• EBUBEKİR RAZİ
    İslam düşünce tarihinde hekim-filozof tipinin olduğu kadar tabiatçı/natüralist felsefenin de en başarılı temsilcisi olan Ebû Bekr Muhammed b. Zekeriyyâ er-Râzî, 865 yılında Tahran yakınlarında bulunan Rey şehrinde doğdu. Batılılar onu" Rhazes " diye anarlar. Gençlik yıllarında edebiyat ve musiki ile ilgilendiği, geçimini kuyumculuk yaparak sağladığı bilinmektedir. Kuyumculuk onun kimyaya ilgi duymasına, yaptığı deneyler gözlerinin rahatsızlanmasına, bu rahatsızlık ise onun tıbba yöneltmesine yol açmıştır. Tıp ilmine yaptığı önemli katkılar ona “Arapların Galeni” unvanını kazandırmıştır. Onun tıp tarihine yaptığı önemli katkılardan biri ilk defa kimyayı tıbbın hizmetinde kullanmış olmasıdır. Deneylerini maymunlar üzerinde gerçekleştiren Râzî, hastaları n denek olarak kullanılmasına şiddetle karşı çıkmıştır. Tıp ve felsefe başta olmak üzere çağının bütün ilimlerine dair eserler veren Râzî’nin özellikle kimya ve tıp alanındaki birçok eseri Latinceye çevrilmiştir.

    Râzî doğduğu şehir olan Rey'de felsefe, matematik, doğa bilimleri ve astronomi eğitimi aldıktan sonra Bağdat ve başka İslam şehirlerinde öğrenimini tamamladı.
    Razî eczacılık, simya, müzik ve felsefe dallarında son derece önemli katkılar yapmıştır. Farklı alanlarla alakalı yaklaşık 200 kitap ve makalesi vardır. Pediyatri'nin babası olarak bilinir. Ayrıca göz bilimleri konusunda da otorite kabul edilmiştir. Alkol ve gazyağını bulan ve çiçek hastalığını kızamıktan farklı olduğunu ilk keşfeden kişidir. İngiliz oryantalist Edward Granville Brown'a göre tüm zamanların en yetkin bilim insanlarından biridir. Daha çok tıp-eczacılık alanındaki başarısıyla tanınmıştır.

    Hekimliği sırasında halk arasında ünü ve çalışkanlığı ile ön plana geçen Ebû Bekir Râzî, Rey kenti hastanesi başhekimliği görevini üstlenmiştir. Bu dönem içerisinde gerek hekimlik pratiği, gerekse tıp eğitimi üzerine çalışmaları sonucu dönemin en ünlü hastanelerinden olan Bağdat Hastanesi'ne başhekim olarak atandı ve yaşamının büyük bir bölümünü bu kentte geçirdi. Hayatının sonuna doğru Rey kendine geri dönen Razi, 930 yılında bu şehirde hayata gözlerini yumdu.

    Çalışmalarının büyük bir kısmı tıp üzerine olan Ebû Bekir Râzî'nin en ünlü eseri "El Havi (Liber Continens)"dir. Bu eser, hastalıkların teşhis ve tedavisi üzerine yazılmış döneminin en geniş medikal ansiklopedisidir. Antik Yunan ve İslam tıbbının önemli medikal bilgileri ve Ebû Bekir Râzî'nin kendi çalışmaları bu eserde derlenmiştir.

    El Razi'nin en önemli çalışması ise çiçek ve suçiçeği hastalıkları üzerine yazdığı incelemesidir. "Liber de Pestilentia" adlı eserinde her iki hastalığı da detaylı şekilde tanımlamış ve bu iki hastalığın ayırıcı tanısını yapmıştır. El Razi'nin eserleri birçok yabancı dile çevrilmiş ve 18. yüzyıla kadar birçok tıp fakültesinde okutulmuştur. 1970 yılında Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından çiçek ve suçiçeği hastalıkları üzerine olan özgün çalışmaları sebebiyle şükranla anılmıştır.

