna zorlanır. Böylece iktidar ona sahipmiş gibi görüneni sürekli ezer durur. İşte burada hedeflenen şey iktidara eren, onlardan düşen, çıkan değildir feminizm nazarında, çünkü onlar bu sistemin içinde öyle kaybolmuş durumdadırlar ki bunu bir gereklilik olarak görürler. Feminizmin hedefi bu iktidarın ta kendisidir. Bu cümle yanlış anlaşılmasın, iktidarın hedef olması, kadının oraya çıkmayı amaçladığını göstermiyor bu cümlede. Demek istediğim iktidar olarak kabul görünen tabuların yerle bir edilmesi. Çünkü aslında olan şey nedir biliyor musunuz? Erkeklik kimliği altında "insan" benliğinin ezilmesi. Hem kadının hem de erkeğin.

    Bu erkeklik anlayışında tek bir yanlış adım mutlak düşüşe yol açmaktadır. Dolayısıyla her an bir tür elden gidebilirlik tehlikesi ile karşı karşıyadır bir birey. Ve bu başarı, yükselme birçok şeye de bağlanmış durumdadır. Cinsel organın iş yaparlığından tutun da, tutulan takımın başarısına kadar, her an ve her yerde bir tür sınanma ve tehdit vardır erkek için. Bir erkek dans etmeyi sevmemelidir, hele seviyorsa ondan nefret etmelidir. Bu cümleye lütfen dikkat edin. Dans etmeyi çok seven bir erkek getirin gözünüzün önüne, dans etmek olgusu erkeklik içinde kabul görmeyen bir şey olduğu için bu erkek ister istemez bu yönünü saklamak zorunda hissedecektir. Ya da erkek ortamında kadınlar hakkında kaba, cinsel tabirler kullanılarak haysiyetsiz bir muhabbet konusu açılmışsa dahi kahkaha atmasa bile gülümsemek zorundadır, çünkü aksi takdirde göze batacak ve popülasyon onu adeta kusarak sisteminden atacaktır. Ve o, başkalarınca "yumuşak", "karı gibi" damgalar yiyip bir daha popülasyona giremeyecektir. Erkek olmak ve öyle kalabilmek sosyal bir süreçtir bu açıdan ele aldığımızda. Erkek topluluğu tarafından izlenerek, tartılarak, yargılanarak verilen sonu gelmez sınavlar silsilesidir.

    Bu açılardan ele aldığımızda aslında feminizmin yalnızca bir kadın sorunu olmadığını, kadın sorunu olduğu kadar erkek sorunu da olduğunu; dolayısıyla cinsiyetlerin bizatihi kendisine değil, cinsiyet hegemonisine yönelik olduğunu rahatlıkla seçebiliriz. Buradan hareketle asıl feminizmin ne olduğunun saptamasını yapabilmek en temel ve gerekli olguların başında geliyor. Çünkü günümüzde her türden insan mevcut, feminizmin ne olduğunun farkında dahi olmadan onu aşağılayan da, yine feminizmin tam olarak neye yönelik olduğunu anlayamadan onu kinizm ile savunduğunu sanan da. Önemli olan toplumu, onun dayattığı toplumsal cinsiyete göre değerlendirmemektir. Cinsiyetlerin ne bir mensubiyeti ne de kapsamı vardır. Oluşturulanlar, her iki cinsiyeti de egemenlik altında tutmak için amaçlananlardan ibarettir aslında. Bu noktadan sonra şahit olduklarımızı sorgulayarak ve düşünerek yolumuza devam etmemiz gerekiyor, eğer "insan" olarak bir iktidar hegemonisine maruz kalmak istemiyorsak.

    Mesela neden bir erkek rasyonel düşünür diye kabul edilir de neden bir kadın duygusal?

    Neden modern çağda erkeğin evdeki görevi adeta hiçbir şey yapmamaktan ibaret hale gelmiştir? Eve gelinir, televizyon karşısında geçilir (o televizyon artık telefon oldu gerçi) o sırada da yemek hazırlanır, yemek yenir, herkes üstüne düştüğünü sandığı görevi yerine getirir.

    Neden homoseksüellik aşağılanan bir olgu haline gelmiştir, halbuki homoseksüel olan erkekler de normal erkekler kadar erkek, homoseksüel olan kadınlar da normal kadınlar kadar kadın olmasına rağmen?

    Neden kadının namusu, "el değmemişliği"nin üzerinde bu denli durulur da erkeğin birileriyle yatıp kalkıyor olması hoş görülür?

    Neden erkeklik belirli, kurgulanmış değerler üzerine kurulmuştur örneğin rekabet, onur, gurur gibi?

    Neden namus kavramı yalnızca belli bir cinsiyette daha önemli hale gelir?

    Neden centilmenlik denen olgu tek taraflı olmak zorundadır?

    Neden erkek evlenmezse aynı durumdaki bir kadın kadar göze batmaz?

    Neden? (...)

    İnsanlık olarak sorular sormaya başladığımızda değil, doğru soruları sormaya başladığımızda işte o birkaç adımı atacağımız an da gelecektir.
  • Saliha Bir Hanım İstiyorum   
    YAŞANMIŞ GERÇEK BİR HİKÂYE BİR DELİKANLININ GÜNLÜĞÜNDEN MUTLAKA OKUYUN!
    Yaş 25 evlilik zamanı geldi geçti derken annem yuva kurma konusunu açtı. Saliha bir kız olsun gerisi gelir diye düşünüyordum. Yakın bir akrabamızdan haber geldi. Komşuları çok dindarmış. Kızın, ailesinden daha da dine bağlı olduğunu duyunca sevindim. Gittik bir görelim görüşelim dedim. İlk ailesiyle konuştum.
    Hatta ben konuşmadım sürekli onlar konuştu; şaşırdım kaldım.
    Bir şey diyemedim.
    Kına gecesinde en iyi müzisyenler olacakmış.
    Düğünde keza…
    Ev dayalı döşeli olacakmış, emde hepsi en pahalısından.
    Araba olacakmış hem de son model; çünkü komşunun damadı sıfır araba almış geçende.
    Anne hadi kalkalım diyecektim utandım. Kızla görüştürmek istediler. İslamiyet’e uygun olarak görüştük.
    On beş bilezik, en güzel gelinlik(10 bin TL),en büyük düğün salonu… Ne diyeceğimi bilemedim. Ben Saliha bir eş istiyordum sadece. İstekleri bir türlü bitmiyordu. O anda yan taraftaki aynaya göz ucuyla kendime baktım. Görünüşümde de bir iş adamı profili yoktu. Yirmi beş dakika konuştu istekleri bitince sıra bana geldi. Senin isteklerin nelerdir? Dedi. Bir an önce kalkıp gitmek istiyordum sıkılmıştım; geleli bir saat olmasına rağmen dünya malına bağlananlarla birlikte olmak içimi karartmıştı. Tekrar sordu isteklerin nelerdir? Hayırlısı olsun, dedim kalktım. Nezaketle evden ayrıldık. Yolda giderken telefon geldi; amcam arıyordu. Yan komşuları Serhat amcanın kızı varmış. Serhat amca çok iyidir, çocukluğumdan beri tanırım kendisini. Tamam, amca geliriz, dedim.
    Serhat amcalara gitmek için hazırlanıp annemle yola koyulduk. On beş dakika sonra evlerine ulaştık. Çocukluğumuzdan sohbet açıldı, başladı beni övmeye. Kızardıkça kızardım utancımdan bir şey de diyemiyorum. Derken söz asıl konuya geldi. “Evladım seni severim maksat gençleri mutlu etmek Allahü Teâlâ’nın izniyle” dedi ve isteklerini saymaya başladı. O kadar çok şey saydı ki uykum gelmeye başladı. En sonunda da benim oğlumun kumar borcu var onu ödemeden evlilik de olmaz zaten dedi. Birden gözlerim açıldı, şaşırmıştım açıkçası. Gözümü uzun süre yerden alamadım. Serhat amca gençleri görüştürelim dedi. Bir odaya geçtik kız konuşmaya başladı. Önceki görüştüğüm kız gibi ne varsa her şeyi istiyordu. Konuşmasını çalan telefonu böldü. Açıp konuştu, kapattı. Tekrar çaldı konuşup kapattı. Sonra tekrar… Dayanamadım arayan kim diye sordum. Eski nişanlısıymış, ayrılalı on gün olmuş. Neden ayrıldıklarını sordum. Çay bahçesinde bir erkekle otururken görmüş sonra tartışmışlar, tartışma büyüyünce de ayrılmak zorunda kalmışlar. “Oturduğun kişi kimdi ki?” dedim. Çalıştığı yerdeki müşterilerinden biriymiş. Demek önceden çalışıyordunuz? “Evet, ben masörüm”, dedi. Şoktan şoka giriyordum. Beş dakikada bilmediğim bir sürü şey çıkmıştı. Evlilik amacını sordum. Nişanlısı çok rahatsız ediyormuş farklı bir hayat, farklı bir ortam istiyormuş. Açık konuşmak gerekirse hava değişimine ihtiyaç duymuş. Daha fazla dayanamayıp izin istedim, kalktım. Ben sadece Saliha bir eş istiyordum. Annemle nezaketle evden ayrıldık. Daha sonra öğrendim ki: Serhat amca arkamdan bir sürü laf etmiş. Gülümseyip: bugün öven yarın söver, dedim içimden. Artık evlilik düşüncesinden vazgeçmek üzereydim. Haftalardır dışarı çıkmıyordum. Akşamları hava almak için balkonda oturup hakikat kitapevinin kitaplarını okuyordum.(Sayfamızda paylaşım yaptığımız Mektubat kitabı ve kaynak olarak kullandığımız kitapların kitabevidir). Karşı komşumuz gece çalıştığı için akşam dokuz gibi evden çıkıyordu. On yaşındaki oğlu da babasının peşinden her gece ağlayıp dururdu. Ablası çocuğu oyalamak için balkona çıkarır ve her fırsatta benimle konuşmaya çalışırdı. Bu sık sık tekrar etmeye başlayınca bunaldım artık bir akşam kıyamet ve ahiret kitabını alıp aynı saatte balkona çıktım. Beni görünce o da balkona çıktı. Bir konu bulup yine konuşmaya başladı. ”Her akşam kitap okuyorsun nedir onlar?”. İşte beklediğim fırsat gelmişti: okumak istersen vereyim deyince, olur dedi. Besmele çekip iki üç metre uzaklıkta ki kıza kitabı attım. “Hadi gir de evde okumaya başla” dedim. Kitabı okumuş olacak ki bir daha balkona çıkmaz oldu. Evlilikten vazgeçmiştim bir eş bulmak bana uzak görünüyordu. Aradan aylar geçmişti. O zaman zarfında annemle birkaç kızla daha görüşmeye gittim; fakat netice aynı değişen bir şey yoktu. Bir salı akşamıydı içim çok daralmıştı, adeta boğuluyordum. O gece iki rekât namaz kılıp yattım. Acayip bir rüya gördüm. Birine bu rüyayı anlatmalıydım. O akşam balkonda dolunayı izlerken telefonum çaldı. Gözüm dolunayda, telefonu cebimden çıkarttım. Kimin aradığına bakmadan kulağıma götürüp telefonu açtım. Arayan ses tanıdıktı. Fakat o günden sonra hayatımın değişeceğini nereden bilebilirdim ki.
      
