Ece Aysu, Erkekleri Tavlama Günlüğü'ü inceledi.
04 Nis 19:05 · Kitabı okudu · 6 günde · Beğendi · 7/10 puan

-tatlı mı tatlı bir Wattpad kitabı daha-
Siz hiç olmayan, nefes almayan biriyle savaştınız mı? Kızıl savaştı. Sevdiği adam için ölü biriyle savaştı...
Konusu; Kızıl ailesi tarafından istenmeyen bir kız. Sevgi istiyor. Ama önceliği ablasından "daha iyi" olmak. Ateş Turan.. Adı gibi ateş. Yakmaya hazır. Hem kendini hem Kızıl'ı. Sonu mu? -spoi- Çok acıya rağmen mutlu :) En sevdiğiiim :)

ROMANTİK AŞK, Hayatımı Değiştir'i inceledi.
19 Mar 16:58 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 9/10 puan

Nihal ve Deniz'in aşk hayatı anlatılıyor.
Deniz, zengin bir ailenin oğlu tıp mezunu kardiyoloji uzmanı , yakışıklı, bir zamanlar aşık olmuş ve aşık olduğu kız tarafından aldatıldıktan sonra hayata kendini kapatmış. Özellikle aşka..
Nihal, kıt kanaat geçinen bir ailenin kızı burslu olarak kazandığı üniversitenin 4. sınıf öğrencisi tıp okuyor. Ve boş zamanlarında harçlığını çıkarmak için çalışıyor.
Nihal, cafe de Deniz'i okuldan bir hocası ile otururken görür ve daha görür görmez hoşlanır. Sonra Deniz onların okulda hoca olur ve derslerine girer ve acilde beraber nöbet falan da tutarlar. Nihal akıllı bir kız, çalışkan bu açıdan Deniz takdir eder Nihal'i.
Nihal, anket işinden pek para kazanamadığı için part time başka iş bulmaya çalışır ve Deniz'in babasının şirketine temizlikçi arandığını görür ve başvuru yapar sonra işe alınır. Deniz'in babası Nihal'i çok beğenmiştir. Araştırır ve her yönü ile iyi biri olduğunu anlar. Deniz bir gece clübünde eski sevgilisi ile karşılaşır ve kızla paparazilere yakalanır babası artık bıkmıştır. Deniz'in bu hallerinden ve Onu Nihal ile evlendirmeye karar verir. Nihal teklifi kabul eder. Çünkü Deniz'den hoşlanıyordur ve en önemlisi ailesine yardım edilecektir. Kardeşinin tüm eğitim masraflarını karşılanacaktır vs.
Deniz karşı çıksa da bir şey yapamaz . Ve evlenirler. Deniz'i aldatan eski sevgilisi piyasaya çıkar vs.
Sonrasında evlilikleri gerçek evliliğe dönüşür ama Nihal'e bir mesaj gelir ve kimsen geldiği belli değildir kitap orada yarım kalır. Devamını okumak için sabırsızlanıyorum.

Alper, Kayıp Söz'ü inceledi.
18 Mar 18:42 · Kitabı okudu · 17 günde · 6/10 puan

Oya Baydar bu kitabında, sosyolojik açıdan doğu sorununu, hem bireysel hem toplumsal kimlik arayışını, anne-baba-çocuk ilişkileri üzerinden kuşak çatışmalarını, parçalanan dünyayı ele alıyor. Ana karakterlerden Elif, hırslı, çalışkan, eşi ve çocuğuyla ilişkilerini iyi kurmayı başaramamış bir bilim insanı. Ömer, popüler kültüre hitap eden ancak suya sabuna dokunmayan romanlar yazıp çok sayıda okuyucuya ulaşmış ancak o güne kadar yazdıklarıyla toplumun önemli sorunlarını görmezden gelmiş, son dönemlerinde de boşluğa düşmüş ve artık yazamayan bir yazar.

Roman, Ömer'in, Ankara otogarında bir asker uğurlama törenine ve o esnada bir Kürt kızın vurulmasına şahit olmasıyla başlıyor. Ömer, yazar olarak aradığı kayıp sözün peşine düşüp, doğuya gider.
Aynı zaman diliminde, eşi Elif ise bir bilim konferansına katılmak üzere Batıya, Kopenhag'a gider. Uzun zamandır uzak kaldıkları, çocukluğundan beri ilişki kurmayı başaramadıkları oğulları Deniz'i de ziyaret etmeye karar verir.

Ömer,Elif ve Deniz ekseninde gelişen ve iç içe geçen olaylarla bir çok izlek okuyoruz romanda. Alt katmanında ise Türkiye'nin doğu sorununun bir çok boyutu romanda ele alınmış.

Şahsen küçük bir eleştirim şu olabilir; anlattığı hikayenin içinde, yazarın taraflı varlığı çok fazla hissediliyor.

Türkiye'nin doğu sorunuyla ilgili okuma yapmak ve farklı bakış açılarını görmek isteyenlere tavsiye edebileceğim bir kitap.

Senem Özcan, Kendimiz'i inceledi.
 08 Mar 11:34 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Merhabalar, sevgili 1K Ailesi 

#28549333

Şimdi sizlere başucu kitabım olan, beni benimle tanıştıran, hayattan lezzet almamı sağlayan Sayın Erol Erbaş Beyin 50 yıllık araştırma, inceleme ile kendi yaşantısında ve eğitim verdikleri kişilerin yaşantısında müspetlediği “KENDİMİZ”i takdim ediyorum.
İLK KAFAMDA ÇAKAN ŞİMŞEK ŞU OLDU DAHA OKUR OKUMAZ:
HER ŞEYİ ARAŞTIRAN İNSAN KENDİNİ NİÇİN ARAŞTIRMIYOR?

