• Bir demir dağı delip boynuna almak gibidir
    Her kişi aşık olurdu eğer asan olsa

    Yahya Bey
  • “…Bu şiddet, kıyım ve yıkım ne zaman bitecekti? Yoksa Tanrı, bu şirin Türkiye diyarını terk edip gitmiş miydi? Bu uyumlu iklimde, bu yüksek ve görkemli dağlar neden kana bulanmıştı? Nehirler ve derelerden neden artık su değil de kan akıyordu?”

    Bu romanı, Yıldız Teknik Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olan bir hocamın tavsiyesi sayesinde okudum. Açıkçası bu kitap, yazarla ilk tanışmam oldu. Yazarla ilgili olarak, bir Türkiye sevdalısı olduğunu, Osmanlıca konusunda akademik düzeyde bilgi ve uzmanlığa sahip olduğunu, Fransa Marsilya’da, Türkiye’den göç etmiş olan Türk Ermenileri arasında doğup büyüdüğünü, Bursa’da yaklaşık 15 yıl kadar yaşadığını, son on küsur yıldırsa ailesiyle Ankara’da ikamet ettiğini öğrendim. İncelediğim 430 sayfalık “Aynı Toprağın Kardeşleri”, yazarın ilk romanı ve 2013 Eylül ayında GİTA Yayınevinden basılmış. Kitabın arka kapağından sizin için alıntılıyorum:

    “Osmanlıca bilen Fransız yazar Jean-Louis Mattei, Türk Tarihi hakkında pek çok esere imza atmıştır. Belgelerle Büyük Ermenistan Peşinde Ermeni Komiteleri, Latin Şiiri Antolojisi, Hz. Ali Cenknameleri yayımlanan eserleridir. Aynı Toprağın Kardeşleri yazarın daha önce yaptığı araştırmalardan esinlenerek kaleme aldığı ilk romanıdır.”

    Yazar, romanını kurgularken birçok karakter kullanmış. Bu çeşitlilik de romanını zenginleştirmiş. Lakin romanı baştan sona sürükleyen dört önemli şahsiyet var: İlki Ali Münif Bey. Orta zenginlikte, Bursalı ve İpek Kozacılığıyla uğraşan bir ailenin iki evladından büyük olanıdır. Selanik’te yüksek tarım eğitimi almış, anadili Türkçenin yanı sıra epeyce de Fransızca konuşabilen, kibar, yakışıklı, cesur bir vatan evladı. Bu zat, Selanik’teki eğitimi boyunca Jön Türkler yani Genç Osmanlılar ile çok haşir neşir olmuş. Ali Münif tarlasını, ilk olarak Makedonya’da kurulan, Osmanlı İmparatorluğunun istikbalini temsil eden İttihat ve Terakki cemiyetinin “Hürriyet” söylemleriyle ve engin bilgileriyle sular. İkinci önemli şahsiyet ise; ileride Ali Münif’in de sevgilisi, yoldaşı olacak güzeller güzeli, Ermeni şarkıcı ve tiyatrocu Siranuş Avedisyan Hanımefendidir. Bu, güzel olduğu kadar akıllı ve yürekli de olan kadın, Ali Münif’in sevdalısı olmasının yanı sıra Türkler ve Ermeni cemaatler arasında bir katalizör görevi görmektedir. Diğer bir karakter ise; Ali Münif’in kız kardeşi, belki de mütareke yıllarının ilk feministlerinden biri, güzel olduğu kadar da akıllı, kadın hakları ve “Hürriyet” savunucusu, yaşı sadece 17 olmasına rağmen abisi kadar cesur ve yiğit Sanem Hanımefendi. Diğer ve önemli karakter ise; ruhu çamur kadar bulanık, kendini bildi bileli Türk düşmanı, fakir fukara kendi halkı Ermeni köylülerine bile kin ve düşmanlık besleyen, sosyalist enternasyonal peşinde ilerici ve özgürlükçü olduğunu sanan ama aslında gaddar ve budala bir burjuva olan, Siranuş’un da üvey ağabeyi Setrak Avedisyan.

    Kitabı okurken aklıma Gustave Flaubert’in “Duygusal Eğitim” adlı romanı geldi. Zira Flaubert, yirmi beş seneye yayılan bir çalışma sonunda bitirip 1869’da yayımladığı “Duygusal Eğitim” de, kendi gençlik yıllarından hareketle bir “nesil hikâyesi” anlatır. Genç bir hukuk öğrencisi, Frédéric Moreau, kendinden yaşça büyük bir kadına ömür boyu sürecek bir aşkla tutulur ve ona yakın olabilmek için kocasıyla arkadaşlık kurar. Fonda bütün Avrupa’yı çalkalayan 1848 devrimleri, Fransa’da İkinci İmparatorluk yönetiminin kuruluşu ve bütün kargaşasıyla Paris hayatı vardır. “Aynı Toprağın Kardeşleri” romanında da; 1907 ile 1922 yılları arasında genelde Bursa, biraz İznik ve elbette İstanbul’da geçen sürükleyici bir hikaye anlatılıyor. Mütareke yıllarındayız. 1908 İkinci Meşrutiyet yani “Hürriyet” in, elbette Kanun-i Esasi’nin (anayasa) ilan edilmesinden, Gazi Mustafa Kemal’in Bursa’yı düşmandan temizlemesi ve Bursa Nutku’na kadar olan süreç tarihi roman diliyle okuyucuya aktarılıyor. Gencecik insanlar, süreç içerisinde, savaşlar, kavgalar, hayatın haşin dalgaları ve gelgitleri içinde demir bir çubuk gibi bükülüyorlar adeta.

