• "Bir yapı çıldırabilir mi?"

    Bu soruyu bir saat önce sormuştum. Yaz alacakaranlığı, Büyük Alan'dan yavaş yavaş çekiliyordu; çekilirken de sütunlarda, kemerlerde oyalanan son güneş kırıntılarını siliyor, kaygan taşlarda gittikçe genişleyen kara gölgeler bırakıyordu.

    Alacakaranlığın, her şeyi olduğundan biraz daha değişik, abartmalı, bazen de olağandışı gösterdiğini, ”zaman” duygusunu sallantıda bıraktığını bilirim. Yine de sordum:

    ”Bir mimari çıldırabilir mi?”

    Son aylarda -ya da yıllarda sürekli bir bezginlik içindeydik. Hiçbir şey eskisi gibi olamayacakmış gibi, düzelmeyecekmiş gibi, önceleri katlandığımız, sonraları boyun eğdiğimiz şu bezginlik bile aynı kalmayacakmış gibi. Konuşmalarımız da umutsuzluk üstüneydi hep. Arasıra bir çıkış yapıyorduk belki ama onun parlaklığı da kapkara gökte bir iz bırakmıyordu tabii. Sürencemedeydik.

    Ben de kendi adıma değişmiştim, seziyordum: bedenime ihtiyar bir erkek yerleşmişti, pantolonum boşalmış kalçalarımdan sarkıyordu. Yazmak bile istemiyordum. Eski kendime dönmek için bir dönüş yolculuğu gerekiyordu. Eski bir öykümde bıraktığım ayakizlerini sürüyerek bu kente geldim. Bu sabah.

    lrmaklarının ağızları ve kaynakları başka başka ülkelerde yatan, yüzyıllardır surlarla daha da daha da sıkıştırılmış, kendi içine kapanmış bu küçük ülkenin bu ihtiyar kentini boydan boya dolaştım sayılır. Sabahtan beri.

    Toprak da sınır tanımadan öte ülkelere uzanıyordu. Bağrından fışkıran Flaman ressamlarının renkleri kadar sıcaktı, kanlıcanlıydı.

    Bitişik ülkenin başladığı sınır köyünde ağaçlı bir yolda yürüdüm. Kolalı dantel perdelerin arasına özenle yerleştirilmiş saksıların sayısı, evde yaşayanların varsıllığı konusunda bilgi veriyordu yoldan geçenlere. Koyu, uysal bir yerelcilik geleneğiyle, surlarda bir gedik bulur bulmaz başka kara parçalarına akan, oralarda egemenlik kuran saldırgan sömürgecilik geleneği içiçeydi burada. Aksayan, ters düşen hiçbir şey yoktu. İki dil, iki ayrı düşünce, iki ayrı tutum içiçeydi. Blucin satan en ünlü mağazanın yöneticisi de Türktü, yapma gölde su bisikleti kiralayan işletmeci de. Merhabalaştık.

    Bir zaman yazdığım öykünün bilmediğim kenti, gerçek kente tıpatıp uyuyordu. Şöyle bir sonuca vardım: demek bütün ihtiyar kentlerde en az bir kere yaşayabiliyordunuz, düşte ya da gerçekten. Gerçeğe edebiyat önünde ikincilik yakıştırmamakta kararlıydım. Her şeyi alacakaranlığa bıraktım: alacakaranlığın tanıdığı yanılsama payından yararlanmak. Büyük Alan’ı o saatte görmek istedim.

    Alacakanlıkta alan, bir tiyatro sahnesini andırıyordu. Belki de kusursuz bir mimari birim oluşturmak için özenle düzenlendiğinden, o yılın o Temmuz akşamüstünde bile kurulduğu çağda yaşıyordu.

    Sıralanış düzeni asla şaşmayan yapay, kaygan taşlarda yankılanan ayak seslerimden ürkerek, ezberini unutmuş bir oyuncu acemiliğiyle alana çıktım. Oteki oyuncular -yani turistler, turist rehberleri uluslararası işadamlarından oluşan koro, sahnedeki yerini çoktan almıştı. Sezdiğim kadarıyla beklenen bir şey vardı ya da biri. Alanı bir bekleyişin tedirgin suskunluğa sarmıştı çünkü.