    Kişiliği ve başarıları
    Antik çağa ait birçok kitabın çevirileri yapılmıştır. Antik Çağ'da Thales'le başlayıp gelişen doğa felsefesinin İskenderiye kütüphanesinin yakılmasıyla kesintiye uğramasından sonra İslam uygarlığı içinde tekrar doğuşu Ebu Bekir el Razi ile olmuştur. Bunun yanı sıra Aristoteles ve idealizm felsefesinin takipçisi Farabi'yi ve idealizm ve doğa felsefesini birleştirmeye çalışan İbni Sina'yı önemli isimler arasında sayabiliriz. Ebu Bekir el Razi İslam içindeki önemli akımlarla çatışmaya girmiş ve İslam uygarlığı içinde Thales benzeri bir gelenek kuramamıştır. Daha sonraları Moğol istilası ve Haçlı seferleri'nin sonucu olarak bu gelişme durmuştur. Bilhassa Moğol istilası bu elde edilen gelişmelere büyük darbe vurmuştur.

    Râzî’nin varlık anlayışı

    “Bir, değişmeyen, ezelî” olan ile “çok, değişen ve sonradan” olan varlık arasındaki ilişki sorunu Râzî, beş ezelî ilke (el-kudemâû’l-hamse) adını verdiği bir sistemle açıklamaya çalışır. Sistemin temel unsurları Yaratıcı (el-bâri), nefis (küllî nefis), heyûlâ (şekilsiz ilk madde), hâlâ (boşluk, mutlak mekân) ve dehr (mutlak zaman) olarak belirlenmiştir. Bunların her biri ezelî olmakla birlikte aralarında derece ve mahiyet farkı gözeten filozofa göre yaratıcı ile nefis aktif, heyûlâ pasif, hâlâ ve dehr ise ne aktif ne de pasiftir. Râzî’ye göre yaratıcı ilke olan Tanrı hiçbir zorunluluk olmaksızın âlemi yaratmışsa da yaratma anının belirlenmesi bir başka ezelî ilkenin bulunmasını gerektirmiştir ki bu ezelî ilke küllî nefistir. Tanrı gibi aktif bir ilke olmakla birlikte yalnızca tecrübe edebildiği şeyleri bilebilecek olan küllî nefis, âlemi meydana getirmek üzere üçüncü ezelî ilke olan heyûlâyı harekete geçirme arzu ve iştiyakındaydı. Ne var ki onun, kurmak istediği ilişkide başarılı olamaması kaosa yol açmış; nefsin bu durumuna acıyan Tanrı’nın ona yardım etmesiyle heyûlâ şekle bürünmüş ve âlem var olmuştur. Râzî’ye göre âlemin yaratılması için iki aktif ilkenin yanında bir de pasif ilkenin bulunması kaçınılmazdır; çünkü yaratmanın yoktan ve hiçten olduğu düşünülemez. Dolayısıyla yaratmanın yönelip üzerinde gerçekleştiği ezelî ve pasif bir ilke olarak heyûlânın yani mutlak maddenin bulunması gerekir. Dördüncü ilke olarak Râzî mutlak mekândan söz eder. Ezelî ve pasif ilke olan heyûlânın aynı zamanda hacmi de olduğuna göre onun bir mekânda bulunduğunun kabul edilmesi gerekir. Bu itibarla Râzî biri küllî-mutlak diğeri cüz’î-izafî (göreli) olmak üzere iki ayrı mekândan söz eder. Râzî’nin dehr, sermed ve müddet terimleriyle ifade ettiği ezelî saydığı beşinci ilke ezel ve ebedi kuşatan sonsuz-sınırsız zamandı r. O, mekân anlayışında olduğu gibi mutlak ve izafî olmak üzere iki ayrı zamandan söz eder.