    Arayan, en yakın arkadaşım Aliydi. Canı sıkılmış beni çağırıyordu. Abdest aldım evin yakınındaki çay bahçesine gittim. Çocukluğumuzdan konu açıldı sonra gördüğüm rüyayı anlatmak istedim. Tozlu bir köy yolunda gidiyordum. Elimde bir tane kılıç vardı. Etrafımda ise bir sürü yılanlar… Yılanlar bir metre kadar yükseltmişler kafaları yukarıya doğru… Hepsi üzerime atılmak için zaman kolluyorlardı. Kılıçla kendimi savunuyordum. Bana yaklaşanları kılıçla öldürüp ilerliyordum. İleride uyuyan biri vardı. Bilmediğim bir ses işittim; ama ortalıkta kimse yoktu. Uyuyan kişiye baktım. O ses; yatan kişi Musab bin Umeyrdir, dedi. Sonra ileride giden iki kişi gördüm biri peygamberimizdi diğerinin kim olduğunu göremedim. Ali rüyamı yorumlamaya başladı. Düşmanlarını yenerek iyi bir neticeye ulaşacaksın dedi. Konu yine evliliğe geldi.Başımdan geçenleri anlattım.Dertliydim bu konuda, benim eşim dünyaya bağlı olmamalıydı; sadece dünyalık uğruna yaşamamalıydı. Ali sıkıntılarımı uzunca dinledi. Bu sefer o konuşmaya başladı. Evden çıkarken annem, bizim mahallede bir kız varmış onunla seni görüştürmek istiyorlar. Yok, Ali, bundan sonra kimseyle kolay kolay görüşmek istemiyorum” dedim. “Kızda pek istekli değilmiş zaten” dedi. Niye diye sordum. O da birkaç kişiyle görüşmüş daha sonra evlilikten iyice soğumuş. Ali ’ nin annesi ısrar edince de olur görüşelim demiş. Tamam dedim, yarın gideriz diye sözleştik. Rüyam gerçek mi olacaktı acaba. Bu zamana kadar sabrettim önüme gelen engelleri Allahü Teâlâ’nın izniyle aşmıştım. Ali ile vedalaşıp eve geldim. Konuyu anneme açtım. Yarın görüşmeye gidecektik. Çok heyecanlıydım. Sabah erkenden kalkıp giyindim. Heyecanım dinmek bilmiyordu. Evin içinde bir sağa bir sola yürüyüp duruyordum. İlk defa bu kadar heyecanlıydım. Öğle namazını kıldıktan sonra annemle yola koyulduk. Ali, bizi kızın evine kadar götürdü. Kapıyı çaldım. Kapıyı babası açtı eve buyur etti. Biraz sohbet ettik. Söz asıl konuya geldi. Kızın babası; evladım benim söyleyeceğim bir şey yok sen kızımla konuş bu konuları dedi. Şaşırmıştım gerçekten çünkü ilk defa böyle bir durumla karşılaşıyordum. İlk defa dünyalık bir konu açılmamıştı. Bir odaya aldılar beni kızla görüşecektim. Sandalyeye oturdum ellerim masanın üzerinde avucumun içerisinde ise terleyen ellerimi silmek için bez bir mendil vardı.Kız odaya girdi.
    Nurani yüzlüydü. Önüne bakarak konuşmaya başladı. Diğer kızlar gibi bilezikten, gelinlikten girmedi konuya. İlk sorusu namazdan oldu.
    Bana namaz kılıyor musun? Demedi. Namazı kaç dakikada kıldığımı sordu. Mesela öğle namazın kaç dakikada bitiyor dedi. On beş dakika civarında diye söyledim. Memnun oldu; sonra birikmiş ne kadar paran var? Deyince önceki görüştüklerim gibi konuşmaya başlayacak herhalde dedim.”45 bin lira var”. “Paranın zekâtını veriyor musun? “deyince yanlış düşündüğüm için utandım. Evet, veriyorum dedim. Konuşmasına ağır ağır devam etti. “Sizden önce üç kişi ile daha görüştüm hepsi de zengindi, güvendikleri tek şeyleri paralarıydı. Bütün konuşmaları paraya, zenginliğe dayanıyordu. Dine ait hiçbir bilgileri yoktu ve namaz bile kılmıyorlardı. Size ilk sorum namaz oldu; çünkü namazı doğru olan ve huşu içinde kılan bir insandan zarar gelmez. Ailesinin hakkını gözetir; haksızlık yapmaz. Herkes için en iyisini en güzelini ister. Kimseyi hor görmez ve ezmez. Böyle insanı bütün mahlûkat sever, mahlûkatın sevdiğini de Allahü Teâlâ sever. Allahü Teâlâ’nın sevdiği kul ise makbul olunan kuldur”, dedi ve konuşmasına devam etti. Zekâtı sordum; çünkü o parada fakirlerin hakkı da var. Fakirlerin hakkını gözetmeyen eşinin hakkını da gözetmez. Allahü Teâlâ ondan nasıl razı olur ki… Ne kadar doğru konuşuyordu. Konuşmaları beni çok mutlu etmişti. Dünyalık bir şey istemiyorum diye devam etti. Yan taraftaki kitaplığı göstererek okuduğu kitapları gösterdi. Görünce çok mutlu oldum; çünkü benim okuduğum Ehlisünnet âlimlerinin kitaplarını okuyormuş. Ben kızarıp terliyordum nedense, elimdeki bez mendil de iyice ıslanmıştı. Benim ise kıza soracağım bir şey kalmamıştı. Ben sormadan her şeyi anlattı. Son olarak annemle konuşmak istedi. Ben dışarı çıkmak için ayağa kalkınca elimdeki mendil yere düştü. Yere göz gezdirdim ama göremedim; dışarı çıktım. Annemle de on dakika kadar içeride konuştular. Annem çıkınca evden izin isteyip ayrıldık. İki tarafta birbirinden memnun olmuştu. Anneme içeride ne konuştuklarını sordum. Anneme nasıl davrandığımı ailemle olan ilişkilerimi sormuş; çünkü anne ve babanın razı olmadığı bir evlattan Allahü Teâlâ razı olmazdı. Eve gidince konuyu babamla konuştuk çok sevindi. Abdest aldım. Odam da iki rekât namaz kıldım. Birkaç gün önce gördüğüm rüya aklıma geldi. Elimdeki sabır kılıcıyla zorlukları aşmak nasip olmuş ve sonuca ulaşmıştım. Bugünden itibaren düğün hazırlıklarına başlayacaktık.
     