    Şimdilik bir kahveye iliştim, daha doğrusu eski bir hana. Bir Brabant dükünün gelip geçene açık tuttuğu bir konaklama merkezine. Akdeniz'den, doğu ülkelerinden kehribar, bira, buğday ya da kürk yüklü gemilerle limana yanaşan, Cenova kadifesi, Venedik brokarı, Tolfa şapıyla limandan ayrılan yorgun tayfalara belki.

    Serin akşam rüzgârıda, soluma düşen eski ekmek halinin çatısında dalgalanan renk renk geleneksel lonca bayraklarıyla irkildim. Dokuz meslek örgütü. Alınabilecek her hakkın yüzyıl süreyle ertelendiği bir ülkedeydim. Gerçi alan, çiçek ve nem kokuyordu ama dinçliğin ve varsıllığın son duvarındaki çatlaklardan öykümdeki veba ve tecim kokusu duyulabiliyordu, sızabiliyordu. Ezilme, sindirilme kokusu. Ve sınıf çatışması.
    O sırada gördüm Kule'yi:

    "Bir mimari çıldırabilir mi. "

    Onu gördüğüm anda da nicedir aradığımın, uğrunda kıvrandığımın, kaçtığımın, bir yüz değil, bir imge ya da bir ses değil, eski bir metnin açıklanması da değil, yeni bir özsu, dağlayıcı ve ondurucu ılık ama harlı, vazgeçilmez bir özsu olduğunu anladım. Kule'nin gözlerinin içine bakabilmek, ona sırılsıklam âşık olabilmek için hanın üst katına çıktım. Aşkı çoktandır unutmuştum. Unutmuştuk.

    Karanlık bastırmıştı. Yine de alanın ışıkları yanmamıştı

    -Tam zamanında geldiniz, dedi ihtiyar garson. Ne içerdiniz?

    -Burada ne içilir. Ne içiliyordu yani?

    -Geleneksel bir bira. Ama acı. Yabancılar sevmiyorlar, bizim gençler denemediler bile. İsterseniz... Tam zamanında demiştim, birazdan ses ve ışık gösterisi başlayacak da.

    Toprak bir kupada getirdiği bira köpüksüz. Ahır kokuyor, tezek kokuyor. Demin merdivenlerden çıkarken doldurulmuş bir ata rastlamıştım. Eyeri, süslemeleri üstündeydi. Bey'in atıyımş.

    Birdenbire, yumuşatılmış bir Ortaçağ ışığı aydınlattı alanı. Kapanıklığı ve gururuyla ürküntü veren bir koro yükseldi.

    Bitişik masalardaki gençler, gülüşmeyi sürdürüyorlar. Alt kattaki işadamları, birer viski daha söylüyorlar. Birdenbire hepsi, bir kentle birlikte büyüyen, açılan artık onu kendi bedeninden sayan, araştırmaya hiç kalkışmayan kentliler olmakta birleştiler. Bu, onların, Avrupa’nın ortak geçmişi. O yüzden de hiçbiri karşısında yükselen, aydınlanan, özel sesini kazanan bu metni çözümlemeye kalkışmıyor.

    Işık, Kule’nin giriş katını yakaladı. Tam orada olması gereken kapı azıcık yana çekilmiş. İki yanındaki pencere sayısı (on iki ya da on üç) birbirini tutmuyor. Yine de bezeklerde bir simetri gözetilmiş. Bir bütünün parçaları gibiler. Daha.

    -Ne oldu bu çocuğa bir türlü anlayamıyorum. Ailede namaz kılan da yok ki gördü, öğrendi diyelim.

    Üstüne varmazsan geçer canım. Bu yaşlarda olur.

    -Bari insan içine çıksa. Bütün gün sandık odasında. Kapanıyor. Dua ezberliyor. Şaşırdım. Azarladım olmadı, tatlılıkla anlattım...

    Önce hizmetçiyle sıkıfıkı olmasını önleyeceksin. Kırmadan.

