• 260 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    Yabancı Dostlar kitabını da bitirdiğime göre benim meşhur "kitopsi" masasına kitabı yatırıp, en ince noktasına kadar detaylandıralım.
    -YAZIMIN BUNDAN SONRAKİ KISMI SPOİLER İÇERİR RİCA EDİYORUM UZAK DURUN EĞER SPOİLER YEMEK İSTEMİYORSANIZ-

    Gerilim/ Aksiyon türünde değerlendirmeye aldığım bu kitabı olayların akışında ve yazarın hafif, duru kaleminden sıkılmadan rahatlıkla okuyabildim. Şimdiden kitabın ikincisi bekliyorum.
    Bu tarz romanlarda yazmanın sakıncası dünya ve Türkiye piyasasında suyun başını tutmuş Grange, Stephen King, Ahmet Ümit vb. (çoğaltılabilir) yazarların kaleminden esinlenmek, esinlenirken farkında olmadan gerek üslubunu gerekse olay örgüsünü yerelleştirerek minimalize edip kitaba yaymak gibi bir hataya düşüyorlar. Kitabın sonuna kadar beklediğimde sonuç beni dahi şaşırttı. Kendine özgün kopya olmayan bir üslup ve birbirine denizci halatı kadar kuvvetle bağlanmış çelik bir olay örgüsü.
    Olayın heyacanını geçirebilmek ve bir sonraki bölümde neler yaşanacağına dair fitillenen merakı her aşama canlı bir ateş gibi diri tutmak, sizi otomatik olarak bir sonraki sayfaya atmak marifet ister. Bu kondisyonları aksiyon türü romanlar ince ayarla dengede tutabilmiş Bora Terzibaşoğlunu tebrik ederim.

    -OLAY ÖRGÜSÜ ve ROMAN KONUSU-
    Antalya'da bir Hıdrellez gecesi Turizm ve Otelcilik okuyan Azra ve Nisa adlı iki kız arkadaşın ölüm kokulu gül ağaçlarının altında dileklerini dileyip ertesi sabaha uyanmalarıyla başlamıştır hikaye. Dilek metası olan araba kendi deyimiyle AZRABA, yurtdışındaki anne ve babasının hediyesi olarak ayağına kadar gelmiştir. Dönem sonunu ve AZRABA'nın kapıda olmasını bilen Nisa ve Azra eve dönüş yolunda erkek arkadaşlarıyla birlikte rüya gibi tatil, kamp planları yapmaktadırlar. Nisa arabanın müsaitliğini öne sürerek bir yolcu sitesinde güzergahları belirtip boş koltukları satışa çıkarmak için Azra'yı ikna edecektir. Siteden Affan adlı bir yabancı yolcunun Antalya'dan İstanbul'a kadar olan güzergahta tüm koltukları aldıklarını öğrenirler..
    Yemyeşil gözleriyle Affan bekleme noktasında yol arkadaşlarını beklemektedir..
    Karadan, denize, Fas'tan Türkiye'ye uzanan muazzam bir kovalamaca ve kabuslar onları beklemektedir.
    Romanın ikincisini sabırsızlıkla bekliyorum. Okuyacak arkadaşlara şimdiden keyifli okumalar.
  • “Bir Öğeli Denge”
    Sözcükler mi
    Yeryüzü mü
    Öyle bildik ki hiç bilmedim sanki-
    Dengede
    Sınırda tutmak gerek her şeyi
    Bir kuş uçurursun
    -Belki yüreğinden-
    Öylesi uçurursun
    Sonsuz olur
    Seversin
    Sonsuz
    Geleceği beklersin
    Sonsuz-
    Dengede
    Sınırda tutmak gerek her şeyi
    Sevgi mi
    Yüreğinle, usunla
    İlenç mi
    Korkuyla, acıyla
    Kavga mı
    Sıcaklığınla, umutlarınla..
    Dengede tut her şeyi
    Anlam olsun
  • 183 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Bilge kan
    Flannery o'connor
    Yazarın ilk kitabı,1930lu yıllar amerikasında geçiyor konu,bir arayış ve bulamayış öyküsü medeniyetin çizgileri ve barbarlığın handikapları ile dolu kitapta hazel motez ile birlikte yağmur,çamur demeden düşsel yolculuğa çıkıyorsunuz.
    Sinema önlerinde vaazlar ki isa'sız kiliseden yola çıkarak dini sorguluyor.
    Ali'siz alevilik bir dönem bizdede sorgulanmıştı.kafalarda soru işareti bırakan fakat gelenekselleşmiş kalıplardan kopamayan toplumlar,sorgulamaya bile kör,sağır ve dilsiz kalmışlardı.
    Kolay yormadan okunan bir kitap,beğendim,gotik edebiyata iyi bir örnek teşkil ediyor,fonda karanlık tipler,anlaşılmaz kişiler,olaylar var.
    Kurt Vonnegut‘un “Benim kuşağımın en büyük hikâyecisidir” dediği Flannery O’Conner‘ın Everest Yayınlarından çıkan romanı Bilge Kan, kusursuz üslubu,sıradışı kurgusu ve akıl almaz konusu ile okura kaosu vaadediyor.
    Kitabın sonlarına doğru geçen şu bölüm, okurlara bir fikir sunabilir.