“Toplumda şahsımızla, ailemizle, sosyal grubumuzla bir var olma mücadelesi içerisindeyiz hepimiz. Kendi kendimizi kabul ettirebilmek için yaşıyoruz. Tüm hareketlerimizin, konuşmalarımızın, davranışlarımızın, düşüncelerimizin tabanına baktığımızda, sürekli bizi zorlayan bu isteğimizi buluruz. İsteriz ki herkes bizi beğensin, bizi sevsin, bize saygı duysun, bizi takdir etsin, bizi anlasın. Kısacası, kabul edilmektir bu hayattaki amacımız. Hem de saygıyla kabul edilmek. Peki ama biz kendi kendimizi ne kadar kabul ediyoruz ki başkalarından bizleri kabul etmelerini bekliyoruz? İnsanın bu temel ihtiyaçlarına cevap verebilmesi için ilk önce yapması gereken, istek ve arzularının kaynağına inip kendisiyle tanışmak. Öyle ya, bir istek yapan yerimiz var, bir de bu isteği uygulamaya koyan. Ama adresler belli değil. Bugüne kadar yapımızdaki bu adresler müspet olarak tanımlanmamış. Yanlış yerlerde tatmin aranmış. Bu yüzden insanoğlu içinden duyduğu isteklerini tatmin etmek derdindeyken, deniz suyu ile susuzluğunu gidermeye çalışan birisi misali, tatminsizliği giderek çoğalmakta, kendisiyle olan mesafesi de giderek artmakta. Bu soruna çözüm ancak, kendi yapısını bir ustanın kendi eserini tanıdığı gibi tanımış, kendi içindeki bu ikiliği kaldırıp tekleşmiş, içi dışı bir olmuş bir insandan gelebilir. “Burada bizim anlattığımız yepyeni bir fikir.
Çünkü ortada insan hakkında müspet bir fikir yok. Artık teknolojiden dolayı yeni bir fikre ihtiyaç hissediliyor, insanın iç yapısının ortaya çıkması lazım. Çünkü bu teknoloji artık o sözlerle tatmin olmuyor. Artık manevi yönün de açılması, gelişmesi lazım ki teknoloji onun ayağının altında kalsın. Şimdi teknoloji başa çıkmış, insan ayağa düşmüş. İşte sıkıntı burada. Sıkıntı dengesizlik verir. Dış yapımız çok ileri, iç yapımızdan haber yok. Dış doymuş, şişmiş; iç açlıktan ölüyor. Bu nedenle diyoruz ki; biraz da kendimize bakalım artık. Kim olduğumuzu tanıyalım, anlayalım, hal ve hareketimizi ona göre tabii olarak yapalım. İnsan olarak kendinizi tanıdığınız zaman; kötülük, tembellik, pısırıklık, yalan, hile, dalavere olmaz. Çünkü insan yapısında bunlar yok, hayvan yapısında var. Hayvan yaşamak için yaşar, insan yaşatmak için yaşar. Hayvan sömürür, kendi çıkarını düşünür. İnsan başkalarını düşünür. Arada çok fark var.”
“Şimdi soruyorum, bugün akşama kadar bir dakika olsun kendinizi düşündünüz mü? İşi gücü düşündünüz, parayı düşündünüz, koskoca insanı hiç düşünmediniz. Bu kadar garibanlık olmaz ki. Akşama kadar çalıştınız, tembellik ettiniz, üzüldünüz, sevindiniz, öfkelendiniz, bağırdınız, ağladınız, güldünüz, keyfiniz kaçtı, zevk aldınız. . . Siz bunlardan hangisisiniz? Sizi tanımlayanvasıf ne? Su içtiğimiz bir bardak hiç bozuluyor mu? Yüz yıl geçse de “ben bardağım” diyor. Vasfını hiç bozmuyor. Biz beş dakika bir tipte duramıyoruz. Kendi kendimize yön veremiyoruz. Niye? Karar verip istediğimizi yapacak gücümüz yok. Zihinlerimiz yanlış bilgilerle ve inançlarla kirlenmiş. Zihinlerimizi temizleyip, ihtiyacımız olan gücü elde edeceğiz.”
“Bu gövdenin içindeki varlık şeref, haysiyet, onur, vakar, yücelik, icat, buluş, yenilik istiyor. Araştırma, geliştirme istiyor. Oranın gıdasını veremiyoruz. Hepimiz güven hastasıyız. Bakın hiç güvendiğiniz kimse var mı? İnandığınız kimse var mı? Bakın boştasınız. Hepiniz şöyle bir gözünüzü yumsanız, yalnızsınız. Yaşanır mı bu hayat böyle? Sıkıntıyla, korkuyla yaşanır mı? Oraların ihtiyacını karşılamak lazım. Artık kağnı devrinin metotları da doyurmuyor, bitti. Yeni bir metot lazım. Yeni bir metot da bulundu. İNSAN ÇAĞI açılacak. Mecburen açılacak çünkü yedi milyar insan bunalımda.” “Bunun için önce size insanın yapısını tanıtıyoruz. İnsanın gövdesi olan kul kısmına insan diyorsunuz. Halbuki biz insan dediğimiz zaman; bu göz değil gözden gören, ağız değil ağızdan konuşan, kulak değil kulaktan duyan, seni yediren, içiren, uyutan ama kendi uyumayan varlığa insan diyoruz. O varlığı hemen size ispat edelim. Şu anda moraliniz iyiyken, sevmediğiniz birisini düşünün. Bakın hemen renginiz değişti. Gövdeniz buradayken, bir yeriniz bir yerlere gitti ve moraliniz bozuldu. Giden yer nereniz? Gezen. Biz kendimiz deyince bu Gezen’i söylüyoruz.”

GÖVDE
“Gövdeyi biliyoruz, et ve kemik parçası. Hayvanda olan yeme, içme, yatma, kalkma, tuvalet, üreme hepsi bu gövdede var. Gövde yer, oturur, gezer, dolaşır, uyur. Gövdenin tüm ihtiyacı maddeseldir. Bunu da doğa tabii olarak veriyor.”

“Bizim gövdemiz esas büyük evrendir, dışarısı değil. Çünkü bütün elementlerin özünden meydana gelmiştir ve her şey havadan, enerjiden gelir döner, bitki olur, hayvan olur, insanda hücre olur.”
“Gövde, dış dünyaya ifade aracıdır. İç dünyada gerekli bir araç değildir. Kulaksız dinleyebilir, gözsüz görebiliriz. Dinlemek ve görmek hissetmek demektir, işitmek ve bakmak değil. Konuşmadan da anlaşabiliriz.”
“Siz kendinizi insan deyince gövde, et kemik kısmı zannediyorsunuz, sıkıntı orada. Biz diyoruz ki bu göz değil gözden gören, ağız değil ağızdan konuşan, kulak değil kulaktan duyan insandır. Yediren, içiren, yatıran, uyutan kısmımız insandır.”
“Gövdemiz; hayvan, kul, mahlûk, ne derseniz deyin, ama bütün kâinatın özünden meydana gelmiştir. İspatı; otları, bitkileri, hayvanları yiyoruz gelişiyoruz. Gövde topraktan, bitkiden, hayvandan oluştu, geri onlara dönecek. Yine ot olacak, kurt olacak, böcek olacak, et, süt olacak, domates olacak, salatalık olacak, sen yiyeceksin. Yün olacak giyineceksin. Hava olacak, yağmur olacak, su olacak, içeceksin. Geri bize dönecek.”

Gövdedeki hayvan fiilleri
“Bu gövde, içinde sahibi olan insan varsa onun emrindedir. Sahibi içinde yoksa, gövdedeki hayvan fiilleri kendi başına icraata geçer. Siz gövdenin yaptığı zuhuratları insan diye düşündüğünüzden sıkıntıya giriyorsunuz. Gövde diyor ki: “ya beni kullan, ya yoksa ben kendi fiilimi ortaya koyarım”. Eğer biz makamımızı terk eder de dışarılarda gezersek, gövdeyi oluşturan atomların hayvancıkları da, kendi fiiliyatlarını göstermeye başlıyor. Bunları her an yaşıyorsunuz. İzleyin kendinizi akşama kadar; kâh kuzu olup uysallaşıyorsunuz, kâh güvercin olup haber taşıyorsunuz, kâh tilki olup kurnazlık yapıyorsunuz, deve olup kinleniyorsunuz, keçi olup inatlaşıyorsunuz, tavuk olup yeni bir şeyler yumurtluyorsunuz. Bir sürü hallere girip çıkıyorsunuz.”
“Bazen yılan oluyor birilerini zehirliyorsunuz. Bazen kurt olup birilerini parçalıyorsunuz. Bazen karga olup birilerini didikliyor, dedikodu yapıyorsunuz. Köpek olup ısırıyorsunuz. Bülbül olup şakıyorsunuz. Bunlar hep bizdeki hayvan hücreleri işte.”

Tekamül/Evrim
“Dünyanın altını üstüne getirdiler, insan maymundan olmuş diye. Var mı öyle bir şey? İnsanın gövdesi bütün hayvanlardan meydana gelmiş. Darvin’in dediği gibi maymundan değil. Maymunda bir tek maymun hücresi var. Sen hiç maymunun sinekleştiğini gördün mü? Köpekleştiğini gördün mü? Yılanlaştığını gördün mü? Ama sende var bunlar. Dedikodu yapmak sineklik demektir. Hırlamak, yani en yakınına dalavere düşünmek köpeklik demek. Maymun benim gövdeme yetişemez ki. Bütün hayvanların tekâmülünden bu gövde olmuştur. Artı, senin yalan söyleyince yüzün kızarıyor değil mi? Maymunun kızarır mı? Hayır. O zaman nasıl maymundan olmuşuz biz?”

