• İnsan mümkünse bu kitabı deniz kıyısında okumalı, şöyle kendini kalabalıktan uzak, ıssız bir kıyıya atıp; denizin, göğün derinliklerine bırakmalı. Kitabın imgesel anlatımına orada şahit olmalı. Denizin sonsuz maviliği eşliğinde tanışmalı kitabın başkarakteri olan Mahmut’la ki o zaman anlaşılsın onun deniz sevdası...

    Dedesinin, babasının, amcalarının ve etrafında bulunan diğer insanların denizci olması Mahmut'un çocukluğundan itibaren deniz sevdasına tutulmasına sebep olmuştur. Üstelik yaşadığı kasabanın sokaklarının sonu hep denize çıktığından onun denize olan sevdası daha da körüklenmiştir. Akrabalarının çoğu denizde boğulmuş, bundan dolayı babası ve annesi tarafından: "Sakın ha, denizci olayım deme!" uyarılarıyla engellenmeye çalışılmış, ne var ki Mahmut'un deniz aşkına engel olamamışlardır.

    Kitapta Mahmut’la birlikte denize âşık bir sürü karakter tanıyoruz. Bu deniz insanlarının yaşamlarına, ekmeklerini denizden çıkarışlarına şahit oluyoruz. Ve öğreniyoruz, aslında deniz insanlarının denize duyduğu sevginin tek taraflı olmadığını. Öyle ki, deniz bir insana sevgisini verdi mi o kişinin ölüsünü bile toprağa kaptırmaz, bağrında saklarmış...

    Deniz insanlarının yanında bir de toprak insanlarını tanıyoruz kitapta… Mahmut çeşitli kader silsileleriyle deniz ve toprak hayatı arasında kalırken, biz de şiirli bir anlatımla okuyoruz onun bu iki hayat hakkındaki izlenimlerini...

    Kitabın kapağını kapatıyoruz ve belki de kitabın özeti niteliğindeki Mahmut'un şu sözü aklımızda kalıyor:
    "Denizciler derler ki büyük fırtınalarda karanlığın ortasından bir ses onları adlarıyla çağırırmış. İşte o çağıran ses kendi kaderleri imiş. İnsanın yaradılışı kendisini 'Gel!' diye çağırdı mı durabilen kim! …"
  • Kendimi ölü bir deniz canavarının
    içinde el feneriyle gezinen bir dalgıç gibi hissediyorum.
    Gizli ve
    ince bir iplikle derinlerin üzerindeki yaşama bağlıyım hala.
    Fakat
    yukarıdaki dünya o kadar uzak ve cesedin ağırlığı öyle büyük ki; mümkün olsa bile yüzeye ulaşmak yıllarımı alır.
    Kendi ölü bedenimin içinde dolanıyor,
    bu devasa ve biçimsiz kütlenin her köşesini, her çatlağını araştırıyorum.
    Sonu olmayan bir araştırma bu;
    Çünkü kesintisiz büyümeyle bütün topografya değişip yerkürenin sıcak magması gibi kayıp akıyor.
    Bir an için bile ayağını sağlam basacağın bir toprak parçası bulamıyorsun;bir an için olsun...
  • Ne söyleyebiliriz yarın bir taş konuşmak isterse
    Bir portakal ağacı saçını başını yolarak
    Yollara düşerse birden?
    Çiçekler ölülerin yüreklerinde büyür
    Toprak öyle çok ölüyle dolar ve
    Deniz , bir ölü yıkayıcısı olarak vurursa kıyılara?
  • "Çiçekler ölülerin yüreklerinde büyür
    Toprak öyle çok ölüyle dolar ve
    Deniz, bir ölü yıkayıcısı olarak vurursa kıyılara?"
  • Yurdum, teneşire durmuş toprak
    İşkencenin, acının ve ölümün ortakpazarı
    Al şu 814578 km kareni
    Ört altmış milyonun üstüne bir mezar olarak...
  • Bir çiftçi, gemicilerle dolu bir geminin dalgalarla yalpaladığını, bir o yana bir bu yana savrulup durduğunu görmüş; “Ah deniz, sen ne kadar aldatıcı ve acımasızsın. Uysal görünüyorsun, ama üzerindeki herkesi yutmaya çalışıyorsun,” demiş.
    Bu sözleri işiten deniz de, “Neden bana sitem ediyorsunuz efendim? Bu fırtınayı çıkaran ben değilim; rüzgarı da. Fırtına ve rüzgar üstüme çökerek bana da rahat vermiyor. Onlar yokken yolculuk yaparsanız benim, sizin toprak ananızdan çok daha uysal, çok daha yumuşakbaşlı olduğunu görürsünüz,” demiş.
    Aisopos
    Sayfa 172
  • Yazar: Li-3
    Hikaye Adı : Kalanlar Hüznü
    Link: #31364277
    Müzik Parçası : Orion

    Metallica - Orion : https://www.youtube.com/watch?v=c8qrwON1-zE

    Yaşamak yolda olmaktır, beklemek değil!

