• Veri içinde bulunduğumuz yüzyılın yeni petrolüdur, ancak kullanılmadan önce başarılı bir biçimde işlenmesi şarttır.
  • Uzak geleceğe dair tüm öngörülerimiz, yakın gelecek için beklediğimiz değişimlerin gerçekleşmesi ile kendini gösterecektir.
  • Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid’i
    Bedr’in aslanları ancak bu kadar şanlı idi.

    ŞEHİT ASKERLERİMİZ
    Sait ERTÜRK, Halit Yaşar MİNE,Ömer HALİSDEMİR

    ŞEHİT POLISLERIMİZ
    Meriç ALEMDAR,
    Zafer KOYUNCU,
    Önder GÜZEL,
    Mustafa TECİMEN,
    Fikret Metin ÖZTÜRK,
    Dursun ACAR,
    Ufuk BAYSAN,
    Münir Murat ERTEKİN,
    Cüneyt BURSA,
    Bülent YURTSEVEN,
    Zeynep SAĞIR,
    Kübra DOĞANAY,
    Muhsin KİREMİTCİ,
    Gülşah GÜLER,
    Seher YAŞAR,
    Cennet YİĞİT,
    Varol TOSUN,
    Hüseyin GORAL,
    Hurşut UZEL,
    Erol İNCE,
    Mehmet KARACATİLKİ,
    Murat ELLİK,
    Niyazi ERGÜVEN,
    Edip ZENGİN,
    Turgut SOLAK,
    Demet SEZEN,
    Hakan YORULMAZ,
    Eyyüp OĞUZ,
    Feramil Ferhat KAYA,
    Mustafa SERİN,
    Halil HAMURYEN,
    Seyit Ahmet ÇAKIR,
    Halit GÜLSER,
    Alpaslan YAZICI,
    Faruk DEMİR,
    Sevda GÜNGÖR,
    Mehmet Akif SANCAR
    Aytekin KURU,
    Fevzi BAŞARAN,
    Yakup SÜRÜCÜ,
    Mustafa ASLAN,
    Akif ALTAY,
    Birol YAVUZ,
    Velid BEKDAŞ,
    Murat ALKAN,
    Mehmet DEMİR,
    Yasin Bahadır YÜCE,
    Ferhat KOÇ,
    Yunus UĞUR,
    Mehmet ORUÇ,
    Ahmet ORUÇ,
    Muhammet Oğuz KILINÇ,
    Fırat BULUT,
    Hüseyin KALKAN,
    Köksal KAŞALTI,
    Hasan GÜLHAN,
    Mehmet Şevket UZUN,
    Kemal TOSUN,
    Serdar GÖKBAYRAK,
    Münür ALKAN,
    Ozan ÖZEN,
    Mehmet ÇETİN,
    Nedip Cengiz EKERI

    ŞEHİT SIVILLERİMİZ
    Ahmet ÖZSOY,
    Akif KAPAKLI,
    Ali ALITKAN,
    Ali ANAR,
    Ali İHSAN LEZGİ,
    Ali KARSLI,
    Alper KAYMAKCI,
    Ayhan KELEŞ,
    Battal İLGÜN,
    Beytullah YEŞİLAY,
    Bülent KARALI,
    Cengiz POLAT,
    Cuma DAĞ,
    Davut KARAÇAM,
    Emin GÜNER,
    Emrah SAPA,
    Erkan ER,
    Erkan YİĞİT,
    Fatih KALU,
    Fazıl GÜRS,
    Fuat BOZKURT,
    Hakan GÜLŞEN,
    Hakan ÜNVER,
    Halil IŞILAR,
    Hasan ALTIN,
    Hasan YILMAZ,
    Hüseyin GÜNTEKİN,
    İbrahim ATEŞ,
    İzzet ÖZKAN,
    Lokman BİÇİNCİ,
    Lütfi GÜLŞEN,
    Medet EKİZCELİ,
    Mehmet GÜLŞEN,
    Mehmet KOCAKAYA,
    Mesut YAĞAN,
    Muhammed YALÇIN,
    Mustafa KARASAKAL,
    Mustafa KOÇAK,
    Mustafa SOLAK,
    Mustafa YAMAN,
    Mutlu Can KILIÇ,
    Muzaffer AYDOĞDU,
    Necati SAYIN,
    Necmi Bahadır DENİZCİOĞLU,
    Oğuzhan YAŞAR,
    Osman ARSLAN,
    Osman EVSAHİBİOĞLU,
    Ömer Can AÇIKGÖZ,
    Ömer İPEK,
    Ömer TAKDEMİR,
    Özgür GENÇER,
    Özkan ÖZENDİ,
    Ramazan KONUŞ,
    Rüstem Resul PERÇİN,
    Samet CANTÜRK,
    Selim CANSIZ,
    Serkan GÖKER,
    Suat AKINCI,
    Suat ALOĞLU,
    Sultan Selim KARAKOÇ,
    Sümer DENİZ,
    Şener DURSUN,
    Tevhit AKKAN,
    Uhud Kadir IŞIK,
    Ümit GÜDER,
    Vedat BÜYÜKÖZTAŞ,
    Volkan CANÖZ,
    Yakup KOZAN,
    Yasin YILMAZ,
    Yusuf ÇELİK,
    Yusuf ELİTAŞ,
    Ümit ÇOBAN,
    Volkan PİLAVCI,
    Aydın ÇOPUR,
    Adil BÜYÜKCENGİZ,
    Ahmet KARA,
    Ahmet KOCABAY,
    Akın SERTÇELİK,
    Askeri ÇOBAN,
    Ayşe AYKAÇ,
    Barış EFE,
    Batuhan ERGİN,
    Burak CANTÜRK,
    Burhan ÖNER,
    Cemal DEMİR,
    Cengiz HASBAL,
    Çetin CAN,
    Emrah SAĞAZ,
    Engin TİLBEÇ,
    Erdem DİKER,
    Erhan DÜNDAR,
    Erkan PALA,
    Erol OLÇOK,
    Fahrettin YAVUZ,
    Fatih DALGIÇ,
    Fatih SATIR,
    Ferdi YURDUSEVEN,
    Gökhan ESEN,
    H. İbrahim YILDIRIM,
    Haki ARAS,
    Halil KANTARCI,
    Hasan KAYA,
    Hikmet BAYSAL,
    Hüseyin KISA,
    İbrahim YILMAZ,
    İhsan YILDIZ,
    İlhan VARANK,
    İsmail KAYIK,
    İsmail KEFAL,
    Kader SİVRİ,
    Kemal EKŞİ,
    Köksal KARMİL,
    Lokman OKTAY,
    M. Fazlı DEMİR,
    Mahir AYABAK,
    Mahmut COŞKUNSU,
    Mahmut EŞİT,
    Mehmet Ali KILIÇ,
    Mehmet GÜDER,
    Mehmet KARAASLAN,
    Mehmet Şefik ŞEFKATLIOĞLU,
    Mehmet YILMAZ,
    Mete SERTBAŞ,
    Metin ARSLAN,
    Muhammet AKSU,
    Muhammet AMBAR,
    Muharrem Kerem YILDIZ,
    Murat AKDEMİR,
    Murat DEMİRCİ,
    Murat KOCATÜRK,
    Murat MERTEL,
    Murat NAİBOĞLU,
    Mustafa CAMBAZ,
    Mustafa KAYMAKÇI,
    Onur Ensar AYANOĞLU,
    Onur KILIÇ, Orhun GÖYTAN,
    Osman YILMAZ,
    Ömer CANKATAR,
    Ramazan MEŞE,
    Recep BÜYÜK,
    Recep GÜNDÜZ,
    Salih ALIŞKAN,
    Samet USLU,
    Servet ASMAZ,
    Sevgi YEŞİLYURT,
    Şenol SAĞMAN,
    Şeyhmus DEMİR,
    Şirin DİRİL,
    Şuayip SEFEROĞLU,
    Şükrü BAYRAKÇI,
    Tahsin GEREKLİ,
    Timur AKTEMUR,
    Tolga ECEBALIN,
    Türkmen TEKİN,
    Ümit YOLCU,
    Vahit KAŞÇIOĞLU,
    Vedat BARCEĞCİ,
    Yalçın ARAN,
    Yılmaz ERCAN,
    Yunus Emre EZER,
    Zekeriya BİTMEZ,
    Ramazan SARIKAYA,
    Ali Mehmet VUREL,
    Sedat KAPLAN,
    Jaouad MERROUNE,
    Murat İNCİ,
    Abdullah Tayyip OLÇOK,
    Mustafa DİREKLİ,
    Özcan ÖZSOY,
    Serhat ÖNDER,
    Yasin Naci AĞAROĞLU
  • Birkaç gün önce televizyonda gece denk geldi, dinledim gözyaşlarıyla... Yazan duyguları o kadar hissettirerek ifâde etmişki bir uygarlığın yıkılışını... Kahroldum...