    Bursa İpekçilik Mektebi’nin 1894’den beri müdürü olan ve Ermeni cemaatine mensup Torkomyan Efendi, tehdit mektupları almaktadır. Doğu Ermenicesiyle yazılan bu mektupların imza bölümünde Osmanlı topraklarında yuvalanmış, ayrılıkçı Sosyal Demokrat Devrimci Hınçak Fırkasının imzası bulunmaktadır (Hınçak: Çan). Torkomyan Efendi’ye şantaj yaparak para sızdırmak isteyen bu komiteci güçler, parayı vermedikleri takdirde kendisini ölümle tehdit etmektedirler. Torkomyan Efendi, eski öğrencisi Garo ve onun yakın arkadaşı Ali Münif’ten yardım ister. Ali Münif, Tap Tap Amca dediği, İstanbul’da Galatasaray Lisesi’nde jimnastik hocası olan amcası Ali Faik Bey ve onun çok yakın dostu bir gazeteci –aynı zamanda “Le Stamboul” gazetesini çıkaran- Régis Delbeuf’tan yardım ister. Ali Faik ve Delbeuf, Bursa’ya bir hayaleti, Piyer Loti’yi aramaya gelmişken Bursa Mahfel kahvehanesinde Setrak Avedisyan tarafından organize edilen bir suikast girişiminin tam ortasında kalırlar…

    Ermeni komitecilerin düsturu “Surp Gordz” yani “Kutsal Eylem” dir. Tek amaçları vardır Türkiye sınırları içinde: Bir Ermeni Devleti kurmak. Hınçak Fırkasının yanı sıra, bölücü faaliyetler gösteren bir diğer grup ise; Taşnaktsutyun’dur (Ermeni İhtilalci Federasyonu). Yunanistan ve Bulgaristan’dan sonra Ermeniler de bağımsız bir devlet istiyorlardı. Ermeniler belki Türkiye’de her yerdeydiler ama çok azdılar. Gerici eğilimleri ve ülkenin ihtiyacı olan reformlar arasında ikirciklik yaşayan Padişah, Osmanlı Devletinin ilerlemesini engelliyordu. Ermeni komiteleri ise; Büyük Ermenistan hayali peşinde Batılı Devletlerin maşası olmaktan öteye gidemiyorlardı. 1908’de Kanun-i Esasi yani anayasanın ilanı ile “Hürriyet” peşinde koşan Ermeni komitecilerle Türkler arasında geçici bir barış ortamı sağlanır. Lakin bu barış, Yunanlıların –Osmanlı tebaası Rumların ve Ermeni çetecilerin de desteğiyle- önce İzmir’i sonra da Bursa’yı işgal etmesiyle sekteye vurulur ve Ermeni komiteciler -son 20 yıldır yaptıkları gibi- eşkıyalıklarına, tehdit ve tedhişe geri dönerler…

    Romanda birbirine paralel giden üç hikâye var: İlki Ali Münif ve Siranuş’un birbirlerine olan sevdası ve toplumun onlara bakışı, tenkiti. Biri Hristiyan diğeri Müslüman! Diğer bir mevzuysa; Sanem’in feminist düşünceleri, erkek ve kadının anayasa önünde eşit olduklarının tescilinin gerekliliği, “Ta’til-i Eşgal” yani koza işçisi Ermeni kadınlarca yapılan ilk grevin haklılığı konusu. Bir diğeri; Ali Münif ve Sanem’in subay eşi Sinan’ın tüm Osmanlı topraklarında açılan cephelerde çarpışmaları. Aslında tüm bu paralel yaşamlar ve hikâyeler, mütarekenin temel olarak alındığı bir zaman diliminde, insanların sosyal yaşantılarıyla savaşı nasıl beraber omuzladıklarını gösteriyor bize. Şu ana kadar duymadığım bir Çanakkale Savaşı anekdotunu kitaptan alıntılıyorum:

    “…Buranın alayının komutanı her gün saat on ikide orkestra eşliğinde askerlerine yemek yedirir, komutanım! Dar bir şeritte sıkışmış kalan İngilizler ateş ederek ona cevap verir ve aynı zamanda aynı müziği kruvazörlerinden duyan arkadaşları tepeyi bombardımana tutmaya başlar. Yemekleri bitince, orkestra susar, İngilizler de sadece öfkelerinden açtıkları ateşe son verirler… Bu komutanın adı ne peki? Mustafa Kemal, komutanım.”

    Aynen Ali Münif’in romanda anlatmaya çalıştığı gibi; dünyayı yutacaklarını sanan sözde büyük devletler, mütareke yıllarında biz Türkleri bu topraklardan kovmak istediler ama başaramadılar. Türkler, hiçbir zaman Batılılara kin beslemediler. 600 hatta 700 yıl boyunca bile. Hürriyetten, demokrasiden, insan haklarından bahseden Batılıların ikiyüzlülükleri; Çanakkale Savaşında ölümüne neden oldukları 250 bin Anzak askeriyle, Avustralya’da öldürülen milyonlarca Aborjinle, Fransızlarca öldürülen yüzbinlerce Cezayirliyle, İngiliz ve Amerikalılarca sadece Vietnam, Irak ve Afgan savaşlarında katledilen milyonlarca insanla çok net anlaşılıyor zaten…

    Son Söz

    “Aynı Toprağın Kardeşleri”, yüzlerce yıldır bir arada dostça yaşayan Ermeni ve Türk vatandaşların, nasıl birbirlerine kıydırıldıklarının, kandırıldıklarının hikâyesi. Bin savaş daha olsa arasını açamayacağınız iki büyük uygarlığın kardeşçe bir arada yaşama sevdasının romanı. Okumanız dileğiyle…

