• 224 syf.
    ·1 günde·2/10
    Bir kitap hiç mi bişey anlatmaz diye sordum 224 sayfa boyunca kendime. Ve cevap, evet hiçbir şey anlatmıyor. "Aslında neden yazdığımı bende bilmiyorum" demiş Deniz Seki "-de"yi de ayırmadan; gerçekten neden yazıldığı belli olmayan bir kitap olmuş. Günlük desem değil, hayata dair ders alınacak bir kitap desem değil, cezaevini anlatıyor desem hiç değil. Dediğim gibi hiçlik üstüne bir kitap...
    Hele ki kitapta Nevşah Fidan isimli birinin Yansımalar kitabındaki 'çok ilginç bir hikaye'den bahsediliyor. Platon'un mağara benzetmesi aktarılmış. Umuyorum adı geçen şahıs bu hikayenin aslında Platon'un mağara benzetmesi olduğunu kitabında yazmıştır da Deniz Seki atlamıştır. Yoksa kendi hikayesi gibi yazılması durumu söz konusuysa vay halimize...
    2 puanı niye verdiğime gelecek olursak; sadece kitapta geçen alıntılar hatrına diyebilirim...
  • Yüksek derecede -----spoiler---- içerir.
    Zeynep Cemali'yi Üniversitede "Çocuk Edebiyatı" dersinde keşfettim. Üniversite derslerine dahi konu olan böyle değerli kitapları 1000kitap okuyucuları neden bu kadar az okuyor, az okutuyor bunu anlamıyorum.
    Üniversite notlarından...