    Önce biraz bilgi, ardında da metin...

    604/1207 yılında dünyaya gelen er-Rundî, ışığın teker teker Endülüs şehirlerinden ayrıldığına şahit olur. Bu duruma dayanamayıp o yürek yakan meşhur Endülüs Mersiyesi şiirini yazar. Kafiyesi “nûn” olduğu için bu kasideye Nûniyetu Ebi’l-Bekâer-Rundî adı da verilir. Bu şiir artık her Müslüman’ın dilindeki ağıtı olur. Mersiye o kadar gerçektir ki hiçbir zaman önemini ve değerini kaybetmez. Her okunduğunda ilk defa okunuyor gibi yeni anlamlar algılanır ve taze duygular yaşanır(Mekkî, 1987: 312). Öyle oldu ki nerede ne zaman Müslümanların başına bu türden bir felaket geldiğinde bu mersiye dillerde dolaşır oldu. Mersiye, sadece Arapçada kalmayıp Müslüman halkların farklı dillerine çevrilerek onların da duygularının tercümanı olur. Bu mersiye Türkçe’ye ilk olarak şair Filibelizade Mehmet Nizameddin tarafından aktarılmıştır(Konrapa, 1964: 165 vd.; Ayvazoğlu, 1996: 85). Oryantalist araştırmacılar tarafından da beğenilen ve hakkında geniş araştırmalar yapılan mersiye, M. Grangaret tarafından Fransızca’ya, (Paris, 1878) A. F. Grafvon Schack tarafından Almanca’ya, (Berlin, 1865) Juan Valera tarafından İspanyolca’ya, (Madrid, 1867-1871) ve A. R. Nykl tarafından da İngilizce’ye (Baltimore, 1946) çevrilmiştir (Toprak, 1990: 197). Aruzun el-Besît vezniyle yazılan kasidenin tamamı kendi çevirimizle şöyledir:

    Endülüse Ağıt; Mersiyenin Tam Metni

    1-Her şey tamamlandığında eksilir. Öyleyse insan hayatın güzelliğine aldanmasın.
    2-İşler gördüğün gibi dönüşümlüdür. Bir zaman her kimi sevindirirse birçok zaman da onu üzer.
    3-Dünya baki değil kimseye. Şanlı hiçbir durum devam etmez.
    4-Yırtar tüm zırhları zaman. Köreldiğinde Meşârif ve Harsân kılıçları.
    5-İbn Zî Yezen’in kılıcı olup bir değil iki kında olsa da her kılıç yok olmaya doğru gider.
    6-Nerede Yemen’in o güç sahibi kralları, nerede onlardan İklîl ile Tîcân
    7-Şeddad’ın İrem’de kurduğu nerede, ya nerede Fars’ı yöneten Sâsân
    8-Hani Kârûn’un elde ettiği hazineler, nerede ‘Âd, Şeddâd ve Kahtân
    9-Kaçınılmaz son hepsini buldu. Hiç var olmamış gibi yok oldular.
    10-Bütün mülk ve melikler uykuluklunun hayalindeki tayf gibi oldu.
    11-Zaman Dâra’nın ve katilinin aleyhine döndü. Hem Kisra’ya yöneldi hiçbir saray onu barındırmadı.
    12-Sanki günün birinde, zorluğu kolaylaştıran hiçbir sebep olmamıştır ve Süleyman da dünyaya hâkim olmamıştır.
    13-Çok çeşitlidir acıları devranın. Sevindirici ve üzücü anları vardır zamanın.
    14-Belaları hafifleten tesellileri vardır. Ama İslâm’ın başına gelen belaları hafifletecek tesellisi yoktur.
    15-Ada’nın başına tesellisi olmayan bir bela geldi. Acısından dümdüz oldu Uhud ve Sehlân
    16-İslâm için onlara nazar değdi ve mahrum kaldı. Böylce bölgeler ve şehirler İslâmsız kaldı.
    17-Mersiye’nin başına gelenleri Belensiye’ye sor. Nerede Şâtıba, hani Ciyyân nerede?
    18-İlim merkezi Kurtuba nerede. Nice âlimin şanı yüceldi orada?
    19-Nerede Hıms (İşbilye), içindeki mesireler, tatlı, dolu ve taşkın nehri nerede?
    20-Ülkenin sütunlarıydı bu şehirler. Geride ne kalması umulur ki yıkılsa erkân.
    21-Bembeyaz Hanîf dini ağlıyor üzüntüden. Tıpkı âşıkların ayrılıkta ağladıkları gibi.
    22-Küfürle mamur olmuş ve İslam’ın artık kalmadığı diyara (ağlıyor).
    23-Çünkü kiliseye dönüşmüştür camiler, içlerinde yoktur çan ve haçtan başka.
    24-Cansız olduğu halde mihraplar bile ağlıyor. Tahtadan olduğu halde minberler ağıt yakıyor.
    25-Ey zamandan öğüt alabilecek iken gaflette olan kimse! Eğer uykuda isen bil ki zaman uyanıktır.
    26-(Ey) vatanıyla meşgul olup böbürlenerek yürüyen kimse! Hımıs’tan sonra kişiyi gururlandıracak vatan mı var?
    27-Bu musibet, kendisinden önceki belaları unutturdu. Kendisi ise uzun zaman unutulmayacaktır.
    28-Ey yarış sahasında kartal gibi ince Arap atlara binenler!
    29-Toz karanlığında ateş gibi olan keskin Hint kılıçlarını taşıyanlar...
    30-Memleketlerinde izzet ve güç sahibi olarak deniz ötesinde bolluk içinde çayırlarda eğlenenler.
    31-Var mı haberiniz Endülüs ehlinden? Kervanlar haberlerini her tarafa yaymıştır.
    32-Orada kimi esir kimi ölü nice müstazaf yalvarıyor ama kımıldamıyor insan.
    33-Bu nasıl bir ayrılıktır İslam’da aranızda! Ey Allah’ın kulları! Oysa siz kardeşsiniz.
    34-Yok mu gayret ve onur sahibi kimseler? Yok mu hayrın yardımcıları ve destekleyenleri?
    35-Hey! İzzetten sonra zillete düşen millete koşun. Değiştirmiştir durumlarını zulüm ve tuğyan.
    36-Daha dün kral idiler evlerinde. Bu gün ise küfür diyarında oldular köle.
    37-Her türünden zillet elbisesi içinde şaşkın ve rehbersiz hallerini bir görseydin.
    38-Satıldıkları anki ağlayışlarını bir görseydin. Bu vahim durumun korkusuna kapılır üzüntülere boğulurdun.
    39-Hey! Nice anne ve çocuk birbirinden uzaklaştırıldı. Tıpkı ruhların ve bedenlerin birbirinden ayrıldığı gibi.
    40-Genç kız ki doğduğunda güneş gibi. Sanki o yakut ve mercandır.
    41-Gâvur onu zorla kötülüğe doğru sürmektedir. Gözleri ağlıyor kalbi ise şaşkındır.
    42-Böylesi acılar için eriyor kalp üzüntüden. Varsa eğer kalpte İslâm ve îmân.

    (el-Ensârî, 1984: IV, 137; el-Merrâkeşî, 1985: 463-464; İbn Ebî Zer‘, 1972: 112-114; el-Makkarî, 1968: IV, 486-490)

    İkinci olarak da büyük üstat Sezai Karakoç, mersiyeyi nazireye benzer bir şekilde Türkçeye çevirmiştir. Kaside için yazdığı şu notu çok mânidârdır: “Muhteşem bir medeniyet ki, son sayfasını bu üstün kaside teşkil etmektedir. Son yaprağı budur. O medeniyeti gözden geçiren bir insan, bu kasideyi de okur ve kitabı kapar.”(Karakoç, 1985: 83-90)

    Endülüs’ün düşüşünden önce Endülüslülerin Sultan Bayezid’e gönderdikleri Feryadnâme -1486-1487-

    Çıkan iner, kalkan düşer, her yükselişin var bir sonu.
    Niçin bunca gurur maldan, mülkten, addan sandan insanoğlu.

    Oluşta ne var ki olduğu gibi dursun, hiç değişmesin.
    Sen de gök gibisin, bir gün masmavi güneşlik, bir gün bulutlu.

    Bu dünya kime kalmış, yaramış ki kalsın yarasın sana da.
    Yok, hiçbir çizgisinde bu yeryüzünün ölmezlik rengi ve ölmezlik kokusu.

    Zaman değişmek bilmez kesin ölçülü ve hükümlüdür:
    Geri döner, paralar sahibinin zırhını, kılıçlar ve kargılar ileri doğru işlemez oldu mu.

    Zaman bu, ona ne kılınç kını dayanır, ne meşhur kaleleri sultanların.
    Kınlar eskir, kaleler çürür, o kaleler dünyanın en sarp yurdu
    Gımdan olsa da; Gımdan, şahin bakışlı ve kartal duruşlu.

    Nerede, de bana, o taçlı hükümdarları Yemen’in?
    De bana, onların taçlar içinde bile taç olan taçları ne oldu?

    Şeddad’ın cennet diyerek kurduğu saraylar ülkesi İrem,
    Sâsaniler’in ebedî sanılan devleti ne oldu?