    Unutmadan, bu harikulade romanı neden KÖTÜ KİTAP bölümüne koydun diyenleriniz olacağından, sebebin GİTA yayınevi olduğunu gönül rahatlığı içinde söyleyebilirim. Kitapta, hiç üşenmeden saydım, tam altmış iki farklı dilbilgisi ve yazım hatası var. Bu kitaba hiç mi redaksiyon yapılmamış diye düşünüyor insan. Ayrıca benim okuduğum bu baskının beş sayfası da eksikti (308, 309, 312, 313, 320) ve başka sekiz sayfası da çifter çifter basılmıştı. Bu güzel romanı gölgelemesin bu hatalar. Düzeltilmesi umuduyla…

    Elinizden kitap, kalbinizden huzur hiç eksik olmasın.

    Süha Demirel, 31 Ocak 2017.
  • Dünya Çocuk Yılı'nın en sıcak gününü, 21 Ağustos sabahını Sağmalcılar Ceza ve Tutukevi'nde geçirmiştim. Elele dergisi, isteğim üstüne Adalet Bakanlığı'na başvurmuş, gerekli izni almıştı. Derdim, Cumhuriyet gazetesinde çıkan bir haberin doğruluğunu sınamak. Önüme çıkan her yetkili -infaz savcısını da katalım- beni bu iş için epey tıfıl gördüklerini gizlemedi, çok dikkatli olmamı sık sık yineledi. Özellikle mahkûmlardan uzak durmalıydım. Yani kimse "olayı" yadsımıyordu.

    Olay ve haberi şuydu: Sağmalcılar Ceza ve Tutukevi Kadınlar Koğuşu'nu fareler basmıştı. Kuduz tehlikesi başgöstermişti. Mahkûmlar aşılanıyordu. Ama bu arada, kırk kadar mahkûmla yanlarındaki bebeler farelerce ısırılmışlardı. Alınan önlemler yeterli değildi. Sonradan bu önlemin, insanların üstüste yığılı yattığı koğuşlara iki adet tahta fare kapanı konulmasından öteye gitmediğini öğrendim.
    Cezaevine, görüş günü dışında gitmek hiç kolay olmadı. Otobüs bindebir geliyor. Münibüsler öyle sapa bir yerde ki. Neyse, sonunda Ferdi Tayfur'un avaz avaz ilendiği bir kaptıkaçtıyı doldurduk: esnaftan iki kasketli adam, durmadan kıkırdayan, pantolonlu üç genç kızla semt pazarından doldurduğu fileleri tek başına taşıyan başı-örtülü analar, tespih çeken bir ihtiyar, ben ve kızlarla bana gerekli bulduğu saptamaları anında yetiştiren bıçkın muavinimiz.

    Cezaevinin bekleme odası da kauçuk saksılarıyla, formika sehpaları, meşin koltukları ve reklamlı kül tablalarıyla, göstermelik tertip açısından Çapa Hastanesi'ni aratmıyor. Uygar yüzlü bir yöneticinin odasındayım. Olayı doğruluyor. Personelin eğitim düzeyinin yetersizliğinden, koğuş düzeninin çağdışılığından yakınıyor. Kırsal kesimden gelen kadın mahkûm çoğunluğunun, erkek yöneticilere açılamadıklarını belirtiyor. Kadın yöneticilerin gözetimi altında kadınlara özgü ayrı cezaevleri açılması görüşünde -Sivas'takinin benzeri.

    Ama ya bebeler? Anayasa'nın sözümona her yurttaşa tanıdığı "kişiliğini geliştirme" hakkından yoksun bırakılan çocuklar ne olacak? Kaç yaşına kadar burada, analarının yanında kalacaklar böyle gün ışığından uzak?
    Onların durumuna doğrudan eğilen hiçbir yasa maddesi yok. Kimsesiz ya da öksüz değiller, suçlu değiller. Üstelik devletimiz, onları sapıkların, yankesicilerin, kanlı katillerin yanında kalmaya zorluyor. Bir anlamda suça itiyor. Yasalardaki kaypaklık yüzünden 18 yaşına kadar analarının yanında mahpus kalmaları, okuma-yazma öğrenmeden gardiyanların el ulaklığını yapmaları işten değil. Suçlu anaların çocuklarına, aile büyükleri el uzatmıyor. Bu analar da yaşamlarında tek tutamak saydıkları yavrularını yanlarından ayırmak istemiyorlar zaten.

    Cezaevi yöneticisi, iki müebbet hapis mahkûmu kadın çağırttı. İkisi de çocuklu. .Çocukların yüzleri, pislikten ve beslenme yetersizliğinden yara içinde. Çünkü devletimiz, demir parmaklıklar arkasına attığı bu çocuklara yemek vermekle yükümlü değil. Mahkûmlar kendi ekmeklerinden artanları veriyor, biriktirdikleri ortak parayla süt alıyorlar onlara. (Bu konuyu bir "yazı" olarak ele aldım Elele'de. Orhan Apaydın'a danışıp eksikleri tamamladım. Ama yer yerinden oynamadı sandığım gibi.)

