• "Dinle ney'den ki hikâye etmede,
    Hep ayrılıktan şikâyet etmede"
  • ….. kısa da olsa İbn Arabî ile Mevlânâ arasındaki etkileşimden de bahsetmek ……..
    …… bu iki sûfinin birbirleri ile yüzyüze görüştüklerine dâir kaynaklarda bir kayda rastlanmamaktadır. Bunun bir sebebinin iki sûfi atasındaki yaş farkı olduğunu söyleyebiliriz. Bunun yanında, kaynaklar ikisinin Konya'da ve Şam'da karşılaşmış olmaları hususunda hemfikirdirler.52

    Bu konudaki en sert tepkiyi Ahmed Ateş göstermiştir. yazdığı maddede, İbn Arabî'nin te'sirlerini anlatırken "İbn Arabî'nin fikirlerine, ancak Mevlânâ'nın fikirleri karşı koyabilirdi" dedikten sonra şöyle devam eder: "Fakat Mesnevî’nin iki büyük şârihi İsmâi1-i Ankaravî ve Sarı Abdullah Efendi bütün Mesneviyi, ilk harfinden başlayarak, sonuna kadar, arada bir irtibat olup-olmadığına bakmaksızın, İbn Arabî'nin vahdet-i vücûd nazariyesine göre şerh ettiler. Bu sûretle Mevlânâ'nın fikirleri tamâmen bozulmuş ve ortadan kaldırılmıştır.53

    Mehmet Aydın, her iki müellifte aşk kavramını karşılaştırdığı makâlesinde, iki müellifin aşk anlayışında fark olduğunu ve bunun taban farkından kaynaklandığını söyler. O, Mevlânâ'nın mistik dünyâsının İbn Arabî'nin monist felsefesinden ayrıldığı kanâatindedir. Bu noktada Afifî ile aynı düşünceyi paylaşarak. ‘İbn Arabî'deki metafizik sistem, Mevlânâ'nın estetik tasavvuf felsefesinde görülmez’ der. İbn Arabî aşka mistik bir filozof edâsıyla yaklaşır. Oysa Mevlânâ'nın gönül dünyâsı zengin, coşkulu, çağlayan bir rûhun sâhibidir. Mevlânâ'da sezgi, İbni Arabî'de tefekkür hâkimdir.54

    İbn Arabî ile Mevlânâ'nın fikirlerinin ayrılığı noktasında kanâât sâhibi olanlardan bir diğeri isşe, Eva de Vitray Meyerovitch’dir. Meyerovitch, Mevlânâ'nın düşünceşinde Batı felsefesinin izlerini aradığı çalışmasında, Mevlânâ'nın Mesnevi'si ve Fihi mâ fîh’i ile 'İbn Arabî’nin el-Fütûhâtü'l-Mekkiyye ve Fusûsu'l-hikem'i mukâyese edilirse, İbn Arabî ile Mevlânâ'nın iki ayrı düşünce iklimine sâhip olduklarının ortaya çıkacağını söyler. Bunun yanında, bu iki farklı dünyâ görüşünün zirvede kavuştuklarını belirtir ve İbn Arabî'nin Mevlânâ üzerinde direkt te’sirinin olduğunu zımmen kabul eden Nicholson'la hemfikir olmadığını vurgular.55

    Yukarıda fikirlerini zikrettiğimiz ve İbn Arabî ile Mevlânâ'nın fikyapısında ayrılık gören bu kişilerin ortak yanları, hepsinin de tasavvuf alanının dışından kimseler olmasıdır. Teferruâta girmeden belirtelim ki, yukarıdaki fikirler dahi tasavvufî düşünceyi anlamada bu alan ile hemdem olmanın zarûretini ve dışarıdan bakmanın ne gibi sakıncalar doğuracağını bir kez daha ortaya koymaktadır. Zîrâ iki sûfînin fikriyâtının aynı olduğu; aralarında temelde, esasta fark olmadığı noktasında sûfiye arasında görüş birliği vardır. Öyle ki, bazıları Mevlânâ'nın Mesnevî'sini el-Fütûhâtü'l-Mekkiyye'nin Farsça versiyonu olarak değerlendirirler.56

