• « Demokrasi, geri kalmış ülkelerde, halkların kendi çıkarlarının bilincine varmalarını sağlayan en güvenli yoldur » Server Tanilli.

    Dünya üzerinde, pratikte ve teoride iki tip demokrasi vardır: Batılı ve Marksist demokrasiler. Pratikte batılı demokrasi için söylenecek çok şey var, özetle: « Parlemento düzeni, çok partililik ve seçim » olmazsa olmazdır ; değişmez olan, « çoğulculuk » tur elbette. Teoride Marksist demokrasideyse: Tabiatı gereği düşünceler özgürce örgütlenebilmelidirler; geçici nitelikteki « gösteri ve yürüyüşler » den « dernekleşme » ye ve « partileşme » ye hatta « ademi merkeziyetçiliğe (yerel yönetimcilik) » dek uzanır bu yapı.

    Tarih boyunca « Burjuvazi », artı-değer yoluyla işçi-emekçi sınıfını sömürmüştür. Bu bağlamda, batı demokrasisi, gerek özgürlük, gerekse siyasal iktidarı örgütlendirme teknikleriyle, aslında kendi çıkarlarını savunma amacını taşımıştır. Bu tip demokrasilerde gerçek özgürlük olmadığı gibi; özgürlük kavramı yalnızca burjuva sınıfındakiler içindir. Aslında bakış açınızı değiştirdiğinizde, bu rejimin diktatörlük-totaliterizm-otokrasi hatta faşizm olduğunu anlarsınız. Şöyle de diyebiliriz: Batılı Demokrasi = Faşizm = Şoven Milliyetçilik! Tüm bu bağlamın altında yatan kötülük; DEMOKRASİ DÜŞMANI EMPERYALİZMDİR.

    Ekonomik yönden bağımsızlık, teknoloji üreten-satan, sanayileşmiş bir ülke için « demokrasi » şarttır. Faşizmde öğreti: Eylemin ardından gelir; amacı da, yapılıp biteni açıklamak ve haklı göstermektir. Faşistlerin, sosyalist devrim ve liberal demokrasi korkuları yüzünden, ülkemizde Cumhuriyet kurulduğu günden bu yana « Komünizmle Mücadele ve Kürt Düşmanlığı » her daim ileri demokrasinin yerleşmesinde, engel oluşturmuştur.

    Son 200 yıldır; Türkler, Kürtler, Anadolu’da yaşayan herkes, bir aydınlanma hareketinin içindedir. Bu hareket, zaman zaman gerici devrimlerle askıya alınsa da (27 Mayıs 1960 [kısmen], 12 Mart 1971, 24 Ocak 1980, 12 Eylül 1980), hızını kesse de, aydınlanma süreci yoluna devam etmeyi bilmiştir.

    SORUN NEDİR?

    1960’lardan beri -kapitalizmle de flört eden (OYAK mesela)- « Ordumuz » un, rejim üzerindeki vesayet sorunu, özellikle bugünlerde çok tartışılmaktadır. Süreç içerisinde, doğrusu da budur, askeri otorite siyasi iktidara bağımlı hale getirilmeye çalışılmıştır. Sıkıntıların nedeniyse, askeri eğitimde subaylara her şeyin üstünde oldukları bilincinin aşılanması ve askerin, halka rağmen, kendisini anayasanın bile üzerinde görebilmesidir (bakınız devrim ve ihtilaller). Diğer bir sorun « işçi-emekçi topluluk » tur. 1960’larda güçlenen ve meclise girebilen TİP (Türkiye İşçi Partisi) 5-10 yıllık bir süreçte, işçilerin yönetime hakim olabilecekleri korkusuyla feshedilmiştir (12 Mart 1971 Faşist Devrimi). İşçi kesimi, devletin mütamadiyen baskısı altında kalmış ve asimile edilmeye çalışılmıştır. Diğer çok önemli bir sorun da « Kürt Sorunu » dur. Tek partili (statükocu dikta) CHP dönemleri de dahil olmak üzere; 1923’lü yıllardan günümüze dek iktidara gelen tüm sağ-muhafazakar parti yönetimleri (Ecevit’in CHP ve DSP dönemleri de dahil) kürt meselesinde iki yüzlü davranmışlardır. Bir toplum yok görülmüştür ve devletçe sindirilmişlerdir. Kürtlerin sorunları, hep uygun bir zamana ertelenmiştir, iktidarlarca. Türkler hep bütünleştirici ve birleştirici, aksine Kürtler ise; bir devlet görüşü olarak, hep bölücü addedilmiştir, hükümetlerce. Tüm yukarıdaki sorunlar, aslında, ileri demokrasinin ülkemiz sınırlarında serbestçe dolaşmasını engellemek ve tüm toplumu demir bir yumruk altında tutabilmek üzerine programlanmıştır. Halkı ve işçi sınıfını da epeyce uyutmuştur bu politikalar. Uyutmaya da devam ediyor. « Ülkenin bölünme tehlikesi var! » tiyatrosu oynanmaya devam edilmektedir, iktidar partilerince. Bu şoven milliyetçi söylemler hükümetlere, sadece, iktidarlarını sağlamlaştırma kabiliyeti vermektedir. Ülkenin doğusunda, tamamı Kürt vatandaşı olan KCK (Koma Civakên Kurdistan) üyelerinin, kolluk kuvvetlerince, tutuklanması ve yargı erkimiz tarafından yargılanması, batı illerimizde oy kullanan ulusalcı vatandaşlarımızın gözünü boyarken; ülkenin batısında, Ergenekon olayı yüzünden, hemen hiçbiri Kürt vatandaşı olmayan bilim insanı, akademisyen, gazeteci, yazar ve askerlerin tutuklanması ve yargılanması, doğu illerimizdeki potansiyel Kürt oylarını alabilmek adına yapılan tiyatrolardır.

