• Hikayemin sonunu hepiniz biliyorsunuz. Çıktığım ilk sefer de Atlas okyanusunun soğuk ve acımasız sularına istemsiz bir sürgün ile gömüldüm. 20. yüzyılın bu en büyük deniz kazasından kurtulanlardan, olanları dinlediniz. Korku, sonsuz ıstırap ve buruk bir hayatta kalma sevinciyle nasıl kısmen yok olduğumu öğrendiniz. Şimdi ise ben R.M.S Titanic okyanusun derin, karanlık ve ıssız dibinden sesleniyorum... Hikayemi tamamen yok olmadan bir de benden dinleyin istiyorum. 31 Mart 1909' da inşama başlandı. Babam Thomas Andrews nazik, sevecen ve çok zeki bir adamdı. O güne dek gelmiş geçmiş en güzel geminin, yani benim tasarımda büyük rol oynamıştı. Hayallerin, umutların, uzak ufukların vücud bulmuş, geleceğin ilk adımlarıydım ben. Daha omurgam inşa edilmeye başladığında sağlamlığım ile göz dolduracaktım. 269 metre boyunda adeta bir dev olarak düşünülmüştüm. Sintinem(geminin iç dip kısmı) de neler saklayacaktım ben. Hangi duygular ile dolup taşacak, kimlerin rüyalarını sindire sindire yutacaktım. Çok heyecanlıydım... Babamın çizimlerinde doğmuş, omurgamı yapan işçilerin ellerinde hayat bulmuştum. Daha şimdi den Bordama ( Geminin dış yan yüzeyi) değecek rüzgarların hayalini kuruyordum. Karinam (geminin su altında kalan yüzeyi) yapılırken gıdıklanıyor, babamın koyu, dipsiz bir ormanı hapseden gözlerinde ki gururlu akiste adeta sarhoş oluyordum. Aşağıda kalan perçinlerim sıcaktan kırmıza çalan yüzleriyle , yorgunluktan bitkin ustaların emeği, zahmeti ile oluyordu. Yukarıdakiler gibi makineler ile yapılıp , canım yakılmadığı için hiç şikayetçi değildim. Yıllar birbirini kovalıyor , 11 binden fazla işçi benim için çalışıyordu. Alabandam(geminin iç yan yüzeyi) tamamlandıktan sonra iskele ve sancak olağan üstü görünüyordu. Ben R.M.S Titanic henüz görülmüş bir rüyaya bile benzemiyordum. Ne kardeşim Olympic ne de rekabet için didinen başka bir gemi yanımdan bile geçemezdi. Siz insanlar buna kibir diyorsunuz. Lakin bu devrinin gemisi için olsa olsa özgüven olurdu. 2 Nisan 1912'de tamamlandım. 4 bacalı, 159 adet kömür fırını tarafından sürekli harlanan 29 kazan ile buhardan diyarlar yaratacak olan, 3 bronz pervaneli, çelikten bir evrendim ben. 1. Sınıf kamaralar için ayrılan bölümlerim yumuşacık duvar kağıtlarıyla kaplandı. birbirinden değerli tablolar, halılar , ışıl ışıl parlayan aynalar ile tamamlandı. Vişne , meşe gibi değerli ağaçlardan oyulan pahalı mobilyalar ile döşendi bu odalar. İpek çarşaflar ile donatılan rahat yataklar yerleştirildi usanılmadan. Bölümlere ayrıldım içimde. Zenginliğin , ihtişamın, gösterişin zehri akıtıldı damarlarıma. 3. Sınıf kamaraların sadeliğinde bile bir ahenk vardı gözümde. Artık kavuşmak istiyordum insanlarıma. Onları tüm zavallılık, budalılık, veya yoksulluklarından kurtaracak altın bir bilettim ben. Onları dünyanın en güzel ülkesine götürecek olan aracı, adeta yeni doğan dinlerde ki gibi bir mesihtim ben. 26 ay süren sancılı yaratılışımdan sonra nihayet artık ait olduğum yere, okyanusun kalbine doğru bir yolculuğa çıkmaya ruhen de hazırdım. Beklenen gün 10 Nisan 1912 günü takvimlerde yılın en önemli günüydü adeta. Yola çıktığımda mürettebat ve konuklar ile soluksuz bir maceraya doğru süzüldüğümü bilmiyordum elbette. Babam ve beni gerçeğe dönüştürmesine yardım eden şirket bana çok güveniyordu. O yüzden güvertemi geniş tutmuş, ancak yeterli filika koymayı estetik açıdan uygunsuz gördüklerinden bunu es geçmişlerdi. Gerçi babam bir kaç kez uyarmaya çalışmış, her seferinde nazikçe engellenmişti. 50 tonu aşan bu inanılmaz geminin asla batmayacağını düşünüyorlardı. Bende kesinlikle böyle düşünüyordum. Babama içerlemiş ama belli etmemeye karar vermiştim. Hiç bir okyanus benden daha kuvvetli değil diye düşünüyordum. Bu doğaldı çünkü ben daha önce hiç bir okyanus ile tanışmamıştım. Üstelik bilinmezden korkmak gibi bir duygumda gelişmediğinden , kendimden son derece emindim. Konuklarımdan çok hoşnuttum. Kadınlar güvertemi narince adımlıyorlardı. Akşam güneşi yüzlerine vurduğunda her biri olduğundan daha güzel görünüyordu. Bazıları kıç kısmıma geçip, rüzgarı kucaklarken, bir kısmı ufkun engin kızıllığına gözlerini dikiyordu. Kütüphanelerimde meraklı gözler dönemin en değerli eserlerini didiklerken, diller daha önce tatmadığı şaraplar ile dans ediyordu. Çeşitli sınıftan 109 küçük çocuk menteşelerimi gıdıklarcasına koşuşuyor, iskele sancak arası mekik dokurken kahkahalar ile arşı bile kıskandırıyorlardı. Okyanus belki de tüm bunları kıskandı. Durgun sular büyük bir tuzak kurdu bana. 14 'ü 15 ine bağlayan pazar gecesi saat 23:39 da mürettebatımdan bir gözcü katilimi fark etti. Okyanusun sularından sivrilip, binbir lanet ile oraya tutunan görünmez bir şeytan ile çarpışmam yaklaşık 37 saniye sonra oldu. Canım inanılmaz yandı. Hepsi topu topu 10 saniye sürdü. Bundan eminim çünkü kaptan köşkteki saati takip ediyordum. Babamı aradım. Acım dayanılır gibi değildi. Aldığım yarıklar beş bölümüme birden tuzlu suyu adeta basıyordu. Paniğe kapıldım, ama babama güveniyordum. Beni kurtaracaktı. Hemen toplandılar. Babam planlarımı yatırdı masaya yatırmasana, ama çok gergindi. Yelek cebinden kapaklı saatini çıkardı. Anlayamadığım birşeyler fısıldadı. Korkmaya başlamıştım. Gittikçe artan bir basınç hissediyordum gövdemde. Filikalar kadın ve çocuklarla doldurulmaya başlandı. Erkekler, kadınlar , çocuklar çığlık çığlığa haykırırken iç elektrik kablolarım suyun etkisiyle hasar görmeye başladı. Omurgamın kırılması uzun sürmedi. Tabii bu arada suya düşen bacalarım onlarca insanı feci şekilde ölüme götürdü. Ben de çığlık atıyordum. Adeta karıncalar gibi kaçışan insanlara yardım edemiyordum. Parçalanmaya başladım. Ortadan ikiye yarılırken burun kısmım sulara gömüldü. Kaptan Edward John Smith sımsıkı yapıştı dümenime. Ancak en son gördüğümde zarifçe süzülüyordu buz gibi suyun hassas derinlerinde. Saatler o gece 2:20 yi gösterdiğinde ben R.M.S Titanic, okyanusun derinliklerinde ikiye ayrılmış, anıları parçalanmış, hırpalanmış, yaşamı elinden çalınmış bir çelik yığını olarak dibe çöktüm. Yaklaşık 5 km lik bir alan ihtişamımdan kalanlar ile mühürlendi adeta. Ve 73 yıl hiç kimse gelmedi sualtı anı mezarlığına. Bende olsam gitmezdim sanırım 1514 kişiyi koruyamayan bu iskelet zımbırtısına. Neydim sahi ben? Bir hiçtim. Zafer yazdıracağıma korkunç bir yenilgi olarak geçtim tarihin o yalancı, ikiyüzlü, puslu sayfalarına. Bugün her tarafım bakteriler tarafından hızla yenilirken , sonsuza dek bir pas izi olmaya itilirken sizlere hikayemi anlatmak istedim. Hala derinlerimde benimle olan anıları bilin istedim. Bir tüccarın tarağından, bir hanımefendinin parfüm şişesine, bir çocuğun oyuncak bebeğinden, Ömer Hayyam gibi bir tarih devinin mücevherler ile işlenmiş ''Rubaiyat''ına kadar hazineler ile doluyum ben. Hala nefes alıyorum. Çığlık atmayı bırakalı 105 sene kadar oldu işte. Artık bildiğiniz gibi adım adım çürüyorum. Okyanusa karışan o masum ruhlar ile ebediyete dek buralarda olucam. Su zerrelerine karışarak , sıcak ile buharlaşıp arşa çıkıp yağmur bulutu oluyorum ben. Damla damla yağıyorum yürüdüğünüz o yollara. Kiminizin saçına , kiminizin en sevdiği bluza gıdım gıdım sızıyorum ben.....Amin Maalouf ile çıktığım 2. serüven sona erdi. 13.yy dan 19.yy a inanılmaz lezzetli bir hikaye okudum. Sizlere Ömer Hayyam'ın en değerli hazinesini bağrında taşıyan Titanic ile seslenmek istedim. Amin Maalouf okumaya devam edeceğim kesin. Sizlere de tüm yüreğimle öneririm:)
  • - Bilimle İmparatorluğun Evliliği
    GÜNEŞ DÜNYA'DAN NE KADAR UZAKTADIR? Bu soru modern dönemin başlangıcında, özellikle Kopernik dünyanın değil de güneşin evrenin merkezinde olduğunu iddia ettikten sonra pek çok gökbilimciyi meraklandırmıştır. Çok sayıda gökbilimci ve matematikçi bu mesafeyi hesaplamaya çalıştı, ancak kullandıkları yöntemler çok farklı sonuçlar ortaya çıkardı. Nihayet 18. yüzyılın ortalarında bu ölçümü yapabilmek için güvenilir bir yöntem ortaya atıldı. Her birkaç yılda bir Venüs gezegeni güneşle dünyanın arasından geçer, bu geçişin süresi dünyanın farklı yerlerinden bakıldığında gözlemcinin açısındaki çok ufak farklar sebebiyle farklı görünmektedir, dolayısıyla eğer aynı geçiş için farklı kıtalardan çok sayıda farklı gözlem yapılırsa, basit trigonometriyle dünyanın güneşe uzaklığını tam olarak ölçmek mümkün olabilecektir.