    Genç analardan biri, konuşma arasında öldürdüğü kocasından "bizim rahmetli bey" diye söz açtı. Nasıl dışlamış demek öldürme olayını! Bu gencecik, umulmadık katillere bakarken toplumumuzda özenle gizli tutulmak istenen bir gerçeği ayırdediyorum: genç yaşta, babaları yaşındaki adamlara verilen, ardarda çocuk doğuran, zamanla -çoğu kere kıskançlık sonucu- itilen, aldatılan, dövülen bu kadıncıkların iki seçeneği var: Ya ölmek ya da öldürmek. Ne boşanabilir, ne baba evine dönebilirler ne de bir yerde çalışmalarına izin verilir. Bu kadar yalın işte.

    Bugün, bir avukat arkadaşın yazıhanesinde karşımda oturan kızsa onlardan çok başka. Sevgi Soysal'ın deyişiyle "faşizmin kopardığı çiçek". Bir roman kahramanı sayılabilir, son yıllarda yazılan romanları gözönünde tutarsak. Deli gibi sevdiği kocasının eğittiği bir devrimci, bir militan. Kocası bir "operasyon" sonucunda yaralı ele geçirilmiş, yakın bir arkadaşı da gözlerinin önünde öldürülmüş. Anıları zehir gibi. Uzun süre Sağmalcılarda kalmış. Cezaevindeki çocuklarla ilgili "doğru bilgiler" verecek bana. O yüzden buluştuk.

    — İçerdeyken büyük bir ailenin bir bireyiydim, diyor. Yeni doğacak çocuklara hep birlikte mavi tulumlar örerdik. Erkek doğsunlar da kendilerini kurtarabilsinler diye.

    Hele bir çocuk varmış... Gözünü dünyaya cezaevinde açmışmış. Salıverilen bir mahkûmun evinde geçirdiği bir hafta sonundan dönünce, bol odalı evlerden, pencerelerden, renk renk boya kalemlerinden öyle sık söz açmaya başlamış ki mahkûmlar ne yapacaklarını şaşırmışlar, bir daha dışarı yollamamışlar onu.

    Sürtüşmeler oluyormuş arada. Aygaz tüpü paylaşmada, su sırasına girmede kavgalar da çıkıyormuş. Ama televizyon izlerken hepsi unutuluyormuş. Yeter ki fakir kız, zengin delikanlıya varabilsin! İyi bir şarkıcı olabilsin!

    Bu arada cezaevinde rahat doğum yapabilmek için işe (!) ara vererek gelen yankesiciler mi dersiniz, erkekler koğuşuna düşmediğine yanan profesyonel eşcinseller mi, onüç yaşında frengiye yakalanan "Çarlinin Melekleri" çetesinin kızları mı, uyuşturucu kullanan turist kızlar mı... Hepsi bu büyük ailenin bireyleri oluyormuş cezaevinde. Siyasi mahkûmların en büyük özellikleri, öbür mahkûmları kayırmaları, onları haklarından haberli kılmaları, direnişler başlatmaları, bilmeyenlere okuma-yazma öğretmeleri. Bu arada bir çelişkiyi de belirtmek isterim: Siyasi mahkûmların büyük çoğunluğu ya çocuksuz ya da çocuklarına bakacak yakınları var. Bayramlarda yeni giysi ve ayrıcalıklı yiyecekten yana sıkıntı çekmiyorlar. Onları âdi suçlularla paylaşıyorlar ama adına eyleme geçtikleri halkla aralarındaki kopukluk duruyor.

    Karşımdaki kız, koskocaman bir boşluk içinde. Cezaevinden, oradaki anılarından başka söz çıkmıyor ağzından. Şu aralar zengin ailesinin yanında kaldığından, büsbütün mutsuzlaşmış. Onlarla konuşacak tek kelime bulamıyormuş. Edebiyat dendiğinde, yalnızca Sevgi Soysal'ı, o da Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu'ndaki "mahkûm" Sevgi Soysal'ı biliyor. Açıkhavayı, doğayı çağrıştıran hiçbir sözden, hiçbir görüntüden tat almıyor. Elinden gelse kocasının salınmasına çalışacağı yerde kendi içeri girecek, korunmalı kozasına dönecek.
    İşkencelerden, zulümden, aşağılanmadan geçmiş, hırpalanmış bu gencecik bedenler bir daha sağlıklarına nasıl kavuşacaklar? Kin, nasıl sevgiye ağırlık tanıyacak bir daha?

    Yazıhaneden çıktığımda, bir başka avukata rastladım. On kilo vermiş, bitkin. Adana'daymış. Kahramanmaraş olaylarının duruşmaları akşam sekize kadar tam gün sürüyormuş. 105.000 liralık fotokopi çıkartmışlar, 86 dosya düzenlemişler. (Bu arada, sanık avukatlarına davayı savsaklama karşılığı milyonları aşan paralar ödeniyormuş.)

    Cehennemin korkunçluğunu yakından tanımış, gözleriyle görmüş.

    Sütannesinin yedi çocuğunu ardarda kesen gözü dönmüş bir kanlı katil görmüş.

    Taş yüzlü bir ihtiyar görmüş, komşusu yanıbaşında öldürülen. Kadın, katilin adını bilmiyormuş ama onu sanıklar arasında görünce koşup kolundan tuttuğu gibi yargıcın önüne sürüklemiş.

    Son anda komşuluk ve çıkar ilişkileri uğruna ifadelerini değiştiren okumuşlar görmüş.

    Yaşamları süresince ilk kere ağlayan avukatlar, kalp krizi geçiren bir yargıç görmüş.

    — Bu dava kazanılırsa o yaşlı kadınlarla kazanılacak, diyor. Hiçbir yıldırmaca işlemiyor onlara, nasıl diretiyorlar...