    Altınları yığdı yığdı da bir dağ yaptı Kârun, hani o dağ?
    Hani Âd, hani Adnan, hani Kahtan, dünya nimetlerinin köpüren yurdu?

    Reddi mümkün olmayan bir hâle uğradılar.
    Bir masal oldu onlar, bir varmış bir yokmuş, bir toz toprak bulutu

    O taçlar, o devletler, o mülkler saltanatlar, bir rüyadır artık
    Her biri, hayalden geçen gölge gibi, zamandan geçip durdu.

    Gün oldu, zaman denen yaman er, sağa döndü Dara’yı uçurdu bir vuruşta;
    Sola döndü Kisra’yı. Kisra’yı ne takı, ne sarayı kurtarabildi, korudu.

    Saltanatının yeller esti yerinde yellere hükmeden Süleyman’ın;
    Şiddetinden ötürü Sâb denen Münzirse, don vurmuş ağaçlayın kurudu

    Zamanın fâciaları çeşit çeşit türlü türlüdür: O ne zengin fâcia bezirgânı!
    İki burçlu bir kaleyse o, sevinç bir burcu, hüzün bir burcu.

    Her fâciayı unutmak mümkün, olup biten bütün bunları unutmak olabilir
    Ama İslâm’ın başına geleni avutacak ne bir neşe olabilir, ne unutturacak bir korku.

    Endülüs’e öyle bir felâket çöktü ki, yok bir eşi.
    Dehşetinden Medine’de Uhud, Necid’deki Şehlan dağları yerinden oynadı,
    Bir deprem ki, yer yarıldı arz boyu.

    Ah! Yarımadada İslâm’a göz değdi, yağdı belâ yağmur gibi.
    Şimdi o canım Endülüs şehirlerinde, İslâm’ın ne namı var ne nişanı;
    Sanki hiç olmamıştı, sanki baştan beri yoktu.

    Belensiye’ye bir sor, Mürsiye’nin hali nicedir?
    Şâtibe’nin başına gelenler? Ceyyan ne oldu?

    Toprağı buram buram bilgi tüten Kurtuba.
    Bilginlerinin adı ta uzaklarda çınlayan Kurtuba’ya ne oldu?

    Nerede Hıms’ın o ışıklı, o aydınlık bahçeleri, güneşi tazeleyen bahçeleri.
    Tükendi mi çılgın çılgın akan şeker gibi tatlı nehirlerinin suyu?

    Endülüs binasının temelinde birer köşe taşıydı bunlar
    Bu güzelim vatan köşeleri kül haline geldikten sonra yaşamak boşun boşu,
    İnsan yaşamaya ne borçlu?

    Yüce İslam, yârinden ayrılmış bir genç gibi.
    Güçlü bir genç gibi, sessiz fakat gözünde gözyaşı dolu.
    İslâm’dan boşalıp inkâr karanlığıyla dolan
    Endülüs için, ulu İslam, karalar bağladı, gece gündüz yas tuttu

    Cami kilisedir artık, hilâl yerine haç asılı
    Nur yüzlü ezan yerine, bitmeyen bir çan sesi, bir baykuş uğultusu…

    Mihraplar ki taştandır, minberler ki ağaçtan,
    Canlı cansız ne varsa bu hâle inledi durdu.

    Ey ibret dolu geçmişten ibret alacak yerde, günübirlik işlere, dedikodulara batmış kişi!
    Sen uyu bakalım; ama zaman için ne demek dinlenmek, ne demek uyku!

    Ey göğsünü gererek “Benim ülkem, saltanatım” diyen, kurumundan geçilmeyenler!
    Siz Hıms’ı gördünüz mü? Hıms’tan sonra hangi vatan verir insana vatan fikrini, duygusunu?

    Endülüs’ün başına gelen felâket tarihin bütün felâketlerini unutturdu;
    Ama dünya durdukça unutulmayacak, yâd edilecek bir felâkettir bu!

    Ve siz ey yarış yerlerinde şahin gibi uçan,
    Yay gibi gergin Arap atlarının üstüne kurulu
    Süvariler! Ve siz savaşın karanlığı toz dumanı içinde
    Pırıl pırıl kılıçlarını savuran kahramanlar ordusu!

    Ve hele siz deniz aşırı ülkelerde, bin nimet içinde,
    Saltanat içinde muhteşem bir hayat sürenler; bir hayat kesiksiz bir ömür boyu!

    Endülüs’ten, Endülüs’ün zavallı halkından var mı haberiniz?
    Her yer, onların felâketini duydu, sizin kulağınız sağır, gözünüz kör, kalpleriniz mefluç mu?

    Ölen asker, esir kadın, ufuklara bakıp bizden
    İmdat ummuş beklemişti, son ana dek. Hiç düşündünüz mü bunu?

    Onların sesi, insan olanın yüreğini eritirken,
    Siz Müslümanlar, onların kardeşi, kayıtsız, halinden memnun ve haz maymunu!

    Yürekli, utanan, alçalmaktan korkan, kardeş için can veren kimse kalmadı mı yeryüzünde?
    Hakkın yardımcısı, hak peşinden giden, kendini hakka adamış tek kişi yok mu?

    Dünyanın efendisiydi bu millet, şimdi dünyanın kölesi.
    Neler çekiyorlar? Yüzleri bile tanınmaz hâle geldi. Ya Rabbi ne kaderdir bu!

    Kendi yurtlarında bey idiler, şimdi küfr ülkesinde uşak.
    Ululuğun doruğundan eziliş uçurumuna yuvarlanan bu halka acıyan yok mu?

    Alçalışın örtüsü kalın bir gece gibi sarmış dört yanlarını.
    Başsız, şaşkın, olup bitene hayrette, gözleri büyümüş, bakışları korkulu.

    Sen de şahit olsaydın benim gibi onların
    Yurtlarından koparılıp satılışlarına pazarda, ey Tanrı kulu.

    O hıçkırıklar senin de aklını komazdı yerinde benim gibi.
    Canı vücuttan çeker gibi ayırdılar anadan yavrusunu.