    Râzî’nin ahlak anlayışı

    Deist dünya görüşü dolayısıyla bir dine ve peygamberlik kurumuna inanmayan Râzî’nin ahlakı dinden bağımsız ve tümüyle bir felsefe sorunu olarak ele alması doğaldır. Nitekim Râzî’ye göre Allah’ın verdiği akıl gücü ve adalet duygusu sayesinde insan, peygamberin ya da herhangi bir ruhanînin önderliğine gerek kalmadan iyiyi kötüyü, yararlıyı zararlıyı, güzeli çirkini, doğruyu yanlışı, haklıyı haksızı birbirinden ayırt edebilir. Yaratıcı tarafından insana bahşedilen en büyük, en değerli ve en yararlı nimetin akıl olduğunu belirten Râzî, ahlak anlayışında akıl gücünün işlev ve konumuna verdiği önemi işin başında ortaya koyar. İnsanı hayvanlardan üstün kılan akıl gücüdür. Bütün davranışların altında ve öncesinde yer alan tasarı ve tasavvurların da akıl gücünün ürünü olduğuna dikkat çeken Râzî, davranışlarımızın aklın gereklerine uygun olduğu ölçüde doğru ve yararlı olur yahut ahlaki sayılır. Şu halde bayağı duygu ve tutkuların (hevâ), aklı n ışığını kesmesine izin verilmemeli; akıl hakim konumundan mahkûm konumuna indirilmemeli, izlenmesi gereken olmaktan çıkarılıp izleyen durumuna düşürülmemelidir. İnsanın fiil ve davranışlarının ahlaki sayılması için onun akıllı olmasının tek başına yetmeyeceğini söyleyen Râzî, aklın önündeki engelleri aşmada iradenin önemine dikkat çeker. Filozof ahlak açısından olumsuz gördüğü bazı tutkular ile bunların üstesinden gelmeyi sağlayacağını düşündüğü yöntemlere dikkat çeker. Ona göre bencillik ve alışkanlıklar, insanın kendi hata ve kusurlarını görüp eleştirmesinin önündeki en büyük engeller olup aşılmaları da çok zordur. Bu itibarla o, doğruların bulunup davranışlara çekidüzen verilmesi konusunda sağduyulu ve akıllı dostların uyarı ve tavsiyeleri ile düşmanlar tarafından yöneltilen eleştirilerden yararlanılması gerektiği kanaatindedir. Râzî aşk, kendini beğenme, çekememezlik, öfke, yalan, cimrilik, açgözlülük, sefahat, içki ve cinselliğe düşkünlük, mal ve makam hırsı gibi bayağı duyguların yanı sıra üzüntü ve ölüm korkusunu da insanı karamsarlığa düşürüp onun mutlu olmasını engelleyen etkenler olarak değerlendirir.

    Ebû Bekir Râzî'nin Din Felsefesi Anlayışı

    Yaratıcı bir Tanrıya inandığı halde peygamberliği ve dini kabul etmeyen Razi’ye göre Allah’ın verdiği akıl gücü ve adalet duygusu sayesinde insan , peygamberin ya da herhangi bir ruhaninin aracılığıyla gerek kalmadan kendi yolunu kendisi bulabilir.
    Allah’ın insanlar arasından peygamber veya ruhani bir şahsiyeti üstün niteliklere donatarak imtiyazlı kılması ve insanlara mürşit olarak göndermesi O’nun hikmet, adalet ve merhametiyle bağdaşmayan bir durumdur. İnsanlar akıl ve diğer nitelikleri açısından eşit yaratılmıştır, üstün niteliklerle donatılmış imtiyazlı birinin varlığı bu eşitliği bozar. Ayrıca filozof tarih boyunca devam eden savaşların din farklılığından ileri geldiğini, dolayısıyla insanlığı kurtarma kurtarma iddiasıyla ortaya çıkan peygamberlerin insanlığın felaketini hazırladığını ileri sürmektedir. Bu düşünceleri nedeniyle hiçbir dini olguyu eleştirmekten çekinmez. Ayrıca mucizenin kehanetten, Kur’andaki icazın sanat değeri yüksek bir şiirden farklı olmadığını söyler. Kısaca Razi'ye göre Yüce Allah’a en yakın olan kul en bilgin, en adil, en merhametli ve en şefkatli olandır. Bütün filozoflar,” Felsefe insanın gücü yettiği ölçüde Allah’a benzemesidir” sözüyle bunu anlatmak istemiştir