    İsmâil-i Ankaravî ve Sarı Abdullah Efendi'nin Mesnevîyi vahdet-i vücûd eksenli şerh etmelerinin sebebi de budur.57

    İsmâil-i Ankaravî Mesnevî'yi İbn Arabî'nin görüşleri ile şerh ettiği gibi, Fusûsu'l-hikem'i de Mevlânâ'dan örnekler alarak şerh etmiştir. Hindistanlı mutasavvıf Abdül’alâ Bahru'l-Ulûm (v. 1810) da Mesnevî'yi İbn Arabî'nin görüşlerinden yararlanarak şerh edenler arasında mühim bir yere sâhiptir. Aynı metodu tâkip eden ve ismıni zikretmeden geçemeyeceğimiz bir başka sûfi ise, son devir Osmanlı sûfilerinden Ahmed Avni Konuk'tur. O da, Ankaravî gibi, Mesnevîyi Fusûsu'l-hikem ve el-Fütûhâtü'l-Mekkiyye'den aldığı metinlerle açıkladığı gibiş Fusûsu'l-hikemi de Mesnevî ve Divânı Kebirden seçtiği şiirlerle şerh etmiştir”58

    Burada, son olarak bir noktaya daha temas etmek istiyoruz Gazzâlî’nin, tasavvufu İslâmî ilimlerin zirvesine yerleştirmesiyle birlikte bütün düşünce akımlarının tasavvuf içinde ve büyük mutasavvıfların şahsiyetinde terkîbe ulaştığını söylemek mümkündür. Bilhassa Osmanl münevveri bu terkîbi Fusûsu'l-hikem ve Mesnevide bulmuş ve bunların şerhlerinde ifâde etmiştir."59 Ayrıca, Fusûsu'l-hikemi günümüz Türkçesine kazandıran M. Nuri Gençosman'ın ifâdesiyle de "Mesnevîde daha açık ifâdesini bulan sûfiyye irfânından zevk ve nasip almadan" Fusûsu'l-hikem'i anlamak ve anlatmak beyhudedir.60

    Kısaca, Fusûsu'l-hikem ve Mesnevî Osmanlı kültürünün en önemli temel taşlarını teşkil etrniş ve bu kültür Fusûsu'l-hikem ve Mesnevî üzerine ya da başka bir ifâde ile iki güzîde mütefekkir sûfinin fikirleri üzerine binâ edilmiş ve bizlere aktarılmıştır.





    --------------------------------------------------
    52. Bkz. Konuk, Fususu’l Hikem Şerhi, IV/351; Meyerovitch, a.g.e., s.35. Hatta, Mevlânanın ailesi Belh'ten göçerken Şam'a uğramaları sırasında Sultanu’l-Ulema’nın (Mevlana’nın babası) arkasında yürüyen Mevlanayı gören İbn Arabinin ‘Sübhanallah!, bir okyanus bir denizin arkasında gidiyor’ dediği rivayet edilir. (Bkz. Hidayetoğlu, a.g.e., s.15.)

    53. Ateş, a.g.e., s. VIII/554.

    54. Mehmet Aydın, Hz. Mevlânâ'’da Ve Muhyiddin-i Arabî’de Aşk Kavramı’ 3. Milli Mevlana Kongresi Tebliğleri, Konya-1989, s.159-160.

    55. Meyerovitch, a,g.e., s. 35-36.
    Abdülbâkî Gölpınarlı'nın İbn Arabî hakkındaki düşünceleri ve onu Mevlânâ ile kıyaslaması tamâmiyle hamâsî ve kendisine hiç de yakışmayan tarzdadır. (Bkz Gölpınarlı, 'Mevlânâ Celâleddîn, s. 232-234.)