    Ya o kızlar ki, yakuttan ve mercandan dökülmüşlerdi sanki.
    Ve sabah bir dağ ucundan yeni çıkan bir güneşin masumluğu

    İçindeki o Meryem yüzlü kızları da saçlarından sürükleyip götürdüler.
    Kirli yataklarına. Haykırışları yırttı gökleri. Yürekleri parça parça, babalarsa kan kustu.


    Daha ne anlatayım, yüreklerin erimesi için bir tanesi yeter anlattıklarımın:
    Eğer o yüreklerde İslâm’dan ve imandan bir eser varsa elbet ey Tanrı dostu!

    Ebu’l-Bekâ Sâlih b. Şerîf – Tercüme: Sezai Karakoç, İslam’ın Şiir Anıtlarından, Diriliş, İstanbul, 1985, s. 85
  • AŞKIN ŞEHRENGİZİ

    ne canlar yakmış İç Kale
    sararmış resimlerce
    mahzun Viran Tepe
    bereli havuşlarda tükendi nesli dinçliğin
    bir küf tutmuş muskalarA
    bir keder karası bazaltlar bilir
    nerden nereye solmuş
    yetim Diyarbekir’im
    nerde kimi ölmüş Yedi Kardeş burcu sesin
    birden düşersin akla
    başım gözüm ısınır
    Eski Cezaevinde yel ıslıkları küsülü
    Aslanlı Çeşme şimdi kıraçlıkla kınalı
    kenti çoktan terk etti
    Hamravat Selsebili
    bir kuyu kendine düşer canımın tenhasında
    eyvanlar serden geçip durur ciğer saatinde
    bir sensizliktir gider
    bin sessizliktir gelir
    açılır çakı gibi Fetih Kapısı
    yeni baştan çevik Fatihine
    tel örgüler kuş olup uçuşanda
    belki değeriz yine
    On Gözlü köprüsünde bakır düşlerin
    yangınlar gömülü
    Süleyman mertliğinde
    bir zaman abdestsiz çarıklarla
    doluşmaya utanılan Sur
    şimdi hangi hakirliğin mahzeni
    abdal damlarımızdan mağrur çatılara
    taşların boşluğunda zemheri
    cehennem lokması kursağında
    avlularda tükenmiş
    dut çiğdeleri bağrın
    boynu bükük nergizlerin saksılarda
    vurulmuş haremlik
    dökülmüş selamlık
    kalmış Deliller Hanı
    cinnete bir soluk
    kırılmış mezarlarda buruk kuş lokları
    hanayda kumruların
    su kadehi burulmuş
    kararmış bahtı fildişi kalkerin
    namusun narin beli bükülmüş
    durgundur Mesudiye
    argındır Ulu Cami
    yorgundur Dicle Kapı
    fıtratına dönme günü Kırklar dağımın
    bir şehir ki töresidir
    nice kıtaların hey
    selsellerin uğultusu serdaplarda
    tulumbalar hasretinle taşmaktadır
    Şeyhandede şelalesi
    hazan olup yağanda
    ahşab nar çiçekleri
    sülüs hatları mevsim
    nakşetsin sevdamızı Gelincik dağı
    yüreğin beynine hadisler mıhlı Nebi cami
    Asur kalesinde kral mezarı bağrın
    gözlerin gözlerimde dilsiz Malabadi
    ve paygamber kabrinde
    öksüz yara salardık
    gırtlaktan revakların karanfil sokağında
    umudun umudusun
    çeyizlen Diyarbekir

    Diyarbakır Şairi Bilal Yavuz Şiirleri



    AMEDYA

    ranzalarda Anzele serinliği
    Arbedaş Kapısı
    yüreğin dolar
    Nasuh Camisinde Ömeroğlu
    Nasıriye Kalenin Halidoğlu
    bize Amedyalı
    derler hey cano
    mazluma safdil
    namerde sarraf

    şimdi ne Küpeli
    ne Dıngılava
    Diyarbekir bir ceset aramızda
    akar akar Hamravat
    çehremizin kederinde
    taşar yüzlerin
    emekçi coğrafyasından
    masum, maralsı
    Kürdistan gülleri

    ürkek avlu mırnavları
    ceylansı hafız kızlar
    kadim Zinciriye
    kokar çocukluğum
    Benusen burcunda sesin
    girer düşlerimin rüyasına

    hatıralar deşer
    hatır yarasını
    Hançepek türküsü yakar
    babasının ciğeri filintalar
    öksüz içerin
    Zembilfroş dumanı

    sürgüler çekilir
    durur hücremde
    tütsüler doğurur
    yetim Bircuşah
    kaynatsın ahımızı
    dadaş Haburman
    sağsın zor hüznümüzü
    aygın Malabadi

    kurşunlanmış can Kurşunlu
    Dört Ayaklı minarem
    dört ayağından vurulmuş
    öyle bir zelzele
    ki çetin gidişin
    Mesudiye sütunları oy
    gayrı yerinde durmaz

    Parlı Safa Minaresi gibi dimdik
    ömür kavgasını
    verir hep kalanlar
    dam loğu, et taşı
    bulgur değirmeni
    bir destandır burada yaşamak saati

    Fiskaya Şelalesi
    hazan olup yananda
    gör nasıl
    yeniden yağarım
    dişimle tırnağımla loy loy
    bir daha bulunmaz böylesi
    gazel ölen
    bizi, bizim gibisi