NEFES ALIP VEREN (CAN, YAŞATAN)
“Nefesi sen mi alıp veriyorsun, yoksa bir alıp veren mi var? O senin elinde mi, sen onun elinde misin? Nefes kendini çektiği zaman bizim haberimiz var mı? Yok. Peki gövdeden çekince biz ne oluyoruz? Ölüyoruz. Demek ki benim en büyük yerim, beni bende yaşatan Nefes Alıp Veren. Çekti mi bitiyorum. Doğru teneşire gidiyorum. Elimi bile kaldıramıyorum. İşte bu gücün adı Nefes Alıp Veren. Yaşatan diyoruz, Can diyoruz, Nefes Alıp Veren diyoruz, mesele kelimeler değil, mesele bu yapıyı tanımak.”
“Seni bir yaşatan var. Kendini gövdeden çekti mi bitiyorsun. O geri girse dirilirsin. O Nefes Alıp Veren. Bir insan, Nefes Alıp Veren kendini gövdeden çektiği zaman niye görmüyor, duymuyor, konuşmuyor, hareket etmiyor? Gözü var, ağzı var, beden yerli yerinde ama işlem görmüyor. Demek ki; gören, konuşan, hareket eden, duyan Nefes Alıp Veren, Can. Ölüyle dirinin arasındaki tek fark, Nefes Alıp Veren’dir, başka bir fark yok. Nefes Alıp Veren tekrar bedene girse beden yine canlanacak. Demek ki bütün sıfatlar, fiiller onun elinde.”

Dayanak
“Benim bir yere dayanmam lazım. Ağaca dayansam, bitkiye dayansam benden küçük. Havaya dayansam benden küçük, hayvana dayansam benden küçük, adama dayansam benden küçük değil mi? Benim bende bir yere dayanmam lazım. Bende bir yere, çünkü meçhulde bir yer yok. Hedef müspet ister, meçhul istemez. Peki benim en güçlü yerim nerem ona bakacağız. Benim en güçlü yerim ağzım, gözüm değil çünkü onlara bir hakimiyet kuran var. Gücüm aklıma da yetiyor, zihnime de yetiyor, ama Nefes Alıp Veren’e gücüm yetmiyor. Nefes Alıp Veren’i tutamıyorum, bir dakika, iki dakika sonra patlatıyor. Onun öyle bir gücü var ki kendini gövdeden çekti mi benden bütün sıfatlar, fiiller kayboluyor, görmeler, işitmeler, duygular hepsi kayboluyor. O zaman bende bu yapıda en güçlü yer Nefes Alıp Veren. Nefes değil, Nefes Alıp Veren! Ona biz Yaşatan diyoruz, Can diyoruz. Çünkü Can’ın belirtileri var, gövdeden çekti mi onlar yok oluyor.”
“Bizim güçlü olmamız için, gücümüzün yetmediği, bizde bizi yaşatan Nefes Alıp Veren’e dayanacağız. Başka bir şeye değil. Şimdi, elektriğin merkezi neresidir? Baraj, değil mi? Bir lamba, direk barajdan elektriği alabilir mi? Alamaz. Ama barajdan gelen elektrik fişe taktığında senin işini görüyor değil mi? Biz de Yaşatana, bizde Allah’ın varettiği yere bağlanıp fişi takacağız. O fiş de bizde bizi yaşatan, kimsenin gücünün yetmediği Nefes Alıp Veren’dir. Ona bağlandık mı cereyanımız yanar. Cereyan yandığı zaman ihtiyaçlarımın hepsini görürüm, gayet doğal. Siz mevzuları büyütüyorsunuz. Tembelsem, erken kalkmayı mevzu ediyorum. Düzensiz intizamsızsam, prensibi mevzu ediyorum. Müsrifsem tasarrufu mevzu ediyorum. Bunlar sıradan işler, o kadar kolay ki. Ben, Nefes Alıp Veren’in bendeki yaşatıcı gücüne bağlantı kuracağım cereyan almak için.”

Her bir nefeste kainatı soluyoruz
“Hiç hayatınızda kendi gözlerinizden görenle baktınız mı? Hiç biriniz, şu ağızdan nefes alıp verilen havanın ne dediğini duydunuz mu? Bak, “hu” diye alıyor, “hay” diye veriyor.”Hu” ne demek? Bütün kainatı içine alıyor. Âdem’den beri bütün konuşulan sözleri, hareketleri topluyor; Aldığımız nefesle Âdem’den bugüne bütün hareketler, düşünceler, sözler giriyor ağzımıza. Hayırlı ve şerli giriyor. Merkezdeysek hayat veriyor, aşkla geri sunuyor. Eğer güzel ayardaysak nefes bozuk giriyor, içeride güzelleşiyor, nurlaşıyor. Bozuk ayardaysak nefes senin bozukluğunu da alıyor, dışarı öyle çıkıyor.”
GEZEN
“Sen öyle bir büyüksün ki haberin yok. O yıldızlar, galaksiler gözünün merceğinde küçücük kalıyor. Bak hepsi içine giriyor da boşluk kalıyor. Öyle büyük bir varlıksın da haberin yok. Bütün kâinatın sahibi ve büyüğüsün sen. Sen büyük evrensin, o küçük evren. Ama altmış okkalık gövde akla gelince “neremizbüyük” diye düşünüyorsunuz.”

Kendimizi gövde zannediyoruz
“Bir kendimizi tanısak. Siz kendinizi gövde zannediyorsunuz. Biz diyoruz ki iki ebedi varlık var. Bir Nefes Alıp Veren, bir de Gezen. Bunlar yemez içmez. Bunlar duvar, hudut tanımaz. Bak, gözünü yum dünyayı içine alırsın. Gezen bir anda arş-ı âlâyı dolaşıyor. Onun maddi bir şekli yok. Onda zaman mekan yok. Nereyi konuşursan, o Gezen oraya gider. Bak bir anda otuz sene evvelini düşünüyorum. O kadar büyük varlıklar ki.”

Rüya gören, hayal kuran
“O Gezen hep öyle dışarıda dolaşıyor, geziyor. Biz O’yuz. O gece de rüya görüyor. Yani hayalin geceki hali rüyadır. Senin dumanını çıkartıyor yatakta. Rüyada yanlış bir iş yapıyorsun, her yanın tir tir titriyor, gözünü açınca kimse görmemiş diye rahatlıyorsun. Gündüz karışık daldığı için hayalin net değil ama gece rüyada net görüyorsun. Gündüz zihin değişik yerlere gidiyor, yani dağılıyor. Rüyada daha kontroldesiniz. Rüyadayken, o korkunç rüyalarda, suçlu rüyalarda kıvranmıyor musun? Suya gidiyorsun, boğuluyorsun, yumruk atıyorsun, vuruyorsun, kırıyorsun, hiç el kalkıyor mu? Hiç bu gövdenin haberi var mı? Yok. İşte o esas dünyadır aslında, rüya değil. Esas dünya. Gövdenin burada bir fonksiyonu yok. Fonksiyonu olan iki varlık var; biri Gezen, biri de Nefes Alıp Veren. Nefes Alıp Veren kendini çekti mi, ne konuşma kalıyor, ne akıl kalıyor, ne düşünce kalıyor, hepsi gidiyor. Ama Nefes Alıp Veren geri girse, hepsi geri girer. Buradaki incelik o Gezen. O rüya gören, hayal kuran bizatihi sensin. İşte biz esas sizi anlatıyoruz, siz de kendinizi altmış okkalık eldiven zannediyorsunuz, sıkıntı burada. O Gezen evine geldiği zaman sende hiç sıkıntı falan kalmaz. Farzet ki rüyada güzellik, neşe, huzur, her şey hoş. İşte ebediyen öyle yaşamak da var. O zaman da keşke uyanmasaydım diyorsun.”
“İşte şimdi onun artık evine girmesi lazım. Dikkate geçmemiz lazım. Evimizin sahibi, sultanı olmamız lazım. O haylaz sağda solda çok perişanlık yapmış. Artık ahlak falan koymamış. Hiçbir şey kalmamış. Evine gelirse mutlu olur.”
“Gezen dışarı çıkınca zaten ne olduğu belli değil. Hiç ummadığın düşünceler yaratıyorsun. Bir hasta görüyorsun, kendini de hasta ediyorsun. Seni ziyarete gelenleri, gelmeyenleri hayal ediyorsun, gelmeyenlere küsüyorsun. Ölüye gidiyorsun, kendini ölmüş hayal ediyorsun. Kavgaya gidiyorsun, sevmediğinle dövüş yapıyorsun. Yani bir sürü hallere giriyorsun.”