    56. Kılıç, el-Fütûhâtü'l-Mekkiyye, XIII/253.

    57. İsmâil-i Ankaravî'ye hayranlığını gizlemeyen Yahyâ Kemâl de Mevlânâ'nın önemli bir vahdet-i vücûd temsilcisi olduğu kanâatindedir. (Bkz. Demirci, a.g.e., ş; 51.)
    Aslında, "Mesnevîyi yirmi defa okudum; hepsinde de ayrı duygular yaşadım" diyen Mesnevî hâyrânı A. Schimmel'in ifâdesiyle, Mesnevi’de sadece vahdet-i vücûdu değil, XIV. asrın ortasına kadar, İslâm tasavvufunda zuhûr eden bütün akımların yansımasını. bulmak mümkündür. (Can, a.g.e.,s s. 339, A. Schimmel'in Mevlânâ ve Yaşamak Sevinci, Konya-1978, s.74'den naklen)

    58. Bkz. Can, a.g.e.,s s. 338-340,377.

    59. Mustafa Tahralı-Selçuk Eraydın, Fususu’l Hikem Tercüme ve Şerhi (Takdim), İstanbul-1987, I/VII.

    60. M. Nuri Gençosman, Fususu’l Hikem (Tercümenin Önsözü), İstanbul-1981, beşinci baskı, s.XIV.
  • MESNEVÎ

    Mevlânâ'nın Mesnevî'si "mesnevî”34 tarzıyla yazıldığı için bu adla anılmaktadır. Mevlânâ, Mesnevî'sinde eserini "Mesnevî" / "Hüsâmî-nâme" / "Saykalü’l-ervâh” (Ruhların Aynası) gibi sıfatlarla anmasına rağmen, ona özel bir isim vermemiştir. Buna rağmen Mesnevî-yi Ma’nevî eserin tam ismi olarak kabul edilir; Mesnevî-yi Şerîf ismiyle de bilinir.

    Mesnevî, Mevlânâ'nın en yakın mürid ve dostlarından Çelebi Hüsâmeddîn'in ricâsı üzerine yazılmaya başlanmıştır, Rivâyete göre, Çelebi Hüsâmeddîn bir gün Mevlânâ'ya, âşıkların (müridlerin) Hakîm Senâîinin, Ferîdüddîn-i Attâr'ın kitaplarını okuduklarını, gönlünün buna râzı olmadığını; onlar için tarîkati ve tasavvufu anlatan bir eser yazma zamânının geldiğini arz etti. Esâsen aynı şeyler Mevlânâ'nın da aklından geçen düşüncelerdi. Mevlânâ sarığının arasından Mesnevî’nin ilk on sekiz beyitinin yazılı olduğu bir kâğıt parçası çıkardı ve Hüsameddîn Çelebi'ye uzattı. Mevlânâ râzı olmuştu, fakat bir şartı vardı: O söyleyecek, Hüsameddîn Çelebi yazacaktı. H. Çelebi bunu canla başla kabul etti ve hemen işe koyuldular.35 Gece gündüz demeden, Mevlânâ söylüyor, Hüsâmeddîn Çelebi yazıyordu. Böylece birinci cilt tamandandı (660/1262).36

    Mesnevi’nin ikinci cildine hemen başlanmadı. Çünkü bu esnâda Çelebi Hüsâmeddîn'in hanımı vefat etmişti. İkinci cilde, iki yıl aradan sonra, 662/1264 yılında başlandı ve fâsıla verilmeksizin, 666/1268 yılına gelindiğinde Mesnevî'nin VI. ve son cildi 37 tamamlanmıştı. 38 Yazılan yerler Mevlânâ'ya arz ediliyor, gerekli düzeltmeler yapılarak metinlere son şekli veriliyordu.

    Mesnevî, hikâyelerden oluşmaktadır. Mevlânâ, tasavvufî düşüncesini ve tarîkat anlayışını bu kısa, bazan da uzun hikâyeler yoluyla aktarmaktadır ki, bilhassa kısa hikâyecilik modern edebiyatta bile çok tutulan39 bir edebî yazım türüdür. Bu tür eserler İslâmî kültürün bir parçası mâhiyetindedir.