    Diyarbakır Şairi Bilal Yavuz Şiirleri



    ROZERYA

    yüreğin Hilar
    mağarası gibi serin
    yüreğin dağlarcası
    gariban, ıssız
    söyle sen hangi
    boranın meltemisin
    yanar dudağında karanfil tütün
    yanar da verir
    sırtını Kırklar suruna

    ellerin kelepçe
    ellerin zozan
    gözlerin zor kafesler
    gözlerin zilan
    içerin Kralkızı içerin mahzun
    alıngan, kuğumsu
    hançerem hançerli
    suskum sahipkıran
    bir masum pusuda tahtırevan

    söyle ben nereye gideyim Rozerya
    gel de gör içim dışım Amedya

    yaşmaklara yaşamaklar doladın
    Rabbinden razı
    sesin papatya devrimi
    sesin ardınsıra zılgıtlar
    körpe nazenin

    daha kaç mendil
    sarsın yangın kederini daha kaç
    ahraza bürünecek
    cıvıltısı sabilerin

    gel de izle Rozerya
    aşklar şimdi bir mumya omuzlarda
    tepişirken fevkinde
    şımarık firavunlar
    aziz bir şehir yıkılıyor altında

    hal böyleyken
    hasmına kılınç
    olsan da duramazsın içinde dimdik
    çökersin soylu
    sevdiklerin aşkına
    biz şimdi sensiz
    boyuna çöküş
    biz şimdi gözlerinsiz
    antik tohumduk

    bak da yeşert Rozerya
    Diyarbekir hayat ister bağında
    yeniden nefes almak
    biz ki yorgunluklar halkı
    gürleşirdi alnımızın teriyle
    ceddimizi saklayan
    aziz toprak.
    çocuklar eker
    filintalar yeşertirdik yılmadan
    usturalar kayarken ensemizden
    bükülmezdik usulca

    ata yadigarıydı mesleğimiz
    yüreğimiz haykırır gözlerimizde
    canımız o parola
    yakıl ama yıkılma
    söyle susma söyle Rozerya
    diyesin
    yitik insanlık
    hangi eğreti dağın ardında


    Diyarbakır Şairi Bilal Yavuz Şiirleri



    RÜMEYSAH

    sen, çocukluğumdun, masumiyetim
    sen bereket, han duvarları mazim
    toz çuvallar üstünde dinginliğim
    rüyam, göğüm, çölüm, denizimdin

    dans eder, göllerin ıssız akışı
    her nakışı, hüsrana yar bakışı
    özlem tüten demden gönül kayışı
    hem canım hem cananım, cevherimdin

    ayrılık da aşka dahil, Rümeysa
    bir hayatlık canı var ölümlerin
    bülbüle uzaklar yakın Rümeysa
    bir nefeste yayılır gül dediğin

    Rümeysa, zarftan kuşlar fezamda
    gurbetimin teli kopmuş sazımda
    deli taylar uçar durur bağrımda
    seven ruhta fren tutmaz Rümeysa

    konmaz öyle her dala sev devrimi
    sütü zift, balı zehir semahında
    uzar, uzar, uzar, şeyhin gözleri
    can kınına sığamıyor Rümeysa

    mürşid gamzelerin Fındık burcudur
    aşığı, mürid kılar tek bakışta
    dergahında cerenler kuruludur
    aşka dizgin vurulmuyor Rümeysa


    Diyarbakır Şairi Bilal Yavuz Şiirleri



    GÜVERCİNLER ÇARŞISI

    şükran toylarımızın
    sesi gelir aşiret çadırlarından
    obamız hayran
    otağımız kurban
    kıl çadırda yer sofrası kalbin
    serilmiş razı
    serilmiş padişahına kadar
    Nur burcunda ciğerim ağarır
    külahına dek kufi, ebebulguru
    saçlarında nesih yazıtlar
    döşlerin kesme bazalt döşeli
    mukarnas bezemeli
    yazmalarca beklenen yankılarda
    kurşunlu kubbelerin

    Halilviran köprüsünde hey canım
    düşlerin hıçkırır
    sazlar kavrulur
    yanar sazlıklar
    Nevruz neşesi saran köşelerinden
    bir firak hüznü
    tüttürür dağlar
    kavun rayihasına karışır
    karpuz burcuları
    çörtenlerden bin rahmet damlar
    demirciler çarşısı orkestra
    sadrı tonozla örtülü
    ceylanlar salınır
    filintalar ormanında

    Kazancılar Hanı mürd
    suskun kaya mezarlar
    Sultan Şuca çeşmesinde bağrın
    bağlanıp budaklansın
    yeter ki kapılma
    çeper çağın ağına
    can akar yolunu bulur
    yeter ki solmaya
    yaşamak sevincin
    iki gözümün goncesi


    Diyarbakır Şairi Bilal Yavuz Şiirleri



    HIZIR KÖŞESİ

    göğün göğüyüz biz, yerin yeri
    niceye Süreyya, niceye bağır
    testin kadarsan, günahımız ne
    ya kıl taat, ya cezbemizden delir
    ki yokluk, varlığımıza delil
    ki yokluk, yokluğunuza tülbent
    içimiz var, içimizden içeri
    ve dışımız, dışımızdan dışarı
    vur testini, ne dış kalsın, ne içi
    lamekânda bulunur bu define
    aşk, öyle bir uçurur ki kimini
    aşk dahi bilmez uçanın yerini


    Diyarbakır Şairi Bilal Yavuz Şiirleri



    VEDA TEPESİ

    Kudüs'ün ürkek gözyaşları
    Diyarbekir'in gözlerinden akar
    Tunus'un yanaklarından sızan
    Kahire'nin koyu kanıdır
    Şam'ın sonbahar saçları
    Dökülür derisinden Yemen'in
    Medine tüter Mekke'nin burnunda
    Düğümlenir boğazı İstanbul'un
    Vedâ tepesinden uyanış doğar


    Diyarbakır Şairi Bilal Yavuz Şiirleri




    DORU

    poyraz yanar, kandiller üşür
    Nupelda
    suna boynun yaslar dağ eteğine
    yıldızların kaydırağı var bu gece
    dokunsan, ağlayacak ceylanlar
    tavşan, yavrular aşkına cesur
    arslan, yavrular aşkına ürkek
    ve bakışlar, çığlık çığlığa kuşlar
    yokluğun, boğazda kement
    bakışın, nasıl da çatal
    değdiği kalbin etini delen
    acemi, rafine, boyunca usul

    bağırda dalgalar kayalığa vuranda
    diyar gözlü, bekir yürekli
    filinta baharlar birikir Yeldama
    gurbetin, hançeremde kelepçe
    ranzamda, kahırdan darmaduman
    ağarmış anlıklar, gurbetin
    maral titrekliğinde, soluk soluğa
    bir cezbeden yadigar
    bahadır, külhani yakalardan
    ve mahzun, namus burcu
    niyetli, meçhul denen ferdalara
    umutma Evîn
    gevherin kışlatma
    avlularda serpilen gonceler hatrına
    kenar mahlesinde dar bulvarların
    gül hevesler kurutmuş
    başı hep ustura tıraşlı
    oğullar etmez hayınlık
    yokluğun ebubekir dostluğuna