ÜÇ YAPI BİR ARADA
“Gezen evine gelip birleştiği zaman ne oluyor? Belirtilerine bakalım. Dikkatte oluyorsunuz, baktığınızı görüyorsunuz, işittiğinizi duyuyorsunuz. O zaman hata diye bir şey olmaz, kötülük diye bir şey kalmaz. Şimdi bunu çözememişler, Gezen ayrı, onun kötülüğünü konuşmuşlar. Birleştiği zaman öyle bir şey yok ki, yapıda yok yani. Arasan bulamazsın. Kendi kendine bir yalan söyleyeyim desen, söyleyemezsin. Kötü düşüneyim desen, düşünemezsin. Hayal kurayım desen, kuramazsın. Niye? Gezen evinde. Ama o evden gidince her kılığa giriyorsun. Hem de saniyede giriyorsun. Şu iç aleminize bakın, dakikada kaç düzene girip çıkıyorsunuz.”

BİRLEŞMEK İÇİN
“Dikkatimizi Nefes Alıp Veren’e bağlayalım. Nefesinizi takip edin. Nefesiniz, asansör gibi sürekli içinize inip çıkıyor. Gezen’i bu asansöre bindireceğiz. Şöyle bir takip edin, nefesiniz nerede bitiyor? Göbeğinizin üç parmak üstünde bitiyor. Dikkatinizi nefesinize bağlayın, aklınızı da dikkatinize bağlayın, nefesinizin bittiği yerde her tarafınız zingir zingir zingirder. Biraz takip etseniz, damarlarınızın zikrini duyar kendinizden geçersiniz. Daha dünyada hiçbir şey istemezsiniz. Bütün dünyanın en iyileri bir araya gelse hiç kalkıp da bakmazsınız. Olumsuz ve yıkıcı düşünce diye bir şey kalmaz. Çünkü can bayram ediyor, canan odasına geri geldi, oda şenlendi. Böyle bir mutluluk var. Bunu her an yaşayabilirsiniz.”
Hedef
“Gezen hedefe aşıktır. Hedef insanın kendi doğal halidir. Kişilik ve şahsiyetidir. Hedef kendimizden üstün bir şey olacak. Mal, mülk, şan, şöhret, bakan olmak, sanayici olmak, profesör olmak, bunlar hedef değil, bunlar sıradan işler. Hedef beni aşmalı. Benim nerem beni aşacak? Kişilik ve şahsiyetim. Kişilik ve şahsiyetime önem verdiğim zaman bu gövdeden kâinata verimlilik akar. Bir iz bırakırız. Bir sahada, iki sahada, beş sahada. Sen şu bilinenin üstünde bir şey koymalısın, yani çözeceksin. Neresi çözülmemiş, neresi verimsiz, orayı çözdün mü sen üste bir şey koymuş oluyorsun.”
“Sizin dışınızda hiç bir şey yok boşa aramayın, düşünmeyin, her şey bu yapının içinde.”Arşıma kürsüme sığmadım, insanın gönlüne sığdım” diyor. Girin içeri herşeyi bulursunuz. Ama o gezen içeri kolay kolay girmez. Nasıl girer? Hedefli adamlarda girer. Hedefin büyüklüğüne göre girer, hedef tutmadı mı o girmez.”
“Bazen yoruldum diyoruz. Zannediyorsunuz ki siz yoruldunuz. Hayır, gövde yoruldu. Bakın kendinize, sevdiğiniz bir işte yirmi dört saat ayakta olsanız, hiç yorulmazsınız. Ama sevmediğiniz işte derhal yorulursunuz. Amaçlı, hedefli insan yorulmaz. Hedefi olmayan insan sürekli yorgundur.”
“Bize daha evvel insanlara kötülük düşünme, kötü yönlerini düşünme deselerdi, insanı sev deselerdi çoğu sıkıntı giderdi. Bakın, akşama kadar dağdan, taştan, ağaçtan hiç sıkılmıyoruz. Hep aklımıza ya evdekilerden geliyor, ya akrabadan geliyor, ya işyerinden geliyor, ya komşudan geliyor, birine kafaları takıyoruz. Bunun yerine deseydi ki annemiz, öğretmenimiz “sevin”. Sevdiğimiz aklımıza gelse rahat ederdik.”
“Sevgide ilk önce görünüme bakarız. Mesela fiyakalı giyinmişsindir ama ağzın olumsuz konuşuyorsa notumuz düşer, düşmez mi? Gözün bozuk bakıyorsa notumuz düşer. Dedikodu yapıyorsan düşer, değil mi? Olumsuz konuşuyorsan düşer. Malın için kendi kişiliğini şahsiyetini harcıyorsan düşer. Ahlaklı olmayan bir insan sevilir mi? Kardeşin dahi
olsa, hırsız, üçkağıtçı, yalancı adam sevilir mi? Bir insanda güven, saygı, sevgi varsa onu doğal olarak seversin. Yani sevginin anlamı saygı ve güvendir. Güvenmediğini saymazsın, saymadığını da sevemezsin. Dön dolaş sevgi ahlâkla ilgilidir.”
“Sevgide bir kere seni gören bir mutlu olacak. İçi ılık ılık kaynayacak. Hani içim kaynadı denir ya. Ondan sonra icraatının yapısı ortaya konacak. Biz hangi insanları severiz? Ahlâklı insanları severiz. Ahlak, verimli olmanın devamlı halidir. Ahlâksız kardeşim de olsa kızarım, değil mi? Demek ki sevgi ahlâktır. Çünkü sevgi tabandan, vicdandan gelir. Bizi sıkanlar kim? Kalitesiz insanlar. Kaliteli bir insanı sevdik mi o da rahatlatır. Bir insan sevilirse ahlâk değişir. İnsan sevmeden ahlâk değiştirmek hiç mümkün mü? Bu kadar açık.”

Usta
“Okulu kendimize mi okuduk, öğretmene mi? Kendimize. Öğretmenler de bize yardım etti. Deseler ki öğretmenlere niye maaş verelim, kitapları biz okuyalım, yetişelim. Olur mu? Olmaz. Ustasız bir şey olmaz. Her şeyin bir ustası var. Bir şeyin uzmanıysa bir kişi, o sanatı yetiştireceği adamlara vermeli, hem de “sen beni geç” demeli. Eğer bir insan yetiştirdiği kişiye beni geç demiyorsa orada kölelik vardır. Biz köleliği kaldırıyoruz.”

Tekrarlar
“Bir şeyin çoğalması için çok konuşmanız lazım. Sen her gün saatlerce top ol, siyaset ol, dedikodu ol, laf ol, gırgır ol, ondan sonra şereften, haysiyetten güç al. Böyle şey olur mu? Sen bir şeyi çok konuşursan onun derdine düşersin. Öyle değil mi? Birinin yanına gitsen de özendirerek evinden, semtinden bahsetse, aklında olmasa bile ben de alsam bir tane dersin. Biz diyoruz ki; insanın bir mevzuyu halledebilmesi için, bir mevzuda başarılı olması için 24 saatinin en az yüzde ellisi onu tercih etmesi lazım. Daha ileri gidip orada şahane olması için, gününün, dakikasının üçte ikisi onu düşünmesi lazım.” “Et aklımızı şartlayacağız. Aynı kötüye şartlandığı gibi.”Nefes Alıp Veren beni yaşatan; Nefes Alıp Veren beni yaşatan” diye tekrar edeceğiz. Yaşımıza göre, on sene, yirmi sene, kırk sene inkar etmişiz. Kim inkar etmiş? Et akıl. Yok dediği kadar geri var diyecek.”Gezen benim, Gezen benim, Gezen benim” diye sürekli tekrar ederek bunu alışkanlık haline getireceğiz.”