    Hakîm Senâî'nin (v. 525/1131) Hadîkatü’l-Hakîkat'i,
    Ferîdüddîn-i Attâr'ın (v. 627/1230) Mantıku’t-Tayr'ı,
    Şeyh Sâdî-i Şirâzî'nin (v. 691/1292) Bostan ve Gülistan'ı ve İlâhî-Nâme'si40

    gibi eserler Mevlânâ'nın Mesnevî'si ile aynı türdendir. Ancak, Abdülbâkî Gölpınarlı Mesnevî'nin diğerlerinde olmayan üç özelliği hâiz duğunu belirtir.
    1-Mesnevî'de beyitler arasında konu bütünlüğü vardır. Beyitler rastgele söylenmiş ve o anda kaleme alınmış şairâne ilhamlar değildir. Dolayısıyla, Mesnevî beyitleri belli bir maksat için söylenmiştir.
    2-Mesnevî'de diğerlerinin tersine, şiir vezne değil, aksine, vezin şiire uymak zorundadır.
    3-Dil tamâmiyle halk dilidir 41

    Mesnevî'de hikâyelerin düzenli olarak nakledildiği gözlenmez. Bir hikâyeye başlanır, araya başka bir hikâye girebilir; önceki hikâyeye geçilir... sonunda o hikâye arada başka hikâyeler veya anlatımlar girmiş olduğu halde tamamlanır.42 Hikâyelerin bir dış yüzü, bir de orada verilmek istenen mesaj vardır ki, Mevlânâ'nın Mesnevî'den maksadı da hikâyelerin bu iç yüzleridir. Bir başka ifâde ile onun hikâyede kullandığı unsurlar, vermek istediği mesaj için birer semboldür. 43 Aslında Mevlânâ herkesin bildiği konuları, belki de herkesin bildiği hikâyelerle dile getirir, fakat asıl önemli olan Mevlânâ'nın hikâye içinde yakaladığı ve vermek istediği mesaj ile o hikâyeleri edebî ve ebedî kılan yorumlarıdır. Şu da var ki, Mesnevî sadece didaktik (öğretici) bir eser değildir. Orada dînî, ahlâkî ve tasavvufî fikirler ve tarîkat usûl, âdâb ve erkânı; insanı kimi zaman heyecanlandıran, coş turan, ilâhî muhabbetin doruklarına ulaştıran, kimi zaman da duygulandıran, ağlatan, vuslat ateşiyle kavuran formlarda sunulur. Mesnevî'nin her türlü kültür birikimini yansıtması dolayısıyla, istisnâsız herkes onda kendinden çok şey bulduğunu derinden hisseder. Mesnevî, spiritüel (rûhânî) bir kitap, beşerî ve ilâhî bir komedi (komedya?), İslâm tasavvuf şiirinin doruğudur. Bu öyle bir eserdir ki, beşerî varlığın kökeni, düşünce ve hayâtı üzerinde yapılacak olan genel bir inceleme için gerekli unsur onda eksik değildir. 44 Onu okuyanlar veyâ dinleyenlerden her biri, kendi kabiliyet ve nasîbine göre ondaki derin mânâlı hikmetlerden, nüktelerden rûhânî zevkler, ledünnî işâretler alacaklardır.45

    Mesnevî altı ciltten ve 25.600 civârında beyitten oluşur. Mehmet Zeren'in tesbîtine göre toplam âyet ve hadîs yorumları hâriç, 264 hikâye, kıssa, olay... anlatılmaktadır.

    Mesnevî Şark-İslâm Edebiyâtı'nda çok üstün ve eşsiz bir yere sâhiptir. Şark kültürünü şiir hâlinde sunan muazzam bir kültür hazînesi ve kaynağıdır. 47 Kendisinden sonra "Mevlevî Edebiyâtı” adıyla anılan bir edebiyat türünün doğmasında büyük pay sâhibidir.48 Anadolu'da yazılan en eski Türk eserlerinde, Mesnevî'nin te'siri çok büyük ölçüde göze çarpar.49