    çünkü yaşamak bu küllüklerde
    dakik bir vaiz kuzulara
    ve sıtmalar, ardın sıra kan ter
    ardın sıra tutuklu, kısık
    iner gibi sürgüler hücre odaya
    görüş günleri ıssız
    volta demleri öksüz, dımdızlak
    cehennem kesiği gerdanlar namına
    hiç değilse düşlerim, boran
    savur çeltik yaylana, pamuk ovana
    savur da kıyılsın inceldiği kuşeden
    aşiret bozkırları çocukluğum
    divane dağın doruğundan tütsün
    vakarlı umular, yarınlarımız


    Diyarbakır Şairi Bilal Yavuz Şiirleri



    ÜLKÜMÜZ DEVRİM

    genzimde bir sergüzeşt
    koynumun merkezine kadar kıvrılan
    kanırtan hınzır hevesleri
    sisleri tırmalayan haylaz açelyalar
    sensizliğin biz kokan kıyametiyle
    aşka hadım edilmiştir

    içimde açılmayan mühürlenmiş mektuplar
    yağar tırmalarcası sandukamın kürküne
    gençtim kısrakların
    toprağa hazla saplanan toynakları kadar
    gençlikten burağanlar biriktirdim
    yatağanlarladoğrarcası
    kara kutusuna kadar ciğerlerimin
    vurulmak neymiş bildim

    mahralarda sahralar uzanıyor
    dünya kıyameti sonuna kadar hak ediyor
    çırılçıplak armakçılar
    kirletirken oğuzluğun hisse senetlerini
    dosyalar artık yırtılmak içindir
    yargılarından habersiz yargıçlar
    şimdi haksızlığın ayetleri

    akıyor budunlar sokaklarında evrenin
    kurganlar artık çöküşlere mahkumdur
    kutaylar kervanlarda
    yeni bir cihanın rüyasını çığırmakta
    bilge taşralardan
    çaylak şehirlere ihtar

    orada bengi yaşamaklar
    burada tadımlık yalnızca
    çocuk sevinçlerinin koşturduğu evlerde
    ölümlerin o yetişkin ağır
    kulak zarlarını sağır eden
    şimdi suskun çığlıkları dolaşıyor

    öyleyse acısını dindirmeli vahşetin
    bir yağız hünkar korkusuzca
    herkes beklenenlerin
    peşinde aynalara bakamadan
    imgeler alışıktır kırılmaya farlarda
    pusumda aşiret bozkırları
    güneşin yerini tutar

    kozmosunda fantasmalar
    bir gökçe hicret kadar mevzi tutar
    sarıklara havlıyor kanişler
    yağlı köy sabunu kokmuyor yaşayan leşler
    kentlerde ceset nehirleri
    yıkılan köprülerden
    örülen duvarlara üzülme sakın
    körpe labirent olur
    buldurur birbirimizi

    kavganın gümrah memelerinden
    yaralar emzirdik hep yoldaşlarla
    kaslarımızı gırtlağına değin sıkıyor
    kol muskası pazıbentler
    can evlerinde tamudan yuvalar kuran aşk
    palazlanıyor çıngarın
    kanla sulanmış tarlalarında

    ülkümüz devrim
    insanlığı hunharlığa neşter kılan
    huylanan döl döşekleri
    doğumun görklü kuzey ışıkları altında
    yepyeni bir doğruluşa gebeydi
    çapa yapan kadınlarıngölgesinde
    ter bezinde kundaklar benim yerim
    ülkümde devrim
    yıldızlı geceye dönüşür sevgilim

    ipiltiler esintilerin
    kanına karışıyor ıpıslak ıslıklarda
    tezgahlarda işveli ciddiyetler
    ne denli serpilebilirse som kapanlarda
    o raddeye kadar kuşmar
    dağılan nazenin saçların
    tellerinde yürüyen cambazlar cudam
    betondan putlara tapan
    çinko patronlarla haşrolan

    pazen entariler yağar militan ruhlara
    dindirmek için hoyrat hırslarını cevherin
    işte küstah yürekler
    mutantan recimlerini kör emperyalizmin
    boğazlamaklar için birikiyor
    ülkümüz devrime kıvrılıyor
    devrimlerimiz ülkülere
    türkülere birleşen düşlerimiz
    lügatlerde sevmekler
    yeniden tanımlanıyor

    durun ve hayatla yüzleştirin çehrenizi
    oysa haylamaz dibine açan hiçbir domur
    huysuz langustlar
    pavkırışlara boğuyor yeröteyi
    tıpırtılar tıkırtılarla sevişiyor
    tenha kaldırımların damsız yalpılarında
    fısıltılar boranlarla
    cam kırıklarıkarıştırıyor damarlara
    kalın bıçaklar kesemiyor ince tülleri
    karıncalanıyor ergen yerlerin
    yaşlanmayan gözlere küflenmek yasak
    işte hipnoz edilmiş metropol köleleri
    tiryaki egzoz dumanlarına
    özenti vitrinlerde hep janti sömürgeler

    bir fiyasko gibi geçenlerdir
    sokaklardan caddelerden bulvarlardan
    onlar asıl kazananlardı
    panjurların satır arasında oksitten
    mısraları sökebilen şairler
    besteleyecek tutunamayan galipleri

    kapitalist yaşayıp komünist küfredenler
    rezaletsel rüsvaylığa mahkumsu
    sustum susulacak ne kadar kağnı varsa
    mecnunlar yüreğini tükürüyor sahraya
    düşlüyorsun eriyene dek beynin
    kaynayan bir kazana dönüyor kelle tası
    ışığa yumruklar attıran sendin

    zarfında günbatımı fırtınası
    taraçadan süzülen matruş papatya dansı
    kardan çocuğa döner cıvıldayan nefesin
    aynaları sırlayan cıva gözlerin kokar
    çakılır vidalarderisine şehvetin

    gün gelir ülkün de devrilir
    türkü çığırmaya başlar devrimin
    değişmez sandıklarından doğar ilk değişim
    alaturkalar alafrangalaştıkça
    dumura uğrayacaktır çağdaşça
    şen olası raconlar gereğidir

    kan damlaları birikiyor kum saatinde
    tütüyor fişek tarzı miğferler
    dünya kıyameti sonuna dek hak ediyor
    bileniyor delişmen pençeler