    Annesi ile eski okul arkadaşı Leyla hanımın konuşmalarını sandık odasından doğru dürüst duyamıyor. Zaten odanın loşlugunda da içlerinde ne olduğunu kestiremediği denkler, bohçalar, sandıklar var. Reçel, turşu kavanozları, küpler. Ayağı kırıldığı için gözden düşmüş bir koltuk, sırı sökülmüş bir konsol aynası, yaz günlerinin bahçe koltukları, Avrupa'dan getirtilme, hiç kullanılmamış bir hamur kesme aleti, bir pasta kalıbı. Taş plaklar: Beethoven’in 5. Senfonisi, Hafız Burhan’ın Kuş Sesleri, Nâzım’ın Salkım Söğüt'ü. Annesiyle Leyla hanım, Fransızca biliyorlar. Biri, leylak rengi keten etek-ceket giyiyorsa, beyaz eldivenliyse, öteki beyaz keten etek-ceket giyiyor, leylak eldivenli.

    Uyum, umurunda değil çocuğun. Hiç olmayacak. Küçük yaşında, bu yerleşik keşmekeşi içine çekerek namaz kılıyor. Kule’sine ikisinin de bilmediği yabancı bir dilde seslenmek hoşuna gidiyor.

    Günde beş kere, hiç sektirmeden Kule’siyle buluşuyor:

    Kıble aslında Kule midir?

    Kule, loş bir ışıkta, bakanların seyrine katlanıyordu. Dimdik. Gözyaşartıcı görkemini gözler önüne sermekten utanmayacak kadar sabırlıydı. Ama geçit vermiyordu. Gizemli, acılı bir metin oluyordu yükseldikçe. Burcunda durup saldırı ya da savunma komutu verilebilecek bir hisar değildi. Yoksul, dindar halklara şaşırtmaca vermede kullanılan barok bir baskı aracı bir kilise de değildi. Kişiye hangi suçla suçlandığını bir türlü söylemeyen, ulaşılmaz bir şato da değildi. Bürolar barındıran bir gökdelen de değildi. Kapkara bir gecenin ucunda görünen bir masal ışığıydı. Yükseltisi, bir o kadar derinlikten serpiliyordu, çağlardır tortulanmış koyu bir acıdan besleniyordu. Korodaki mezosoprano ses, ağıtıyla besliyordu onu. Başka seslerle içiçe geçerek, kendi başına sarmallar çizerek doruğa ulaşıyordu.

    Sesin ışığını duyuyordum. Karasevdalı bir bestecinin her sabah penceresinden baktığında gördüğü Kule’ydi o. Bir sigara yakar, bir konyak içer, kara güne coşkuyla girer. Mozart.

    Bir bira daha lütfen.

    -Kule'yi beğendiniz, diye gülümsüyor ihtiyar garson. Gözlerinizi ondan ayırmıyorsunuz.

    Kavruk bir adam, elleri küçücük.

    Ne biliyorsunuz Kule hakkında?

    Söylentiler çeşitli. Gösteri birazdan bitiyor, masanıza ilişir, bildiklerimi anlatırım.

    Hadi kalk, Fatma hanıma gidiyoruz.

    Fatma hanım, birkaç gündür temizliğe gelmiyor. Annesi, soğuk, resmi bir ilgiyle hizmetçisini merak ediyor.

    Feriköy pazarının cıvıltısı geride kaldı. Fatma hanımın gecekondusunun önüne terlikler; pabuçlar dizilmiş. Radyosunun üstünde işlemeli bir örtü; zengin evlerin armağan ettiği yırtık yüzlü koltuklarda da işlemeli örtüler var. Her şey bembeyaz. Lekesiz ölü bir beyazlıkta tutarlılığını bulmuş.

    Sen namazını kılıver, diyor Fatma hanım kaçamak bir gülümsemeyle. Ben çayı demleyeyim. Dur dur, şimdi getiriyorum seccadeyi.

    Ama bu evde kaçacağı, yalnız kalabileceği, acı çekeceği bir sandıkodası yok ki. Burada her yer sandıkodası. (O günden sonra bir daha namaz kılmayacak.)