    Bugünün sonunda dünyadaki bütün acılar birleşti sanki, som bir taş oldu yüreğimde.
  • Yorulmuştu. Elinin tersiyle alnında boncuklanmış terleri sildi. Başınıgökyüzünün pürüzsüz maviliğine çevirdi, derin soluklarla serin havayı içineçekerken, demir parmaklıklı bahçe kapısının sesiyle irkildi. Kapınıngerisinde, elinde küçük bir valizle genç bir adam duruyordu. Gözlerinikısarak dikkatle baktı Tacettin... Bir yerlerden tanıyor gibiydi ama,çıkaramıyordu bir türlü.
    "Kimi aramıştınız?" diye sordu.
    Duruşu, bakışı, tavırları son derece ürkekti genç adamın.
    "Tacettin Bey'le görüşecektim" dedi.
    "Tacettin benim!"
    Belli belirsiz bir gülümseme dolandı genç adamın yüzünde.
    "Adım Andoni" dedi. "Ama Ali desem, belki daha iyi tanırsınız."
    Canan Tan
    Sayfa 328
  • “Eski ve kapanmış bir çocuk kaçırma dosyası yeniden açılmış ve önüme gelmişti” diye devam ediyor hâkim bey. “O davadan yaklaşık dokuz yıl önce, İzmir’de ticaretle uğraşan, otuzlu yaşlarında Serdar Yolaçan’la eşi yirmi dokuz yaşındaki Sibel Yolaçan’m iki çocuğundan biri olan Ebru kaçırılmıştı. Kaçırılma olayı da şöyle olmuş: Bir haziran günü Sibel, üç yaşındaki kızını alarak, arabasıyla Urla’ya doğru yola çıkmış, kocasıyla akşam yemeğini orada bir balık lokantasında yemek için sözleşmişler. Kocasının gündüz Urla’da işi olduğundan zaten oradaymış. Sibel’in küçük çocuğu Hakan ise bir yaşında olduğu için onu Sibel’in annesine bırakmışlar. Her zamanki gibi, Sibel, Ebru’yu arabanın arka tarafındaki bebek koltuğuna oturtup bağlamış, yola çıkmış. Urla yolunu yarıladığı zaman da benzin işaretinin yandığını görüp bir yakıt istasyonuna girmiş. Kırmızı bir Polo’ymuş araba. Oradaki genç görevli yakıtı doldurduktan sonra, sıradaki diğer arabaları engellememek için arabayı pompanın önünden çekmesini işaret etmiş Sibel’e. O da dükkâna yakın bir yere park etmiş ve parayı kredi kartıyla ödemek için dükkâna girmiş. Hemen ödeyip çıkmış ama bir bakmış ki Polo yerinde değil, işte böyle kaçırılmış çocuk. Bu işi yapanlar arabayı çalarken kazara çocuğu da mı kaçırdı ya da çocuğu kaçırırken arabayı da mı aldılar bilinmiyor. Ailenin aklını oynatacak hale geldiğini tahmin edersiniz elbette. Genç anneyi ancak ilaçlarla, iğnelerle hayatta tutabiliyorlarmış. Polis etraflıca bir araştırma yapmış, güvenlik kameralarını izlemiş ama ne yazık kamera arabanın ancak arka tarafını gösteriyormuş, şoför kısmı görüntüde değilmiş. Günlerce fidye istenmesini beklemişler ama arayan soran olmamış. Gazetelere ilanlar verilmiş, anne en perişan haliyle televizyonlara çıkıp ağlayarak çocuğunu kaçıranlara yalvarmış, ne isterlerse yapacağını, çocuğuna zarar vermemelerini istemiş Ne var ki hiç ses seda çıkmamış. Altı ay sonra polis ormanda tecavüze uğradıktan sonra boğularak öldürülen bir kız çocuğu cesedi bulmuş. Bu olay da basma intikal etmiş. Televizyon kameraları eşliğinde on yaş yaşlanmış, hüngür hüngür ağlayan ve perişan bir halde morga getirilen anne o zavallı kızın Ebru olmadığını söylemiş. Dosya da böylece kapanmış ama yaklaşık yedi ay sonra annenin adına bir mektup gelmiş, imzasız mektubu yazan, kızını kaçıran kişi olduğunu belirterek, Ebru’nun iyi olduğunu, merak etmemesini, onu kendi kızı gibi bakıp büyüttüğünü ve sık sık sağlığı konusunda haber vereceğini bildiriyormuş. Hep bir kızı olması istediğini, Allah’ın bu lütfü ondan esirgediğini, bu yüzden böyle bir yola başvurduğunu söylüyor, özür diliyor, ama hiç olmazsa annenin azabını hafifletmek için bu mektubu yazmaya karar verdiğini belirtiyormuş. Kadın gözyaşlarına boğulmuş. Hem ‘Allahım çok şükür, Ebrum sağ ve iyi’ diye seviniyor, hem de ona kavuşmak için mektubu yazan kişinin bütün uyarılarına rağmen polisi işin içine karıştırmak zorunda olduğunu hissediyormuş. Kocası kesinlikle polise gitmekten yanaymış. Gitmişler, dosya yeniden açılmış. Mektup üzerinde teknik incelemeler yapılmış; ne bir parmak izi varmış ne de el yazısından çıkarılabilecek bir ipucu. Mektup Alsancak Postanesi’nden postaya verildiği için o bölgede sıkı bir araştırma yapılmış ama sonuç çıkmamış. Soruşturma tekrar uykuya yatmış. Kadıncağız büyük bir umutla her sabah