    Diyarbakır Şairi Bilal Yavuz Şiirleri



    BEHRAMPAŞA

    muhteşem Selimiye benzeri mimari
    Mimar Sinan üstadın ustalık eseri

    sekiz sütun gövdesine taşlardan
    birer kördüğüm atılmıştır sanki

    kimsesiz Suriçi’nin dilsiz sokaklarını
    bir şölen yerine dönüştüren incelik

    eksik olmaz rahmetli avlusundan
    çocuklar, kediler, kuşlar, böcekler

    gelin bir de buradan izleyin gelin
    haşmetli İslam medeniyetimizi
    karnaslarda Süleymaniye ihtişamı
    kitabelerinden belli Sahabe şehri

    minberinin külahı çiniyle kaplı
    kapısında bir şaheser su mermeri

    satranç kufiyle yazılmışdört koldan
    semah eden Habib-i Kibriya isimleri

    kuvarsı cezbede kendinden geçmiş
    İznik çinileriyle kaplı kadim duvarlar

    mihraplarında saflığın ülküleri
    kara bazalt taşlarından bir şiir sanki

    saçı örgülü yıldızlar iç mukarnaslarda
    döşü geniş kubbesiyle muntazam estetik

    metafizik gerilimler tozan ışıklarında
    vakardan metaforlar dimdik sütunlarında

    sekizgen yapısıyla; hazin yalnızlığıyla
    âlî devletimizin bir türbesi gibi şimdi

    diktörtgen boşluklara dolan yaşamak azmi
    ecdadın ervahını hissettiren külliye

    geçmişle geleceği buluşturan bir meclis
    Mimar Sinan’ı Şeyh Galib kılan taş üstünde

    kalbi Dicle diye çarpan bahtın rüzgarında
    bir çizgiydi bulutlardan Behrampaşa Cami


    Diyarbakır Şairi Bilal Yavuz Şiirleri



    RÜZGARIN KALBİ

    kışta açan çiçekler gibiydin Dilbâ
    kasımpatılardan doğma entarinle
    çalı kuşları konardı dallarına
    anadolu buğdayı kokardın sevdayla
    bağlamalar dar gelir gönül teline
    saldın mı saçlarını poyraza Dilbâ
    kuzgunlar dönüşür üveyiklere

    yağmurun çocuğu Pokut yaylasında
    bulutlardan bir deniz önündeyiz
    uçurumda uçurtma rüzgar yüreklim
    ruhunu sal eyleyip uçacak sanki
    avcısını bekleyen hazine gibi
    ezilir bakışıyla kursak çimleri
    yeşerir kuru kütüklerde filizler

    evrendin özündeki canlılara
    kuşatır damarların dünyaları
    günde yüzbinlerce kez atan kalbin
    nasırlı ellerinden belli azmin
    gönül ışımakta gönlünü Dilbâ
    harab kentte bağrı dökük bina âşık
    cerrahlarda bulunmaz reçetesi

    kurnalar, kandiller, dağ yılanları
    fırtına nehrinde kağıt gemiler
    derin ormanlarda ay kuyuları
    adamın gönlünü göğsünden söker
    kurnalar, kandiller, gece suları
    bu dermana bir dert yok mu Dilbâ
    bakışların deliyor değdiği yeri

    kuzgunlar dönüşür üveyiklere
    saldın mı saçlarını poyraza Dilbâ
    bağlamalar dar gelir gönül teline
    anadolu buğdayı kokardın sevdayla
    çalı kuşları konardı dallarına
    kasımpatılardan doğma entarinle
    kışta açan çiçekler gibiydin Dilbâ

    Diyarbakır Şairleri, Bilal Yavuz Şiirleri...
  • İyi geceler. 120 günlük okul sürecini özenle hazırladığım 20 kitapla geçiricem. 2 arkadaş ortaklaşa alıyoruz bu kitapları. Bu dönem bilim kurgu ve teknik kitaplar arasında geçicek. Bitirdikten sonra cahillik attıracak türden kitaplar bunlar dilerim ki yararlarnırsınız.

    {
    *1 - Otostopçunun Galaksi Rehberi
    2 - Evrenin Sonundaki Restoran
    3 - Hayat, Evren ve Her Şey
    4 - Elveda ve Bütün O Balıklar İçin Teşekkürler
    5 - Çoğunlukla Zararsız
    }
    Dougles Adams Otostopçunun Galaksi Rehberi 5 Cilt şeklinde bul
    6 - Mahremiyet, Eric Lokke
    7 - Beynin Gizli Hayatı, David Eagleman
    8 - Süper Zeka, Nick Bostrom
    9 - Daha Yeni Başlıyor, Faruk Eczacıbaşı
    10 - İşte Ceylanlar, Erhan Erkut
    11 - 50 Soruda Yapay Zeka, Cem Say
    12 - Oyunlaştırma, Ercan Altuğ Yılmaz
    13 - Başlangıç, Dan Brown
    14 - Uygulamada Veri Bilimi, Deniz Kılınç
    15 - Beyaz Zambaklar Ülkesinde, Grigory Patrov
    16 - Bilimsel Devrimlerin Yapısı, Thomas S. Kuhn
    17 - Robotların Yükselişi, Martin Ford
    18 - Yapay zeka geçmişi geleceği , Nils J. Nilson, (pahalı alternatif bul)
    19 - Elon Musk-Tesla SpaceX ve Muhteşem Geleceğin Peşinde, Ashlee Vance
    20 - İstatistik ile Nasıl Yalan Söylenir, Darrel Huff