    Ebû Bekir Râzî'nin Felsefe Anlayışı

    Düşünce tarihinde bir filozof için temel sorun “bir” ile “ çok” ya da ezeli olanla sonradan olan, değişmeyenle değişen varlık arasındaki ilişkiyi makul bir sistem halinde temellendirmektir.
    Razi, Tanrı-varlık arasındaki ilişkisini ve kozmik varlığın ortaya çıkışını beş ezli ilke : Tanrı( el- kudemaü’l-hamse) adını verdiği sistem ile açıklamaktadır. Bu beş ezeli ilke; Tanrı ( yaratıcı ya da el-bari ), Nefs ( külli nefis), zaman (dehr), mekan ve madde ( heyula)dir. Başlangıçta bu beş varlık aynı anda mevcuttu ve bu hareket söz konusu değildi. Nefs, maddeyle birlikte olmaya yönelik aşırı arzusuna yenik düşmüş ve böylece hareket başlamış, ancak bu düzensiz bir şekilde olmuştur. Tanrı merhamet sahibi olduğundan Nefs’e ve aleme merhamet etmiştir. Nefs’e aklı bahşederek ona kendi hatasını anlama ve düzensiz hareketi düzenleme imkanı sağlamıştır. O dünyadaki kötülüğün Tanrı’dan değil Nefs’in maddeyle kurduğu ilişkiden kaynaklandığı söyler. Razi’ye göre bu dünyanın kirinden, pasından arınmayı sağlayacak olan din değil felsefedir.
    Razi Kindi’nin benimsediği gibi yoktan ve zaman içinde yaratmayı hiçbir şekilde kabul etmemektedir.
    Razi metafiziğin omurgasını oluşturan bu beş ezeli ilke ve onun bu yöndeki görüşlerini segilediği el-İlmü’lilahi adlı çalışması , İslam düşüncesi tarihinde en çok eleştiri olan ve üzerine en fazla reddiye yazılan eserlerdendir. Filozofa yapılan itirazlar Allah’tan başka ezeli varlık kabul ettiği , sistemin kendi içinde çelişkiler barındırdığı ve bu sistemin orijinal olmayıp Sokrat öncesi filozoflarından ya da Harranlı Sabiiler’den veya Maniheist’lerden alınmış olduğu şeklindendir. İsmaili yazarların onunla tartışma halinde olması dikkate değer. İsmaililerin Razi’nin takındığı tutuma karşı hücumlarının bağlıca konuları şunlardır: zaman, tabiat, ruh ve peygamberlik. Karşı çıkışları her şeyden önce Razi’nin felsefesinin en belirleyici savını, beş ebedi ilkenin benimsenişini hedef alır. Razi, uyumuş ruhları uyandırılma görevinin filozoflara ait olduğunu söylerken, İsmaililer ise bu ruhların uyarılması görevinin filozofların gücü üzerinde olduğu cevabını verirler.
    El-İlmü’l-ilahi adlı eserinde yapılan alıntıları ve özet metinleri Paul Kraus tarafından Resa’il felsefiye başlığı altında yayımlanmıştır. (Kahire 1939 )

    Tabiat Felsefesi

    Tabiattaki her çeşit oluşum, gelişim ve değişimi teorik düzeyde temellendirmeye çalışan ve tabiiyyun ( natüralistler) olarak bilinen bu felsefe akımının kurucusu Razi’dir. Deist bir filozof olan Razi aynı zamanda koyu bir rasyonalisttir. Çalışamalrında gözlem, deney ve tümevarım yöntemini başarıyla uygulamıştır. Razi yapısı gereği maddenin dinamik olarak hareket etme gücüne sahip olduğunu savunmuş ve bu konudaki düşüncelerini İnneli’l-cismi hareke min zatih ve inne’l-hareke mebde’ün tabi’iyye adlı eserinde temellendirmeye çalışmıştır. Ayrıca tabiat ve tabiat olaylarının yorumu üzerine otuz iki eser kaleme almış, fakat bunlar güzümüze ulaşmamıştır.