    Söz kesilip aileler arasında yüzük takıldı. Düğün konusu biraz sıkıntılı olmuştu. Akraba tarafı çalgılı olmasında ısrar ediyor; ben ise dini yönden uygun olmayacağını anlatmaya çalışıyordum. Ben yumuşak huylu oldukça onlar daha fazla üzerime geliyorlardı. Onlara göre düğün çalgılı olurmuş. Cenaze evi gibi dualar edilip mevlit okutulmazmış. Ne yapacağımı şaşırmış ve iyice bunalmıştım. Defalarca haram olduğunu anlatsam da çalgısız olması gerektiğini kabul ettiremiyordum. Bir akşam evde akrabalarla toplandık. Bu konu hakkında konuşuyorduk. Bir şartla isteğinizi kabul ederim deyince hepsi şaşırdı. Herkes gözlerini bana çevirmiş ne diyeceğimi bekliyorlardı. Öldüğümde mezara benimle girecek olan varsa ve benim yerime hesap vermek isteyen olursa kabul edeceğimi söyledim. Kimse yüzüme bakmıyordu. Utanmışlardı açıkçası. Bu konu da böylece kapamıştı. Bir perşembe günü kız tarafıyla sözleşip düğün alış verişine çıktık. Nişanlım sanki yanımda köle gibi duruyordu. Ben ne göstersem olur beğendim diyordu. Bir insan bu kadar mı mütevazı bu kadar mı ince olabilirdi. Onun bu durumunu gördüğüm zaman ben en kaliteli en güzel olan eşyaları alıyordum. Onu mutlu etmek için elimden geleni yapmak istiyordum. Evimizi döşemiştik her şey çok güzel gidiyordu. Düğün günü gelip çatmıştı. Adeta heyecandan ölecek gibiydim. Elim ayağıma dolaşıyordu. Düğün tam istediğim gibi olmuştu. Evliliğimizin ilk yılları diğer evlikler gibi tartışma ya da kavga ile geçmiyordu. Biz İslam’ın etrafında birleşmiştik. Hiçbir sorunumuz da olmuyordu. Eşimin zekâsına, güzel ahlakına, güler güzüne hayrandım. Onsuz zaman geçmiyordu. İşteyken fırsat buldukça arıyordum. Sesini duyunca da çok mutlu oluyordum. Konuşmasında içimi rahatlatan bir tesir vardı. Bunu nasıl yapıyordu bir türlü anlayamıyordum. Eve gittiğimde beni her zaman güler yüzlü karşılardı. O anda bütün yorgunluğum giderdi. Yemek hazırlarken yardım ederdim. Sen otur yorgunsun der, ben de içeri gidip otururdum. Onun üzülmesini hiç istemiyordum. Her ne isterse yerine getirmek için can atıyordum. Benden bir şey istesin diye gözlerinin içine bakardım. Arada bir arabamla gezerdik. Yine bir gün gezmek için çıkıp arabaya bindik. Dönüp bana baktı. Sabır çok güzeldir, sabır insanı bu araba gibi ulaşmak istediği yere götürür dedi. Neden böyle bir şey söylediğini anlamamıştım. Birkaç gün önce yatak odasının kapısı bozulmuş, kilidi zor açılıp kapanıyordu. Geçen gün mahallemizde hırsızlık olayı olduğu için odamızın kapısını kilitliyorduk. Bir haftadır eşimin midesi bulanıyor bunun içinde geceleri sık sık kalkıyordu. Benim uykum çok hafif olduğu için hemen uyanıyordum. O gece tekrar midesi bulanmış olacak ki kalktı. Kalktığını hissedip gözlerimi açtım ama uyandığımı anlamadı. Yavaş yavaş kapıya doğru ilerledi; fakat o anda gözlerime inanamayacağım bir olay gerçekleşti.
     
    Ben rahatsız olmayayım diye kilitli olan kapının anahtarına bile dokunmadı. Kapı kilitliydi. Eşim” Bismillahirrahmanirrahim” dedi ve kapıyı açmadan dışarı çıktı. Bu durumu görünce kalbimin atışları hızlandı; terlemeye başladım. Yataktan kalktım. Gözlerimi kapıya odaklanmıştı. Yatak odasının camından lavabonun ışığı belli oluyordu. Lavaboda elini yüzünü yıkayıp ışığı söndürdü. Ben hemen yatağa yatıp uyuyormuş gibi yaptım. Eşim kapıyı açmadan odaya girdi. Kalp atışlarım iyice artınca dayanamayıp uyanmış gibi yaparak yatakta doğrulup oturdum. Eşimin yüzüne baktım. Âdeta yüzü nurlanmış parlıyordu. Uyandığımı görünce gülümseyerek yüzüme baktı. Ne yapacağımı ne diyeceğimi bilemedim. Rahatsız mı ettim, diye sordu. Yok, çıktığını bile duymadım deyince gülümsedi ve yattı. İşe gittiğimde sürekli o anları düşünüp duruyordum. Bu nasıl olabilirdi? Akşam eve gittiğimde zile basmadım ve kapıyı anahtarımla açtım. Kapıyı açtığımda eşimi karşımda buldum. İşten geldiğimde kapıyı açmak için bekliyormuş. Selam verip içeri girdim. Elimi yüzümü yıkayıp sofrayı hazırladık. Yemeği yedik. ”Bugün neden durgunsun, bir şey mi oldu?” diye sordu. Cevap veremedim. Dün geceki olayı nasıl sorabilirdim ki. Sana bir şey söyleyeceğim diyerek elimden tutup beni ayağa kaldırdı. Gözlerinin içine bakıyordum. “Buyur söyle” dedim. ”Ben hamileyim” dedi. Ondan sonrasını hatırlamıyorum anda ayaklarım boşaldı. Düşüp kalmışım yerde. Yarım saat sonra kendime geldiğimde eşim yanı başımda oturuyordu. Yattığım yerden doğrulup eşime bakınca, utanıp yüzünü yere çevirdi. Bu habere o kadar sevinmiştim ki anlatamam. Akşamları işten eve gelirken bebek eşyaları alıyordum. Gece yattığımızda eşimle hep hayal kurup duruyorduk. Çocuğumuz belli bir yaşa geldiğinde ilk hangi kitabı okumalıydı? İlk önce namaz kitabındaki bilgileri mi öğrenmeliydi? Ondan sonra hangisini okutsak acaba İslam Ahlakını mı? Herkese Lazım olan İmanı mı okutsaydık? Yok, yok ilk önce halifelerin menkıbeleriyle kalbini yeşertmeliydi. Benim evladım Ehli Sünneti savunan Ehli Sünneti yaymak için çabalayan bir kul olmalıydı onu bu şekilde yetiştirmeliydik. Her akşam belli bir zaman dilimi içerisinde eşimle İmam-ı Rabbaninin mektubatını okuyorduk. Bir akşam okurken yorgunluktan gözüme ağrı girince eşime rica edip sesli okumasını söyledim. Gözlerimi dinlendirmek için kapattım. 212. Mektubu okuyordu. Bir ara gözlerimi açtım elindeki kitap kapalıydı.
    Gözlerimi açtığımı görünce hemen kitabı açıp gözlerini kitaba dikti. Anladım ki o kadar sayfayı ezberlemiş ve ezberinden okuyordu. Okuduğu mektup bitince durdu. Mektubatı bu zamana kadar kaç defa okudun diye sorunca bilmiyorum dedi. Peki, kitabı bitirmen ne kadar sürüyor? Bir hafta diye cevap verdi. Anladım ki eşim manevi derecelere yükselmişti. Beni rahatsız etmemek için kapıyı açmadan çıkması bir kerametti. O günden sonra eşime olan hürmet ve saygım daha da arttı. Eşim bir evliya idi. İlmihal okuduğumda anlamadığım yerleri eşime soruyordum. Öyle güzel açıklayıp anlatıyordu ki hayran kalmamak mümkün değildi. Hikmetini bilmediğim en ufak bir davranışını görsem soruyordum. O da hemen açıklar; “ilmihalin şu sayfasında yazıyor” derdi. Her haline sabrediyordu ve her haliyle de şükrettiği ortadaydı. İslamiyet’i yaşayan bir numune vardı karşımda, bu yüzden Allahü Teâlâ’ya her saniye şükretsem az gelirdi. Eşimin birkaç kerametini daha görünce dayanamadım, artık ne pahasına olursa olsun bu konuyu konuşacaktım. Her zamanki gibi işten geldim. Yemek yedik. Konuyu konuşmak için eşimi karşıma aldım. Giderek büyüyen bir heyecanla yavaş yavaş konuşmaya başladım.
      “İslamiyet’in en ince kurallarına en güzel şekilde dikkat ediyorsun. Konuyu uzatmak istemiyorum” dediğim anda eşim konuşmaya başladı. “Sabır güzel şeydir. Sabrederken şükretmek daha güzeldir. İnsan her haline sabreder ve şükrederse Allahü Teâlâ ona daha iyilerini ihsan eder”. Artık ağzımdan tek kelime çıkmıyordu. Eşimde konuşmasını bitirmişti. O günden sonra ona olan davranışlarım da daha dikkatliydim. Onu kırabilecek her şeyden uzak duruyordum. Bir akşam annem aradı. Komşu kızının iki gün sonra düğünü varmış. Beni de davet etmişler. Eşimle birlikte düğüne gittik. Her şey İslam’ a uygun düzenlenmişti. Erkekler ve bayanların yerleri farklı bölümlerdeydi. Düğündeki İslam’a uyma titizliğini görünce çok sevindim. Bir akşam kendisine balkondan kıyamet ve ahiret kitabı verdiğim kız aklıma geldi. On dakika sonra küçük bir çocuk geldi. O kızın kardeşiymiş. (Babası işe giderken arkasından ağlayan çocuk.) “Abi eğilir misin?” dedi. Eğildim, kulağıma ablasının, bana çok teşekkür ettiğini söyledi. Onun bu duruma gelmesine ben vesile olmuşum. Bunu öğrenince çok sevindim. Eşim hamile olduğu için düğünde fazla kalamadık; eve gittik. Aradan aylar geçmiş ve eşim doğum yaptı ve oğlum olmuştu. Hayatımızdan çok memnunduk. Eşimle her akşam kitap okumaya devam ediyorduk. Eşime; üstadım diye hitap ediyordum benim üstadımdı. Dünya ve ahiret saadetim için en büyük vesileydi. Geceleri rahatsız olmasın diye oğlumuz ağlayınca onu alıp başka odaya gidiyordum. Aradan iki yıl geçmiş oğlumuz büyümüştü. Eşim her fırsatta sabır ve şükretmemi telkin ediyordu. Bir zaman sonra eşim hastalandı. Zamanımızın çoğu hastanede geçiyordu. Eşimin hastalığı artmış, benim ise elimden bir şey gelmiyordu. Bir akşam işten eve geldiğimde kapıyı çalmama rağmen açmadı. İçeri girdim içeriden bilemediğim mükemmel bir koku geliyordu. İçeri girdim eşim yatıyordu. Uyuyor sandım. Uzun zaman uyanmayınca gidip uyandırmaya çalıştığımda vefat ettiğini anladım. O anda yıkılmıştım. İçim yanmıştı. Gözlerimden yaşlar akmaya başladı. Annemi aradım gelmesini istedim. Eşimi, diğer gün defnettik. Eve girdiğimde burnuma gelen o güzel koku mezardan da gelmeye başladı. Her gittiğimde o kokuyu duyardım. Onu çok özlüyordum. Canım eşim, üstadım vefat etmişti. Söylediği gibi yapmaya çalışıyor sabretmekten başka çare bulamıyordum. Her an onu düşünüyordum. Aylar sonra eve girmek için cesaretimi topladım. Gözlerim doldu; ağlamaya başladım. Balkona çıkıp sandalyeye oturdum. Dolunay vardı. Ali’nin beni aradığı o akşam aklıma geldi. O akşam da aynı dolunay vardı. Gözlerimden yaşlar akarak dışarıya çıktım. Üstadımın, eşimin mezarına gittim. Saatlerce ağladım. O güzel kokuyu tekrar hissetmeye başladım. Arkamdan bir el omzuma dokundu. Arkama döndüm; eşim nurlar içinde arkamda duruyordu. Heyecandan bir şey söyleyemiyordum. Başım dönmeye başladı; bayılmışım.
    Uyandığımda sabah ezanı okunuyordu. Kalktım etrafıma baktım. Eşimi gördüğüm anda sabret dediğini hatırladım. Camiye gidip sabah namazını kıldıktan sonra dışarı çıkarken cebimde bir şey olduğunu fark ettim. Elimi cebime attım; bir tane mendil vardı. Eşimin evinde ilk konuştuğumuz zaman avucumun içindeki mendil, ayağa kalkarken yere düşmüştü; bulamamıştım. Eşim bulup saklamış. Mendilin bilmediğim şekilde çok güzel bir kokusu vardı.
    BU GERCEK BİR HİKÂYEDİR. LAKİN GERÇEKLİĞİNİ SORMADAN HİKÂYEDEN BİR HİSSE ALMAKTIR ÖNEMLİ OLAN, HİSSE ALANLARA NE MUTLU!
     BU HİKAYENIN YAZARI, YAZININ SONUNA EKLEDİĞİ CÜMLELER İSE ŞÖYLEDİR…
     