    “Haze’in cebinden para düştüğünü, fakat eğilip almaya zahmet bile etmediğini görmüştü. Bir gün, odasını temizlerken, odasında dört banknot ile birkaç madeni para buldu. O sırada Haze yürüyüşten dönmüştü. “Bay Motes” demişti kadın, “çöpte bozuk paralar var. Çöp tenekesinin nerde olduğunu biliyorsun. Nasıl böyle bir hataya düştün?”

    “Artmıştı para,” dedi Haze. “İhtiyacım yoktu.”

    Kadın kendini Haze’in sandalyesine bırakıverdi. “Her ay atıyor musun parayı?” diye sordu biraz sonra.

    “Artınca sadece,” dedi Haze.

    Haze muhafazakar anlayışa pasif anarşist bir tavır alarak birseyleri değişterebileceğini sandı oysa değişen birsey yoktu ve bu durum onda hissizleşmesine ve hiç birseye umarı kalmamasına,önce hiçliğe,sonra yok oluşa sürükledi.

    otuz dokuz yaşındayken ölen bu güçlü yazarla birlikte güney amerika edebiyatı,bana göre en yetenekli temsilcilerinden birini de yitirmiş oldu.

    Arkasından kimse gitmese de bildiğini okur, insanlara seslenir.

    Şöyle der büyük bir inançla: “Yaşamınızın, vücudunuzun neresinin günahlarını bağışladı Hazreti İsa? Gösterin, ben göremiyorum çünkü. İsa’nın günahlarınızı bağışladığı bir yer varsa bulunmanız gereken yer orasıdır ama hanginiz biliyor o yerin nerede olduğunu?”
    herkes," dedi, kollarını iyice açarak, "doğduğunda içi güzellikle, sevgiyle doludur. küçük bir çocuk herkesi sever dostlarım, iyi huyludur, ta ki bir şey olana kadar. bir şey olur, dostlarım, ne olduğunu söylememe gerek yok herhalde. büyüdükçe iyiliği ortaya eskisi kadar sık çıkmaz, tasalarla, dertlerle cebelleşir çocuk, bütün iyiliği içine gömer. sonra da perişan olur, yalnızlaşır, bıkkınlaşır, dostlarım. 'iyiliğim nereye uçtu acaba? beni seven dostlarım nerede?' der kendi kendine, halbuki o hırpalanmış iyilik gülü hep içindedir, tek bir yaprağını bile dökmemiştir, fakat dışarıdan bakan sadece yalnızlık görür."
    syf.105

    İyi insan bulmak zor der yazarımız,kısmen katılıyorum bulsanız bile yitirmek çok kolay,ya senin hatan,ya onun kırılganlığı
    Çağımız pespayeleşti,insani ilişkilerimizi dengede tutmak zorlaştı.acemilik,becereksizlik,o iyi insanın beğendiği bir şeyi ben beğenmedim demek karakteri oturmamış olarak görünülebiliyor. 1930lu yıllar amerikası bu konuda biraz daha şanslıymış,çünkü insanlar uzun uzun yazıp,uzun uzun konusabiliyorlarmış ve uzun uzun okumalar yapılabiliyormış.
    Hiçliğe yelken açmadan gidilebilir hayatın döngüsü kimseyi sevdiği şeylerden,sevdiğinden ve iyi insanlardan kopartmasın temennisiyle keyifli okumalar.

    Gürbüz DENİZ
  • 727 syf.
    ·3 günde·Beğendi·Puan vermedi
    57. Kurban ses ver dedim kendime
    . .
    Neden 56 kurbandan sadece bir kısa inceleme var ? Okudukça"söylüyorum ki "Teneke Trampet" e inceleme yazılamaz. .

    #SPOİLER ..