    NASIL BİR DEMOKRASİ?

    Bir ülkenin birliği ve bütünlüğü, o ülkeyi oluşturan tüm halk topluluklarının varlık ve kimliklerinin, tüm vatandaşlar tarafından içsel kabulüyle mümkündür. Her iki tarafın mücadelesi de dağda, bayırda, topla ve tüfekle değil; aksine fabrikalarda, tarlalarda, tüm üretim alanlarında katmadeğer yaratarak; elbette ülkenin parlementosunda (TBMM) siyasi olanaklarla yapılmalıdır. Kitlelerin güvenini kazanmak anahtar kelimedir. Ülkemizde, halkımıza umut ve cesaret verecek, dinamizm katacak yeni bir sol siyasi harekete ihtiyaç vardır. Oluşacak bu yeni siyasi oluşum, kuvvetle muhtemel, ülkeyi ileri demokrasiye götürebilecektir. Bu yeni görüş: Irkçı ve Şoven milliyetçi görüşlerden uzak olmalıdır. Ayrıca, emperyalist ülkelerin ekonomik, siyasi, askeri baskılarına dirençli olmak durumundadır. Dış politikada ilkesi barışçıl ve kararlı olmalıdır. Elbette, ülkede yaşayan tüm halklara eşit mesafede durabilen ve empati kabiliyeti olan bir yapıda olması da elzemdir. Bu yeni oluşumu işçi sınıfı dahil herkes desteklerse; 500 yıllık demokrasi, 200 yıllık da aydınlanma serüvenimizde bizler kârlı çıkacağız. Bu süreç çok zordur ve yollar barikatlarla çevrilidir. Ama her kim diğeri için empati kurup, herkesle kendi eşdeğeri gibi iletişim kurarsa, bizler için aşılamayacak engel de yoktur.

    Süha DEMİREL, 17 Nisan 2011.

    ***

    Kitap Künyesi:

    Server Tanilli
    Nasıl Bir Demokrasi İstiyoruz?
    Cem Yayınevi
    7.Baskı, Kasım 1995
  • KİTABA ÇELME
    2 Mart 1995
    Fransız Televizyonu’nun ilginç bir âdeti var: Öğleden sonraki haber bültenlerini sunarken, sunucunun yanına bir yazar konuk olarak oturuyor; haberler, o yazarla söyleşilerek sunuluyor; bu arada, yazarın o sırada yayımlanmış olan kitabı da -roman, deneme, inceleme vs- seyirciye tanıtılıyor. Şu işe bakın, kitabı yaygınlaştırabilmek için, yazarları haber bültenlerine çağırıyorlar.