postacının getireceği mektubu bekler olmuş. Nitekim ilk mektuptan kırk gün sonra ikinci bir mektup almış. Aşağı yukarı aynı şeyler yazılıymış mektupta ama en önemli bölüm Ebru’nun neşesinin ve sağlığının yerinde olduğunu bildiren satırlarmış. Bu kez mektup Basmane Postanesi’nden atıldığı için o bölge incelenmiş ama yine sonuç çıkmamış. Anne iki mektubu yan yana duvara asmış, onların üstüne de Ebrusunun resmini yerleştirmiş. Bu kutsal köşenin önünde vakit geçirir olmuş, iki tesellisinden biri bu mektuplar, diğeri de büyümekte olan oğlu Hakan'mış. Üçüncü mektup yine kırk gün sonra gelmiş, tamı tamına kırk gün. Her şeyin yolunda olduğunu belirten o mektup da ötekilerin yanma asılmış. Daha sonra her kırk günde bir mektup gelmiş. Her biri ayrı postaneden atılıyormuş mektupların: Aydın'dan, Muğla'dan, Ödemiş'ten, Manisa'dan... Bir süre sonra bu mektuplara resimler de eklenmiş. Sibel'i ve kocasını mutluluktan çıldırtan, gözyaşları içinde havalara sıçramalarına neden olan ilk resimde Ebru bir pastanın üstündeki beş mumu üfleyerek sön- dürüyormuş. Karıkoca, başına bir taç konmuş, bir de pelerin giydirilmiş olan çocuğun, mumları üflemek için şişirdiği yanaklarına, olağanüstü sevimliliğine bakıp günlerce ağlamışlar. Sibel Hanım’ım kızı resimlerde büyümeye başladı. Çünkü her kırk günde bir aynı büyüklükte, krem rengi dikdörtgen zarflar içinde, aynı yatık, düzgün el yazısıyla kibar mektuplar geliyor, mektupları yazan kişi, Ebru’nun son zamanlarda yaptıklarını anlatıyor, nasıl cıvıl cıvıl konuştuğuna örnekler veriyordu. Bazen de bir resim çıkıyordu zarftan. Resimlerdeki Ebru bahçede oynuyor, ip atlıyor, ders çalışıyordu, çünkü okula başlamıştı artık. Yıllar geçip gidiyor, duvar resimlerle doluyor, Sibel o duvarın karşısında diz çökerek bazen hıçkırıklar içinde, bazen gülerek, hatta zaman zaman ikisini birden yaparak teselli bulmaya çalışıyordu. En azından sevgili kızı, yavrucuğu iyiydi, resimlerde mutlu görünüyordu. Herhalde kendisini kaçıran kişileri ailesi sanıyordu ki yüzünde müthiş bir çocuk mutluluğu okunuyordu. İlk resim, Ebru kaçırıldıktan yaklaşık iki yıl sonra gelmişti. O iki yıl içinde çocuk serpilip gelişmişti, bebek ifadesi gitmiş, yüzü daha anlamlı bir hale gelmişti. Çocuğunu kaçıran her kimse, ona her doğum gününde aldığı hediyelerin resmini de gönderiyor, her yıl Sibel Hanım’ın yerine de bir hediye alıyordu. Bazen bir bebek, bazen oyuncak bir yemek takımı, bazen bir boyama kitabı, bazen bir video oyunu. Sibel kendisine her kırk günde bir mutlaka haber veren suçluya neredeyse şükran duymaya başlamıştı. Nasıl oluyorsa zalim ama merhametli biriydi bu her kimse. Çocuğunu kaçırmak gibi korkunç bir suçu işlemiş olsa da, annenin cehennem azabını hafifletmeye çalışıyordu. Sibel’le birlikte Hakan da resimlere bakıyor, artık aklı erdiği için kaçırılmış olan ablasını resimlerde tanımaya çalışıyordu. Sibel için yaşam kırk günlük devrelere bölünmüştü. Otuzuncu günden sonra kıvranmaya başlıyor, belki yanlışlıkla mektup bir iki gün önce gelir diye postacının yolunu gözlüyor, ya kaybolursa diye de büyük bir çöküntü yaşıyordu. Bir seferinde mektuptan resimle birlikte umulmadık bir hediye çıktı ve Sibel’i gözyaşlarının da tanık olduğu sonsuz bir mutluluğa boğdu. Zarftan bir tutam kumral saç çıkmıştı. Sibel bu saçı günlerce kokladı, öptü, koynunda sakladı; geceleri yastığının altına koydu, yavrusunun kokusunu alan bir hayvan gibi ondan ayrılamadı. Evet, Ebru’yu kaçırana minnet, şükran duyuyordu. Adam ya da kadın yıllardır, her kırk günde bir gönderdiği mektuplarını hiç aksatmamış, “Sibel Hanım” diye başladığı mektuplarda -ne ilginç. Sevgili Sibel Hanım. Sanki bir dostmuş gibi- Ebru’yla ilgili her türlü bilgiyi vermiş, özlemden kavrul- sa bile yine de onun sağ ve mutlu olduğunu bilmenin mutluluğunu tattırmıştı. Şimdi de elinde yavrusunun bir tutam saçı vardı işte. Ebru artık dokuz yaşındaydı. Genç kızlığa adım atan, harikulade güzel, tatlı, gamzeli gülücükleriyle parıldayan kumral bir çocuktu. Evi geçindirme sorumluluğu mu, günlerini dışarda birçok kişiyle birlikte geçirmek ve mücadele etmek zorunda olması mı, nedendir bilinmez ama, aradan