    Gökbilimciler bir sonraki Venüs geçişinin 1761'le 1769 arasında olacağını hesapladılar. Avrupa'dan dünyanın dört bir yanına kaşif grupları gönderilerek mümkün olduğunca fazla sayıda uzak noktadan bu geçişin görüntülenmesine çalışıldı. 1761'de gözlemciler, bu geçişi Sibirya, Kuzey Amerika, Madagaskar ve Güney Afrika'dan izledi. 1769 geçişi yaklaştığında, Avrupa bilim topluluğu çok üstün bir çaba gösterdi ve bilim insanları kuzey Kanada hatta California'ya (o zamanlar yabani bir araziydi) kadar gönderildi. Londra'da bulunan The Royal Society of London for the Improvement of Natural Knowledge (Doğal Bilginin Geliştirilmesi için Kraliyet Topluluğu) bunu yeterli görmedi, en doğru sonuçları elde etmek için bir gökbilimciyi ta güneybatı Pasifik Okyanusu'na göndermek gerekiyordu.
    Topluluk bu sorunu çözmek için ünlü bir gökbilimci Charles Green'i Tahiti'ye göndermeye ve bunun için de hiçbir çaba veya masraftan kaçınmamaya karar verdi. Ancak topluluk bu kadar pahalı bir seyahati finanse ediyorken, bunu tek bir astronomik gözlem için kullanmak anlamsızdı. Bu yüzden Green'in yanına, başlarında iki botanikçi Joseph Banks ve Daniel Solander olmak üzere farklı alanlardan sekiz bilim insanı daha katıldı. Ekipte ayrıca bilim insanlarının karşılaşacağı yeni arazilerin, bitkilerin, hayvanların ve insanların resimlerini çizecek bir sanatçılar grubu da vardı. Bankaların ve Kraliyet Topluluğu'nun edinebildiği en iyi aletlerle donanmış bu grup, deneyimli bir denizci ve başarılı bir coğrafyacı ve etnograf olan Kaptan James Cook'a emanet edildi.
    İngiltere'den 1768'de ayrılan ekip, 1769'da Tahiti'de Venüs'ün geçişini gözledi, pek çok Pasifik adasında incelemeler yaparak, Avustralya ve Yeni Zelanda'ya uğradı ve 1771'de İngiltere'ye döndü. Beraberinde inanılmayacak miktarda astronomik, coğrafi, meteorolojik, botanik, zoolojik ve antropolojik veri getirdi. Gezinin bulguları pek çok alana önemli katkılar yaptı, Avrupalıların hayal gücünü Güney Pasifik'ten hikayelerle ateşledi ve gelecek nesillerdeki doğa bilimcilere ve gökbilimcilere ilham verdi.
    Cook'un seferinden yarar sağlayan alanlardan biri de tıptı. O zamanlar uzaklara yapılan seferlerde, tayfanın yarısından çoğunun seyahatte öleceği bilinirdi. Buradaki azılı düşman kızgın yerliler, düşman gemileri veya vatan özlemi değil, iskorbüt adı verilen gizemli bir hastalıktı. Bu hastalığa yakalananlar uyuşuklaşıyor, depresif hâle geliyordu, dişetleri ve vücutlarındaki diğer yumuşak dokular kanıyordu. Hastalık ilerledikçe dişleri düşüyor, açık yaralar oluşuyor, ateşleri yükseliyor, ciltleri sararıyor ve kollarının ve bacaklarının kontrolünü kaybediyorlardı. 16. ve 18. yüzyıllar arasında iskorbütün yaklaşık iki milyon denizcinin yaşamına mâl olduğu düşünülmektedir. Kimse bu hastalığa neyin yol açtığını bilmiyordu ve hangi yöntem denenirse denensin, denizciler kitleler halinde ölmeye devam ediyordu. Kırılma noktası, 1747'de James Lind adında bir İngiliz doktorun bu hastalıktan muzdarip denizciler üzerinde kontrollü bir deney yapmasıyla gerçekleşti. Lind denizcileri iki gruba ayırarak her gruba farklı tedavi uyguladı. Test gruplarından biri, iskorbüte karşı halk tarafından yaygın olarak kullanılan bir tedavi olan narenciye tüketiyordu, ilk gruptaki bu hastalar kısa süre içinde iyileştiler.
    Lind narenciye meyvelerinin denizcilerin vücutlarının asıl ihtiyacı olan şey olduğunu bilmiyordu, ama biz bugün bunun C vitamini olduğunu biliyoruz. O zamanlar gemilerdeki standart beslenme, bu çok önemli besinleri kesinlikle içermiyordu. Uzun mesafeli seyahatlerde denizciler genellikle tahıl ve kurutulmuş et yiyerek besleniyor ve neredeyse hiç meyve ve sebze tüketmiyorlardı.
    Kraliyet Donanması Lind'in deneylerine ikna olmamıştı ama James Cook doktorun haklı olabileceğini düşünüyordu. Gemisini bolca lahana turşusuyla doldurdu ve denizcilerine gemi ne zaman karaya yanaşırsa taze meyve ve sebze yemeleri emrini verdi, bunun sonucunda da tek bir denizcisi bile iskorbüte kurban gitmedi. Bunu izleyen yıllarda dünyadaki tüm donanma kaptanları Cook'un beslenme yöntemini örnek alarak sayısız denizcinin ve yolcunun hayatını kurtardılar.
    Öte yandan, bu seferin kötü bir sonucu da oldu. Cook sadece deneyimli bir denizci ve coğrafyacı değil, aynı zamanda deniz subayıydı. Kraliyet Topluluğu yolculuğun masraflarının önemli bir kısmını karşılamıştı ama gemiyi Kraliyet Donanması tahsis etmişti. Gemide aynı zamanda 85 iyi silahlanmış denizci ve asker bulunuyordu ve gemi ayrıca toplar, tüfekler, barut ve diğer silahlarla donanmıştı. Elde edilen bilginin büyük bölümü (özellikle de astronomik, coğrafi, meteorolojik ve antropolojik veri) çok açık şekilde siyasi ve askeri açıdan önem taşıyordu. İskorbüte kesin çare bulunması İngiltere'nin dünya denizlerinin kontrolünü eline geçirmesine ve dünyanın öbür ucuna ordular yollayabilmesine ciddi katkı yaptı. Cook başta Avustralya olmak üzere "keşfettiği" pek çok adaya ve toprağa İngiltere adına el koydu. Cook'un seferi İngilizlerin güneybatı Pasifik Okyanusu'nun işgalinin, Avustralya, Tazmanya ve Yeni Zelanda'nın fethinin, milyonlarca Avrupalının yeni kolonilere yerleşmesinin ve yerli kültürünün ve nüfusunun yok edilmesinin temelini attı.
    Avustralya ve Yeni Zelanda'nın en bereketli toprakları, bu seferi takip eden yüz yılda Avrupalı yerleşimciler tarafından ele geçirildi. Yerli nüfusu yüzde 90'a varan oranlarda azaldı ve hayatta kalanlar katı bir ırk ayrımcılığı altında yaşamaya zorlandı. Cook'un seferi, Avustralya'nın Aborjinleri ve Yeni Zelanda'nın Maorileri için kurtulmayı asla başaramayacakları yeni bir felaketin başlangıcıydı.
    Tazmanya'nın yerlileriniyse daha da kötü bir felaket bekliyordu. Muazzam bir yalıtılmışlık içinde 10 bin yıl boyunca hayatta kalan bu insanlar, Cook'un adaya varışından sonraki yüz yıl içinde son adam, kadın ve çocuğa varana dek tamamen yok edildiler. Avrupalı yerleşimciler yerlileri önce adanın zengin bölgelerinden uzaklaştırdılar, sonra da kalan yabani arazileri bile ele geçirip yerlileri sistematik olarak avlayarak öldürdüler. Hayatta kalan çok az sayıda insan da dini bir toplama kampına doluşturuldu, burada iyi niyetli ama açık görüşlü olmayan misyonerler, onları modern dünyanın anlayışı doğrultusunda eğitmeye çalıştı. Tazmanyalılar okumaya ve yazmaya, Hıristiyanlığı öğrenmeye, elbise dikmek ve çiftçilik gibi pek çok "üretken beceri" edinmeye zorlandılar; ama hepsine direndiler. Daha de melankolik bir hâle bürünerek çocuk sahibi olmayı bıraktılar, hayata ilgileri tükendi, nihayet bilim ve ilerlemeye dayalı modern dünyadan tek kaçış yolunu seçtiler: ölüm.
    Ne yazık ki, bilim ve ilerleme onları öldükten sonra bile rahat bırakmadı. Son Tazmanyalıların cesetlerine antropologlar ve sanat galericileri tarafından bilim adına el konuldu. Cesetler parçalanarak tartıldı, ölçüldü ve bilimsel makalelere konu oldu. Daha sonra, kafatasları ve iskeletler farklı müzelerde ve antropolojik koleksiyonlarda sergilendi. Tazmanya Müzesi son Tazmanya yerlisi olan Trugani'nin iskeletinin gömülmesine ancak 1976'da, Trugani öldükten yüz yıl sonra izin verdi. The English Royal College of Surgeons (İngiliz Kraliyet Cerrahi Koleji) ise saç ve deri örneklerini 2002'ye kadar elinde tutmaya devam etti.
    Cook'un seferi, askerler tarafından korunan bir bilimsel gezi miydi yoksa araya karışmış birkaç bilim insanının da bulunduğu askeri bir sefer mi? Bu tıpkı bardağın yarısının boş mu dolu mu olduğunu sormak gibidir. Aslında ikisidir de. Bilimsel Devrim ve modern emperyalizm birbirinden ayrılamaz şeylerdi. Kaptan James Cook ve botanikçi Joseph Banks gibi insanlar bilimi imparatorluktan ayıramazdı, tıpkı bahtsız Trugani gibi.
  • HOMEROS, İLYADA