VİCDAN
“Vicdan, gönülden aldığı emirleri akla iletir. Akıl bir vicdandan emir alır. Bir de dıştan alır. Gezen evindeyken vicdandan duyar. Buna öz akıl diyoruz. Gezen dışarıdayken de dış etkilerden alır, buna da mahlûksal akıl diyoruz.”

Vicdan denen bilgisayar
“İçimizdeki vicdan denen bilgisayar en ufak bir yanlış yapsak bizi sıkıyor. Ama dinlemiyoruz orayı. Onu dinlemeyince mahlûksal aklımızı sergiliyoruz. O da hep menfaat, çıkar, dalavere için çalışır. Ama Öz’de hile, hurda hiç yok, olamaz. Hiç kimse hile yapıp da yüzü kızarmazlık yapamaz. Ama duymuyoruz, alışmışız, kalınlaşmış biraz, kirlenmiş. Herkes de aynı ortamı görünce, zaten herkes böyle diyerek âdet haline geliyor.” “Vicdanımızdan gelen dürtüler var. Çalışkan ol diyor. Temiz ol diyor. Huzurlu ol diyor. Güvenilir ol diyor. Dürüst ol diyor, demiyor mu? Onları artıracağız. İcat, buluş yap, üretim yap demiyor mu? Bonkör ol demiyor mu? Vicdan bunları diyor. Biz ise vicdandan gelen öz akıl ile dıştan gelen mahluksal aklın arasında kalmışız. Vicdanı ara sıra duyuyoruz ama uymuyoruz.”

Vicdan tektir
“Vicdan tektir. Sende ne varsa bende de var. Hadi olmayanı gösterin. Sen ikramseverlikten hoşlanmıyor musun? Ben de hoşlanıyorum. Mertlikten hoşlanmıyor musun? Ben de. Çalışkanlıktan? Ben de. Sen yalan söyleyince yüzün kızarmıyor mu? Benim de kızarıyor. Hani nerede ayrıyız? Vicdanda biriz ama anlayışlarda ayrılıyoruz. Anlayışa göre herkes ayrı yaşıyor. Basit bir radyoda bile bin tane frekans var da, koskoca insanda neler var.

İnsanın özel ahlâkı
“İnsandaki vicdan makamı insana özeldir, hayvanda yoktur. Bir hayvanın yaptığını bir insan yapsa ceza yer, suç işlemiş olur değil mi? Onun bunun bahçesine girsek suç olur ama hayvan için suç olmaz. Demek ki hayvanın yaptığı ama insana yakışmayan şeyler bize suç. Yoksa hayvanlarda doğal. Tilki geliyor, çalıyor, tavuğu yiyor. Sen birini çalsan hemen seni içeri atarlar değil mi? İnsanda onun adına suç denmiş ama hayvan kısmından bakınca gayet adaletli. Tavuk otu yiyecek, tilki de tavuğu yiyecek. Ama insana gelince sana yakışmaz diyor.”
“Sokakta tuvaletini yapsan, biri de seni görse rengin kaçmaz mı? Peki, köpeğin rengi kaçar mı? Hayır. İşte gördünüz mü, insan olduğumuzdan dolayı insanda özel bir ahlâk var. Hiçbir mahlukta olmayan. O da Yaşatan’ın özel ahlâkıdır.”
“İnsanın doğal hali, doğal yaşantısı zaten ahlâklıdır. Ama vicdandan çıkınca bozuluyoruz. Vicdana, insanın doğal haline döndüğümüz zaman yeryüzünde en ahlâklı her kimse onun bütün ahlâkı mevcut bizde. Ama bunun böyle olduğu bize anlatılmamış. Bu doğal hali yaşamak için Gezen’i evine getirip Yaşatan’ıyla birleştireceğiz.”
GÖNÜL
“Göğüs kafesinin üç parmak altında; göbeğinin üç parmak üstünde. Nefesini takip et. İşte orası gönül. Nefes Alıp Veren ve Gezen’in birleşme sarayı. Hani iyi bir müzik dinlerken ah vah çekersin; arkanda bir araba frene bastı mı veya bir köpek aniden hırladı mı sıçrarsın ya, işte oraya sığınırsın.”
“Gönül, Nefes Alıp Veren’in evidir. Vicdan da ilham gelen yerdir. Gönül vicdandan da içeridedir.”
“Gönül çok büyük bir yer. Ne diyor? “Gönlüm hep seni arıyor, neredesin?”. Yaşatan, o kaçan Gezen’i çağırıyor. Gönül, yedinci katta insanın birleşip gerçek insan olduğu yerdir. Yedinci kat neresidir? Nefesin bittiği yerdir. Zaten oraya doğru dikkatinizi takip ederseniz her tarafınızı titretir. Boş bir sayfa gibi bütün kafanızı temizler. O anda. Hani silecekler camı siler ya, aynı onun gibi yapar.”

Gönül Anadolu’da olur
“Ne varsa milletimizde var, başka bir yerde yok. Batıda gönül kelimesinin karşılığı var mı? Yok. Oranın en uzmanı geldi bana kalbi anlatıyor. Ben gönülü söylüyorum dedim.”Yok” dedi. Niye? Madde kısmında yaşayan, kendini madde zanneden, hayvan zannedende gönül olmaz. Gönül bizim milletimize aittir. Bak bir Neşet’te bin tane gönül türküsü var. Biz bu zenginliğimizi, bu tarihimizi görmemişiz, ona buna özenmişiz. Batıda gönül olur mu? Gönül Anadolu’da olur.”

DÜNYANIN ALTINI ÜSTÜNE GETİRİN İDDİA EDİYORUM BUNDAN KIYMETLİ KİTAP BULAMAZSINIZ. YILLARDIR SÜREKLİ OKUYORUM. HER OKUYUŞTA ANLAYIŞIM BİR KAT DAHA AÇILIYOR, ZİHNİM SADELEŞİYOR. BU KİTAPTAN YOLA ÇIKARAK EĞİTİMİNİ BİLE MERAK ETTİM ALDIM. HALEN DE ALMAYA DEVAM EDİYORUM VE AYNI ZAMANDA EĞİTİMCİLİĞİNİ DE YAPIYORUM.
Birçok kitap okuyoruz. Neden? Kendimizden bir paye bulmak, kendimizi bir nebze olsun tanımak için. Keza yaptığımız kişilik testleri, burç yorumları, her kitapta hikâyede bir kahramanın yerine kendimizi koymamız biraz daha dikkat edersek içimize bunun içindir.
Kim olduğumuzu bilmiyoruz. Fizik yapımızın anatomisini çıkardık ama bu sevmek, duymak, inanmak. Başarmak, kabul edilmek, sayılmak, takdir edilmek, güven duyulmak… nerden gelir bir türlü bulamadık! Neden yabancının hayal ürünü kitaplarıyla yıkandığımız için.
İşte Sayın Erol Bey dünyada ilk ve tek olarak insanın iç yapısını sistemleştirip ortaya koyuyor. Bu kendimiz kitabı da eğitim ve seminerlerinden derlenip hazırlanmış.
Sahifelerce anlatabilirim “ KENDİMİZİ” VE “EROL BEY”İ :)))
ANLAYACAĞINIZ EN KISA ZAMANDA “KENDİMİZ” KİTABININ ETKİNLİĞİNİ TALEP EDİYORUM NECİP BEY. ZEVKLE HER CÜMLESİNİ ANLATIRIM :)
Tüm 1K ailesini sevgi, saygı ve muhabbetle kucaklıyor, hürmetlerimi sunuyorum.

M. Tesla, bir alıntı ekledi.
 26 Şub 01:19

İki mutlu çiftçinin diyaloğu.
   Bir söğüt ağacının dibinde oturan, Gordiyos adlı bir delikanlı karşısındaki ihtiyara diyor ki:
  -Toprak altındır.. Onu deşmesini bilmeyenlerin bütün ömrü karanlık bir gecedir!...
  