    Umûmiyetle muhtevâsı ve mesajları ile herkesin beğeni ve takdîrini cezbetmesi sebebiyle, Mesnevî'yi okumak ve okutmak bilhassa Osmanlı kültürünün ayrılmaz bir parçası olmuş, Dârü'l-Fûsûslarda Fusûsu'l-hikem okutulduğu gibi, Dârü'l-Mesnevîlerde ve Mesnevî-hânelerde de kültürün yüksek seviyeden bir parçası hâline gelen Mesnevî kırâati "Mesnevî-hân” pâyesini taşıyanlar tarafından nesilden nesile aktarılmıştır. Eskiden vâizlerin anlattıkları konuda âyet ve hadîs zikrettikten sonra mutlakâ Mesnevî'den de bir beyit zikretmesinin gelenek hâlini aldığı ve cemâatin vâizden bunu beklediği söylenir. Mesnevî, Osmanlı kültürüne öylesine nüfûz etmişti ki, Osmanlı'nın son, Türkiye'nin ilk dönem kuşağından olan ünlü şâir Yahyâ Kemâl, önceki nesillerin medeniyetinin, hayat tarzının ne olduğu kendisine duğunda, bu soruya Mesnevî’nin kültürümüz içerisindeki önemini yerini veciz bir şekilde dile getiren şu cümlesiyle cevap verir:

    "—Medeniyetimiz, pilav ve Mesnevî medeniyeti idi."

    Ecdâd, pilav yiyerek maddî cihâd için güç toplarken, tasavvufta buyük cihad diye tarif edilen nefsle mücâhede için ise gıdâsını Mesnevi'den alıyordu.50

    Sözlerimizi bir Mesnevî nüshasının dış kabına yazılan şu ifâdeler le bitirmek istiyoruz:

    Ben, Mesnevîyi ezberlemek için söylemedim; bilakis, bir mânâ merdiveni olarak, Hak âşıklarını göklerin tepesine çıkarmak için söyledim. Mesnevî hakîkat mi'râcımn merdivenidir.51

    Onunla gönül âleminin doruklarında seyran edilir. Gönül arzularına onunla nâil olunur.


    ¬------------------------------------------------------------------------

    34. Edebî bir nazım türü olarak mesnevî, her beyiti birbiri ile kafiyeli manzûmelere denir. Mesnevîde iki mısra aynı kafiyededir; vezin bakımından beyitler arasında birlik vardır, fakat beyitler arasında kafiye açısından birlik şart değildir. Yani, gazel gibi, kasîde gibi her beyitin sonunda revî ile biten kafiye bulundurmak mecbûriyeti yoktur. Bunun için nazım şekillerinin en kolay "tanzim edilenidir, (Fazla bilgi için bkz, Tâhirü'1-Mevlevi, Edebiyat Lügati haz.; Kemal Edip Kürkçüoğlu, İstanbul-1999, s; 99.)

    35. Mesnevînin ilk cildinin yazılmaya başlandığı tarih kesin olarak bilinmemekle beraber, bunun 659/1260 yılı olduğu tahmin edilmektedir. (Bkz. Fürûzânfer, Mevlânâ Celaleddîn s.147, 212.)


    36. Gölpınarlı birinci cildin 656/1258'den önce bittiği kanâatindedir. (Bkz. Gölpınarlı, Mevlânâ Celâleddîn, s. 121.)

    37. Burada Mesnevînin "YEDİNCİ CİLDİ" mes'elesinden de bir nebze bahsetmek istiyoruz. Kahir-i ekseriyetle Mesnevî 6 cilt olarak kabul edildiği halde, Mesnevî'ye yaptığı şerhin kıymeti dolayısıyla "Hazret-i Şârih” ünvânıyla anılan İsmâîl-i Ankaravî (Rusûhî Dede) Mesnevînin VII. cildi adıyla bir cild bulmuş (1035/1625) ve onu şerhetmiştir. Ancak, onun bulduğu ve şerh ettiği bu VII. cild, aralarında A. Avni Konuk (bkz. Konuk, A. Avni, Mesnevî Şerhi, Mevlânâ Müzesi Ktp., nr.: 7668, VI. cild, 28. Defter, s. 5) ve B. Fürûzânfer'in de yer aldığ (bkz. Fürûzânfer, Mevlânâ Celâleddîn, s. 214-217) Mesnevî ve Mevlânâ uzmanları tarafından şiddetle reddedilmiş ve bu cildin Mevlânâ'nın bir eseri ve Mesnevînin bir devamı olamayacağı çeşitli yönlerden delillendirilmeye çalışılmıştır. (Bu konudaki tartışmalar ve fikirler için bkz. Yetik, Erhan, İsmâîli Ankaravî, Hayatı Eserleri ve Tasavvufi Görüşleri, İstanbul-1992, s. 68-75.)