    Her şey şiddet dolu bir günde başladı.
    Akhalar’ın Troya kuşatması dokuz yıldır sürüyordu: Sık sık yiyeceğe, hayvana, kadına gereksinme duyuyorlardı; işte o zaman kuşatmayı bırakıp en yakın kentlere giderek canlarının istediklerini yağmalıyorlardı. O gün sıra benim yaşadığım kent olan Thebai’ye gelmişti. Neyimiz var ne- yimiz yok yağmaladılar ve gemilerine taşıdılar.

    Kaçırdıkları kadınlar arasında ben de vardım. Güzel­ dim: Karargâhlarına vardığımızda Akha kralları ganimeti bölüşürken Agamemnon beni gördü ve kendine seçti. O kralların kralı, bütün Akhalar’ın lideriydi: Beni kendi ça- dırına, kendi yatağına götürdü. Vatanında bir karısı var- dı, adı Klytaimestre idi. Ona sevdalıydı. O gün beni gör- dü ve onun olmamı istedi.

    Ama günler geçti ve bir gün babam kampa geldi. Adı Khryses idi ve Apollon’un rahibiydi. Yaşlıydı. Güzel mi güzel kurtarmalıklar getirmişti, onların karşılığında Akha­ lar’dan beni serbest bırakmalarını istedi. Söylemiştim: Ba- bam yaşlıydı ve Apollon’un rahibiydi: Bütün Akha kral­ ları onu görüp dinledikten sonra isteğini kabul etmek ve yalvarmaya gelmiş bu soylu kişiliğe saygı göstermek ge- rektiğini dile getirdiler. Aralarından yalnızca birini razı edemedi: Agamemnon. Kral öfkeyle ayağa fırladı ve şöylesöyleyerek babamın üzerine saldırdı: “Kaybol! Bir daha sakın görmeyeyim seni ihtiyar! Kızını asla özgür bırak- mayacağım: Argos’ta yurdundan uzak, tezgâhına gide gele, yatağıma gire çıka benim yuvamda kocayacak. Şimdi canını düşünüyorsan, çek git buradan.” İçine korku düşen babam boyun eğdi. Sessizce gitti ve denizin uğultusunun içinde yok oldu. Tam o anda ölüm ve acı Akhalar’ın üzerine yağmaya başladı. Dokuz gün boyunca uçuşan oklar insanları ve hayvanları öldürdü ve ölülerin yakıldığı ateşler aralıksız parladı. Onuncu gün Akhilleus orduyu toplantıya çağırdı. Herkesin önünde şöyle dedi: “Böyle sürerse ölümden kaçmak için gemileri- mize binip evimize dönmemiz gerekecek. Bir falcıya, bir biliciye başvuralım ya da neler olduğunu ve bu felaketten nasıl kurtulabileceğimizi açıklayacak bir rahip bulalım.”

    Bunun üzerine kâhinlerin en ünlüsü olan Kalkhas ayağa kalktı. Bilirdi olmuşu, olmakta olanı ve olacağı. Bilge bir adamdı. Şöyle dedi: “Bütün bunların nedenini öğrenmek istiyorsun Akhilleus ve ben bunu sana söyle­ yeceğim. Ama sen de beni koruyacağına yemin et çünkü söyleyeceklerim bütün Akhalar üzerinde gücü olan ve tümünün saydığı adamı kızdırabilir. Hayatımı tehlikeye atıyorum: Beni koruyacağına ant içer misin?”
    Akhilleus ona korkmaması ve bildiğini söylemesi gerektiğini belirtti. Şöyle dedi: “Ben hayatta olduğum sürece Akhalar arasından hiç kimse sana el kaldırmaya- caktır. Hiç kimse. Agamemnon bile.”

    Böylece rahatlayan kâhin cesaretini topladı ve ko­ nuştu: “O ihtiyarı kızdırdığımız zaman acı üzerimize yağ­ dı. Agamemnon kurtarmalıkları istemedi, salmadı Khry­ ses’in kızını ve işte acı yağdı üzerimize. Bundan kurtul­ manın tek bir yolu vardır: Çok geç olmadan o ışıltılı göz- lü kızı Khryses’e geri vermeliyiz.” Böyle konuştu ve sonra oturdu.

    Yüreği kapkara bir öfkeyle dolu, gözleri yalım yalım yanan Agamemnon kalktı ayağa. Nefretle baktı Kalkhas’a ve dedi ki: “Şom konuşan kâhin, iyi bir söz çıkmaz ağzın- dan, hep kara haber verirsin; asla hayırlı söz etmezsin. Şimdi de beni Khryseis’ten ayırmak istiyorsun; oysa ben onu asıl karım Klytaimestre’den bile daha çok sevdim, Khryseis benim karımla hem güzellikte hem akılda hem ruh soyluluğunda boy ölçüşebilir. Onu geri mi verme­ liyim? Bunu yapacağım çünkü ordumun kurtulmasını istiyorum. Böyle olması gerekiyorsa bunu yapacağım. Ama bana hemen onun yerini tutabilecek bir armağan hazırlayın; Akhalar arasında bir ben kalmayayım ödülsüz komutan. Bir başka armağan istiyorum, benim için özel bir armağan.”

    Akhilleus bu sözlere karşılık verdi: “Agamemnon, nereden bulalım sana armağanı? Bütün vurgun paylaşıl­ dı, geriye dönmek ve her şeyi bir daha tekrarlamak doğ­ ru olmaz. Sen kızı bize geri ver, İlyon’u alınca sana üç­ dört katını öderiz.”

    Agamemnon başını salladı. “Kandırma beni Akhil­ leus. Sen kendi armağanını elinde tutuyorsun ve beni ondan mahrum bırakıyorsun. Hayır, ben o kızı iade ede­ ceğim ve sonra gelip canımın çektiğini alacağım; belki Aias’ın ya da Odysseus’unkini alırım; hiç belli olmaz, seninkini de kapabilirim elinden.”