    Din Hakkında Görüşleri
    Razi'ye atfedilen din ile ilgili birçok çelişkili söylem bulunmaktadır. Biruni'nin kaleme aldığı Razi'nin Bibliografisi (Risāla fī Fihrist Kutub al-Rāzī) isimli kitaba göre Razi iki adet "kafir kitabı" yazmıştır: "Fī al-Nubuwwāt" (Kehanetler Üzerine) ve "Fī Ḥiyal al-Mutanabbīn" (Sahte Peygamberlerin Hileleri Üzerine). Bu kitapların ilki Biruni'ye göre "dinlere karşı olduğu iddia ediliyordu" ve ikincisi de "peygamberlerin gerekliliğine saldırdığı iddia ediliyordu."
    Risale isimli eserinde Biruni, Razi'nin dini görüşlerini eleştirir ve fikirlerine ihtiyatla yaklaştığını söyler ve hatta Razi'nin Mani dininden esinlendiğini iddia eder. Bununla birlikte Biruni Razi'nin, aralarında Fi Wucub Da‘wat al-Nabi ‘Ala Men Nekara bi an-Nubuwwat (Nübüvveti İnkar Edenlere Karşı Peygamberin Öğretilerini Yayma Zorunluluğu) ve Fi anna lil Insani Khaliqan Mutqinan Hakiman (İnsanın Zeki ve Kusursuz Bir Yaradanı Var) da olan din hakkındaki başka kitaplarını da çalışmaları altında "dini bilimler" başlığında listelemiştir. Razi'nin din ile ilgili günümüze kadar ulaşmış herhangi bir çalışması bulunmamaktadır.
    Razi'ye atfedilen pek çok görüş ve alıntı Razi'nin günümüze ulaşmış eserlerinden değil, aslen Ebu Hatim el-Razi tarafından yazılan, Aʿlām ennubuwwa isimli bir kitaptan gelmektedir. Ebu Hatim, bir İsmaili misyoneriydi ve Razi'yle münazaralarda bulunurdu; ancak bu misyonerin Razi'nin görüşlerini güvenilir bir şekilde kaydedip etmediği halen tartışılmaktadır. Eski tarihçilerden Şehristani, "bu tip suçlamalara genel olarak şüpheyle yaklaşılmalı çünkü suçlamalar Muhammed bin Zekeriya Râzî tarafından sert bir şekilde saldırılan İsmaililer tarafından yapılmışlardır." diye iddia etmiştir.
    Ebu Hatim'e göre Razi dinler hakkında şiddetli eleştirilerde bulunmuştur; özellikle de peygamberlik deneyimi sonucu vahiy inmiş dinlere karşı. Razi, "[Tanrı] birtakım kişileri diğerlerinin üzerine tayin etmemeli ki bu onlara zeval getirecek şekilde birbirlerinin aralarında ne rekabet ne de anlaşmazlık çıkmasın" demiştir.