Karşısında oturan ihtiyar adam:
  -Güneşte yüzünü yakmayan, sapanla ellerini nasırlatmayan, kurduğu yuvada aydınlık göremez. Senin dediğin gibi ömrü de karanlık bir gecedir
 
 Gordiyos, bir kadeh elma şarabını yuvarladıktan sonra
  -Saadet, her zaman çiftçilerin tavanı basık kerpiç odaları içindedir.
  
İhtiyar:
  -Gordiyos, ruhun berraklığı temiz hava, ve toprakla oynamaktır. O saadeti de tanrıları çiftçilere vermiştir Terimizi kadınlı ve erkekli kerpiç odaların içinde kurutur. çalışkan insanlara yakışan rahatı biz burada buluruz.

   Gordiyos:
  -Bayram münasebetiyle bir gün tarlamdan ayrı düşmek bana zor geldi. Horozların sabahı karşıladığı gümüş renkli alaca karanlıkta uyanıp sarı öküzlerle, tarlaya gitmek, sonra kara sapanla kara toprağı sürmek bir insan için en büyük bahtiyarlık değil midir?

   İhtiyar gülümseyerek:
  -Hele tohum tarlaya atıldıktan sonra gözleri göğe dikerek yağmur beklemek, sonra tohumun toprağı yararak kirpikler gibi belirmesi bundan sonra her tarafın yeşil bir deniz halini alarak, rüzgarın tesiriyle dalgalan masini seyretmek.. Yeşil denizin, altın kaplama haline gelmesi.. Ne hoş ve ne büyük saadet kaynağıdır.

   Gordiyos:
  -Ya harman yeri... Bir bayram günü değil midir? Kadın erkek herkes müşterek bir vazifede, kendileri için çalışmak ne zevklidir. Sonra da değirmende buğdayı öğütmek... Onunla kendi ekmeğini pişirip yemek... En zevkli bir hayattır. Ben ötesini bilmem!
  
İhtiyar güldü:
  -Çok doğru söylüyorsun. Sen tıpkı ilk defa Orta Asyada buğdayı bulup çiftçilik eden babalarımız gibi düşünüyorsun!..

   Gordiyos:
  -Ekmeğini topraktan kazananlara ne mutlu!

Efsaneler, Kolektif (Sayfa 94 - Paraf Yayınları)Efsaneler, Kolektif (Sayfa 94 - Paraf Yayınları)

‘Bir telefonu bile yok!’

Moda’da bir kafede oturuyorum. Hava oldukça soğuk fakat mekân korunaklı, üşümüyor insan. Yan masada iki genç kız var. Konuşmuyorlar. Ellerindeki cep telefonlarıyla meşguller. Sıkça rastlanan bir görüntü. Kahve ısmarlıyorum, geliyor, içip bitiriyorum. Yan masadaki suskunluk sürüyor. Bu arada üç köşe yazısı okuyorum gazetemden.

Nihayet konuşmaya başlıyorlar. Kızlardan biri soruyor: “Ne oldu, Berk’le aranız mı bozuldu?” Öbürü, “Öyle gibi…” diye yanıtlıyor. Soruyu soran şaşkın. “Nasıl olur? Hani âşıktınız birbirinize… Yakışıklı, çalışkan bir çocuktu. Eli ekmek de tutuyordu. Sahi ne iş yapıyordu?” “Bilgisayar mühendisiydi. Dediğin gibi iyi bir çocuktu.” “Peki, neden ayrıldınız? Aldatma, kıskançlık falan…” “Hiçbiri değil.Anlaşamıyorduk. Haberleşemiyorduk.” “Nasıl yani?” “Cep telefonu yoktu. Onu ancak işyerinden ya da evinden arayabiliyordum.” “Tek neden bu yani…” “Evet, bu!”

Günümüzdeki genç kızlar için mobil telefonu olmayan bir erkekten ayrılmak arada aşk da olsa “normal” bir gerekçe olmalıydı. Terk edilen o genç erkeği düşündüm. Mesleği gereği gün boyu dijital bir dünyada yaşıyor, sonrasında o dünyayı yanında taşımak istemiyordu. Bence anlaşılabilir bir durumdu. Fakat bu durum günümüzün genç kuşakları için kabullenilemez bir olağandışılıktı. Telefon taşımamak bir yoksunluktu onların gözünde.
Aklıma Sezen Aksu’nun seslendirdiği Kemal Burkay’ın “Bir kedim bile yok”şiiri geldi. Bu yoksunluk şiirini “Bir telefonu bile yok” başlığıyla tanık olduğum duruma uyarlamaya çalıştım kafamda.
Kızlar kalktılar. Ben kaldım. Kafenin önünden geçenleri izlemeye başladım. Yaşı 25’in altında olan kız erkek gençlerin ya ellerinde ya da arka ceplerinde birer cep telefonu vardı. Yürürken telefonda konuşan her üç gençten biri kafenin tam önündeki kaldırımda taşların arasındaki kot farkları nedeniyle tökezliyor, düşecek gibi oluyor, bana gülümsemek düşüyordu.


Türkiye mobil telefonla 1994 yılında tanıştı. İlk görüşme 23.2.1994 günü dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ile dönemin Başbakanı Tansu Çiller arasında gerçekleşmişti. Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu Başkanlığı’nın açıkladığı verilere göre 2017 yılının ikinci çeyreğinde Türkiye’deki sabit telefon abone sayısı 11 milyonda kalırken, mobil telefon abonesi sayısı 76.6 milyona ulaşmış.
31.1.2017 itibarıyla ülkemizin nüfusu 79 milyon 814 bin 871’dir. Bu sayılar mobil telefon kullananların birden fazla aboneliği olduğunu gösteriyor.
Türkiye’de piyasaya sürülen hiçbir sanayi ürünü mobil telefon kadar artış göstermemiştir.
Günlük hayata dikkatlice bakınca bu artışın şaşırtıcı olmadığı görülüyor. Örneğin, anneler ilköğrenim çocuklarını okul servisine bindirirken ellerine bir telefon tutuşturuyor, “Okula varır varmaz beni ara!” diye tembihliyorlar. Bu çocuklar mobil telefonla büyüyor, küçük yaşlarda bu elektronik aygıtı kullanmada ustalaşıyorlar.

Mobil telefon bu iletişim çağında hiç kuşkusuz yararlı bir aygıt. Ne var ki yanlış kullanımda sağlığa çeşitli zararları var. Bir süre önce İstanbul Kadir Has Üniversitesi’nde gerçekleştirilen “Cep telefonunun sağlığa zararları” konulu konferansta konuşan Amerika Çevre Sağlığı Örgütü (Environmental Health Trust) Kurucu Başkanı ABD’li Dr. Devra Davis’e göre “Günde yaklaşık 2 saat cep telefonu kullanan erkeklerin sperm sayısı normal erkeklere nazaran yüzde 30 düşürüyor. Günde 4 saatten daha uzun süre cep telefonu kullanımı ise sperm sayısını yüzde 40 oranında azaltıyor. Dolayısıyla bu kişilerin çocuk sahibi olma ihtimalleri azalıyor. Ayrıca hamilelik sırasında bebeklerin DNA ve hafızalarını olumsuz etkiliyor. Bir yandan da vücut ve beyin her an cep telefonlarının yaydığı mikrodalga radyasyonun yarısını emiyor. Telefon ile konuştuğumuz zamanlarda mikrodalga radyasyon nedeni ile beyin hücrelerimizin bir kısmı ölmeye başlıyor.”
Teknolojiden tabii ki yararlanalım ama dikkatli kullanarak…