    ( Bu yaşananları babamın günlüklerinden derleyerek sadeleştirdim. Hikâyede anlattığım kişiler annem ve babama aitti. Doğan o çocuk bendim. Sabır ve şükür insanı en üst derecelere yükseltecek kanatlardır.) Allahü Teâlâ herkese böyle eş nasip eylesin. SON.
     
    (Kıymetli vaktinizi ayırıp okuduğunuz için çok teşekkür ediyorum. Bekâr ve evli kardeşlerimizin bu kıssadan hisse alacağına inanıyorum. Bu hikâyedeki Saliha hanıma bir Fatiha bağışlamayı da ihmal etmeyelim lütfen.)
     MUSTAFA KUŞ
  • 382 syf.
    ·10/10
    “Saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insandır.” diyor Ahmet Hamdi Tanpınar. Akla hoş gelen, idrak ettikçe daha da güzelleşen bu cümle Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde geçen unutulmaz cümlelerden biri. Romanlar isimleriyle insana bir fikir verir; bu roman da öyle: Okumadan önce mizah yönü yüksek ve zaman konusunda felsefi derinliği olan bir eser izlenimini edinmiştim. Yanılmadığıma sevinmiş olsam da beni daha çok sevindiren şey romanın bundan çok daha fazlası olması. Romanda Osmanlı’dan Türkiye’ye dönüşüm, ezeli çıkmazımız bürokrasi ve renkli karakterler aracılığıyla Batılılaşma sonucu meydana gelmiş acayip kültür mozaiğimizden de bolca anlatı var. Bunlar ayrı ayrı durmuyor ve beklenmedik güzellikte bir bütüne kavuşuyorlar.

    Not: İnceleme kurgu ile ilgili ayrıntılı bilgi içermektedir.

    Roman Hayri İrdal adlı karakterin ağzından yazılmış. Romanda çok önemli yeri olacak Halit Ayarcı’nın ölümünden sonra Hayri İrdal kendi hayatını kaleme alma kararı almış. Başlarda Halit Ayarcı’ya dizilen övgüler sonrası roman ilgi odağı olacak enstitünün çok öncesine, Hayri İrdal’ın çocukluğuna gidiyor. Hayri İrdal’ın çocukluğu Osmanlı’nın son zamanlarına denk geliyor. Evdeki koca saat Mübarek, babası, çakma derviş Seyit Lütfullah, saat ustası Nuri Efendi, nemrut halası var bu zaman diliminde. Hayri İrdal, Nuri Efendi’nin yanında çalışıyor. Nuri Efendi saatin, zamanın kıymetini bilen, ehil bir insan. Hayri İrdal’ın saatlere olan ilgisini oluşturan; aynı zamanda romanın ilerisinde uydurulacak olan Ahmet Zamani Efendi adlı karakterin de temeli. Nuri Efendi, aynı zamanda romana zaman, saat, ayar hakkında felsefi derinliklerin katıldığı karakter. Aslında romanın bir anlamda ideali. Seyit Lütfullah ise romana İslami mistisizm getiren bir tip. Çakma derviş gibi davranışlarıyla karikatürize edilen Seyit Lütfullah bir anlamda çöküş halindeki İslam toplumunun bir fotoğrafı. Bu fotoğraf önemli, çünkü Hayri İrdal’ın hayatı Türk milletinin büyük bir dönüşüm geçireceği çağa denk geliyor. Bu fotoğrafın bir önemi de romana mizah aktarılan kanallardan biri olması: Mistisizm kullanılarak çoğu komik olaylar gelişiyor romanda. Ölüp dirilen hala olsun, eski bir arsada hazine iddiası olsun; hepsi dini mistisizmden çıkan ve her biri ayrı talihsiz ve komik olaylar. Bu olaylar Hayri İrdal’ı kafamızda şekillendirmeye başlıyor ve ortaya çıkan sonuç biraz sıradan: Hayri İrdal düz bir insan, ne biraz fazlası ne de biraz eksiği. İleride Halit Ayarcı ile çok ters düşecek bir hevessizliği, umutsuzluğu da günümüz insanına pek uzak değil. Bu sebeple, aslında bu roman bir anlamda sizi Hayri İrdal’ın acayip dünyasının merkezine koyuyor. Hayri İrdal’ın başına gelenler size gelmiş gibi oluyor; Hayri İrdal ile aranıza bir mesafe koyabilmek pek mümkün değil. Bu Hayri İrdal’ın niteliksiz bir karakter oluşundan değil, Hayri İrdal’ın kendinizle özdeşleştirebileceğiniz bir karakter olmasından ileri geliyor.

    Hayri İrdal’ın böyle bir karakter olmasında yaprak gibi en küçük rüzgarda bile savruluşunun etkisi var. Farkına varmadan savaşa gidiyor, sonra evleniyor, sonra kendini birden akıl hastanesinde buluyor. Ortada bir delirme yok ama koca yanlış anlaşılmalar var. Hayri İrdal düz, basit bir insan ve bu insanın psikanalizle incelenmeye kalkışılması romanda gösterilen bir başka ironi. Tamamen masumane söylenmiş sözleri doktor eğip büküp bir yerlere yoruyor. Bu anlamda, bu psikanaliz seansları analiz, tanım, sınıflandırma meraklısı bir Batı ile geçinip gitmekten fazla derdi olmayan, derinlikten yoksun olmayan ama derinlere inmeyen Doğu’nun çatışması gibi. Hayri İrdal’ın tek istediği eve, eşinin yanına dönmek, sonrasında bir iş bulup kendi küçük düzenlerinde yaşayıp yuvarlanmak. Ancak roman (Batı) onun yakasını bir türlü bırakmıyor; onu sürekli derinlere, karmaşaya çekmekle uğraşıyor.

