FIRAT SATICI, bir alıntı ekledi.
12 Kas 17:04 · Kitabı okuyor · İnceledi · Beğendi · 8/10 puan

Denizin dört mevsiminde
Sen denizi seversin,
Mavisinden,
bense göğü severim,
o da Mavisinden.

Bilmezsin ki,
deniz göğün yüzünden Mavi.

Senin sevdiğin deniz, ayna,
benim sevdiğimse, denizin göğü,
Yansıyanın kendisi.

Ben de denizi severim.
Onun göğe küskün zamanlarında da,
koyu gri, belki lacivert,
sonrasında karanlık siyah.

Sen ise Yaz'ı beklersin.
Zamanın bol ya beklersin,
çünkü denizin Mavi.

Ben, gece bile sarıldım denize halbuki.
Gökyüzünden, yıldızından,
Elimle onlara dokunamadığımdan.
Yansıdığı kadarından.

Ben hain bulutu da severim.
Yağmurunu severim namussuzun,
koyu grisinden, işte ondan.
Yağmurun denizine karıştığı anları severim.

Bulutlar çekiç olur kış vakti,
damlalar çivi,
Sahilim çamur.
Denizim gri.
Gökyüzüm gri.
Rengine ırksız severim bu ikisini.

Bazen renksiz.
Ya da renkli...

Göğün, denizin ırkı mı vardı ki.

Senin oturduğun yerden,
yakamozlara kadeh kaldırdığın,
o sahil akşamlarında,
ben iki elim dengede,
ip cambazı gibi.
Yakamozlarda yürüdüm.

Ruhumun Bağ Bozumu, A. Bahadır Üge (Sayfa 109 - İnova)Ruhumun Bağ Bozumu, A. Bahadır Üge (Sayfa 109 - İnova)

HALİKARNAS BALIKÇISI'NIN "GÜNDÜZÜNÜ KAYBEDEN KUŞ" ÖYKÜSÜNE DAİR
“GÜNDÜZÜNÜ KAYBEDEN KUŞ”UN GÜNEŞE YAKTIĞI TÜRKÜ

“Miho hâlâ gündüzü arıyor, ama bulamıyordu. Kanatları ağırlaşıyordu. Kanatlarıyla aydınlığa varamayacağını anladı. İşte o zaman masum sesiyle mavi yükseklikleri yaratmaya kalkıştı. Türkü söyledi. Türküsüyle ve içinin ateşiyle zindan kesilen evreni apaydın edecek olan güneşi yaratmaya çabalıyordu.”

Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın (nam-ı diğer Halikarnas Balıkçısı) “Gündüzünü Kaybeden Kuş” adlı öyküsü, görünüşte bir martının –yazarın tabiriyle mihonun- başına gelen bir felaketi anlatmaktadır. Ancak bu anlatım öylesine büyüleyicidir ki, öykü ilk satırından itibaren içimize yerleşir ve biz de kuşun kanatlarında gökyüzüne yükselir, onunla birlikte kıyı kıyı denizleri aşar, gökyüzünün enginliklerinde bulutlarla beraber uçarız. Yazar, hikâyesine martıları tanıtarak başlar. Daha çok deniz kıyılarında gördüğümüz bu beyaz kuşlar, yazarın cümleleriyle bildik tanıdık kuş hüviyetinden çıkar ve başkalaşır.
Yazara göre; martıları sayısız çığrış ve çırpınışlarıyla kıyılarda görür, duyar ve görmesini de severiz, ancak bildiğimiz o martılardan çok daha büyük ve kanatları çok daha uzun bir açık deniz martısı vardır. Onlara Güney Akdeniz'de "miho" denmektedir. Miho sanki kuş değildir de, kanatlanmış bir köpük parçası, bir ıssızlık parçasıdır. Yazar, mihonun coşkun denizi seven tabiatını anlatırken metin hikâye olmaktan çıkıp şiirin sınırlarını zorlar:

Denizin o hırlayan uçurumları, tepetakla dönmüş Niyagara şelalesi gibi havaya yükselirken, onlara gün göründü demektir. İşte o zaman fırtınayı da, kara bulutları da ta aşağılarda bırakırlar. İnsanın hayalini bile korkutan, çıldırtacak yüksekliklere çıkarlar. Göklerin koynunda küçücük mavi bir nokta olurlar. O nokta, çıkar çıkmaz da maviliklerde erir ve garip kuş, maviler çölünde, sessizlik içinde yapayalnız. Fırtınasız, açık havada başka bir dünyadan geliyormuş gibi, ara sıra uzun bir çağırış duyulur gibi olur. İnsan, " Acaba gök mavileri mi dile geldi? " diye dört yana bakınır durur. Oysa öten, denizin kartalıdır. Bu fırtınalar imparatorunun hızı kasırgayı aşar. Rakibi ancak şimşektir. Denizin ve sonsuzlukların bu kayıtsız seyircisi, karaların kartalı ve akbabası gibi yırtıcı gagalı ve pençeli değildir. Enginin bu kuşu, en yükseklerde uçan bir ak bulut hayatını yaşar.”