    Akhilleus ona kor gibi bakışlarla baktı: “Edepsiz ve açgözlü adam,” dedi, “Akhalar’ın savaşta senin peşinden geleceklerini umuyorsun ha? Ben buraya Troyalılarla sa- vaşmaya gelmedim; onlar bana bir şey yapmadı ki! Benim ne sığırlarımı ne atlarımı çaldılar ne de harmanımı dağıt- tılar: Benim topraklarımı onlarınkinden yalnızca gölgelik dağlar ve uğuldayan deniz ayırıyor. Ben sana destek ver- mek için buradayım ey utanmaz adam, Menelaos’un ve senin onurunu korumak için geldim. Ve sen köpek suratsız adam, bunu hiç umursamıyorsun ve uğruna bunca eziyet çektiğim armağanımı elimden almakla tehdit edi- yorsun beni. Hem ganimetimden olmak hem de seni ha- zine sahibi yapmak için burada kalacağıma evime döne- rim daha iyi!”

    O zaman Agamemnon yanıt verdi: “Canın öyle isti­ yorsa, buyur git; sana kalman için yalvaracak kişi ben ol- mayacağım. Ötekiler benim yanımda ün kazanacaklar- dır. Senden hoşlanmıyorum Akhilleus: İşin gücün kavga, zorbalık ve savaş. Çok güçlüsün doğru; ama bununla övünemezsin; Tanrı verdi sana bu gücü. Haydi git evinde krallık et; ne sen umurumdasın ne de öfkenden korka­ rım. Hatta sana bir de şunu söyleyeceğim: Khryseis’i ba­ basına kendi gemimle göndereceğim; kendi adamlarımı katacağım yanına. Ama sonra çadırına geleceğim ve se­ nin onur payını, güzel Briseis’i ellerimle alacağım ki hem sen kim en güçlüymüş anlayasın hem de herkes benden korkmayı öğrensin.”

    Böyle dedi Agamemnon. Akhilleus’u tam yüreğin­ den vurmuş oldu. Öyle ki Peleusoğlu kılıcını kınından çekmeye yeltendi, son anda öfkesini dindirmeyi ve elini gümüş kabzada durdurmayı başaramasaydı Agamem­ non’u öldürürdü. Agamemnon’a baktı ve köpüren öfke­ siyle şöyle dedi:

    “Seni gidi köpek suratlı, geyik yürekli, iğrenç ödlek. Bu asa üzerine yemin ederim ki gün gelecek Akhalar ve bütün geri kalanlar gidişim yüzünden dövünecekler. Hektor’un darbeleri inmeye başlayınca beni arayacaklar. Ve sen onlar için ıstırap çekeceksin ama elinden bir şey gelmeyecek. Ancak Akhalar’ın en güçlüsüne hakaret et­ tiğini anımsayabileceksin ve işte o zaman pişmanlık ve öfke seni çılgına döndürecek. Gelecek o gün Agamem- non. Bunun üzerine ant içiyorum.”
    Böyle dedi ve altın kakmalı asasını toprağa attı.

    Toplantı dağılınca Agamemnon gemilerinden birini suya indirtti; yirmi adamını görevlendirdi ve kurnaz Odysseus’u başlarına geçirdi. Sonra yanıma geldi, elimi tuttu ve gemiye kadar bana eşlik etti. “Güzel Khryseis,” dedi. Ve babamın yanına, kendi toprağıma dönmeme izin verdi. Oracıkta, kıyıda kaldı, geminin denize açılışı- nı seyretti.

    Agamemnon geminin ufukta kayboluşunu izlerken, en sadık iki yaverini çağırdı ve onlara Akhilleus’un çadı­ rına gitmelerini, Briseis’i elinden tutup getirmelerini bu­ yurdu. Onlara şöyle dedi: “Akhilleus kızı vermekte dire­ nirse, o zaman benim gidip almam gerekeceğini söyle­ yin. Bu onun için çok daha kötü olacaktır.” Bu iki yaverin adları Talthybios ve Eurybates idi. Kıyı boyunca istek­ sizce yürüdüler ve sonunda Myrmidonlar’ın çadırına vardılar. Simsiyah gemisi ve çadırı yanında oturur buldu­ lar Akhilleus’u. Onun önünde durdular ve tek söz et­ mediler çünkü bu krala saygı duyar, ondan çekinirlerdi. İşte o zaman o konuştu.

    “Yaklaşın,” dedi. “Bütün bu olanlar sizin değil, Aga­ memnon’un kabahatidir. Benden korkmadan yaklaşın.” Sonra Patroklos’u çağırdı ve ona Briseis’i alıp kızı götü­ recek olan iki yavere teslim etmesini söyledi. Sonra ge­ lenlere bakarak “Sizler tanığımsımz,” dedi, “Agamemnon delinin teki. Olacakları düşünmüyor, Akhalar’ı ve ge­ milerini savunmak için bana nasıl gereksinme duyacağı­ nı aklına bile getirmiyor; ne geçmiş ne de gelecek umu­ runda onun. Sizler benim tanığımsımz; o adam bir deli.” İki asker yeniden koyuldular yola, Akhalar’ın kum­ sala, kuruya çekilmiş hızlı, gemileri arasından yürüdüler. Briseis arkalarından geliyordu. Güzeldi, hüzünlü adım­lar atıyordu, gönülsüzdü.
    Akhilleus onların ayrılışını gördü. Tek başına köpük köpük köpüren ak denizin kıyısına oturdu ve o engin sonsuzluğun karşısında gözyaşları boşanıverdi. O, savaşın ve her Troyalının korkusunun efendisiydi. Ama göz­ yaşlarına boğuldu ve bir çocuk gibi annesinin adını ses­ lenmeye başladı. Uzaklardan annesi çıktı geldi ve ona göründü. Sonra oğlunun yanına oturdu ve onu okşamaya başladı. Sessiz sessiz oğlunun adını yineledi: “Oğul, ben mutsuz ana, neden getirdim seni dünyaya? Ömrün kısa olacak, bari onu acısız ve gözyaşısız geçirebilsen...” Akhil- leus sordu ona: “Sen beni kurtarabilir misin, ana? Bunu yapabilir misin?” Ama annesi ona sadece şunu söyleye­ bildi: “Dinle beni: Burada, gemilerin yanında kal; artık savaşa gitme. Akhalar’a karşı öfkeni sürdür ama savaşma tutkundan uzak dur. Sana şunu söylüyorum, günün bi- rinde sana parlak armağanlar sunacaklar ve bunu şimdi hakarete uğradığın için üç kez yineleyecekler.” Sonra göz- den kayboldu ve Akhilleus oracıkta tek başına kaldı: Ruhu bu yapılan adaletsizlik yüzünden öfke doluydu. Ve yüreği dövüş çığlıklarına, savaş uğultularına duyduğu hasretle kıvranıyordu.

    Odysseus’un kaptanlığındaki gemi limana girince kentimi gördüm. Yelkenleri indirdiler, kıyıya kürekle ya­ naştılar. Çapaları attılar ve gemiyi halatlarla bağladılar. Önce Apollon’a kurban edilecek hayvanları boşalttılar. Sonra Odysseus beni elimden tuttu ve toprağa indirdi. Babamın beklediği Apollon Sunağı’na dek bana eşlik et­ ti. Sonra elimi bıraktı ve babam beni sevinçle kucakladı. Odysseus ve adamları geceyi geminin yanında geçir­ diler. Şafakla birlikte yelkenlerini açtılar ve yeniden yola koyuldular. Çevresindeki köpük köpük dalgaların ara­ sından hafifçe süzülen gemiyi gördüm. Onun ufukta yok oluşunu seyrettim.
    Peki hayatım daha sonra nasıl oldu bunu hayal edebilir misiniz? Arada sırada toz, silahlar, ha­ zineler ve genç kahramanlar görürüm rüyamda. Hep aynı yer, denizin kıyısıdır rüyalarıma giren. Kan ve insan kokusu vardır. Ben orada yaşarım ve kralların kralı kendisinin ve halkının hayatını benim için rüzgâra savurur:benim gü­ zelliğim ve albenim için. Uyandığımda yanımda babam olur. Beni okşar ve şöyle der: Hepsi geçti kızım. Uyu. Hepsi bitti...