    Zeynep Cemali Çılgın Babam kitabında kendi çocukluk ve genç kızlık döneminde ailesiyle, ama özellikle babasıyla yaşadıklarını ve babasının yaşamındaki önemli yerini paylaşır. Yazarın bebekliğinden başlayarak genç kızlığına uzanan bir çizgide, baba-kız ilişkisinin bir kızın yaşamında ne denli önemli olduğunu da gösteren anılar demetidir. Zeynep’in babası İstanbul Kapalıçarşı’da dükkânı olan bir esnaftır. Çevresinde sevilen ve sayılan biri olan baba, kızı Zeynep’le özellikle ilgilenmekte ve onun oyun zannettiği bir takım yaşam deneyimleriyle kızını hayata hazırlamaktadır. Yemek yemesinden başlayan ve birlikte alışverişe uzanan çizgide baba, kızının hem kendisini önemli hissetmesini sağlamakta, hem de insan ilişkilerine hazırlamaktadır.
    Yaşadığı ekonomik zorluklara karşın babasının insanlara ve yaşama bakışı, Zeynep’e yoğun bir yaşam birikiminin aktarılmasıdır. Zeynep bunları babasının yanında, ama onun ders vericiliğinde değil, onunla paylaşılan yaşam içinde öğrenir. Zeynep, babası tarafından hep önemsenmiş, sevgiyle sarılmış ve bu sayede yaşam direncine sahip bir birey olmanın mutluluğunu yaşamıştır.
    Zeynep Cemali, romanında kendi babasını anlatırken, otoriter değil eşitlikçi, talep eden değil paylaşımcı, geleneklerini sürdürürken bile modern olmayı beceren bir baba tipi çizer. İstanbul kentinde doğmuş, kentliliği içine sindirmiş, ama bunun yanında geleneklerini de sürdürmeyi becerebilmiş sevgi dolu bir babanın sıcaklığına ve onun anısına saygı amacıyla yazılmış bir roman durur karşımızda. Cemali, baba figürünü aktarırken, bu figürün yapmacık olmamasına dikkat eder. İnandırıcı bir baba figürüyle karşılaşır okur.
    Bu baba figürü, kızıyla kurduğu ilişkide onun kişilik gelişimine olumlu etki edecek ve bir birey olmasını sağlayacak davranışları öne çıkartır. İlişkide öne çıkartılan davranışlar kızının kendine bağımlı bir varlık olmasından daha çok, onun, kendi başına ayakta durmasını sağlayacak deneyimleri yaşatmak olarak yansır. Bu da, birey olmanın ön koşulu olan karar verebilme yeteneğini, kendine saygıyı ve güveni geliştirir.
    ... Babam annemin söylediği gibi üşütük müydü, bilmem. Bana göre cin gibi, usta bir oyun kurucuydu. Onun oyun hamuru da, topacı da, yoyosu da bendim. Mıncıklanırken, döndürülürken, avucunun içinde sağa sola atılırken, hep şen kahkahalar atardım.
    Annemin ağzıma tıkıştırdığı sebze çorbasını püskürtür, oysa babamın uzattığı kaşığı yalar yutardım. Beni uyutmakta da üstüne yoktu onun. Hamsiyle uskumrunun koca yunusu bulmak için yaptıkları yolculuğu dinlerken daldığım düşlerde okyanusları aşardım.
    Babam alışverişe giderken beni omzuna alırdı. Manavın önüne geldiğimizde, başını hafifçe yukarı kaldırıp sorardı: “Ne dersiniz, cem; iki kilo ıspanak yeter mi?” Kasaba girdiğimizde beni omzundan indirir, “Bizim Ece’nin canı külbastı çekmiş. Uygun bir şeyler hazırlayıver, ustam,” derdi. Kendimi gerçek bir ece gibi hisseder, tahtımdan egemenliğim altındaki ağaçlara, kedilere, uçan kuşlara ve insanlara kurumla bakar, keyifle emziğimi emerdim. Luk lukluk...
    [...]
    Dört yaşıma geldiğimde artık güreş tutuyorduk. Anneannemse bu hâlimize ifrit olurdu. “Çocuğun kolunu bacağını çıkaracak ayol! Bu adam deli!” diye söylenmesine aldırmazdık. Babam beni altın beşikte sallayıp, bal kaymakla beslese bile yine de ona yaranamazdı. Bunu ikimiz de biliyorduk.
    Sevilen ve seven bir kızdım ben. Oysa, son günlerde çevremdeki herkes fena hâlde canımı sıkmaya başlamıştı. Hepsi de emziğime takmıştı kafayı. Koca kız olmuşum, o ağzımdaki yakışmıyormuş, falan filan. Bu konuda sesi çıkmayan yalnızca babamdı. Asıl planı, sinsi sinsi onun yaptığını bilemezdim elbette!
    Sıcak bir yaz günüydü. Babam ve ben, Kurbağalıdere'den sandalla çıkmış, Moda Plajı'nın önüne gelmiştik. Babam paslı çapayı salar salmaz hemen denize atladı. Onun suyun yüzüne çıkmasını beklerken, emziğimi ağzımdan çekip, mayomun içine tıkıştırdım. Sandalın kenarına oturup, ayaklarımı suya sarkıttım. Babam görünür görünmez de kendimi suya bıraktım. Daldım çıktım; ayaklarımı çırptığım için oluşan köpükleri seyredip, kahkahalar attım; plajın tahta iskelesinden babamın kollarına atladım...
    Güneş tepeye vardığında, eve dönüyorduk. Ellerim babamın kollarında, soluğu ensemde, onunla eğilip kalkarak kürek çekiyordum. Caddebostan kıyısındaki Sadık'ın kahvesine yaklaşmak üzereydik.
    “Yakında tavşana benzeyeceksin,” dedi babam. “Dişlerin dudaklarından dışarı fırlayacak.” Bu da nereden çıktı, diye düşünerek, emziğimi ağzımın içinde bir tur döndürdüm. Hayvanat bahçesinde gördüğüm gri-beyaz ve alacalı renklerdeki tavşanları anımsadım. Dişlerim birbirlerine kenetlendi. Eve gidene kadar ağzımın içindeki lastikle oynayıp düşündüm.