    Ne söylesek eksik kalacak "bu cepte dursun "
    Kitabı sevmedim..
    ama sevmiş de olabilirim,algı seviyemi yerden yere vurduğunu kabul ediyorum itiraf ediyorum ki uzun zamandır okuduğum anlamak için bütün çakralarımı zorlayan tek kitap "Teneke Trampet"_ "körleşmeden " bir üst rafa kaldırdım okuduğum "düğümleri"
    Çok enteresandır ki kitabı elimden bırakmadım araya hikaye koymadım ve üç gün üstünde kafa patlattım. .yani okumamak yada yarım bırakmak gibi bir his hiç olmadı .. çok sevimsiz bulduğum bölümlerde bile asıl katmanın altında ne var ? merakı beni okuyucu olarak "diri"tuttu ..

    Önce dilinden bahsetmek istiyorum bir iki bölüm geçtikten sonra Marquez in Alman versiyonuna dönüşmeye başladı ellerimde .. gerçek bir "büyülü gerçeklik " ve çok sesli anlatıcı orkestrası var ..
    Kitap bittiğinde ise "Pitoresk" bir devrim lambası yanıyordu beynimde hatta beynim de lambayla birlikte yanıyordu az daha ...

    Tamamen gizli ve sembolik ama bir alt katman otobiyografik bir kitap "Teneke Trampet " okuduğum üçüncü Günter Grass kitabı .. Eğer okuduğunuz yazarı tanımıyorsanız bazı kitaplar sizi "yutar" Teneke Trampet " tam bu kategoride bir kitap sizi çiğ çiğ yer kemiginizi sıyırır atar ..

    Grass ın kitap sonundaki artık "sanrı" fırtınasından ben bile kendimi kurtaramadım herşey bir birine girdi ve zor kaçtım ...

    Danzing hakkında ne biliyorsunuz mesela ? kendinizi yoklayın ikinci dünya savaşı hakkında bir kitap okurken alt yapıda bir şeyler olmalı ki zemini oturtun gerçi bu kitapta zemin çok oynak zor dengede duruyorsunuz ...

    23 Ağustos 1939 da Almanya ve Rusya birbirlerine"saldırmama" anlaşması imzaladıktan sonra

    1 Eylül 1939 sabahında savaş ilanı bile yapmak ihriyaci duymadan sevgili Hitler Çekoslovakya sınırından Polonya ya önce hava yollu bombalar daha ilerleyen saatlerde de panzerleri ile giris yapti .
    Burada bir üniforma dalaveresi vardır
    Nazi subayları Leh uniformlari giyerek bir radyo evini basar .. onu da başka zaman anlatırım :)

    Kitapta bu mevcut ..
    bir postahanede sıkışan karakterimiz yaşanan bu sıcak saatleri kendi gözünden bize yansıtıyor .. Günter Grass ın doğum yeridir ayrıca Danzing ..bağlantılar yavaş yavaş ortaya dökülüyor ..

    Ana karakter Oskar büyümeyi reddeden bir çocuk olarak karşımıza trampetiyle dikiliyor ve bana göre en sevimsiz kitap karakterlerinden biri .. konuyu dağıtmadan tarihsel süreç şöyle devam eder ..
    3 Eylül Ingiltere ..
    4 Eylül Fransa Almanya ya savaş ilan eder ..
    17 Eylülde Ruslar diğer taraftan Polonya ya girer .. Hitler ikinci dünya savaşını başlatmak için Polonya askerinin ateş açtığı "yalanı" üzerinden ilerler ve "ateşe ateşle"karşılık verilecektir bahanesini kullanarak altı milyon insan kaybına yolaçacak asfaltı döşer hem de bol mayınlı .. artık geri dönüş "yok !"
    36 gün içinde Almanlar Ve Sovyetler Polonya yı paylaşır .. birlikte şampanya kadehleri tokuşturup " darısı ıngiltere ve fransa'nın başına" diyerek sırıttıklarını ..
    bilmem ..
    biliyormusunuz...


    Kitap 1913 yılından 1950 lere kadar merdivenden düşerek büyümesi hem fiziksel hem zihinsel duran Oskar karekterinden bize yansır bir nevi "peter pan " sendromu tasviri aslında ..
    (Daha sonra kafasının arkasına yediği taşla tekrar büyümeye karar verecektir )
    asla vazgeçemediği Trampet Günter Grass 'ın bir dönem caz bateristi olarak çalıştığı düşünülünce anlam buluyor ayrıca mezar taşı imalatçılıģi yaptığı dönem de ilerleyen bölümlere dahil edilmiş ve karaborsa satıcılık hepsi kitapta mevcut ..