    İlyada adlı eserden alıntıdır.
  • Bilinen Tarihin Bilinmeyen Yanları: Dünyayı Yöneten Rotschild Ailesi

    Gönderen: Aysal Bülent

    Ülkemizin neden bölünmesi isteniyor? Gazi Mustafa Kemal'in bildiği ve bizi uyardığı hitabenin ne anlama geldiği... Sağ-sol ayrımı, gerçekte de var mıdır? İşte bu soruların bir kısmının yanıtı;

    Bilinen Tarihin Bilinmeyen Yanları

    Hitler, dünya tarihindeki gelmiş geçmiş en faşist ve psikopat lider olarak bilinir. Çoğu kişi, Hitler'i şizofrenin eşiğinde olan, fanatik Alman milliyetçisi psikopat bir lider olarak tanır. Ancak gerçekte hiç kimse, Hitler hakkında bildiklerinin kendilerine anlatılan resmi tarih senaryosundan başka bir şey olmadığını bilmez. Hitler, hakkında en çok komplo teorisi uydurulan tarihi liderlerden birisidir. ABD'de sivri çıkışları ve dürüst kişiliği ile tanınan Texas Üniversitesi tarih profesörlerinden Texe Marrs'ın 2007 Mayıs'ında çıkan kitabının adı; "Bilinen Tarihin Bilinmeyen Yanları". Kitapta;
    1.Dünyayı yöneten Yahudi ailesi: Rotschild
    2.Osmanlı devletinin planlı olarak nasıl dağıtıldığı
    3.Arap birliğinin nasıl parçalara ayrıldığı
    4.1. Dünya Savaşı
    5.Kukla Diktatör Hitler
    6.2. Dünya Savaşı
    7.İsrail devletinin kuruluşu
    8.Kennedy Suikasti
    9.MOSSAD suikastleri
    10.11 Eylül saldırıları

    olmak üzere 10 bölüm yer alıyor. Bu bölümlerde yazarın savunduğu iddialar, kanıtlarla net bir bicimde ortaya koyuluyor. Öncelikle son yıllarda Türkiye'de ortaya çıkan Hitler hayranlığına ve "Türk Nasyonal Sosyalizmi" gibi kavramlara bir cevap olarak Hitler'in tarihi kimliğinin ardında yatan karanlık bağlantıları ana hatlarıyla sizlere aktarmaya çalışacağım.

    DÜNYAYI YÖNETEN AİLE: ROTSCHILD AİLESİ

    Çoğu kişi, Rotschild ailesinin adını bile bilmez. Bu ailenin adı, ne Forbes dergisinin düzenlediği "Yılın Zenginleri" bölümünde yer alır, ne de dünya jet-sosyetesinin partilerinde geçer. Ancak birçok ülkenin diplomatı, bu ailenin adını duydukları zaman beş dakika durmak zorundadır. Çünkü bu aile, dünya tarihi sahnesinde 1590 yılından beri vardır ve dünya, bu Yahudi ailesinin çok gizli faaliyetleri neticesinde bugünkü seklini almıştır. Çoğu kişi, dünyada hiçbir ailenin böylesine bir gücü elinde tutabileceğine inanamaz. Çünkü bir ailenin böylesine siyasi ve ekonomik bir gücü nasıl elde ettiğini bilmiyordur. Öncelikle sunu belirtmeliyim ki aile derken üç-beş kişilik çekirdek bir aileden bahsetmiyorum. Rotschild ailesinin bugün 1000-1500 civarında ferdi olduğu bilinmektedir. Bu aile fertlerinin her biri, dünyanın gelişmiş, ya da gelişecek olan ülkelerinde, çok derin faaliyetler sürdürmek üzere dağılmışlardır. Dünyada olan her siyasi ve ekonomik gelişmeyi, İsrail devletinin çıkarlarına uygun düşecek şekilde düzenlemek en kutsal görevleridir.

    Ailenin geçmişi, 16.yüzyıla dayanıyor. Aile, İngiliz Kraliyet Saraylarında kralın yaverliğini yapan bir aile olarak ortaya çıkıyor önceleri. Kralın izlemesi gereken siyaseti ve dış politika stratejilerini bu aile belirliyor. Sadece bununla da yetinmeyip kraliyet saraylarındaki tüm ihaleleri kazanarak bu ihaleleri başarıyla sonuçlandırıp, hatırı sayılır bir servetin de sahibi oluyorlar.

    İngiliz saraylarındaki kariyerleri sayesinde kolayca kazandıkları astronomik paralarla tarihin ilk bankacılık faaliyetini gerçekleştirip, İngiliz çiftçilerine de astronomik faizlerle tarım kredisi vermeye başlıyorlar ve 50 sene geçmeden neredeyse İngiltere devletinden daha zengin bir hale geliyorlar. Faaliyet alanını iyice geliştirip derinleştiren Rotschild ailesi, Avrupa'daki tüm imparatorlukların saraylarında söz sahibi oldu. Sadece İngiltere'de değil, Avrupa'nın dört bir yanında tarımla uğraşan insanlara yüksek faizle kredi vererek, altın ve gümüş komisyonculuğu yaparak servetlerini iyice büyütüyorlar.

    Ekonomik gücü, aklın ve mantığın sınırlarını zorlamaya başlayan Rotschild ailesi, daha da karanlık ve karlı bir ise girişiyor. İşin adı; "Savaşa giren devletlere faizle borç vermek". Bunun ilk icraatını İngiltere-Fransa savaşında gerçekleştiriyorlar. İngiltere'ye savaşa girmesi için faizli borç olarak 35 ton altın veriyorlar. İngiltere, Fransa karşısında yeniliyor ve Rotschild ailesine olan borcunu ödeyemiyor. Borcun oluşturduğu mükellefiyetten dolayı, İngiliz Merkez Bankası; yani Bank of England, Rotschild ailesine devrediliyor.

    Rotschild ailesi, İngiliz devletinin bu devretme işlemini bir şartla kabul ediyor: İngiliz sterlinini kendilerinin basması şartı. İngiliz hükümeti, bu şartı o dönemde kabul etmek zorunda kalıyor ve İngiliz sterlinini basma yetkisi, bu Yahudi ailesine veriliyor. Görünüşte ekonomi hakkında pek bilgisi olmayan arkadaşlar için bu durum pek bir şey ifade etmeyebilir. Para basma yetkisini başka bir kuruluşa ya da şirkete vermek demek, aynı zamanda ülkenin bağımsızlığını da bu kuruluşa satmak demektir. Çünkü bir ülkenin bankası, o ülkenin parasını basarken bastığı para karşılığında o ülkenin hazinesine değerli maden koymak zorundadır. Örneğin Türkiye Merkez Bankası, devlet matbaasında 20 YTL basıyorsa eğer, devlet hazinesine de 20 YTL değerindeki altını, elması ya da petrolü koymak zorundadır. Aksi halde basılan para, kağıt parçasından başka bir şey olmaz. İşte Rotschild ailesinin de yaptığı şey budur.

    İngiliz sterlinini basarak İngiliz hükümetine faizle borç olarak vermiş ve karşılığında altın ve elmas almıştır. Bu şekilde bir yılda 12 ton altın kar ettiği ekonomi tarihçileri tarafından söylenir. Rotschild ailesinin en büyük girişimi, ise İngiltere ile Amerika'daki kolonilerin savaşı olmuştur. Savaş sırasında Rotschild ailesi, çok gizli bir biçimde Amerikan kolonilerini desteklemiştir. Amerika'nın İngiltere'ye karşı direnişini yöneten kişilere yüklü miktarda silah yardımı yapılmış, İngiltere'nin bu savaşta yenilmesinin sağlanacağı garanti edilmiş ve karşılığında, kurulacak olan Amerika devletinin resmi para birimini basma yetkisi istenmiştir. İngiltere ile savaş konusunda çok umutsuz olan başkan Washington ve ekibi, bu teklifi hiç düşünmeden kabul etmiştir. Aile, böylece günümüzde tüm dünyada çok popüler olan Amerikan dolarını basma yetkisini elde etmiştir.

    Savaşı Amerikan kolonileri kazanmış ve İngiltere, Amerika'dan elini ayağını çekmek zorunda kalmıştır. Savaştan yenik çıkan İngiltere, bu sefer Amerika'ya yardim ettiği için Fransa'ya saldırmıştır. İngiltere, Rotschild ailesinin kendilerine finansal destekte bulunacağına güvenerek bu savaşa girdiyse de Rotschild ailesinden umdukları desteği bulamamışlardır. Rotschild ailesi, el altından Fransa'yı destekleyerek Amerikan kolonilerinin bağımsızlığını garantilemek istemiştir. Bir taraftan da İngiliz borsası üzerinde spekülasyona girişmiştir. İngiltere-Fransa savaşı sırasında borsada müthiş bir hareketlenme olmuş ve borsada oynayan halk, savaşı kazanacaklarını düşünerek girişimlerini arttırmışlardır. Bunu fırsat bilen Rotschild ailesi, "İngilizlerin savaşı kazandığı" iddiasını ortaya atarak İngiliz halkının her şeyini borsaya koymasını sağlamıştır. Ancak, generaller ve ordudan geriye kalanlar yurda döndüğünde, İngiltere'nin savaşta kaybettiği ortaya çıkmıştır. Borsa, anormal derecede yükselmiş ve böylece kağıtları elinde tutan Rotschild ailesi, bu ticaretten en karlı çıkan isim olmuştur. İngiliz tarihçilerin "Kara eylül" diye nitelendirdiği bu olay ile Rotschild ailesi, adeta İngiltere devletinin mülkiyetini ele geçirmiştir. İyice gelişen Rotschild ailesi, Kenan diyarında Tanrı'nın kendilerine vaat ettiği kutsal İsrail devletini kurmak için hazırlığa başlamıştır. Osmanlı Devleti'nin parçalanması için gerekli olan her şeyi yapmışlardır.