    Yaz günleri mutfağımızın bahçeye açılan kapısı hiç kapanmazdı. Hızla içeri daldığımı gören annem kaygıyla sordu. “Ne oldu?”
    Babam ona yanıt verirken, ben çoktan annemlerin odasına varmıştım. Tuvalet masasının önündeki pufa çıkıp, ağzımdaki emziği çektim. Yüzümü iyice aynaya yapıştırdım. Tavşanlar hep gözümün önündeydi. Yanaklarımı içeri çekerek, dudaklarımı büzdüm ve tıpkı onlar gibi oynattım bir süre.
    Büzülmüş dudaklarımdan fırlayacağını öğrendiğim kazma dişlerimi düşlerken, babamı gördüm. Kapıda dikilmiş gülümsüyordu. Onu fark ettiğimi görünce, yanıma gelip beni kucağına aldı. Pufa oturduktan sonra beni de dizine oturttu.
    “Biliyorum, emziğinden ayrılmak sana zor gelecek.” Elleri saçlarımda geziniyordu. “Sen de biliyorsun, onu sonsuza dek ememezsin. Bir gün fırlatıp çöpe atacaksın.” Çenemden tutarak başımı kaldırdı ve gözlerimin içine baktı. “Oysa, onu denizkızına armağan edebilirsin,” dedi.
    Denizkızı!... Emziğimi, düşlerimin bir numaralı arkadaşına armağan etmek!... Boynumu büktüm, "Bu olanaksız,” dedim. “O, deniz dibi mağarasında yaşıyor.”
    “Olsun,” diye yanıtladı babam. “Sen karar verirsen, söz veriyorum; deniz dibi mağarasının kapısına kadar gideriz.” Kuşkuyla baktım babama. "Buralarda deniz dibi mağarası yok,” dedim.
  • Aphrodite'nin Hermes'le ilişkisinden Hermaphroditos, Dionysos'la ilişkisinden ise Priapos dünyaya gelir. Hermaphroditos masalını, Azra Erhat'ın tutkulu duyarlılığı, coşkun üslubu ve şiirli diliyle kısaltarak veriyoruz:
    Bodrum'un hemen yanında, deniz kıyısında, bir zamanlar 'Salmakis' denilen, bugün 'Bardakçı' diye anılan yerde, gökten düşme bir cennet parçası gibi küçücük, berrak bir göl varmış. Mersin ve yabani sakız ağaçları bu göle yeşil bir çelenk olurlarmış. Bu güzel gölde Salmakis adlı bir su perisi yaşarmış. İşi gücü gölün yemyeşil sularında çırpınıp yıkanmak, çırılçıplak cümbüş etmekmiş. Suya daldığı zaman su olur akar, takındığı çiçeklerle dağda gezerken dağ yamacının canı olur, ağaçlara karışır, türküsü de salınan dalların yaprak fısıltısı haline gelirmiş.
    Bir gün Salmakis göl kıyısında çiçek toplarken güzel bir delikanlı görmüş. Hermaphroditos adındaki bu körpe delikanlıyı görünce Salmakis'in gönlü sevgiyle harlanmış ve yanına varıp şöyle demiş ona: ''Ne mutlu seni doğuran anaya, seni emziren sütnineye.! Ama gelin olarak sana varan kız onlarda yüz kere, bin kere daha mutlu. Nice zevkler tadacaktır o.! Bugüne değin evlenmedinse, gel birbirimize varalım; yok, bir gelinle gerdeğe girdinse, yine de sevişelim şuracıkta, duyacağımız zevk hırsızlama bir zevk olsun.'' Ama çocukluk çağından yeni çıkmış olan Hermaphroditos çekingen, sıkılgan bir gençmiş. Salmakis'in dediklerini duyunca yanakları utançla kızarmış ve ''Git oradan.!'' diye dürtmüş peri kızını. Salmakis, içi acıyla burkularak, bir çalının ardına çekilip gizlenmiş. Hermaphroditos ise soyunmuş, çırılçıplak göle dalmış. Dibi görünen derin suda fildişi bir heykel gibi yüzüyormuş. Peri kızının gözleri arzu ateşiyle yanıp çakmış ve ''Artık benimsin.!'' diye bir sevinç çığlığı atarak, kınından sıyrılan bir kılıç gibi çıplak ve parlak gövdesiyle göle atlamış. Hermaphroditos'u elleri, kolları, bacaklarıyla sarmış, acıtırcasına kavramış. Dudaklarını dudaklarına kenetlemiş. Hermaphroditos kurtulayım diye çırpınırken, peri kızı, tanrılara seslenmiş. ''Size yalvarırım, ikimizi birbirimize kavuşturun.!'' diye yakarmış. Tanrılar dileğini yerine getirmişler. Kızla erkeğin iki gövdesini tek bir gövdede birleştirmişler, öyle ki, o gövde ne erkek ne dişi, aynı zamanda hem erkek hem dişi olmuş.. (Mavi Anadolu, 1960, s. 165-173)
  • "..Hayat zorlaşınca
    Çıkmaz sokaklarda soluksuz kalınca
    Azalınca manadan
    Seyyar sevdalarda parçalanınca..
    Dil yetmeyince
    Göz görmeyince gönül hissetmeyince
    Kırılınca camdan kalp
    Dönüp yalnızlığa kitlenince..
    O zaman şarkı söylemek lazım avaz avaz
    O zaman şarkı söylemeli çığlık çığlığa
    O zaman yüreğin yükü hafifler belki biraz
    O zaman şarkı söylemek lazım avaz avaz.."


    Sezen Aksu


  • "Namusun önemini öğrendim evde.
    Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk olduğunu.

    Gerçek namusun, günah elinin altındayken günaha el sürmemek olduğunu öğrendim."



  • "Hiçbir şeye ihtiyacımız yok, yalnız
    bir şeye ihtiyacımız var; Çalışkan olmak!"


    Mustafa Kemal Atatürk


  • "Ötekinin kıymetini bilmek için
    yokluğuyla baş başa kalmalı insan."


    Proust