    Geceleri, Şişli Camii'nin ışıl ışıl mahyalarını gözlüyor. Minare. Kule değil, çünkü buyurgan, görev sıralıyor, tapınılmayı istiyor.

    Fatma hanım, annesinden aldığı parayı alnına sürerek, ”İki cihan da aziz ol" diyerek son belirsizlikleri de siliyor. Kule, bir başkaldırıdır.

    Kule, son bir çiğ kırmızı ışıkla aydınlanıyor. Ses susuyor. Karanlık. Alan yavaş yavaş boşalıyor.

    İhtiyar garson bir bira daha getirdi. Birazdan masaları toplayacak.

    -Üç gün sonra geleneksel Ortaçağ şenliği var, diyor. Bakın bakın, şövalyeler, leydiler, rahibeler, papazlar gelmeye başladılar bile. Prova yapacaklar. Size bir sır vereceğim. Kulenin mimarı Jan Van Ruysbroeck’in intihar ettiğini hepimiz biliriz ama turistlere pek söylemeyiz. Koruyucusu olan Kral'ın Kule’yi beğenmediğini öğrenince ta tepeden atlamış. Dikkat etmişseniz, mimari son katlarda iyice çılgınlaşıyor. Bilmem ondan mı? Rehberler, gotik tarzın bir örneği diyorlar. Kimilerine göre de ilk asimetrik barok mimari örneği. Hangisine inanacaksınız? Bana kalırsa, o kadar çok onarım gördü ki iyice sapıttı bu Kule. Genç mimarlar çalıştı onarımında. Herkes kendinden bir şeyler ekledi. Benim gençliğimde de karmakarışıktı doğrusu ama şimdi içinden çıkılmaz hale geldi. Artık hiçbir pencere birbirini tutmuyor.

    Sizin asıl işiniz ne? Garsonluk dışında yani?

    Eskiden yazardım. İhtiyar bir adam olmadan önce. Oldukça ünlüydüm de. Sonra baktım, altmış sekiz küsur yılı yazı yazarak tüketmek olanaksız. Garsonluk yapıyorum işte. Geleneksel şenlikte palyaço kılığında olacağım. Kalın lütfen. Size de bir kılık ayarlarız. Bir ömre bir tek yaşamın az geldiğini bilirsiniz, bir yazarsanız.

    - İşin ilginç yanı sizi öykümden tanımam

    - Ne yapıyordum öykünüzde?

    Vakanüvislik ile remilcilik arası bir şey. Yine böyleydiniz. Sizinle konuşurken gerçek acıyı hiç tatmadığımı düşündüm. Benim ülkemde acı, kemerlerle, kubbelerle örtülür, korunur, toplumsallaştırılır. Bireysel, sivri acı yok gibidir. Öğreniyoruz Acemilik sancısı.

    Cevizlik’teki küçük kilisenin alçacık kulesi. Sıcak bir yazın son günleri. Moda iskelesine vapurlar daha seyrek uğruyor artık. Çarşı esnafı küçük lambalarını gittikçe daha erken saatlerde yakıyor. Akşam inerken sebzelere serpilen su, yıkanmış taşların buğusuna karışıyor. Her yer deniz. Yakında kış gelecek. Oysa yaz dendi mi hep o: Ada’da, keskin akasya kokusu, Boğaz’da, denizli ıhlamur kokusu, arnavut ciğeri, rakı, balık kokusu. Ev hiçbir şey kokmuyor. Ev, yalnızlık demek. Kış demek.

    Kış gecelerinde Kule’sini bulmaya çalışıyor: Yol öyle uzak ki. Ama Cevizlik'teki Kule, her keresinde, çanlarıyla eğilip yanaklarından öpüyor onu.

    Yanımızdan Malboro Sigaralı bir şövalye geçiyor.

    İhtiyar garson, bardakları topluyor bir yandan.

    -Şenliğe geleceksiniz değil mi? İsterseniz size bir garson önlüğü ayarlarım.

    Pörsümüş, ihtiyar kadın kahkahalarıyla sarsılıyor. Buradan nereye gidebilirim? Gece daha bitmedi.