    Tüm bunlar olurken, arka planda Osmanlı gidiyor ve yerine Türkiye geliyor. Romanda bu yeni devlet, yeni anlayış, yeni ideal geçmişle beklenildiği gibi çatışmıyor. Ortada bir Müslüman Türkler – Batılılaşma sevdalısı Türkler çatışması mevcut değil. Roman öyle ki bu geçişin, devrimlerin etkisi hissedilmiyor. Bu ilk başta bir eksiklik gibi gözükebilir; ancak bence gerçeğin ta kendisi. Tabii ki Türklüğün yeni yorumu çatışmalara yol açtı ve bundan hem kötü anlamda, hem de iyi anlamda etkilenenler oldu; ama Hayri İrdal gibi Osmanlı zamanında da vasat olan bir insan için korkunç kırılma noktaları olmadı. Bu sebeple bu devrimler Hayri İrdal’ı herhangi bir yönden devirmiyor. Günümüzde de dillendirilen”Osmanlı torunlarının düştüğü şu rezil hal” -ki rezil derken laiklik yanlısı, İslam’dan bağımsız ve Batılılaşmış Türk kimliği kast ediliyor- ve bu tabir üzerinden yürütülen argümanların o zamanların vasat insanı nezdinde bu derece dramatik bir etkisi yok. Hatta bu gayri-İslami paradigma bu vasat sınıfın soluk alma alanını genişletme açısından pozitif bir etkiye bile sahip denebilir. Romanın bu düzeniyle beraber ortada devrilmiş bir Türkiye değil de makul bir hızla değişen bir Türkiye var. Devrimlerin tabana yayılmasının bir süreç olması sebebiyle bunun bir devrim değil de makul bir değişim olarak yansıtılmış olması da mümkün.

    Bu değişim sürecinde Hayri İrdal ilginç insanlarla tanışmaya devam ediyor. Psikanaliz sonrası ikinci diyebileceğimiz Batıcıl nokta Hayri İrdal’ın çalıştığı ispiritizma cemiyeti oluyor. Buradaki kadınların hayatları, dedikoduları hatta Hayri İrdal’ın buradaki kadınlardan birine aşık olması buralara kadar komik ama ağır ilerleyen romana bir ivme katıyor. Bunlar olurken Hayri İrdal’ın hayatından felaket eksik olmuyor. Eşi vefat ediyor. Çocukları tabiri caizse ortada kalıyor. Sonradan evlense de çocuklarına neredeyse hiç ilgi göstermiyor. Bu zamanlara kadar sadece yanlış anlaşılmaların kurbanı aciz bir insan olan Hayri İrdal artık hatalara düşen, nefret edebilen ve bu sebeple bizden biraz daha uzaklaşan bir hale dönüşüyor. Ancak bu dönüşüm de romandaki çoğu şey gibi ölçülü. Bol mizahın var olduğu gerçeğini göz ardı edersek; roman her şeyde çok ölçülü ve tutarlı zaten.

    Romanda e artık nerede bu Saatleri Ayarlama Enstitüsü dediğiniz an -ki kitapta bayağı ilerlemiş oluyorsunuz- rahmetli ve kitabın başında bolca anılan Halit Ayarcı karşınıza çıkıyor. Halit Ayarcı akılda kolayca hayal edilebilir bir karakter: İş bitirici, iyi pazarlayıcı, hevesli, hayal gücü ve yaşam enerjisi yüksek. Hayri İrdal, Halit Ayarcı ile bir saatçide yaşadıkları olay sonucu saatler konusundaki engin bilgisini gösterdikten sonra Halit Ayarcı Hayri İrdal’a hayran oluyor ve bu hayranlık enstitü kurma girişimleriyle devam ediyor. Romanı okurken hevesle kurulmasını beklediğiniz enstitü kolay kurulmuyor tabii. Bu esnada da yazar bürokrasi dünyasının çıkmazlarla ve aynı zamanda çıkarlarla dolu dünyasına dalış yapıyor. Enstitünün kuruluş süreci, sorunlara bulunan çözümler, enstitünün konsepti gereği ince ayarlarla ve mesajlarla dolu. Örneğin şirkette herkesin kendi yakınını işe alma kontenjanı var. Sonra enstitü geniş bir kampanyayla doğru ayarlanmamış saatleri cezalandırmaya başlıyor. Her köşede bir saat ayarlama istasyonu kuruluyor. Halit Ayarcı’nın hevesi, iş bitiriciliği ve pazarlama kabiliyeti sizi bile bir an bu enstitünün gerekliliğine inandırıyor. İşler öyle büyüyor ki başka ülkeler de enstitüler kuruyor ve bunlar küresel bir birlik altında toplanıyorlar. Tüm bu işleri Halit Ayarcı beceriyor; ancak Halit Ayarcı sürekli Hayri İrdal’ı tebrik etmekle meşgul. Hayri İrdal enstitünün özgüvensiz belkemiği bir anlamda. Nuri Efendi’den ilham alarak uydurduğu Ahmet Zamani Efendi adlı saat alimini anlatan kitap hem ona vicdan azabı çektiriyor; hem de bir yandan mutlu ediyor. Ahmet Zamani Efendi, tabiri caizse geçmişiyle arasına mesafe koymuş Türkiye’nin bir anlamda kendine Avrupa’daki gibi entellektüel bir geçmiş temeli bulma çabası. Laik Türkiye yorumunda İslami bir entellektüel geçmişi kabul etmek kolay değil. Ancak insanların Voltaireler, Moliereler, Leonardo da Vincilerle yücelmiş Avrupa karşısında söz söyleyebilecek bir şeylere ihtiyacı oluyor. Ahmet Zamani Efendi’nin bu anlamda kabulünün kolaylaştığını düşünüyorum.

    Sonsuz övgüler zincirinde bir süre sonra Hayri İrdal herkes gibi kendini kaybediyor. Gereksiz bir işin mükemmel bir ustası olmak onu kimsenin görmesine fırsat vermeyecek şekilde yaralıyor. Onuruna verilen şık davetler, hakkındaki uzun köşe yazıları derken bu kuyruklu yalandan enstitünün içinde geçmişe hasret bir şekilde yaşıyor. Bu, bir anlamda Hayri İrdal’ın bizzat şahidi olduğu Osmanlı-Türkiye geçişinin de bir sembolü. Hayri İrdal Halit Ayarcı’ya “… sadece eski halime hasret çekiyorum.” der (sf. 361) Bu eski hâl, romanda okuduğumuz üzere, fakir, acz içinde kavrulan, hatta kızını nefret ettiği bir sokak serserisine verecek kadar eli mahkum bir hal. Bu, Osmanlı, hasta adam. Ancak enstitünün (Türkiye’nin) kuruluşuyla olanları Halit Ayarcı şöyle izah ediyor: “Size kendi hakikatinizi söyleyeyim! Artık dönemezsiniz. Çünkü hiçbir şeyden vazgeçemezsiniz. Bütün tenkitlerinize ve küçük görmelerinize rağmen rahat ve güzel bir karınız var, ayrıca bir metresiniz var ki çıldırıyorsunuz. Kızınız, oğlunuz için her an kendinizi fedaya hazır olduğunuza da eminim. Üstelik şöhreti, hatta abes telakki ettiğiniz işler içinde olsa bile hareketi seviyorsunuz. Hülasa bir ahtapot gibi sayısız kollarla dünyaya yapışmışsınız! Hiçbir şeyden ayrılamazsınız. Nasıl döneceksiniz?” (sf. 361). Bu cümleler, Türkiye’nin dönüşsüzlüğünü sebepleriyle özetlemektedir. Sonra hatta Hayri İrdal bu kadar değişmek istemediğini söyler, makul bir hayat aramaktadır. Yani aslında “Türkiye desenli bir Osmanlı” lüzumu görülmekte. Hayri İrdal, biraz bile olsa doğruyu (Osmanlı, ya da daha uyumlu olacak bir şekilde Doğu) ister. Ancak Halit Ayarcı kesin bir şekilde “Doğru, ya bütün olur, ya hiç olmaz. Dostum, sizin bahsettiğiniz sağlam kıymetler ancak bir lokma, bir hırka yaşamağa razı olanlar içindir. Sizin gibi her şeyi ve hepsini birden isteyenler için değil! Bütün ve halis şahsiyet her şeyden evvel kendisiyle yetinmeyi icap ettirir.” diyerek Doğu ve Batı’nın kavuşmazlığını özetler (sf. 362). Bu doğru, mutlak bir doğru olarak yorumlanmamalı. Osmanlı, uzun süredir var olduğundan, onun düzeni, onun yorumu insanların “doğru”su, düsturu idi. Bu anlamda uzun bir Batılılık geçmişine sahip olamadan bu doğru (Doğu) hasreti bitmeyecektir. Sonra, Hayri İrdal o kadar da çok “doğru” istemediğini -insan doğası gereği- söylediğinde ise Halit Ayarcı büsbütün sinirlenir: “Demek pazarlığa geliyorsunuz! Ama bu iş, pazarlığa gelmez! Bu masa da biri de, bini de kazanan hep aynı şeylerin üzerinde ve sonuna kadar kaybetmek üzere oynar! Kazanç belki tesadüf olabilir, fakat kaybettiğimiz şey tam ve katidir. Oyuna girdiğiniz anda onu kaybettiniz demektir. Fazilet pazarlık götürür mesele değildir. Onun içindir ki eskiler insan tabiatını olduğu gibi kabul ederek söze başlarlardı. Hani şu: Cümlenin malumudur ki tabiat-ı beşeriyye…” (sf. 362). Şundan biraz, şundan biraz deyip çatışan değerlerden sentez oluşturma çabası özünde ziyandan başka bir şeyle sonuçlanamaz. “Doğru” ve aciz Doğu, “yanlış” ve güçlü Batı’nın sentezinden oluşacak bir Türkiye, “tesadüfi” kazançlara sahip olsa da mutlak kayıpların da merkezi olacaktır. Bu diyalog elbette yüzeyinde bunlardan bahsetmemektedir; ancak Hayri İrdal’ın geçmiş hasretini Osmanlı hasretiyle yorumlamanın romana derinlik kattığını düşünüyorum. Romanda Hayri İrdal çok daha iyi yerlere gelse de, (Türkiye’nin kalkınması) geçmişe hasret baki kalıyor (kültürel ve dinsel yozlaşı, aidiyetsizlik, kimlik bunalımı sebeplerinden). Bu anlamda Hayri İrdal’ın içine düştüğü bu durum da hangisinin bireysel çapta çok daha değerli olduğunun ispatı.