Deniz Kavukçuoğlu

Yıldıray Oğur
"1879'da Çarlık Rusya'sına bağlı Kazan'da doğar "Sadri Maksudi. Türk" kelimesinin yasak olduğu, "Ben kimim?" sorusunu soran Müslüman Tatarların ise önce İsmail Gaspıralı'nın Kırım'da, İstanbul Türkçesiyle çıkardığı Tercüman gazetesini, sonra da Türklüğü keşfettiği yıllardır.
Kırım'dan yükselen bu Türklük aşkı, İstanbul'daki Jön Türkleri de etkileyecek, Türk milliyetçiliğinin ateşi İstanbul'a Kuzey'in bu soğuk ülkesinde Rus baskısı altında yaşayan Tatarlar üzerinden ulaşacaktır.
Önce hayranı olduğu Tolstoy'u ziyaret edip, oradan İstanbul'a sonra okumak için Paris'e gider. Fransızca ve Latince öğrenir. Sorbonne Üniversitesi'nin Hukuk Fakültesi'nden kabul alır. Hocaları arasında Tarde, Durkheim de vardır.
Paris'te hemşerisi Yusuf Akçura'yla tanışmıştır. 1904'te patlak veren Japon-Rus Savaşı Avrupa'da yakından izlenince, Rusçası sayesinde Fransız gazetelerinde iş bulır Fransız siyaset ve diplomasi çevresine girer.
Savaşı 1905'te Japonlar kazanır. Uzun asırlar sonra ilk kez bir Doğulu devlet bir Avrupalı devleti yenmesi Jön Türkleri bile heyecanlandırmıştır. (Bu heyecanla Halide Edip oğluna meşhur Japon komutan Togo'nun adını vermiştir). Yenilgi Çarlık Rusya'sı da derinden sarsar.
1905 liberal devrimi meydana gelir. Duma açılmıştır. Genç Maksudi, Rusya'ya döner ve 1907 seçimlerinde Rus liberal parti Kadet listelerinden Duma'ya girer. Artık parlamenterdir.
Bu arada Petersburg'da ünlü Rus Türkolog Radloff'un rahle-i tedrisinde Türkçe üzerinde çalışmaya da başlamıştır. Beş yıl Duma'da görev yapar. Parti toplantılarında takındığı "Rusya Türkiye'ye saldırırsa Türkiye'nin yanında yer alırız." tavrı ona ikinci kez Duma yolunu kapatmıştır.
Rusya devrime gitmektedir. Rus Müslümanlar kendilerine çıkış yolu aramaktadırlar. Bu sırada Kazanlı Tatarlar başkenti Ufa olan Milli-Medeni İç Rusya ve Sibirya Müslüman Türk-Tatarları Muhtariyeti'ni ilan ederler. Muhtariyetin anayasasını hazırlayan Maksudi, muhtariyetin ilk Cumhurbaşkanı seçilir.
Menşevikler tarafında kaldığı 1917 Ekim Devrimi'nden sonra Finlandiya'ya kaçar. Sonra Berlin ve en son tekrar Paris. Sorbonne'da ders vermeye başlar. Le Temps gazetesinde düzenli yazılar da yazmaktadır. Ama bir gözü Ankara'da kurulan yeni cumhuriyettedir.
1923'te Yusuf Akçura'nın girişimiyle Türk Ocağı konferans için onu Ankara'ya çağırır. Hayranı olduğu Mustafa Kemal Paşa'dan randevu alır. Paşa hayatını değiştirecek teklifi yapar: "Yeni bir devlet kuruyoruz. Sizin gibi adamlara ihtiyacımız olacak." Maksudi ancak "Emredersiniz Paşam" diyebilir.
Ailesini alıp bir milliyetçi olarak hayallerini süsleyen özgür Türk cumhuriyetinin başkentine taşınır.
Yeni cumhuriyetin ilk yüksek öğretim kurumu olan Hukuk Mektebi'nde Umumi Hukuk Dersleri ona verilir. Türk Hukuk Tarihi'ni yazar. Türkçe'de reform için Milliyet'te yazdığı yazılardan etkilenen Atatürk'ün sofrasına çağırdığı bir isimdir artık. Daha sonra Türk Tarih Kurumu'na dönüşecek Türk Tarih Heyeti'nin kurulmasına öncülük eder.
Heyetin en çalışkan üyesi Atatürk'tür. Masada onun Türk Tarih Tezi vardır. İspat edilmeye çalışılan şudur: Bütün tarihi beyaz ve Brekisafal kafalı Türkler başlatmıştır, büyük medeniyetlerin hepsi de esasen Türk'tür.
Sadri Maksudi'nin iyi bir entelektüel ve profesör olan tarafının aklı bu tezlere yatmaz; ama inanmış bir milliyetçi ve Kemalist olan tarafı bu tezleri tümüyle reddetmemesi gerektiğini söylemektedir. Nihayet bir an gelir, heyetin Atatürk'ün teşvikiyle girdiği bu beyhude uğraşa daha fazla dayanamaz. "Paşa Hazretleri" diye başlayan "Sümerler, Hititler, Hintliler Türk'tü denilemez, makbul fikirlerden ayrıldık, Avrupa'ya bunu kabul ettiremeyiz." diye devam eden kibar ama uyarıcı bir mektup yazar. Türk Tarih Tezi'ne koyduğu şerh Atatürk'ü üzmüştür. Türk Tarih Kongrelerinde aynı itirazlarını sürdürür.
Maksudi'nin aklı Güneş Dil Teorisi'ni ise hiç almamaktadır. Teori ile ilgili ne düşündüğünü soran Atatürk'e verdiği cevap, Gazi'yi bu kez kızdıracaktır: "Benim fikri melekelerim bu teoriyi anlamağa gayri-müsaittir."
Ve kaçınılmaz çarpışma anı bir gün gelir...
1928'den beri yüz beş kez sofrasına çağırdığı ve Profesör diye hitap ettiği Maksudi ile Atatürk'ün arasındaki ipler bir rivayete göre önce Çankaya'daki sofrada kopar. Atatürk'ün uşağı Cemal Granda anlatıyor: "Köşkte bir akşam sofrasında Hukuk Fakültesi profesörü Sadri Maksudi de konuk olarak bulunuyordu. Çeşitli konular üzerinde görüşüldükten sonra söz sırası Denizyollarına geldi. Türk Dil Kurumu'nun deyimleri üzerinde duruluyordu. Adının Denizcilik Bankası mı, yoksa Denizbank mı olarak kalması tartışıldı. Sadri Maksudi Denizbank'ın gramer kurallarına aykırı olduğunu savunuyor ve bu düşüncesinden bir adım bile geri gitmiyordu. O konu orada kapandı. Aradan bir iki saat kadar geçmişti. Atatürk bir ara, bir şeye sinirlenmiş olacak ki Sadri Maksudi'ye dönüp 'Siz profesör değilsiniz!' dedi. Bu beklenmedik sesleniş, herkesi şaşırtmış, profesörü de can evinden vurmuştu. Hepimiz put gibi yerimizde dona kalmıştık. Bir an süren şaşkınlığından kurtulan Sadri Maksudi'nin şu karşılığı verdiği görüldü: 'Hâşâ, ben profesörüm. Hem de Türkiye'de değil, İsviçre'de bana kürsü vermişler. Olmazsa gider orada dersimi veririm. Şimdi ben kalkıp burada bir kumandana 'siz kumandan değilsiniz' dersem ne olur? Kumandanlığı elinden alınır mı? Yalnız böyle bir söz o kumandanın nasıl gücüne giderse, bu söz de benim gücüme gider. Ama kumandanlara kürsü vermediler daha.' Sadri Maksudi'nin elinde şarap kadehiyle söylediği bu sözlere Atatürk karşılık vermedi. Az sonra da sofra dağıldı. Maksudi'yi de bir daha sofrada görmedim."