    Ölümü
    Müşfik, cömert ve çalışkan bir insan olan Râzî, öğrencileri ve hastaları ile ilgilenmediği zamanlarını hep okuyup yazarak geçirmiştir. Muhtemel olarak yoğun çalışma performansının bir sonucu olarak hayatının sonlarına doğru parkinson hastalığına yakalanmış gözlerine katarakt inmiştir. Hastalıkları sebebi ile doğduğu yer olan Rey'de 925 yılında vefat etmiştir. (Kaya, 2007: 479)
    Bu dönemde İslam uygarlığının en önemli başarısı Budistlerden aldıkları rakamlarla antik dönem eserlerden elde ettikleri geometriyi sentezleyerek analitik geometri ve cebiri geliştirmeleridir. İspanya'daki Endülüs uygarlığı aracılığıyla bilhassa İbni Rüşd ve diğer bilim insanlarının eserlerinin Latinceye çevrilmesi Bertrand Russell'ın deyimiyle Avrupa uygarlığının doğuşu olmuştur. El-Râzî gözlerine inen katarakt dolayısıyla öğrencilerinin ameliyatla tedavi önerisini, " Artık çok geç, zaten dünyayı yeterince gördüm!" diyerek kabul etmemiştir.

    Eserleri
    Râzî kendisininde ifade ettiği üzere kaleme aldığı ikiyüz'den fazla eseri vardır. Ancak bunlardan sadece elli dokuzu günümüze ulaşabilmiştir. Bunlardan birkaçı:
    El-Hâvi (20 cilt), 907, (Latince başta olmak üzere 11 dile çevrilmiştir. Döneminin tıp alanındaki en ayrıntılı ve bilgi içeren ders kitabıdır.)
    Kitabul-Mansur, 920,
    Kîtâb sırru sınâ'ati't-tıb.
    Kitâbü't-Tecârib.
    Et-Tıbbü'l-Mansûrî.
    El-Hâvî yahut el-Câmi'u'l-kebîr.
    Ahlaku't-tâbib.
    Mahmut Kaya " Ünlü Hekim Filozof EbûBekir er-Râzî ve Hekimlik Ahlakı ile ilgili Bir Rîsâlesi " başlığı ile Türkçeye çevirip neşretmiştir.
    Makâle fî emârâti'ikbâl ve'd-devle. Mahmut Kaya " İkbâl ve Devlete Kavuşmanın Belirtileri " başlığı ile Türkçeye tercüme edip yayınlamıştır. İslam Filozoflarından Felsefe Metinleri. (İstanbul 2003. s. 101-103)
    Makâle fîmâ ba'de't-tabî'a.
    Et-Tıbbü'r- rûhânî. Hüseyin Karaman Ruh Sağlığı adıyla Türkçeye çevirmiştir.(İstanbul 2004)
    Es-Sîretü'l-felsefiyye. Mahmut Kaya " Filozofça Yaşama " başlığıyla Türkçeye tercüme etmiştir. Felsefe arşivi, sy. 27, (İstanbul 1991, s.91-201)
  • Sabah okula giden çocuklar filan akşam usturayla adam biçiyorlar kardeşlerim. Dedim ki bu nasıl kitap ve nasıl bir dünya. Gittikçe gelişen olaylar karşısında kardeşlerim "Eee, ne olacak şimdi ha?" diyorsunuz. Okurken zorlanabilirsiniz argolar çok :) *SPOİLER" --> İnsanlara saldırmaktan zevk alan Alex ve çetesindeki elemanlar yine bir gün bir eve girmeye çalışırlar ve kardeşlerim eve girerler gelişen olaylar karşısında Alex'in çetesi polislerin(Aynasızları) sesini duyunca kaçarlar Alex tek başına yakalanır ve ne yaptıysa nafiledir. Hapishaneyi boylar kardeşlerim. Hapishanede de bir kişiyi zumzuklayıp marizledikten sonra o kişi ölünce hapishanede suçluluların düzelmediğine kanaat getiriliyor ve ISLAH projesi başlıyor kardeşlerim. İlk denek olarak tabi ki bu Mütevazi Anlatıcınız'ı seçtiler. Bu ıslah başarılı oluyor Alex kötülükten uzaklaşıyor(uzaklaştırılıyor). Artık nur yüzlü kötülükten arınmış bir kankanız vardır karşınızda. Ve hapishaneden ıslah edildiği için salınıverir. Haksız yere polislerden dayak yiyip köyün birine atılır kimin evinin önünde derseniz ilk başta yakalandığı eve ve öldürdüğü kadının eşi onu evinde misafir eder ama Alex durumu biraz geç çakozlayabilmiştir. Bu moruk onu devlete karşı kullanmak ister ıslahın kötü bir şey olduğunu anlatmak ister. Bu sırada Alex bir camdan atlar ve hastaneye yatırılır ve bu arada İçişleri Bakanı gelip kanka der bişiyin var mı sana bunu yaptıran moruk devlet karşıtı ona bulaşma der. Sonra Alex'imiz bir işte çalışır ve mutlu mesut hayatına devam eder kardeşlerim.
  • O halde, kurtarın beni! Deneyi benim üzerimde uygulayın! Ben size kusursuz bir denek olurum. Ben Tanrıyı öldürdüm. Doğaüstü güçlere inanmam ve nihilizm içinde boğuluyorum. Neden yaşamam gerektiğini bilmiyorum. Nasıl yaşayacağımı bilmiyorum.
    Irvin D. Yalom
    Sayfa 202 - Dr.Breuer, Prof.Nietzsche' ye
  • Flandre'de coğrafyacılara karşın 900 yıldır varolan hayali kent Quiquendone.. Bu kent sakinleri robot şeklinde duygusuz, durağan şekilde olaylardan uzak yaşamlarını sürdürüyor. Öyle ki kentin idarecileri, polisleri dahi olay olmayışı nedeniyle görevlerini boş geçiriyor. Evlenecek olanlar bile 10 yıl nişanlı kalıyor. Öyle yavaş ve monoton hayatları..