    Romanın sonlarına doğru yeni ve şaheser nitelikte bir yeni enstitü kurulma kararı alınır. Bu enstitü binası radikal mimari özelliklere sahiptir (kitapta çok detaylı betimlemeler var ancak insanın kafasında böyle büyük bir yapıyı hayal etmesi kolay değil). Herkes bu radikal yapıyı çok beğenir. Sonra bu enstitüyle beraber çalışanların yaşayacağı bir site kurulma kararı da alınır. Bu sitenin de enstitünün sahip olacağı radikal özelliklere sahip olacağı açıklandığında ise sesler yükselir. İnsanlar sadece kullanışlı birer ev istemektedir; acayip bir mimari yapı değil. Bu tepki, Halit Ayarcı’nın durmak bilmeyen hevesini yerle bir eder. İnsanlar, enstitünün yaptığı “devrimlerden” kendilerine bulaşmadığı sürece hoşlanmaktadır; ancak ucu kendilerine dokunmaya kalkışınca (yaşam tarzına müdahale) sesler yükselir. İşte Halit Ayarcı burada devrimlerinin ne kadar başarısız olduğunu görür. İnsanlar hâlâ “doğru”larına saplanıp kalmışlardır ve devrimleri niteliği ne olursa olsun kabullenmek istememektedirler. Bu olaydan sonra Halit Ayarcı enstitüyle ilgilenmez olur, mutsuzlaşır. Onun enerjisinin yoksunluğuyla, şişirilmiş bir balon olan enstitü söner gider. Enstitünün lağvı kararıyla beraber birbirleriyle dost olan insanlar birbirine düşman kesilir. Böylece görülür ki enstitü sadece insanlara fayda sağladığı için sevilmiştir. İnsanlar enstitü etrafında toplanıp bir olurken refahları sayesinde dostluklar kurabilmişlerdir. Refah gidince insanların gerçek yüzü görünür ve etrafında toplandıkları o ideali sahiplenmedikleri için çözülürler. Bu bir anlamda birleştirici (dini ve/veya milli) temellerden uzaklaşan bir devletin refah macerasının sonudur. İnsan fayda gördüğü sürece memnun kalır; ancak bu faydalar yok olduğunda belki bastırılmış belki de öncesinde hiç olmayan öfke meydana çıkar.

    Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü okurken sürekli bariz bir Doğu-Batı çatışması görmeyi bekledim. Beklediğimi düşündüğüm şekilde bulamadım. Hatta romanda enstitü bile bir türlü kurulamadı. Bu bağlamda, Halit Ayarcı’nın söylediği şu cümle çok manidar gelmişti: “Hayır, dedi, anlamıyorsunuz ve anlamaya da çalışmıyorsunuz… Mamafih ehemmiyeti yok! Siz kitabı bitirin.” (sf. 303). Sürekli bir şeylerin ertelendiği hissinde okudum kitabı. Sonlarına yaklaştıkça anladım ki aslında her şey ortada ve yazarın amacı bir çatışmayı gürültüsüyle anlatmak değil. Çatışmalar gerçek; ama bunlar hep yansıtılmaya çalışıldığı gibi silahlı çatışmalar değil, duygusal ve düşünsel gelgitler; ki aidiyetsizlik sancısı da bundan. İçindeki tüm absürdlüğe rağmen duygusal ve düşünsel anlamda kesinlikle uçlara kaçmayan bir roman Saatleri Ayarlama Enstitüsü. Vasat insanlar olan bizler için çatışmaların bütün gürültüsüyle dibimizde bitmediğini, bu çatışmaların çoğumuzda dönüşümsel ve “o kadar da” sert olmayan yansımaları olduğunu anlattığı için takdire şayan. Bu yüzden gerçek gibi, bu yüzden Hayri İrdal’ı anlıyoruz, bu yüzden anlattıklarına ikna oluyoruz. Okurken kıymetli, okuduktan sonra ayrı kıymetli. Dönüşümümüz, çaresizliğimiz, arada kalmışlığımız, özentiliğimiz, iş bitiriciliğimiz, hasretimiz, her şeyimiz burada. Bu roman bizim.
  • 223 syf.
    "Taht oyunları oynadığınızda ya kazanırsınız ya da ölürsünüz."
    CERSEI LANNISTER

    https://i.hizliresim.com/bvRlZV.jpg


    Muhammed'in cenazesi yerde dururken başında ne Mekkeliler'den kaçarken sığındıkları mağarada yanında olan en yakın arkadaşı Ebubekir, ne de diğer en önemli destekçisi Ömer vardı. Yanında Ali vardı ve cenazesinde de sadece 17 kişinin olduğu söylenir. Ebubekir ve Ömer o sırada Muhammed'in yerine İslam devletinin başına kimin geçeceğini tartışıyorlardi. Bir şekilde Ebubekir'in geçmesi kararlaştırıldı. Ali'den de bağlılık yemini beklendi. Ancak Ali bu yemini etmedi. Muhammed'in Ali'nin halife olmasını telkin ettiği iddia edilen bir sürü rivayetler var ancak hiçbirinde açık bir şekilde bu ifade edilmemiş. Bununla birlikte Ali'yi övdüğü birçok sözü var, mesela Ali'ye Allah'ın Aslanı demiş ve bunun gibi birçok övücü sözler etmiş. Ayrıca Muhammed ölmeden evvel odadakilerden kağıt kalem istemiş ancak odadakiler onun bu isteğini yerine getirmemisler. Odadakiler de Ömer, Ebubekir, Ayşe... Ayşe İfk olayından dolayi halihazırda Ali'ye karşı olumsuz bakan ve onunla arası olmayan birisi, Ebubekir de Ayşe'nin babası ve İfk olayında kızının ve haliyle kendi adının lekelenme riskine düştüğü için o da Ali'ye olumsuz bakıyor olabilir. Ömer zaten iktidar peşinde...

    Bu esnada İfk olayina kısaca değinelim: Muhammed şehirden dışarıya gittiği vakitlerde Ayşe'yi yanına alırmış. Bir gün yine kervan giderken Ayşe tuvaletini yapmak için uzaklaşıyor ancak kimse onun deveden indiğini görmüyor. Ayşe işini görürken Muhammed'in kendisine hediye ettiği kolyesi yere düşüp dağılınca onu toplamak için oyalaniyor, bu esnada kervan hareketleniyor ve yoluna devam ediyor. Ayşe biraz hızlı yürüse kervana yetişebilecekken bunu yapmıyor ve nasılsa biri gelip beni alır diye düşünüyor. Ama kimse onun yokluğunun farkına varıp geri gelmiyor. Kervandan kopmuş bir asker olan Safvan Ayşe'yi görüyor ve onu devesine oturtup onunla şehre geliyor. Şehirde bu olayın dedikodusu yapılmaya başlanıyor. Muhammed dedikodulara inanmasa da bir siyasetçinin başının belası olan bu tarz dedikodulara karşı da temkinli davranmasıni biliyor; Ayşe'yi babasının evine yolluyor. Ali'ye danışıyor. Ali Ayşe'den boşanmasini telkin ediyor. Yani bir nevi Ayşe'nin dedikodularına inanmış oluyor. Sonrasında Muhammed Ayşe ile konuşmaya gidiyor ve mükemmel bir zamanlama ile âyet geliyor ve Ayşe'nin suçunun olmadığı anlaşılıyor. Bu olayda Ayşe ile Ali'nin arasındaki gerilimin tohumları atılmış oluyor.