    38. Fürûzânfer bu bilgiyi Sahîh Ahmed Dede'ye istinâden verir. (Bkz. Fürûzânfer, Mevlânâ Celâleddîn, s. 212.) Ancak, bu tarih üzerinde de şüpheler vardır. Zîrâ, Mesnevî tamamlandıktan sonra Mevlânâ'nın yorulduğu ve daha sonra da hastalanıp vefat ettiği rivâyet edilir ve bu tarih ile Mevlânâ'nın vefat târihi arasında 5 yıl gibi uzun bir süre vardır. Bu da Mesnevînin mezkûr tarihte bittiği konusundaki şüpheleri artırmaktadır.

    39. Ayan, Gönül, "Mesnevî ve Kısa Hikâyecilik” 5. Millî Mevlânâ Kongresi Tebliğleri, Konya-1992 s, 57.

    40. Bu tercümenin önsözünde Abdülbâkî Gölpınarlı, Attâr’ın hikâye tarzı ile Mevlânâ'nın ki arasında bir kıyaslamada da bulunur. (Bkz. Gölpınarlı, Abdülbâkî, İlâhî-Nâme (Önsöz), İstanbul-1985, s. XI vd.)

    41. Gölpınarlı, Abdülbâkî, Mevlânâ'dan sonra Mevlevilik, İstanbul-1953, s.441-442.

    42. Mehmet Zeren Mesnevî’nin her ci1dinde geçen hikâyeleri biraraya getirmiş ve yınlamıştır. (Bkz. Zeren, Mehmet, (hazırlayan), Mesnevi'de Geçen Bütün Hikayeler , İstanbul-1998

    43. Mevlânâ üzerindeki araştırmaları ile ünlü Nicholson'a göre Mevlânâ'nın bu sembolizminin ilk örneklerine ünlü İranlı sûfî Ebû Saîd-i Ebu'l-Hay’da rastlanmaktadır, (Bkz. ocak, A Yaşar, Osmanlı İmparatorluğu'nda Marjinal Sûfilik: Kalenderîler, Ankara-1992, s. 22.)

    44. Meyerovitch, a.g.e., s. 11.

    45. Şefik Can, a.g.e., s. 376.

    46. Mehmet Zeren, a.g.e., s. 5-12.

    47. Gölpınarlı, Mevlânâ Celâleddîn, s. 269,

    48. Mevlevî Edebiyâtı hk. bkz, Gölpınarlı, Mevlânâ'dan Sonra Mevlevilik, s. 441-454,

    49. Köprülü, a.g.e., s. 229.


    50. Bkz. Demirci a.g.e., s.30


    51. Şefik Can a.g.e., s.379
  • Yalnız değilsin âlemde .
    Bu dar dünyadan ebediyet çıkaracaksın.
    Bu 'aşağı yer'den başını uzatıp sonsuzluğun ufkuna doğacaksın..

    S.Demirci
  • Hz. Cabir (ra)’den; Rasûlullah (sav) gece Secde ve Mülk surelerini okumadan yatmazdı. (Tirmizi)
  • Evliliğin ilk yıllarında her iki taraf da kisisel olarak yol ayrımındadır. Zaten yol ayrımında olan erkek ve kadının bir araya gelmesi, yol ayrımlarının sayısını artırır ve yol ayrımındaki gerilimleri yükseltir.
    Yol ayrımlarının ilki "ben"den "biz"e geçiste yasanır.