    Fizyolojist olan Doktor Ox'un gelişi ile kent için yeni dönem başlıyor. Tüm kenti ışıklarla aydınlatma projesi adı altında insanları denek olarak kullanıp onlara hem mecazi hem gerçek anlamda gazı veriyor..

    Kitap, tür olarak bilimkurgu olmuş olsa da özünde trajikomik yanlar barındırıyor.
  • Okul genç zihinlerin denek olduğu bir laboratuvardır, bir şirkete
    dönüşmüş toplumun ihtiyaç duyduğu alışkanlıkların ve davranış
    kalıplarının üretildiği bir imalathanedir. Zorunlu eğitimin
    çocuklara ancak kazara faydası olabilir zira asıl amacı çocukları
    birer uşağa dönüştürmektir.
  • Spoilerlı bir inceleme olacaktır.

    İngiliz Argosunda bir deyim vardır. “Uqueer as as clockwork orange.” Bu deyiş olabilecek en yüksek derecede gariplikleri barındıran kişi anlamına gelir. İşte Sadık Anlatıcımız ve küçük kankamız Alex böyle biriydi. Olabilecek en yüksek derecede gariplikleri barındıran bir kişi.
    Alışılagelmişin dışındaki konuşma üslubuyla ve şiddeti seven genç ve heyecanlı doğasıyla çok ilginç bir insandı. Ama yine de insandı.

    Üç bölümden oluşan kitabımız Alex adlı dostumuzun başından geçenleri fazlaca argo kullanılmış, belki de ilk önce alışmakta zorlanacağınız ancak kitap bittikten sonra o kadar alışıp seveceğiniz bir dille anlatıyor ki, bu kitaptan sonra günlük konuşma dili size sıradan gelecek.

    Bu distopyanın ilk bölümünde-kanunların ve polislerin neredeyse olmadığı, olsa dahi kimsenin umurunda olmadığı- Alex ve çetesi terör estiriyor, taciz, tecavüz ediyor, insanları darp ediyor ve kendi terimiyle ‘Ölçüsüz Şiddet’ uyguluyordu. Ancak bir zaman sonra dostları ve Alex’in arası açılıyot ve Alex ihanete uğrayarak Hapishaneye düşüyor. Hapishaneye düştüğü bu zaman diliminde devlet tarafından bir denek haline geliyor. Bu zaman diliminde kötülük yapma yetisi elinden alınıyor ve en sonunda hükümet ile muhalefetin arasında çekiştirdiği bir otomatik portakal oluyor. Bu kitap ise tüm bu olaylar ışığında bana sordurtuyor. İnsanı insan yapan şey gerçekte nedir?