    Osmanlı devletine komşu olan ülkeleri finanse ederek Osmanlı'ya karşı savaşmaları için kışkırtmışlardır. Böylelikle sudan bahanelerle Osmanlıya saldıran Rusya, Avusturya ve diğer komşu devletler, Osmanlıyı askeri ve ekonomik güç olarak iyice yıpratarak azınlık unsurların ayaklanmasını sağlamışlardır. Osmanlı devleti, nereye koşacağını şaşırmış ve neticede isyan eden azınlıkların ayrı devletler kurmasına engel olamamıştır.

    Osmanlının en çok dış borcu, Rotschild ailesinin sahibi olduğu "Bank of England" bankasınadır. Osmanlı Devleti, Rotschild ailesine olan borcunu ödeyecek durumda olmadığından Rotschild ailesi bunu fırsat bilmiş, Osmanlıya iğrenç bir teklifte bulunmuştur. Sultan 2. Abdülhamid ile görüşen Lord Baron Rotschild, "Kudüs şehrinin, Filistin'in, Suriye'nin ve Güneydoğu Anadolu bölgesinin, yeni kurulacak olan Yahudi devletine verilmesi karşılığında, Osmanlı devletinin tüm dış borcunu silme ve Balkanlar'da, Afrika'da kaybettikleri toprakları geri verme" teklifinde bulunmuş, ancak Abdülhamid, teklifi şiddetle reddetmiştir. Abdülhamid, dînen böyle bir tutum sergileyerek büyük bir sevaba girmişse de Osmanlı devletinin yıkılma sürecini hızlandırmıştır. Daha sonraları Enver Paşa, Abdülhamid'in bu tutumunu tarihi bir hata olarak değerlendirmiştir. Enver Paşa'ya göre Kudüs şehri ve Kenan diyarı, Yahudilere geçici olarak verilmeli ve Osmanlı, tekrar eski gücüne kavuştuktan sonra bu topraklar geri alınmalıydı. Atatürk'e göre ise Osmanlı devleti, böyle bir şey yapsaydı bile yıkılmaktan kurtulamazdı; çünkü Osmanlı üzerine korkunç oyunlar oynanıyordu. Özetleyerek anlattığım bu süreçten sonra Rotschild ailesi bütün gücüyle 1. Dünya savaşının çıkmasını tezgahlamıştır.

    Rotschild ailesinin hesaplarına göre 1. Dünya savaşı ve Arabistanlı Lawrence'nin faaliyetleri, Arapların birçok parçaya bölünmesi ve İsrail devletinin kurulması için yeterliydi.

    Savaş gerçekleşmiş, Almanların önderliğindeki İttifak devletleri grubu savaşı kaybetmişlerdi. Rotschild ailesinin hesapları tutmuş ve İsrail devletinin resmi kurulusunun ilan edilmesine ramak kalmıştı. Ancak tarihi rüyaya çeyrek kala Rotschild ailesi, ayrıntılarda küçük bir hata yaptığını fark etti. İsrail devleti kurulmaya hazırdı; ama, dağ ve ovalardan ibaret olan İsrail topraklarında kim yaşayacaktı? Avrupa'nın gelişmiş kentlerindeki rahatlığa alışmış olan Yahudiler, İsrail'de yasamaya nasıl ikna edilecekti ? Esas sorun buydu. Bu sorunun giderilmesi için Rotschild ailesi radikal kararlar aldı ve yeni bir savaş için gerekli olan ortam hazırlanmaya başlandı.

    KUKLA DİKTATÖR HİTLER'İN ORTAYA ÇIKIŞI ve 2. DÜNYA SAVAŞI

    Almanya, Birinci Dünya savaşından adeta bir enkaz halinde ve oldukça demoralize bir biçimde çıkmıştı. Devlet, tüm ekonomik ve askeri gücünü kaybetmişti ve çok ağır yaptırımlar içeren savaş tazminatı anlaşmalarına imza atmışlardı. Ancak Almanya'nın borçlu olduğu ülkelerin merkez bankalarının …'i Rotschild ailesine ait olduğundan Almanya, nerdeyse sadece Yahudi Rotschild ailesine borçluydu. Rotschild ailesi, Almanya'nın, bu yüklü borcun onda birini dahi ödeyemeyeceğini biliyordu. Rotschild ailesi, Alman Merkez Bankasının kendilerine devredilmesi karşılığında dış borçlarının silinmesini teklif etti ve Almanlar, teklifi kabul etmek zorunda kaldı. Aslında bu durum, sonun başlangıcıydı. Bırakın savaşacak parayı ve silahı, savaşta askere alacak erkek vatandaşı bile kalmayan Almanya, tekrar tüm dünyaya kafa tutacak gücü nereden ve nasıl bulabilirdi? Bunun için ancak Tanrının yardımı gerekirdi. Ancak daha onlar intikam planını yapmadan önce, Rotschild ailesi, onlar için çok gizli bir plan yapmıştı bile. Bu plana göre sahte; ama çok inandırıcı bir faşizm rüzgarı, Avrupa'da esecek ve Yahudilere en ince ayrıntısına kadar planlanmış bir şekilde şiddet ve baskı uygulanarak İsrail'e göç etmeye mecbur bırakılacaklardı.

    Bu planın ilk bölümü, Almanya'nın ekonomisinin ayağa kaldırılması ve hızla silahlanmasının sağlanmasıydı. Muazzam bir ekonomik ve askeri güce kavuşan Almanya'nın başına 1. Dünya savaşında er olarak savaşan fanatik milliyetçi Hitler getirildi. İtalya ise Alman Faşizmi'nin etkisi altında kalmış ve iktidara Mussolini gelmiştir. Mussolini'nin iktidara gelmesi, Rotschild ailesinin bir planı değil; kendiliğinden gelişmiş bir olaydı; ama bu durum, Rotschild ailesinin ekmeğine yağ sürmüştü.


    Hitler, hitabet yeteneği ve ürkütücü karizması ile Alman halkını yediden yetmişe peşinden koşturmuştur. Hitler'in konuşmalarında ve toplantılarında ise şaşırtıcı bir bicimde ana hedef, Yahudilerdir. Hitler'in iktidara gelmesinden önce kardeş gibi bir arada yaşayan Alman ve Yahudi halkları, birbirlerine hiçbir zararlarının dokunmamasına rağmen oluşturulan yapay kaos ortamı yüzünden birbirleri ile kanlı bıçaklı hale gelmişlerdir.

    Savaştan önce Yahudi işadamlarına Nazi gençlerinin düzenlediği saldırılar, ev kundaklamalar ve cinayetler ortamı iyice germiştir. Zengin olan Yahudiler, bir yolunu bulup Almanya'yı terk etseler de, fakir olan zararsız Yahudiler, bir yere gidecek paraları olmadığından oldukları yerde kala kalmışlardı . O dönemler savaş dönemleri olduğundan Almanya'nın dışına çıkmak için büyük paralar ve bazı önemli bağlantılar şarttı.

    Hitler, savaşı başlatmış ve Almanya'nın sahte intikam harekatı başlamıştı. Almanya, savaşın ilk yıllarında başarı göstermiş ve Fransa, Yugoslavya, Çekoslovakya, Avusturya ve Belçika gibi ülkelerin tamamını çok kısa sürede ele geçirmişti. Özellikle Paris'e 2 saatte giren Nazi orduları İngiltere ve İspanya'nın iyice ürkmesine neden olmuştur.

    İngiltere'yi hava saldırıları ile darmadağın eden Nazi orduları bir taraftan da sözde Yahudi soykırımı yapmaya başlamıştır. Yahudiler, bir bir katledilmiş ve imha fırınlarında yakılmıştır. Ortada öyle korkunç bir ortam vardır ki, savaştan sonra bölgeyi teftişe gelen Amerikalı generaller bile uçaklarından iner inmez havadaki pis kokudan dolayı hava alanında kusmuşlardır. Havadaki pis kokunun nedeni ise sürekli olarak yakılan insan cesetleri ve çürümüş cesetlerdir. Savaştan sonra tam bir korku ülkesine dönen Almanya'da ortaya atılan iddialara göre neredeyse hiç Yahudi bırakılmamıştır. Ancak Sovyet araştırmacılar, durumun hiç de öyle olmadığını, savaşta katledilenlerin sadece 'inin Yahudi olduğunu net ve çarpıcı belgelerle kanıtlamışlardır. Bu belgelere göre savaşta öldürülenlerin çoğu, Ermeni, Çingene ve Polonyalılardı . Geriye kalan zengin Yahudiler, Rotschild ailesinin kurduğu paravan şirketler aracılığı ile ve Amerikan askerlerinin denetiminde, gizlice (Amerika'ya değil) İsrail'e kaçırılmışlardır.