    -Bir tek yer var bence. Bütün gece açıktır. Bir bar. Az ötede. Kime sorsanız gösterir. La Derniére Hallucination.

    Tomris Uyar - Yaza Yolculuk
  • 376 syf.
    ·6 günde·Puan vermedi
    "Zır cahil anam bile "4 yaşlarındaydım" demez. "4-5 yaşlarındaydım" der. "Öğretmenlerimden bir tanesi" gibi bir kullanım olabilir mi? Leblebi mi sayıyorsun? Öğretmenlerimden birisi diyeceksin. "Konuya vakıf olduk." yazmış. E önce dernek olsaydın.. Hani a'nın üzerinde şapka?" (H.A.T.)

    Diyelim böyle bir kitapla karşılaştın, içine çekmedi, hoşlanmadın, hatalar yazarlığa yakışmayacak hatalar. Yarım mı bırakırsın yoksa yazar emek verip yazmış diye devam mı edersin? Peki okurken bizim harcadığımız emek? Vakti heba etmek olmuyor mu bu da? Seçici olacağız o hâlde. Hasan Ali Toptaş okumak konusunda seçici olun der. Çünkü ömür kısa, sandığımızdan çok daha kısa.. Bırak, yarım bırak, çeyrek bırak.. Öbür türlüsü vaktini -vakit derken aslında hayatını- heba etmektir, olmaz.
    İşte bu seçicilik eleğinin hep üstünde kalacak bir isim Hasan Ali Toptaş. Yazım, imlâ ve anlatım konusunda ayrı bir hassasiyeti var. Tam bir edebî metin okuyorsunuz bu yönüyle. Ayrıca samimiyeti her cümlesine sızmış, sular seller gibi de akıyor kitabı.

    Heba'nın kahramanları hep bir yönüyle boşa gitmişler. Bir zalim eliyle yahut kendi elleriyle, eline güç geçmiş adaletsizler ve vicdansızlar eliyle, dedikodu ile iftira ile.. Her birimiz gibi yani. Hebayız..

    Birbirine bağlı 7 bölümden oluşuyor kitap.

    Anahtar: Ziya ev sahibesi Binnaz hanıma anahtarını teslim edip şehir hayatından kendini kurtaracakken anahtar teslimi hüzünlü bir törene dönüşüyor. Çünkü anahtar sadece bir metal parçası değildir; anılardır, hayatlardır. Bu bölümden sonra kendimi biraz kandırılmış hissettim.

    (7 bölümü tek tek yazarsam çok uzun olacak.)

    Rüya, Huzur ve Yazıköy bölümlerinde köyü, köy halkını, köy halkının "zürriyetsiz" damgası yapıştırdığı Kenan'ı, bilge karakter Hulki Dede'yi ve diğerlerini tanıyorsunuz.

    Sınır; başlı başına bir uzun hikaye sayılabilecek kadar sağlam. Kitapta en uzun anlatılan bölüm burası. Ziya'nın askerlik yıllarını anlatıyor burada yazar. Ama ne anlatmak.. En ağır hâlleriyle. Yaşıyormuş gibi. Bu bölüm hakkında yazılacak çok şey var ama o donanım bende yok. Adı bile bir inceleme konusu.

    Son iki bölüm Minnet ve Fenâ. Burada artık kalp ritmi ve tedirginlik artıyor. Beni en çok etkileyen kulübenin yazar tarafından açıldığı o son iki sayfalık kısım oldu.

    "Kalkıp açtım."

    Neydi o öyle.. Düş ve gerçek iç içe. Yazar ve Ziya göz göze..

    "Beni buldular."

    Beynim bulandı benim.

    Son olarak; şehirlere, nesnelere, insanlara anlam yüklemek gibi bir huyum var. Bir yıl kadar yaşamak zorunda kaldığım Denizli'yi -Hasan Ali'nin doğup büyüdüğü bu şehri- Hasan Ali Toptaş'ı o dönemler tanımış olsaydım, sadece onun için sevebilirdim. Hatta Zafer gazozunu, meydandaki o horoz heykelini bile sevebilirdim. Gerçekten.

    Hasan Ali Toptaş hâlâ hayattayken okumakta geç kalmayın, düşünenler varsa ertelemesin hiç.