    O kadar mı, hayır: Sözgelişi denizcilikle ilgili bir program; (Thalassa) çeşitli röportajlar, kısa belgeseller vs. bitti mi, sıra denizcilikle ilgili kitapların, onlar tanıtılıyor. Bilimsel yayınlarda da, hâttâ açık oturum, talk show gibi programlarda da, keyfiyet bu! Neyle ilgili olursa olsun, mutlaka sonunda konuyu derinleştirebileceğimiz kitapların tanıtımına bağlanıyor. Zaten hareket noktası da bu; TV5’i yönetenlere göre, çeşitli konuları ne kadar ünlü uzmanlarla ele alsalar da, o kısa süre içinde seyirciyi doyurmayacaklarını; meselenin iyice kavranılması için, ilgili kitapların irdelenmesi gerektiğini biliyorlar. Bizde görsel media, taşra tuluat tiyatrosu düzeyinde olduğu halde, ‘kültür hizmeti’ verdiğine inanıyor ya; onlarda, hayır: Görevlerinin, kültürün kalabalıklara ‘kitaplarla’ aktarılmasında yardımcı olmaktan geçtiğine inanmışlar.

    Yâni televizyon, kitabı rakip saymıyor, onun eksiğini kapatacak, onu tamamlayacak bir ‘uzantı’, yararlı bir ‘tamamlayıcı’ sayıyor. Galiba doğrusu da bu!

    Osmanlı’nın son döneminde, Jöntürkler’in yurtdışın- dan yayımlayıp gönderdikleri kitapların, dergilerin hukuk dilindeki adı, biliyor musunuz neydi? Evrak-ı mu- zırra, yâni ‘zararlı evrak!’ Cumhuriyet yönetimi, bu geleneği devraldı, elhak o da elinden geleni bu yolda ardına koymadı; bol bol kitap yasakladı, dergi kapattı, yazar tutukladı. Hiç unutmam, çocuktum; İzmir’de Ke- meraltı’ndaki Etiman Kitabevi’ne girip, büyük bir saflıkla, Nâzım Hikmet’in kitaplarını sormuştum; kitapçı, büyümüş gözlerle sağına soluna bakıp, beni kovmaktan beter etmişti; meğerse bu kitaplar yasak, yazarıysa hapisteymiş; nereden bilebilirdim ki!
    Uzatmaya ne hacet, yaşadığımız bütün ‘ara rejim- ler’de kitap, kalaşnikof ve dinamit lokumu ile aynı tehlikeli düzeyde, beraber zikredildi; okumak üzerine yaratılan tedhiş havası öylesine boğucuydu ki, Anadolu kitapçıları korkudan işi oyuncakçılığa, kasetçiliğe ya da tuhafiyeciliğe döktüler; neticede, bir ara on binlere, yirmi binlere yükselen kitap tirajları (siz bakmayın, o palavra ‘yeni’ basımlara) iki binlere, binlere düştü; demokrasi ve hürriyet bahsinde, ağızlarını açtılar mı, mangalda kül bırakmayan partiler ve iktidarlar, hiçbir zaman keyfiyetten şikâyetçi görünmediler; durumu düzeltmek için bir şey de yapmadılar.

    Bir-iki yıldır, yayıncılığımızda bir kımıldama, kitap satışlarında bir artış hissediliyor; yazılı ve görsel media, alelusul dikkati en hafif, en sabun köpüğü ya da en torpilli kitaplara çekse de; yayınlardaki çeşitlenme, satış eğrisindeki yükseliş hem cesaret verici, hem de sağlıklı. Ama nazar değmesin mi, diyeceksiniz?..

    Değdi bile! Yönetimlerin, ekonominin hâl-i pür-me- lalini gerekçe göstererek, kâğıt ve karton fiyatlarına üst üste zam yapması yetmezmiş gibi; bu defa da kitaplardan alman KDV oranı, yüzde birden ansızın yüzde sekize yükseltildi; sizce kitabı yaygınlaştırmak için hiçbir çaba sarf etmeyen yönetimlerin, piyasa biraz kımıldayınca böyle bir tedbire gitmesi neyin işaretidir? Cumhuriyet yönetimlerinin de iddiası aksine, kitaba dergiye ev- rak-ı muzırra gözüyle baktığının mı?

    Elâlem televizyon haber bültenlerini verirken kitap ve yazar tanıtımı yapar; çoğu Avrupa ülkesi, sözgelişi Portekiz, Danimarka, İrlanda, Norveç, İngiltere, kitaptan hiç KDV almaz iken (oecd, 1991 Ocak istatistikleri); biz yazarı da kitabı da, hâttâ bütün sanatı ve kültürü de bir tek kanalın (TRT2) imkânlarıyla sınırlıyor; KDV oranım da, birden sekize yükseltiyoruz.

    Acaba neden, yoksa ‘çağdaş uygarlık seviyesi’ bu mu?
    Attila İlhan
    Sayfa 209 - İş Bankası