    İnsan, tepesinde bulunduğu besin zincirinin altındaki canlılardan nasıl ayrılır? Şüphesiz ki hepimizin vereceği cevap “Aklı sayesinde, tabii.” olurdu. Ve bu tabii ki doğru bir cevap, insan düşündüğünde ve mantıklı seçimler yaptığında insan olur. Tanrı insanı yeryüzüne sürgüne gönderdiğinde bunu biliyordu şüphesiz, insanlara iyiyi ve kötüyü seçme yeteneğini verdi. Bu yetenek ile dünyaya kötülük ve iyilik dağıldı. İnsanlar zaman zaman iyiliği zaman zaman ise kötülüğü seçti. Doğanın ve evrenin dengesi de böyle sağlandı. İnsan eli değmeden ve herhangi bir beşerî faktör tarafından rahatsız edilmeden tamamen dengede oldu, biri olmadan diğeri de varlığını sürdüremedi. Bu değişmeyecek bir doğa kanunuydu ve bunu ancak insanlar kendi emelleri doğrultusunda bozabilirdi. Çünkü içinde ne olursa olsun doğa doğaydı ve olduğu gibi güzeldi.

    İşte bu kitap da bize bunu anlatıyordu, eğer bir insanın kötülük yapma yetisini alırsan, yani içindeki kötülüğü yok edip onu iyiliğe zorlarsan o artık bir insan olmaz ve artık bir Otomatik Portakal’a dönüşür. Anthony Burgess’in insanı güldüren, güldürdüğünden fazla ise düşündürten bu romanını hayatta kaçırmayın. Amin. Ve bok püsür.
  • https://www.youtube.com/watch?v=Lx8VfbrNT20

    Mırıldanmalar

    İçimden dedim, beraber yürüyelim olur mu?..

    Varsın gemilerimizi taşıyamasın sular.
    Varsın yarı yolda uyuya kalsın
    Bize gönderilen bahar...

    İçimden dedim, beraber yürüyelim olur mu?..

    Varsın gölgemiz olsun hüzün,
    Dilediği gibi uzatsın canevimize ayaklarını.
    Varsın annemiz olsun tütün,
    Hayat daha sert vursun yumruklarını...

    İçimden dedim, ilmeği kaçmış bir hayat bizimkisi...

    Nedir alnımızdan öpmek için izimizi süren?
    Kalmış mıdır kalesi düşmüş bir şehrin cazibesi?
    Nedir yalnız bize yakışan bu serüven?..

    Bu serüven ki
    Bizden biri yaptı sırtımızdaki hançeri
    Ve terk etti bizi huzur denen sevgili...
    Kalakaldık, şaşkınlığın avuçlarında
    Billur bir kuş gibi...

    İçimden dedim gömülü bir ırmağın yalnızlığıdır bu.
    Beraber yürüyelim, olur mu?..


    Düş ve Duâ

    Yağmura, Nîsan'a ve yaşıma aldanıp
    Uçurumları kıyı sanarak,
    Ve dağlar erişilmeyince acı verir
    Sözünü unutarak,
    Kaf Dağı'na gitmek istedim...

    Irmak inadıyla yürüdüm uzaklara.
    Bir derviş olup yürüdüm uzaklara...

    Yarıldı denek taşım, geriye döndüm.
    Kutsal Sözler Panayırı'na sığınıp
    İpeksi bir sessizliğe büründüm...

    Bir hayat, mahçup ve duru

    Rabbim, gülleri ve sessiz harfleri Koru...

    İbrâhim Tenekeci