geçen yıllar kocasını daha olumlu yönde etkilemişti. Onun en büyük tutkusu oğlu Hakan ve Sibel’in ruh sağlığıydı. Ne var ki kadın atlatamamıştı. Zaman zaman migren ağrılarıyla ağlama krizleri birlikte geliyor, sanki o eve rastlantıyla gelmiş bir ruh gibi, insanların arasından çekilip gidiyor, kendi acılı dünyasına sığınıyordu. Bu krizler sık sık geliyordu ama iki kez çok ağır olduğu için psikiyatri kliniğine yatırdılar. Sibel bu yıllar içinde çöktü gitti. Kocasının bir başka çocuk -belki de bir kız- yapmaları önerisine şiddetle karşı koydu, istemedi. Hakan, böyle tuhaf bir atmosferde büyümesine rağmen son derece akıllı, sağduyulu bir çocuk oldu. Okulda başarılıydı, diğer arkadaşları gibi o da bir bilgisayar kurduydu, ne var ki onun bilgisayar karşısında geçen vakitleri sadece eğlenceye ya da haberleşmeye değil, bir amaca yönelikti. İyi bir araştırmacı olarak tahminine göre, bu devirdeki her öğrenci gibi Ebru’nun da Facebook, Twitter, Instagram gibi sosyal medya ağlarında bir izi bulunmalıydı. Bir yerden çıkardı nasıl olsa. Annesine yardım edebilmenin tek yolu buydu. Böylece kızıl saçlı, burnunun üstü çillerle dolu sevimli oğlan, aylarca bu işin peşine düştü. Her gün okuldan geldiğinde bir iki saat araştırma yapıyordu. Uzun süre bir şey bulamadı; sonra sosyal medyada değil ama bambaşka bir yerde, onu heyecanlandıran bir buluş yaptı. Okul yıllıklarını tarıyordu. Törenlerde çekilmiş toplu resimler, öğrencilerin kişisel sayfaları, okul gezilerinin anıları gibi hiçbir ayrıntıyı gözden kaçırmadan hem de. Hakan'ı heyecanlandıran resim de Milli Park’a yapılan bir okul gezisiydi. Okulun sayfasında resmi olarak yayınlanmıştı. Resimlerde kızlı erkekli öğrenciler, iki hanım öğretmenle çeşitli hatıra pozları vermişler, bazen de haberleri olmadan gezerken yansımışlardı fotoğrafa. Ebru, kimi daha yakın, kimi uzak olmak üzere en az altı fotoğrafta net olarak görülüyordu. Salondaki duvarda resimleri asılı olan kızdı bu; Ebru’ydu. Hiçbir kuşkusu yoktu bundan. Okulu, sınıfı, numarası belliydi. Hakan odaya girip de “Anne, Ebru’nun nerede olduğunu biliyorum” dediğinde, Sibel annesiyle telefonda konuşuyordu. O anda almacı elinden düşürdü. Ertesi gün polise gittiler, polis soruşturma başlattı, okulda inceleme yaptı. Çeşitli yaşlarda yedi Ebru vardı öğrenciler arasın da ama o resimde görülen kızın adı Ebru değil, Esra’ydı. Sekizinci sınıf öğrencisiydi; İzmir merkezli, su arıtma araçları imal eden bir şirketin satış temsilciliğini yapan Fatih Demir adlı birinin kızıydı. Doğum tarihi Ebru’nunkiyle aynı yıl, yalnız bir ay farklıydı. Teknik incelemeye göre Sibel’e yıllardır resimleri gönderilen kızla aynı kişiydi. Polis, Fatih Demir’in evine gitti. Adam durumu inkâr ediyor, Esra’nın kendi öz kızı olduğunu, karısının Esra’yı doğururken vefat ettiğini tekrarlayıp duruyor, işin garibi hastane ve nüfus kayıtları da onu doğruluyordu. Düzgün bir adama benziyordu, kriminal olaylara karışacak bir tipi yoktu. Esra da ifadesinde babasını çok sevdiğini tekrarlayıp durmuştu. Adam bir daha evlenmemişti, Esra tek kızıydı. Olaylar yüzünden aklını kaçırma noktalarına gelen Sibel Hanım, Ebru’yu görmek için izin almış, onunla konuşarak çocukluk anılarını canlandırmaya çalışmış, oyuncaklarını, bebeklerini göstermişti. Üç yaşında bir çocuğun zihninde kalan bazı anılara ulaşmaya çalışıyordu. Ne var ki başaramamıştı. Kız babasını çok sevdiğini tekrar edip duruyordu. Sonunda aile, Ebru’yu geri alabilmek için dava açtı; ellerindeki bütün delilleri teslim ettiler, hazırlık tahkikatı yapıldı ve deliller kuvvetli görülerek açılan dava Atıf Bey’in başkanlığındaki mahkemenin önüne geldi. Duruşmalar boyunca Fatih Demir garip bir biçimde sessiz kaldı, hiçbir soruya cevap vermek istemediğini belirtti, bu da üzerindeki şüpheyi kuvvetlendiren en önemli etken oldu. Sadece mahkeme heyetine yalvarıyor, bu işin üstüne daha fazla gitmemeleri gibi akıldışı bir istekte bulunuyordu. Sibel Hanım ise duruşmalar boyunca gözünü adama dikiyor, sanki onu bakışlarıyla çarmıha germek istiyordu. Mahkeme heyeti, Fatih Demir’in hiçbir şey söylememesini ve aleyhindeki delilleri göz önüne alarak