    İsrail'e getirildikleri dönemden İsrail devleti kuruluncaya kadar olan süreçte tabiri caizse Allah'ın dağında prefabrik usulü yapılmış evlerde kalmışlar ve büyük zorluk çekmişlerdi. Kaçmak için girişimlerde bulunanlar ise Tevrat'ın emrettiği bir biçimde idam edilmişlerdir. Neticede yaratılan sahte milliyetçi bir hava ile sözde Yahudi soykırımı yapılmış, tüm dünyada Yahudilere yönelik şiddet eylemlerine girişilmiş ve Yahudiler, İsrail'e göç etmek zorunda bırakılmışlardır. Yani Rotschild ailesi, 1. Dünya savaşında yarim bıraktığı işi 2. Dünya savaşında tamamlayabilmiştir. Aşırı dindar bir aile olan Rotschild ailesi, kendilerine göre, Tanrı'ya olan sözü yerine getirmiştir.

    BAŞKAN KENNEDY'NİN ORTADAN KALDIRILMASI

    2. Dünya savaşından sonra kurulan İsrail devletinde her şey, 1960 yılında John Fitzgerald Kennedy'nin Amerikan başkanı olmasından sonra değişmiştir. Kennedy, Amerikan tarihinin en genç Başkan'ıdır ve aynı zamanda ilk Katolik Başkandır. Kennedy'den önce Amerika'da Katolik bir başkan hiçbir zaman olmamıştır. John F Kennedy'nin babası olan Joseph Kennedy de politikacı olup aynı zamanda İngiltere büyükelçiliği yapmıştı. Ne babası, ne de başkan Kennedy ,Yahudilerle iyi geçinemiyorlardı.

    Babası büyükelçilik yaptığı dönemde Londra'da Yahudilerin boy hedefi haline gelmiş ve çeşitli saldırılara maruz kalmıştı. Sigmund Rotschild, Kennedy'ye "başkan seçildiğinde Ortadoğu'da İsrail tarafını tutan bir politika izlemesi karşılığında, milyonlarca doları bulan secim kampanyası masraflarını karşılamayı" teklif etmiştir. Ancak Kennedy, böyle bir teklifin bir daha yapılmamasını rica etmiş ve kendisini hakarete uğramış hissettiğini belirttirmiştir.

    Kennedy, İsrail lobisinin Amerikan devleti üzerindeki faaliyetlerinden son derece rahatsızdı. Kennedy'ye göre lobilerin faaliyetleri, Amerikan bağımsızlığına vurulmuş bir darbeydi.

    KENNEDY İLE İSRAİL BAŞKANI BEN GURION'UN NÜKLEER KAVGASI

    İsrail, kurulduğu günden beri Ortadoğu'da süper güç olma hayali ile hareket etmiştir. Bu yüzden İsrail Devleti, hızlı bir "nükleer silahlanma programı"izlemeye başlamıştır. İsrail'in Dimona çölü'nde kurduğu nükleer santralinde peynir-ekmek gibi atom bombası ve nükleer başlıklı füzeler üretmesi başkan Kennedy'yi çok rahatsız etmiştir. İsrail'in nükleer füzelerinin Ankara, İstanbul, sam, Tahran, Bağdat ve Riyad gibi şehirleri vuracak kapasitede ve menzilde olması, Kennedy yönetimini önlem almaya mecbur bırakmıştır. Kennedy, Ben Gurion'a yazdığı sert bir uyarı mektubunda "İsrail'in nükleer programını durdurmaması durumunda Amerikan yönetiminin yaptırım uygulamaktan kaçınmayacağını" belirtmiştir.

    Ben Gurion da cevap olarak gönderdiği mektupta Kennedy'ye "genç Adam" diye hitap etmiş ve bazı ağır ithamlarda bulunmuştur. Bu mektuplaşmalar, iyice çığırından cıkmış ve hakaretleşmeye dönüşmüştür. Bu durum üzerine tepki olarak Ben Gurion, istifa etmiştir. Ünlü Yahudi politikacı Henry Kissinger, "İsrail'in nükleer programına son vermesi, İsrail'e büyük zarar verir." diyerek Kennedy'yi ikna etmeye çalışmış; ancak başarılı olamamıştır.

    Kennedy, bununla da yetinmemiş ve 4 Haziran 1963'te Amerikan Temsilciler Meclisi'ne danışarak çıkarttığı 11110 sayılı kanunla Amerikan Dolar'ını basma yetkisini Rotschild ailesine ait olan Federal Rezerve Bank'ın elinden alarak Amerikan Merkez Bankası'na vermiş ve "bir ülkenin parasının denetimin şahısların elinde olmasının büyük bir sorun olduğunu" belirterek kendi sonunu hazırlamıştır. Federal Rezerve Bank, İsrail'in en büyük gelir kaynağıdır, tabiri caizse şahdamarıdır. Kennedy, dolar basma yetkisini Federal Rezerve Bank'ın elinden alarak adeta İsrail'in şahdamarını kesmiştir.

    Neticede İsrail için Kennedy'nin etkisiz hale getirilmesi, farz olmuştur. Kennedy'nin seçimleri kaybetmesini beklemek bos bir umuttu; çünkü Kennedy, halktan büyük destek görüyordu. Kennedy'ye seçimler kaybettirilse bile sonradan kazanması yüksek ihtimaldi. Üstelik Kennedy'nin kardeşi de gelecek vaat eden bir politikacıydı. Tek bir çare gözüküyordu. O da suikastti. Kennedy, bir şekilde öldürülürse Amerikan yasaları gereği yerine yardımcısı getirilecekti. Kennedy'nin yardımcısı, Lyndon Johnson'du. Johnson, tam bir İsrail taraftarıydı. Üstelik Kennedy ile hiç iyi geçinemiyordu. Söylentilere göre Kennedy, kendisini kovmaya çalışıyordu. İsrail, suikast kararı alır ve bunu, Amerikan derin devleti içindeki bağlantılarını kullanarak gizlice uygulamaya koyar. Kennedy'yi öldürmek için en uygun ortam, seçim kampanyaları için geleceği Dallas'tır.

    Dallas'ta her zamanki gibi üstü açık araba ile halkı selamlayacak olan Kennedy'yi korumakla görevli CIA ajanları, özel olarak ayarlanacak ve başkanın güvenliği sabote edilecekti. Böylece suikast çetesi, Kennedy'yi rahatlıkla öldürebilecekti.

    Suikast çetesi için değişik rivayetler vardır. Kimileri, Kennedy'yi Fransız suikast çetesinin öldürdüğünü, kimileri ise Kübalı sürgünlerin öldürdüğünü iddia eder; ancak kesin olan bir şey var ki, Kennedy'yi öldürenler, çok profesyonel ve acımasız keskin nişancılardan (sniper) oluşan bir suikast timidir.

    Kennedy'nin ziyaretinden önce, yani 21 Kasım 1963 akşamı Dallas'ta bardaktan boşalırcasına yağmur yağmıştır. Ancak şehir halkı, buna rağmen başkanı en iyi şekilde karşılamak için elinden geleni yapmıştır. 22 Kasım 1963 sabahı Washington D.C.'den Air Force One uçağı ile gelen başkan Kennedy ve eşi, sabah 09'da şehir merkezinde Dallas valisi Connaly ile birlikte kahvaltı ettikten sonra üstü acık bir limuzine binerek halkı selamlamaya başlamışlardır. Tam 6 aracın olduğu kortejde en son arabada başkan Kennedy ve Vali Connaly vardır. Önde motosikletli SS korumalar ve yanda CIA ajanlarının bulunduğu arabalarla Kennedy'nin arabası Kortejle birlikte Elm caddesinden Houston'a doğru beklenmedik bir dönüş yapar. O sırada silah sesleri yükselmeye başlar. Polisler, telsizle anons etmeye baslar: "Korteje ateş ediyorlar yere yatın" diye.

    Tam 6 el silah sesi duyulur. Birinci mermi arabayı ıskalar ve alt geçitte bekleyen Edmund Harris adındaki taksi şoförünün kulağını parçalar. İkinci mermi Kennedy'yi tam omzundan vurur. Üçüncü mermi Kennedy'yi ıskalayıp ön koltuktaki vali Connaly'i omzundan vurur. Dördüncü mermi Kennedy'yi boynundan vurur, ayni mermi başkanın vücudundan çıkıp Vali Connaly'i sırtından vurur. Besinci mermi arabayı ıskalayıp dikiz aynasını kırıp dışarı çıkar. Ve Altıncı mermi... Altıncı mermi başkan Kennedy'yi tam kafasından vurur. başkanın kafasını parçalayan mermi bulunamaz.