    En büyük silahı olan "cam patlatan" çığlık
    Bu çığlığı ilk duyduğumda önce XMan in ilk sahnesi geldi gözümün önüne Magneto çocuktur ve Nazi kampında çamur içinde tekmelenir ışte o sahne ..

    Bu çığlık ve cam patlatma özelliği iki şekilde yorumlandı bende birincisi savaş karşısındaki suskunluk ikicisi ise meşhur Kristal gece olayları ..
    9Kasım 13 Kasım 1938 arasında gerçekleşen "Kristal gece" senaryosuda soykırımın açılış sahnesi olarak tarihe geçer ...
    Grass savaştan sonra bir savaş karşıtı olarak sahnedeydi ama 16 yaşında askere alındığı "Soğan soyarken adlı biyografisinden ve röportajlardan "
    1944_1945 yıllarında SS imha gücünde bulunduğu ..
    Frundersberg tank birliğinde görev aldığı ve hatta tutsak düştüğü yıllar sonra orta çıkmış ... 17 yaşında SS olduğunu 78 yaşında itiraf etmiş yazar ...

    Neden bu kadar süre sakladınız diye sorulduğunda "savaştan sonra yaptığım iyiliklerin yeterli olduğunu düşündüm " demiş yani ona göre "kefaret" ödemiş kitaplarıyla ...

    Teneke Trampette bir çok bölümde Isa rolü oynuyor Oskar inançsız bir yol izleyip Isa ve din üzerine yüklenirken sonlara doğru kendini Isa olarak tanıtmaya başlıyor ..30 yaşındayım artık havari mi toplamam gerek diyerek yaşamı sorguluyor. ..

    Bir bölüm varki ona değinmeden bitirmek istemiyorum ..
    "Yaşamalı mıyım? Yaşamamalı mıyım "
    Sayfa 485. .
    Burada 21 yaşında ve sürekli bu soruyu kendine soruyor ..cevabı :YAPMALIYIM
    yaşamak değil görev tamlamak gibi bir bakış açısı ile ...

    Toparlarsak ki toparlanmak mümkün değil ...

    Özellikle "beton" denilen aslında sığınak
    Soğan mahzen keza daha sonra biyografisini de "Soğan soyarken" adını vermiş ..
    Büyük annenin 4 kat bitmek bilmeyen eteği ..
    Amerika ya kaçtığı sanılan büyükbaba hiç olmadı ..
    Kendi oğlu vardı ama belki hiç olmadı ..
    Kibrit çöpleri kundaklama ve anlatmak istediği bombalanan Danzing ..
    Limon gazozu köpürtmekten hiç bahsetmiyorum iğrenç ..
    At kafası ile yılan balığı tutmak ile anne kaybı arasındaki gel git bir delilik ...
    Sonu ama aslında kitabın başı "akıl hastahanesi" iplikten heykeller ...
    Salezya hattı ya da Anka muhafızları. .
    ..diye devam eden bir liste ile tam bir çirkinlik kitabı ...

    Asla kendinizi hazır hissetmeden okumayın çünkü altından kalkması "ZOR" bir kitap ...

    Dip not :
    Yazarı araştırırken 1998 de Yaşar Kemal ile ortak bir ödül aldığını okudum ..
    Ne tesadüf ki 2015 yılı da ortak ölüm yılları .. aynı yıl Galeano da vefat etmiş
    Onların ardından yas tutmayın diye bir yazıya denk geldim
    "Çünkü onlar ölümsüzler "

    Sevgiyle iyi okumalar :))


    Goethe ve Rasputin etkisinden hiç bahsedemedim bile :)
  • Kitap okurken çoğumuzu bir düşünce sarar sayfalar arasında mutlaka benim de aklıma geldi ve kelimeler arasında dünyayı ve dünyadaki herşeyi anlamaya çalışan bir toplulukla paylaşmak istedim aklımdan geçenleri siz ne düşünüyorsunuz merak ettim.
    Dünya da yaşayabilmek için ruh sağlığımızı korumamız gerek ve umudumuzu yaşatmak ruhu dinç tutmak için de bazen benliğimizi de tatmin etmemiz gerek iyi güzel ama bu biraz da dünyada yaşamak zorundaymışız izlenimi vermiyor mu?
    Yani zorunda olduğumuz için kendimizi avutmamız ve ruh sağlığını dengede tutmamız gerekiyor peki neden?
    Birçok şey vererek azıcık sahip olduğumuz dünyada ne için kalıyoruz?
    Bu sadece bir soru isyan sitem haykırış niteliğinde değil sadece merak ediyorum mutlaka herkesin kendi doğruları vardır doğruları merak ediyorum.Umarım yeterince anlatabildim.