    Bütün olmak parça olmaktır; gerçek yolculuk geri dönüştür, demişti Le Guin. Bunu her ayrımlarda yaşarım. Gidenlerde bir heyecan vardır. Tatlı veya acı, ama bir heyecanı vardır gitmelerin. Kalmaların ise hüznü. Kalanlar hüznü adını verdim ben. Her yaz bunu yaşarım, kalanlar hüznünü. Her yaz birileri gider hayatımdan ve ben kalırım beklerim. Yaşamam yani, gidemem, yolcu olamam. Kalanlar hüznünü iliklerime kadar hissederim.
    O an sanki içim boşalır, ruhum çekilir çekilir, geriye posa kalır. Etrafıma anlamsızca bakarım. Elime kitap alırım, geri koyarım yerine. Kalem kağıt alırım, bırakırım. Saz alırım çalamam. Göremem, ağlayamam, kalanlar hüznü yapışır yakama.

    Evet, gitmek iyidir. Giden çoğu zaman yerinde bir davranış yapmıştır. Yelken açmak rüzgarlara ve deniz kuşlarına. Rüzgarı serenlere doldurup okyanusa açılmak enfes bir şey.
    Ama geminin ardından el sallamak ise bir o kadar rezil duygu. Daha rezili varsa, o da erken gidenler ardından el sallamak sanırım. Erken gidenler, güzel şeyleri çıkınlarına katıp değneklerini omuzlarına yaslayıp patika boyunca gider.

    Zaman çok yavaşlar böyle zamanlarda. Zaman zaman alır derim ama bu durumlarda damla damla akar. Tatlı bir yaz rüzgarı eser,
    dallar hışırdar, kuşlar ötüşür, yaz böcekleri cızırdar, saçlarım dalgalanır, tüylerim kımıldanır, gidenlerin ardından el ederim.
    Bakarım yol boyunca. Sonrası uzun sessizlik. İnsanı deli eder yahu.

    Yazları sevemedim hiç. Bana hüznün mevsimi gibi gelir. Her şey; ağaçlar, hayvanlar, bulutlar, uçurtmalar, solucanlar, tekmil canlılar
    böylesine mutluyken, ben neden hüzün içinde batıyorum? Belki de Afrikayı sevdiğim içindir. Cesaria Evora'yı sevdiğimden belki.
    Hüznün ve umudun kıtası, Afrika! Bazen Afrika kıyılarından denize giriyorum, sudan korkmama rağmen. Kuşlarla kanat çırpıyorum, uçmayı bilmeden. Su kuyuları peşinden koşuyorum, kahve çekirdeklerini topluyorum. Okyanusta terk edilmiş bir gemi gibi çürümekteyim. Görenler estetik bulur ve resmini
    çeker ya hani, o hesap. İçten çürüyen ama dıştan güzel görünen bir gemi. Dalga seslerinde yaşayan, çürüyen gemi.

    Keşke diyorum yazları sevmek için bahanem olsa, sebebim olsa. Ama en güzel ve en kötü zamanlarımı içinde barındıran yazı nasıl seveceğim? Korku ile büyüyen bir ıssızlığı nasıl söküp atacağım, ayaklarıma pelesenk olmuş pranga gibi? Keşke diyorum, ayrılığımız yaza denk gelmeseydi. Acılarımı kış ayında
    depolarım ben. Soğuk tutar hem, hem de kötü kokmasını engeller. Ama bu hüzün hep sıcak kalır ki şimdi? Yaz günü acı bırakılır mıymış dışarıda? Kötü olur , zehirler. Keşke diyorum kışın ayrılsaydın, soğuk tutardım hüznümü.

    Mutluluğu beklemek demiştim, yanlış durakta doğru otobüsü bekleme gibidir. O beklediğin otobüsün gelmesi imkansızdır. Ya durağı değiştirmek gerekir ya da gideceğin yeri. En kötüsü ise kararsız kalmaktır dostum. Bu kadar bekledim az daha bekleyeyim deyip bir sigara yakmaktır beter olan. Bekleme o otobüs bu duraktan geçmez.

    Keşke diyorum, gitsem sadece. Varmasam bir yere, güzergahım belli olmasa ama gitsem. Yolum izim belli olmasa, sadece gitsem. Nedir beni bundan alıkoyan, ayaklarımı yere bağlayan, ruhumun dizginlerini sıkan? Orhan Veli demişti ya hani; bu güzel havalar beni mahvetti.

    Tahminen üç milyar yıl sonra sevgili galaksimiz Samanyolu ile en sevdiğim galaksi olan Andromeda çarpışacakmış. Ben o esnada Orion takım yıldızlarında çekirdek çitlerken izleyeceğim bu anı.
    Süper bir sahne olacak. Vuslattır bu, hasretten mütevellit. Biliyorum bu çarpışma da yaz aylarında olacak. Hüzne bulanacak evren. Belki gidenler olacak yine ve de el sallayanlar.

    Bir türkü kalacak evrende bir de sen. Belki ben yine yaz hüznü hastalığına kapılacağım. Uzay sessizliği ve soğuğu, insanı yaz hüznü hastalığına sürükler. Belki o zaman mutlu olacağım ben de.

    Yaz hüznü mevsiminde gözlerimi açacağım ve derin bir nefes alacağım. Hasta yatağımdan doğrulup pencereye varacağım. Yaz hüznünden iyileşeceğim. Ve renkler yine aynı tadı verecek,
    sesler acıtmayacak. Toprak saracak hüznü, vermeyecek kimselere. İşte o zaman ben de mutlu olacağım.