    Ebubekir, Ali'yi ikna etmesi için Ömer'i yolluyor. Ömer Ali'nin evini sarıyor ve yakmakla tehdit ediyor. Ali evde ailesinin de bulunması nedeniyle riske girmiyor ve pes ediyor. Bu sırada Ömer kapıya sertçe yüklenip içeri girdiği esnada Fatma yere düşüyor. Fatma hamileydi ve bu olaydan kısa bir süre sonra çocuğunu düşürüyor. Çocuğunu kaybetmiş Fatma, Ebubekir'den kendisine babasından miras kalan toprakları istiyor ama Ebubekir bu toprakların topluma/devlete ait olduğu söyleyip bu isteği reddediyor. Ancak öte yandan Ebubekir, kızı Ayşe'ye Bahreyn'de bereketli toprakları bağışlıyor. Fatma ölüyor. Bu sıralarda dinden çıkanlar ve zekat vermek istemeyenler isyan çıkarıyorlar. Ali her zaman birlikten yana olduğu ve fitneden 'korktuğu' için küs kalmıyor ve Ebubekir'e Ridde savaşlarında ve akabinde destek veriyor.

    "Çok sevdiğimiz şeyler bizi her zaman mahvetti, delikanlı. Bunu hatırla."
    JEOR MORMONT

    https://i.hizliresim.com/gPRkBO.jpg

    Ebubekir ölüyor. Şunu not edelim: Ebubekir ilk dört halife arasında eceliyle ölen tek kişidir. Muhammed'den sonra toplanan şura bu sefer önemli görülmüyor, çünkü Ebubekir yerine Ömer'in geçmesini söylüyor ve Ömer geçiyor. Ali için halifelik başka bahara kalıyor. Ancak Ömer yokken Ali onun yerine bakıyor ve Ömer, kendisinden sonra yerine Ali'yi aday olarak göstereceğini söylüyor ve bir nevi herkes rahatlıyor. Ancak Ömer Ali'yi aday gösteriyor ancak onunla beraber başkalarını da ve bir konsey tarafından yine seçimin yapılması öngörülüyor. Bu konseyde kendileri de halifelik isteği olan ve Ayşe ile akraba olan Zübeyr, Talha gibi isimler de bulunuyor. Sonuç olarak halife Umeyye'lerin güçlü ve zengin ismi Osman seçiliyor. Ali yine geri planda kalmaya ve karışıklık çıkarmamak için geri durmaya devam ediyor.

    Osman zamanında ilk defa saray yapmalar, israf, adam kayirmalar, rüşvet gibi herkesin tepkisini çeken olaylar yaşanmaya başlıyor. Osman kendi yakınlarına yani Umeyye'lere birçok ayrıcalık tanıyor. Adaletsizlik dört nala geziyor. En sonunda Ali de bu duruma isyan ediyor. Bir süre sonra herkes Osman'ın halifeligi bırakmasıni istiyor. Ancak Osman buna yanasmiyor. Çünkü Osman önceki iki halifenin kendilerini Muhammed'in halifesi(muavini-yardimcisi) olarak nitelemelerine karşın, o kendisini Allah'ın muavini/halifesi (Allah'ın yeryüzündeki temsilcisi) olarak niteliyor. Haliyle asırlar sürecek bir olumsuzluğun kapısını açmış oluyor. Osman'ın aradığı bir vali cinayete karışıyor. Osman bu konuda adaleti saglayamiyor, yine adam kayiriyor. Olaylar büyüyor. Suriye taraflarından ordu gelince onları teskin edici sözler veriliyor. Ali de kefil oluyor ve herkes rahat nefes alıyor. Ancak ordu dönerken uzerinde halifenin mührünün olduğu bir haber taşıyan ulaği yakaliyorlar ve halifenin ikili oynadığını görüp daha öfkeli şekilde geri dönüyorlar. Akabinde artık olayların önünde Ali de duramiyor ama son olarak oğulları Hasan ile Hüseyin'i Osman'i korumaları için yolluyor. Ancak Osman Kuran okurken katlediliyor hatta Kuran sayfalarının da kana bulandıği söyleniyor. Bu olayı herkes esefle karşılıyor. Kesik parmaklar ve Osman'ın kan içinde kalan gömleği Şam Valisi Muaviye'ye gidiyor ve Muaviye bunları Şam camiisinde uzun zaman sergileyerek stratejisinde önemli bir yere koymuş oluyor. Suriye ordusunun gelmesi, onlar dönerken ulakla giden haber; bu olayların arkasında daha sonra Muaviye'nin yanında olacak olan Marvan'in olduğu iddiaları da bulunuyor. Marvan bu olaylar olurken Osman'ın en yakın ismiydi.

    Neticede artık uzun zamandır beklenen oluyor ve Ali halife oluyor. Ali, Ekrem İmamoğlu gibi artık adam kayirma yok diyor ve herkes onun özlenilen düzeni tesis edeceğini düşünüp rahatlıyor. Ancak olaylar insanların istediği şekilde gelişmiyor. Ayşe her ne kadar Osman'a şiddetle muhalefet etmiş olsa da onun katledilmesinin çok vahim bir hata olduğunu söylüyor ve bunu Ali'ye karşı kullanarak propaganda yapıyor. Olaylar büyüyor ve Ümmetin Annesinin ordusu ile Allah'ın aslanının orduları karşı karşıya geliyor. Cennetle müjdelenen iki insanın böyle karşı karşıya gelmesi oldukça gariptir. Cemel vakası denilen savaş başlıyor ve kan gövdeyi götürüyor. Ayşe devesinin üzerinde orduyu yönetiyor. Zübeyr ile Talha öldürülünce savaşın Ali'nin kazandığı ayan beyan ortaya çıksa da Ayşe askerlerine savaşa devam edilmesini söylüyor. Askerler buna anlam veremese de Ummetin Annesine de karşı çıkamıyorlar. En son Ali, Ayşe'nin devesine nişan alınmasını istiyor ve deve yere yığılınca Ayşe ele geçiriliyor ve bu kanlı savaş bitiyor. Ancak o zaman Ali de ve özellikle Ayşe oluşan durumun vahametini anliyorlar. Ali buna rağmen Ayşe'ye iyi davranilmasini askerlerine telkin ediyor ve Ayşe'nin evine sağlıcakla ulaşmasını sağlıyor.

    Bu elem verici olaydan sonra ise sular durulmuyor. Ali, Osman'ın valilerine merkeze dönme emri veriyor. Bunlardan sadece Muaviye emre itaat etmiyor. Ali'ye yanindakiler bu işi diplomatik yoldan çözme telkinlerinde bulunuyorlar ama Ali siyasi oyunlar peşinde koşmak istemiyor; emrinde diretiyor. Muaviye ise Ali'yi, Osman'ın katillerini bulmamasi yönünde suçluyor. Ali bu konuda gerçekten ustelemiyor, Osman'ın başına gelenleri hak ettiğini de düşünüyor olabilir. Her durumda sonuç olarak Ali ordusuyla Muaviye üzerine yürüyor. Ali Kufa'da merkezini kuruyor. Ali aslında geçici olarak buraya gelmiş olsa da olayların uzaması neticesinde burada uzun süre kalıyor ve Muaviye bunu da stratejisinde kullanmış oluyor. Çünkü Ali Mekke ve Medine'den merkezi uzağa taşımış olarak oraların cazibesini düşürmuş algısı oluştmus oluyor istemeden. Ayrica Muaviye şairleri kullanarak şehirde Ali'nin savaş istediği, kendisinin savaş değil barış ve birlik istediği yönünde propaganda yapıyor. Böylelikle düzeni bozan ve savaş çığırtkanlığı yapan konumuna Ali düşmüş oluyor. Sıffın Savaşı başlıyor ve Ali bu savaşı da kazanıyor ki Muaviye zekasını bir kez daha kullanarak mağlup olmaktan kurtuluyor. Muaviye ordusuna Kuran ayetlerini kılıçlarının ucuna geçirmeleri talimatını veriyor. Ali oyunu görse de ordusuna dinletemiyor ve Muaviye'nin aramızda Kuran hakem olsun teklifine uymak zorunda kalıyor.

    https://i.hizliresim.com/OrORgn.jpg

    Bu sırada Vahab önderliğinde Hariciler(Retçiler) ortaya çıkıyor. Bunlar ne Ali'yi ne Muaviye'yi tanıyor, hatta ikisini kafir ilan ediyorlar. İslam tarihindeki ilk tutucu Müslümanlar oluyorlar. Günümüzdeki Vahabiler de onların bıraktığı yerden devam ediyorlar. Bu retçiler Kuran'ı yorumlayip ona katı şekilde uyulmasıni istiyorlar; halifeye uymuyorlar ve kendi mahkemelerini kurup sert cezalar veriyorlar. Sonunda Ali ile savaş meydanında karşı karşıya kalıyorlar ve Ali bir kez daha galip geliyor. Yine çok kanlı bir savaş oluyor. Ali en çekindigi ve istemediği iç savaşlarla uğraşmaya devam ediyor.