kızın, kaçırılmış Ebru olduğundan neredeyse emindi artık ama karar aşamasından önce Atıf Bey, davaya müdahil olanların DNA örneklerinin tespiti için adli tıbba yazı yazılmasına karar vererek duruşmayı erteleyince, baştan beri sessiz kalmış olan Fatih Demir “Ne olur, bunu yapmayın” diyerek hâkime yalvarmaya başladı. “Ne olur bunu yapmayın, felaket olur” diye tekrar edip duruyordu. Bu durum adamın suçunu itiraf etmesi gibi bir şeydi. Karar duruşmasında herkes mahkeme salonunda hazırdı. Sibel Hanım kızını o gün alacağından emindi. Atıf Bey duruşmayı açtı ve adli tıptan gelen raporun, herkesi hayrete düşüren sonucu açıklandı: Esra Demir, Fatih Demirin öz kızıydı; Ebru değildi. DNA’sının da Sibel Hanım ve eşiyle hiçbir benzerliği yoktu. Mahkemede bir uğultu yükseldi. Heyetin de kafası karışmıştı. Oysa herkes sonuçtan o kadar emindi ki. O sırada Fatih Demir konuşmak istediğini belirtti. Mahkeme heyetine gerçeği anlatacağını söyledi, çünkü rapordan sonra artık gizleyecek bir şey kalmamıştı. Atıf Bey hem mahkeme reisi hem de bir insan olarak durumu çok merak etiği için Fatih Bey’i sorguya aldı. “Yıllardır Sibel Hanım’a giden bu mektupları sen mi yazdın?” diye sordu Fatih Demirce. O da, “Evet efendim” dedi. Hâkim, “O mektuplarda Esra'nın Ebru olduğunu sen mi belirttin?” diye sordu. “Evet efendim” dedi sanık. “Sibel Yolaçan’a, kızı Ebru’yu kaçırdığını sen mi iddia ettin?” diye sordu hâkim. “Evet efendim” dedi sanık. “Peki, Ebru’nun kaçırılma olayına karıştın mı?” diye sordu hâkim. “Hayır efendim” dedi sanık. “Ebru’yu tanır mısın?” diye sordu hâkim. “Hayır efendim” dedi sanık. “Esra Demir senin öz kızın mı?” diye sordu hâkim. “Evet efendim” dedi sanık. “Ebru’yu kaçırmadığın halde kaçırmış gibi gösterdin, ailesinde bu kanıyı uyandıracak mektuplar yazdın öyle mi?” diye sordu hâkim. “Evet efendim” diye cevap verdi sanık. “Bu davranışının sebebi neydi?” diye sordu hâkim ve sanık anlattı: “Sayın hâkim bey ve mahkeme heyeti, mahkemenin başından beri işlerin bu noktaya gelmemesi ve önüne geçilemeyecek felaketler olmaması için çok uğraştım ama artık saklanacak tarafı kalmaması üzerine bildiğim her şeyi anlatıyorum size. Yıllar önce eşimi bir kız çocuğu doğururken kaybettim, kızımı, annemin de yardımıyla büyüttüm. Esram üç yaşına geldiğinde televizyonda aynı yaşta Ebru adlı bir çocuğun kaçırıldığını duydum. Annesi, yani bu hanım, Sibel Hanım dayanılmayacak kadar çok acı çekiyor, çocuğunu kaçıranlara yalvarıyordu. Basından bu olayı izlemeye devam ettim. Kaçırılan çocuk, Esrama benziyordu. İkisi de kumraldı, burunları kalkıktı. Küçük Ebru’yla ilgili hiçbir talep gelmemiş, kaçıranlar aileyle irtibat kurmamıştı. Bu durum açık olarak -ne yazık ki- küçük Ebru’nun belki tecavüze uğrayarak, belki de başka nedenlerle öldürüldüğünü gösteriyordu. Annesi babası umut kesmiyorlardı ama bana göre durum çok açıktı. Buna rağmen bir yıl bekledim. Aradan geçen zaman ne yazık ki tahminimi haklı çıkarıyordu; polis de aynı görüşteydi zaten. Kadıncağızın acısı beni çok etkiledi. Ekranda döktüğü gözyaşları, nasıl bir cehennem azabı çektiğini gösteriyordu. Bunun üzerine onun acısını hafifletecek, onu bir yalanla dahi olsa teselli edecek bir yönteme başvurdum. Aynı yaşta olan kendi Esramı Ebru gibi göstererek onu cehennem azabından kurtardım. Ona mektuplar, resimler gönderdim. Eğer bu dava olmasaydı, sevgili kızının yaşadığını, mutlu olduğunu sanarak deva bulacaktı. Ama şimdi ne olacak bilmiyorum efendim. Hepimizin dünyası yıkıldı.” Adam susup yerine oturduktan sonra bir sessizlik oldu, kimse ne diyeceğini bilemiyordu. Bu şaşkınlık içinde, yüzü bembeyaz kesilmiş Sibel Hanım’m ayağa kalktığını gördüler. Sibel birkaç adım atıp Fatih Bey’in önüne geldi, adam da ayağa kalktı; olayın iki kahramanı bir süre öyle kaldılar. Sonra Sibel Hanım adama “Yalancı!” diye bağırdı, çantasından çıkardığı tabancadaki altı kurşunu onun üstüne boşalttı. Fatih Demir hastaneye yetiştirilemeden öldü, Sibel cezaevine gönderildi. Duruşmalar boyunca öldürme sebebi olarak hep aynı şeyi tekrarlayıp durdu: “Yalan söylüyordu, öldürdüm, çünkü yalan söylüyordu, ölmeyi hak etti, çünkü yalan söylüyordu.