24 Aralık 1937. Aynı zamanda CHP milletvekili olan Maksudi Meclis'e gitmiştir o gün. Denizcilik üzerine bir yasa konuşulmaktadır. Yasanın birinci maddesi şöyledir: "Hükmü şahsiyeti haiz ve İktisat Vekaletine merbut olmak ve merkezi Ankara'da bulunmak üzere Denizbank adlı bir banka kurulmuştur." Maksudi, daha maddenin görüşülmesine geçilmeden söz alıp kürsüye çıkar. "Denizbank adı Türk grameri bakımından bir garibedir. Bank diye Türkçe 'de bir kelime yoktur. Denizbank yerine, Deniz Bankası'nı teklif ediyorum." der ve teklifini yazılı olarak Meclis Başkanlığı'na sunar. Profesöre kimse itiraz etmez. Teklif oylanır ve oy çokluğuyla kabul edilir, madde yeniden görüşülmek üzere komisyona geri gönderilir.
O anda bir vekil kulağına eğilip "Sadri Bey, ne yaptın, Denizbank adını Atatürk koymuş." dediği Maksudi'nin cevabı kısa ve nettir: "Ne çıkar? Hakikat değişmez ki..."
Ama hakikat zorla değiştirilecektir. Haber hemen o akşam Çankaya'da kurulan sofraya ulaşır.
Atatürk sinirlenmiştir; sofradakilere öfkeyle emreder:
"Öyle ise şimdi Sadri Maksudi'ye cevap vereceksiniz, hem de radyodan!"
Akşamın geç bir saatidir. Sofradan, aralarında profesör ve vekillerin bulunduğu yedi kişi seçilir, arabalara bindirilir ve Tuna Caddesi'ndeki radyoevine taşınır. Radyonun bütün yayın akışı iptal edilir. O akşam sabahın ikisine kadar, o yedi kişi, radyoda Denizbank'ın Türkçe, Sadri Maksudi'nin cahil olduğunu anlatır.
Radyoda konuşan isimlerden biri o akşam Çankaya'da olmamasına rağmen evinden apar topar radyoya getirilen Falih Rıfkı'dır. Üslubu serttir: "Türkçe, dünyaya kültür götürmüş, yaymış, saçmış Türk'ün dilidir. Buna bütün dünyada itiraz etmeği düşünen aklı başında hiçbir adam çıkmamıştır ve çıkamaz. Sadri Maksudi gibi muarızlar elbette aydınlık dışında kalacaktır."
Yıllarca kitaplarda ismi Ermeni olduğu için A. Dilaçar olarak gizlenmiş, Atatürk soyadının da fikir babası ünlü dilbilimci Agop Dilaçar da o gece Türk milliyetçisi Maksudi'ye radyodan Türklük dersi verir:
"Denizbank ifadesi tertemiz Türkçe mürekkeb bir ünvandır. Bunun yanlış olduğunu bilhassa Türküm diyen ve Türk dili ile az çok alakası bulunan muhterem bir zattan işitmemeliydik. Fakat Bay Sadri Maksudi'yi mazur görmeyi yüksek Türkiye Türklüğünden rica ederim. Çünkü Bay Sadri Maksudi gerçi bir Türktür, fakat Türk dilini Türk muhitinde öğrenmemiştir.
O gece Atatürk'ün radyoevine gönderdiği herkes dil uzmanı da değildir. Eski komutan, Kırşehir mebusu Müfid Özdeş de Profesör Maksudi üzerine konuşanlardan biridir:
"Belki şimdiye kadar benim sesimi işitmediniz. Ama Atatürk'ün bir asker kumandan arkadaşı olarak söylüyorum ben Türküm ve Türklüğe âşığım... Türk dilinin ihyası yolunda çalışanların barikatı gibi kendini göstermeye utanmayan adamlara, Türk gençliğinin herhangi bir ilim branşında mürekkepliği, profesörlüğü vazifesi verilebilir mi?"
Sıra Meclis'e gelmiştir. 27 Aralık günü toplanan Meclis'te Denizbank meselesi öne alınır, yeniden görüşülür ve önceden alınmış karar iptal edilir. Meclis'teki görüşmeler sırasında hedefteki isim yine Sadri Maksudi'dir.
Ertesi günkü gazetelerde linç sürer. Neredeyse tüm gazetelerin manşetlerinde Deniz Bank tartışması ve Sadri Maksudi vardır. Bu da yetmemiş, gazeteler dört gün önce radyodaki konuşmaları ve Meclis'teki görüşmelerin dökümlerini tam sayfa olarak yayınlamışlardır. "Deniz Bank Türkçedir" manşetiyle çıkan Cumhuriyet gazetesine konuşan isimlerden, o gece radyoda da konuşan Kütahya milletvekili Vedid Uzgören'in sözleri linçin boyutlarını göstermekte:
"Ben Bay Sadri Maksudi'yi bir şeyler bilir zannederdim. Deniz Bank sözüne itiraz eden beyanatında anladım ki bu zat hiçbir şey bilmiyormuş... Eğer senelerden beri seni Türkiye Türkleri, Türk gençliği sakat Türkçenle verdiğin dersleri dinliyorsa, bunu kendin için lütf-u mahsus ve Türklüğün taşkın nezaketinin yüksek eseri telakki etmelisin. Yoksa sen, Türkiye'de Türkçe konuşmağa Türkçe ders vermeğe cesaret edememek mevkiinde bir adamsın. Fakat beşeriyette senin gibi cehlini bilmeyen kendini âlim sanan gafiller az değildir."
Önce radyodan sonra gazete manşetlerinden cahil ilan edilen Maksudi yıkılır. Atatürk'ün bizzat Sorbonne'dan Türkiye'ye çağırdığı, yüzlerce kez sofrasında ağırladığı, profesör diye hitap ettiği, kitabına önsöz yazdığı, vekil yaptığı, dil ve tarih çalışmalarında danıştığı ordinaryüs profesör Maksudi artık rejimin istenmeyen adam ilan edilmiştir. Bir daha Meclis çalışmalarına katılmaz. Atatürk'ün ölümünün ardından İnönü, 1939'daki yeni Meclis'e onu almaz.
Ve 1950 seçimlerinde bu kez Demokrat Parti'den Ankara milletvekili olarak yeniden kovulduğu Meclis'e döner.
Ve 10 Ağustos 1951 günü... İnönü döneminde lağvedilen Denizbank'ın yeniden kurulması için Meclis'te bir yasa tasarısı görüşülmektedir. Hükümet tasarıyı Denizbank adıyla hazırlamıştır. Bunu öğrenen Sadri Maksudi o gün Meclis'e gitmez. Ama kürsüye çıkan bütün vekiller Sadri Maksudi'nin itirazını hatırlatıp Denizbank adına karşı çıkarlar. Verilen bir önergeyle bankanın adı Denizcilik Bankası olarak değiştirilir. Sadri Maksudi rövanşı almıştır.
İlerlemiş yaşına rağmen hala milliyetçilik üzerine kitap yazacak kadar iyi bir entelektüel ve inanmış bir Türk milliyetçisi olarak geçen hayatını, 20 Şubat 1958'de ilerleyen kanser hastalığı yüzünden yattığı Gureba Hastanesi'nde tamamlar.
Liderler sinirlendiğinde olabilecekler bahsine katkı olarak küçük bir hatırlatma olsun diye..."

http://m.turkiyegazetesi.com.tr/...ray-ogur/580492.aspx

Yeliz Kaynakcioglu, Dejavu'yu inceledi.
03 Haz 2017 · Kitabı okudu · Beğendi · 7/10 puan

Fulya lise son sınıfta okuyan genç bir kiz. Annesini doğumda kaybetmiş babasını ise hic tanimamistir. Buyudukce gördüğü hayallerin gerçekliği ise önce onu korkutsada okul hemsiresinden yardım istemeye karar verir.
Deniz ise safliginin kurbanı olup kacirilmistir. Ilk kitaptaki karakterler ile harmanlanmis bir kovalamaca.

Merve, Erkekleri Tavlama Günlüğü'ü inceledi.
 30 Nis 2017 · Kitabı okudu · 2 günde

Kitabı satın aldığım için o kadar üzgünüm ki. Kitaplığımın önünden her geçerken bu kitaba gözüm kayıyor. Minik çaplı sinir krizleri geçiriyorum. Kesinlikle almayın, okumayın.