    Suikasttan sonra yapılan araştırmalarda Kennedy'yi sözde komünistlerden vatan haini Lee Harvey Oswald'in vurduğu iddia edilir. Ortada altı mermi olmasına rağmen Oswald'in tek katil olduğu görüşüne varılır. İddialara göre Oswald, Texas Okul kitapları bürosunun altıncı katındaki pencere dibinden İtalyan yapımı "Mannlicher Caracano" marka sniper tüfeği ile altı kez ateş ederek başkanı öldürmeyi başarmıştır. Lee Harvey Oswald, apar topar hapsi boylamıştır. Deliller, birden çok sayıda keskin nişancının olduğunu göstermesine rağmen, İsrail denetimindeki Amerikan derin devleti, suçu Lee Harvey Oswald'in üzerine atarak diğer delilleri bir bir yok etmiştir. Suikasti gören 57 kişi ölü bulunmuş, ölümler kaza veya intihar ile açıklanmıştır. Lee Harvey Oswald ise suikasttan iki gün sonra, mahkeme çıkışında yüzlerce FBI ajanı ve polisin arasında Yahudi bir bar isletmecisi olan Jack Ruby tarafından öldürülmüştür. Bu Amerikan milliyetçisi Yahudi, Lee Harvey Oswald'i öldürmesinin nedenini ise "komünistlerden Amerika'nın aldığı intikam" olarak yorumlamıştır.

    Birden çok sayıda keskin nişancı tarafından vurulan Kennedy'nin otopsisini Amerikan ordusundaki üst düzey amiral ve generaller yürütmüş ve otopsideki suikast delillerini bir bir sabote etmişlerdi. Ailesi, Kennedy'nin kafasının kesilerek incelenmesini ve böylelikle gerçek suikastçilerin bulunmasını istediğinde ise, Amerikan birimleri konuyu şiddetle reddetmişlerdir. Kennedy apar topar gömülerek konu örtbas edilmiştir. başkan Kennedy'nin suikast sonucu öldürülmesinden sonra başkan adayı olan kardeşi senatör Robert Kennedy de bir basın toplantısı sırasında İsrail işbirlikçisi Filistinli bir genç tarafından kurşunlanarak öldürülmüştür.

    KENNEDY SUİKASTİNİN SONUÇLARI

    İsrail, Kennedy'nin kapattığı Dimona çölündeki nükleer santralini tekrar açmış ve nükleer silah üretimine eskisi gibi devam etmiştir. Başkan Kennedy'nin çıkarttığı, Federal Rezerve Bank'ın elinden Amerikan dolarını basma yetkisini alan 11110 sayılı kanun iptal edilmiş ve Amerikan dolarını basma yetkisi, tekrar Rotschild ailesine ait olan Federal Rezerve Bank'a verilmiştir.

    II. Dünya savaşından sonra ılımlı ve sakin bir politika izleyen Amerika devleti, özellikle Kennedy suikastinden sonra soğuk savaş sürecini de başlatmıştır. Amerika ile Sovyet Rusya arasındaki soğuk savaştan tüm dünya devletleri çok olumsuz yönde etkilenmiştir. Amerika ile Sovyet Rusya arasındaki silahlanma rekabeti, adeta bir sidik yarısına dönmüştür.

    Amerika, tüm dünya genelinde emperyalist faaliyetlerine hız vermiş ve Vietnam'a saldırmıştır. Vietnam'da binlerce kişinin ölmesine ve birçok ülkenin bu savaştan dolaylı olarak zarar görmesine neden olmuştur.

    Amerika'da İsrail lobisi ise iyice pervasızlaşmış ve yönetimde söz sahibi olmuştur. Amerika, İsrail Devletinin yaptığı katliamlara sesini çıkaramaz hale gelmiş ve İsrail ile suç ortaklığı yapmaya başlamıştır. En basitinden örnek vermek gerekirse İsrail devletinin çok gizlice yürüttüğü "Samuel Vanunu'yu kaçırma operasyonu"na istemeden şahit olan bir Amerikan Firkateynindeki 23 deniz piyadesi, İsrail hücum botları tarafından açılan ateşle öldürülmüştür. Denize düşüp kaçmaya çalışan askerler bile İsrailliler tarafından öldürülmüştür. Olayın başına sızmasına izin verilmemiş ve Yahudilerin kontrolündeki Amerikan basını, konuyu haber bile yapmamıştır.

    CIA, tüm dünyada "komünizmle mücadele" doğrultusunda adına GLADIO denilen ve Beyrut'taki gerilla kamplarında eğitilen katillerden ve paralı askerlerden oluşan gizli bir ordu hazırlamış ve bu paralı katilleri maaşa bağlayarak dünyanın her yerinde komünistleri ve sol düşüncelileri öldürmekle görevlendirmiştir. Bu bağlamda Türkiye'deki sağ-sol çatışmaları, siyasi amaçlar için işlenen cinayetler, katliamlar, terörist eylemler, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam edilmesi ve 12 Eylül darbesi, hep Gladio'nun eserleridir. Gladio ordularının kurulması, ne tesadüfse Kennedy suikastinden hemen sonraya denk gelir. Amerika'nın "Büyük Ortadoğu Projesi" başlamıştır.

    "Büyük Ortadoğu Projesi"nin diğer adı ise "Büyük İsrail Devleti Projesi"dir.
    Kennedy suikastinden sonra Büyük İsrail Devleti Projesine hız verilmiştir. Büyük İsrail Devleti, Tevrat'ta Tanrı Yehova'nın Yahudilere vaat ettiği topraklardan oluşmaktadır. 11 Eylül saldırıları, Münih'teki eylemler ve daha birçok terörist eylem aslında Büyük İsrail Devleti projesinin bir parçasından başka bir şey değildir. Bazı arkadaşlar, Büyük Ortadoğu Projesini sanki yeni bir şeymiş gibi algılıyorlar. Bu arkadaşlar, kitap falan pek okumadıkları için ne duysalar ona inanıyorlar. Büyük Ortadoğu projesi, yeni bir şey değil ki. Yüzyıllardır var olan bir proje... Osmanlıların yıkılması, Arapların parçalanarak bir sürü ülkeye bölünmesi, Türkiye'deki terör eylemleri ve istikrarsızlık ve Irak, Iran gibi ülkelerin periyodik olarak neredeyse her on yılda bir sorun çıkarması rastlantı olmasa gerek!
  • DENİZ'DEN KALANLAR
    Torbada 31 kalem malzeme vardı: Yeni açılmış Birinci sigarası... İki tükenmez kalem.. Askılı atlet, fanila ve yün başlık... Kahverengi ceket ve pantolon... Haki renk bir yün gömlek... Füme terilen pantolon... Kendi yeşil, yakası beyaz, fermuarlı kazak... Bir küçük, bir büyük İngilizce lügat... Türkçe-Almanca sözlük... Brecht, Ahmet Arif, Mehmet Fuat'ın kitapları Babasından gelen mektuplar... Bir cep aynası, bir cep defteri...
    Ve cep defterinin kapak arkasına kendi el yazısıyla karaladığı, kimi satırlarını çizdiği bir şiir:
    "Yenilmişsem

    Elim kolum bağlı

    Boynumda yağlı ip

    Gelip dayanmışsam

    darağacına

    Dudaklarımda yarın

    Gözlerim yarınlarda

    Unutmak mı gerek seni?

    Kapılar kapalı

    Tutulmuşsa gece

    kapkara yollar

    Sıcacık bir sevgi

    sunmayacak mıyım

    insanlara?

    Bakmayacak mıyım yarınlara

    Seslenmeyecek miyim

    insanlara?"
  • DENİZ’DEN KALANLAR

    Deniz’e ait eşyalar, infazdan sonra, siyah bir torba içinde babasına teslim edildi.

    Torbada 31 kalem malzeme vardı: Yeni açılmış Birinci sigarası... İki tükenmez kalem.. Askılı atlet, fanila ve yün başlık… Kahverengi ceket ve pantolon… Haki renk bir yün gömlek… Füme terilen pantolon… Kendi yeşil, yakası beyaz, fermuarlı kazak… Bir küçük, bir büyük İngilizce lügat… Türkçe-Almanca sözlük… Brecht, Ahmet Arif, Memet Fuat’ın kitapları Babasından gelen mektuplar… Bir cep aynası, bir cep defteri…

    Ve cep defterinin kapak arkasına kendi el yazısıyla karaladığı, kimi satırlarını çizdiği bir şiir:

    “Yenilmişsem
    Elim kolum bağlı
    Boynumda yağlı ip
    Gelip dayanmışsam
    darağacına
    Dudaklarımda yarın
    Gözlerim yarınlarda
    Unutmak mı gerek seni?
    Kapılar kapalı
    Tutulmuşsa gece
    kapkara yollar
    Sıcacık bir sevgi
    sunmayacak mıyım
    insanlara?
    Bakmayacak mıyım yarınlara
    Seslenmeyecek miyim
    insanlara?”