    Muaviye bu şekilde kendisi kılıç kullanmadan Ali'yle savaşmis ve onu yipratmis oluyor. Ali ve Muaviye'nin temsilcileri bir araya geliyor. Ali'nin temsilcisi ortak bir karara varildigini söylüyor mutlu şekilde ancak ondan sonra konuşan Muaviye'nin adamı ise artık iki halifenin olduğunu ilan ediyor. Tarihte Kuran'ı ilk defa siyasete alet eden Muaviye bir nevi zafer kazanmış oluyor. Bundan sonra da Muaviye kendi iktidarını saglamlastirmaya devam ediyor. Ali ise bir harici tarafından saldırıya uğruyor ve yaralaniyor. Ali yandaslarina eger ölürsem bu işi kan davasina baglamayin yeni bir iç savaşa sürülenmeyin uyarısında bulunuyor. Yarası ağır olmasa da kılıçtaki zehir nedeniyle ölüyor. Bu satırları okurken aklıma şu replik ve sahne gelmişti:

    "Lannister’lar saygılarını ilettiler."
    ROOSE BOLTON (Rob Stark’ı öldürürken.)

    https://i.hizliresim.com/WXRVOm.jpg

    Bu esnada bir mola verip Ali ile Muaviye'yi kiyaslayalim. Ali daha çok bir inanç insanı olarak tasvir ediliyor. İnancına sıkı sıkıya bağlı ki Muhammed'e inanan ilk erkekti. Onun için ölmeyi göze almış ve her daim yanında yer almış birisidir. Oldukça iyi bir savaşçıdir ancak savaşmaktan hazzetmedigi de söylenir. Yine oldukça mert ve dolambacli yolları bilmeyen veya bunlardan hazzetmeyen biri olarak görülüyor. Bununla birlikte diplomatik açıdan ve stratejik açidan zayıf birisi olduğu da aşikardir. Çünkü her ne kadar oldukça romantik gelse de Ali hakkındaki bu anlatımlar, gerçek hayat bu romantizmle yürümüyor. Ayrıca bu romantizm de sanıldığı gibi çok da güzel bir şey değildir. Çünkü sonuçta kaybettiginde iyi emellerini gerçeklestirememis oluyorsun. Stratejik ve diplomatik davranmak demek, illa kötü bir şey demek değildir. Aksine çok gerekli özelliklerdir. Bunun için Atatürk'ün Kurtuluş Savaşı sırasındaki izlediği yolları ve taktikleri tetkik etmenizi öneririm. Bunu birçok büyük komutanda veya devlet adamında görebilirsiniz. Mesela Churchill'in İkinci Dünya Savaşı sırasında izlediği politika ve taktikler... Bu açıdan gelelim Muaviye'ye, Yezid kadar üstünde kötü olduğu yönünde uzlaşma olmasa da bir kesimin oldukça kötülediği, başka kesimlerin de çok sevemediği bir isim. Ali ile savaşta namertce davrandı yönünde eleştiriler var. Namertce denilen olaylar aynı zamanda birer stratejidir. Eğer onun kadar akıllıysan bu tuzaklara düşmeyeceksin veya bunlara karşı strateji üreteceksin. Öyle sadece 'mertlikle' veya kol gücüyle iş yürümez. Muaviye'nin sözlerinden birkaç örnek verelim:

    "Birisi bana bir saç kılıyla bile bağlansa o bağı koparmam. Eğer o çekerse bırakırım, o bırakırsa çekerim."

    "Kirbacimin yeterli olduğu yerde kılıcımı, dilimin yeterli olduğu yerde de kirbacimi kullanmam"

    "Iktidarimizla bizim aramıza girmedikleri sürece, insanların dillerine karismam."

    Bunlar akıllı ve stratejist bir insanın sözleridir. Ayrıca bir kesimin iddiasına göre de Muaviye olmasa İslam devleti dağılabilirdi. Bunun ne kadar doğru olduğunu bilemem. Ancak son olarak şu da var ki bu tarz iktidar oyunlarında her zaman mağlup olan kahramanlaştırılır. Bu kahramanlaştırılma her geçen nesilde daha da ulvi boyuta erer ve o kişi hakkında bir tanecik olumsuz söze tahammül edilemez. Kişi bir melek gibi sunulur. Eğer bu iktidar savaşını Ali değil de Muaviye kaybetseydi kim bilir tarih farklı yazılacak ve şu an Muaviye'yi mağlup olmuş hakkı yenmiş bir 'kahraman' olarak anacakti insanlar.

    Ali kaosu hep tehlike olarak gördü ve hep ondan kaçınmak istedi ama Muaviye bunu bir fırsat olarak gördü.

    "Kaos bir çukur değildir. Kaos bir merdivendir."
    PETYR BAELISH

    https://i.hizliresim.com/gPRkG3.jpg

    Muaviye, Ali'nin oğlu Hasan'a mektuplar yazar ve halihazırda savaş istemeyen Hasan'ı ikna etmeyi başarır. Kendisinden sonra Hasan'ın halife olacağı sözünü verir. Ancak Hasan'ın ölümü sözünü tutmak istemeyen Muaviye için iyi bir haberdir. Muaviye halifeligi babadan oğula gecirmek ister. Zaten Ali taraftarlarinin iddiası da bir nevi bu değil midir ki diye düşünür. Çünkü onlar da ehli beyti yani kan bağını öne çıkarırlar. Ayrıca Muaviye kendi yönetiminde hem Bizans yönetim düzenine hakim kişiler bulundurur. Haliyle babadan oğula taht düzenin daha az kargaşaya neden olduğunu ve bu açıdan daha uygun olduğunu düşünür. Oğlu Yezid'i her ne kadar içkiye düşkün ve yönetimde etkili bir isim olmasa da kendini askeri olarak kanıtlamış biri olarak görür. Oğluna da Hüseyin'i öldürmemesi yönünde tavsiye verdiği rivayet edilmiş.

    Yezid iktidara gelince derhal Hüseyin'in peşine asker yollar. Hüseyin'e ise babasına ihanet eden veya onun arkasında sağlam olarak durmamis Kufa halkindan gel başımıza geç yönünde haberler gelir. Hüseyin'e buna guvenmemesi telkin edilse de dinlemez.

    "Bu büyük ve güzel bir söz. Hepimiz doğduğumuz aynı köşede yaşıyor ve ölüyoruz ve asla dönen dolabı anlamıyoruz. Ben hepimizden birisi olmak istemiyorum."
    OBERYN MARTELL

    https://i.hizliresim.com/WXRVjm.jpg

    Ancak Kufa halkını bu haberleri göndermek yönünde ikna eden kişi Yezid'in komutanı tarafından öldürülür ve Kufa halkı sindirilir. Hüseyin'in etrafı çölde kuşatılır ve susuzlukla ile savaş arasında kalırlar. Birçoğu savaşmayi seçer ve katledilir. Hüseyin'in de başı kesilir ve dönüş yolunda mizragin ucuna takılarak aşağılanir. İslam dünyasının utanç ile anacaği olaylar yaşanır. Ancak şu kesin ki İslam dünyası bu olaydan sonra bir daha tam anlamıyla birlik olamayacak ölçüde birbirinden ayrılmıştır. Hüseyin Isavari bir konuma yukseltilir yani İsa nasıl Hristiyanlar için bir simge olduysa, Hüseyin de İsa'ya benzer adımlarla Şiiler için bir simge haline gelir.

    Yazar, Sunnilere göre Hüseyin'in az sayıda adamıyla çöle yürümesi olayının onun yönetime ehil olmadığı yönünde bir işaret olduğunu söylüyor. İslam dünyasında önemli bir isim olan İbni teymiyye'nin kötü bir liderle geçirilecek altmış yılın, beceriksiz bir liderle yaşanacak bir tek geceye tercih edileceği yönündeki sözlerinin kabul gördüğünü ifade ediyor. Bununla birlikte yazar "İlk dört Halifeyi - Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali - raşidun ya da akıllılar, hak yolundan gidenler olarak adlandıran da İbn Taymiya’dır ve o dört Halife, Sünni İslamda hâlâ öyle bilinirler." ve "Muaviye, parçalanacak gibi görünen büyük İslam imparatorluğunu korudu; o olmasaydı İslam bölünüp yıkılabilirdi. Oğlu Yezid babası kadar usta bir politikacı değildi, ama dinsel otorite sahibi olamamasına -hiç de dindar bir adam değildi- karşın, onun iktidarına da dayanılabilir, katlanılabilir denebilir. İbn Taymiya, siyasi liderlerden ruhani liderlik de beklenemez diyor ve bunu söylerken kendini de savunuyordu." İbni teymiyye'nin bu fikirlerinin hala korundugunu da ifade etmiş.


    Son olarak 'Peygamber'in ölümünün akabinde içinde cennetle müjdelenen insanların da olduğu ve şu an dahi her biri üzerine en ufak bir toz bile kondurulmadan anılan insanların böylesine bir karmaşa ve kan deryalarina neden olmaları karşısında heralde son söz ancak bu olabilir:


    https://i.hizliresim.com/Lv0prV.jpg



    İyi okumalar..
  • Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum. bilseydim, bu mutluluğu koruyabilir, her şey de bambaşka gelişebilir miydi? evet, bunun hayatımın en mutlu anı olduğunu anlayabilseydim, asla kaçırmazdım o mutluluğu. derin bir huzurla her yerimi saran o harika altın an belki birkaç saniye sürmüştü, ama mutluluk bana saatlerce, yıllarca gibi gelmişti.