Yazarın mihoyu satırlar boyunca anlatması boşuna değildir elbet. Göklerin sınırlarını zorlayan, denizin ve sonsuzlukların bu kayıtsız seyircisinin bir de düşmanı vardır. Ne yazık ki bu düşman, elindekiyle yetinmesini bilmeyen insanoğludur. Miho, denizin kartalıdır, fırtınalar imparatorudur, ama insanoğlunun hırsı onu sonsuz göklerde esir edecektir.
Hacı Süleyman adındaki avcı, şafak vaktinden beri elde çifte, önde köpek, kıyı kıyı taban tepmektedir, ancak bir keklik bile vuramamıştır. Her yan keklik ötüşü kesilmiştir, ama binlerce kekliğin bir tanesi bile ortada yoktur. Hacı Süleyman köpeğine çıkışarak, "Senin burnun mu yok ne? A it oğlu it!" diye bir tekme savurur. Köpek, kuyruğunu ardına kısıp beş on adım öteye kaçarken Hacı Süleyman'ın gözlerini kan bürümüştür. Bu keklik bolluğunda üç dört çift olsun vuramamak onu iyice hırslandırmıştır. Elinden gelse çifteyi güneşe doğrultacak, öldürme tutkusunu doyurmak için ateş edip güneşi kör edecektir. Tam o sırada önünde yürüyen uyuz köpek, yarı havlayış, yarı uluyuştan ibaret bir ses çıkarır. Aynı anda Hacı Süleyman da başının üzerinde, yükseklerde bir kanat hışırtısı duyar. Yüksek bir kayanın tepesinde yumurtlayan bir miho, kanada kalkmıştır. Hacı Süleyman birdenbire çiftesini havaya diker ve çiftenin iki gözünü birden ateşler. Miho kanatlarını toplar, avına saldıran bir şahin gibi, aşağıya doğru düşer. Yolunmuş tüyler havada uçuşur. Kuş sendeledikten sonra dengesini bulur ve tıpkı bir fişek gibi dosdoğru göklere yükselir. Ardı sıra bıraktığı tüyler döne döne yere inmektedir.
Yandan gelen saçmalardan biri kuşun bir gözünden öteki gözüne geçerek, ikisini birden akıtıp kör etmiştir. Kuş artık korkunç ve garip bir karanlıkta uçmaktadır. Hiç durmadan, dinlenmeden beş saat boyunca uçar. Doğdu doğalı tanıdığı göğü karanlıklarda aramakta, fakat bulamamaktadır. Yuvası göğün bir kenarında, bir kayanın üzerindedir. Yavrularının yiyeceksizlikten ne hale geldiklerini düşünmektedir. Mihonun yegâne sızısı; annelerinin sonsuz maviliklerde çınlayan sesini araya araya göklere bakakalmış yavrularıdır. Kuş, olanca gücünü yeni baştan kanatlarına vererek dört beş saat daha uçar. Artık gece olmuştur, ama Miho hâlâ gündüzü aramakta, fakat bulamamaktadır. Kanatları ağırlaşmış, kanatlarıyla aydınlığa varamayacağını anlamıştır artık. Gecenin karanlığında sesi sendelemektedir. Son bir defa, karanlıkta iki ayaklı birer pamuk yumağına benzeyen sarı gagalı yavrularını çağırır ve sesi kesilir. Gırtlağından garip gürültüler çıkararak çırpına çırpına denize düşer. Ertesi gün ondan geriye kalan; ıssız denizlerde yüzen beyaz bir tüy ve annelerini beklemekten bitap düşmüş birkaç yavrudur sadece.
Hikâye bittiğinde karanlıklarda gün ışığını arayan mihoya mı yoksa onun öksüz kalmış yavrularına mı üzüleceğine şaşırıyor insan. İkisi de içimizi acıtıyor, ama galiba içimizi sızlatan en büyük acı bu değil. Hacı Süleyman gibi hırsının esiri olmuş nice insanla aynı dünyada yaşıyor olmak yahut onlarla aynı cinsten olmak acıların en büyüğü aslında. Sait Faik’in “Son Kuşlar” adlı hikâyesinde anlattığı kuş avcısı Konstantin Efendi, bu hikâyenin kahramanı Hacı Süleyman ve daha niceleri; hırsları uğruna bu dünyayı talan etmeye devam etmekte. Yazık ki dünyadaki canlı türleri içerisinde bindiği dalı kesen yegâne varlık da insan. Böyle giderse dünyamızı güzelleştiren varlıkların soyu tükenecek ve bu haliyle gittikçe tatsız bir hal alan dünyamız yalnız bize kalacak. Biz de belki ancak o zaman anlayacağız tabiatın tatlı süslerinin değerini, ama yazık ki çok geç olacak. Satırlarıma Sait Faik’in “Son Kuşlar” hikâyesinin sonunda yer alan şu sarsıcı satırlarla son vermek istiyorum:

“Dünya değişiyor dostlarım. Günün birinde gökyüzünde, güz mevsiminde artık esmer lekeler göremeyeceksiniz. Günün birinde yol kenarlarında, toprak anamızın koyu yeşil saçlarını da göremeyeceksiniz. Bizim için değil ama, çocuklar, sizin için kötü olacak. Biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük sizin için çok kötü olacak. Benden hikâyesi."