    Keyifli okumalar.
  • 248 syf.
    ·2 günde·6/10
    --- Bu inceleme ufak tefek (belki de büyük) 'spoiler'lar içerebilir arkadaşlar. Sonra demedi demeyin:)---

    Türkiye'de henüz herhangi bir Hasan Ali Toptaş kitabı okumamış 8 kişiden biri olarak, gerçek bir baskı ve endişeyle açtım kitabın kapağını...

    Artık bu buluşma gerçekleşmeli, ben de ortamlarda herkes gibi Hasan Ali Toptaş konusu açıldığında üzerine bir çift söz söyleyebilmeli, 'Türkçe'yi çok akıcı kullanıyor', 'betimlemeleri harika', 'ne kadar duru bir dili var' gibi kalıplar kullanarak kendimi ifade edebilmeliydim...

    İşte bu şartlarda başladı okuma süreci ve haliyle ilk sayfalar baya zor geçti benim açımdan. Hatta itiraf etmem gerekir ki, anlatıcı, eşine babasının yaşadığı problemin gerçek nedenini ilk kez anlatırken kitabı yarıda bırakmayı dahi düşündüm. Yeni bir Zülfü Livaneli vakası mı yaşayacaktım yoksa? Hasan Ali Toptaş da mı asıl konuya odaklanıp geriye kalan detayları çalakalem yazan bir yazardı? Çünkü kitaptaki çiftin 5 yaşında çocuğu olduğuna göre minimum 6-7 yıldır evli olmaları gerekiyor. Bunun bir de flört dönemi var tabii... Hadi biz yine de 6 yıl diyelim... Yahu bir insan 6 yıl boyunca babasının neden tek bacağının olmadığının gerçek sebebini karısına anlatmaz mı? Bunun hiç gerçek hayatta bir karşılığı var mı sizce?

    Hayır Aziz Amca'nın bacağı uyuşturucudan falan kesilse hadi, bir nebze anlarım durumu. Adam şoför yahu; kaza yapmış ve bacağı kurtaramamışlar. Herkesin başına gelebilecek bir durum. Ortada bir gizem falan da yok. O zaman neden 6 yıl boyunca karına anlatmazsın ki?!

    Konuyu bu kadar uzatmış olmamı garip karşılayabilirsiniz ama bence önemli bir konu. Çünkü okuduğum kitapların ilk bölümlerinde bu tip durumlarla karşılaştığımda bir anda kitaptan kopup uzaklaşabiliyorum. Ancak bu sefer 'yarım bırak jokeri'ni kullanmak istemedim açıkçası. Yine de Toptaş'ın, Aziz karekterinin başından geçen kazayı bize anlatmak için seçtiği yöntemi yetersiz bulduğumu ve burada bir çeşit yazar tembelliği yapıp kolaya kaçtığını belirtmeden geçemeyeceğim...

    -----------------------------

    Kitabı okuyanlar çok iyi bilirler ki, bu kitap üzerine dönen tartışmalardan birisi de 'Hasan Ali Toptaş çok mu tekrara düşmüş, yoksa anlatmak istediklerini pekiştirmek için sık sık tekrar yoluna mı başvurmuş' meselesidir.

    Yani Denizli-Ankara arasında süregelen yol hikayeleri, kasabaya geliş, kapının girişini engelleyen uzun asma yaprağı, akşamları eve doluşan misafirlerin tek tek isim listesi ve benzer birkaç konu kitap boyunca neredeyse copy-past yöntemiyle sık sık tekrar ediyor. Tartışma da bunun üzerine dönüyor.

    Ben bu tartışmada 'tekrarcı' ekibin içerisinde görüyorum kendimi. Çünkü amaç pekiştirme olsaydı, aynı konular yeni detaylar da eklenerek farklı şekillerde de anlatılabilirdi. Mesela geçenlerde okuduğumuz Dino Buzzati 'nin Tatar Çölü adlı eseri, konusu itibariyle tekrara düşülmesi en elverişli kitap olmasına rağmen, konuda evet ama anlatımda herhangi bir tekrara rastlamıyorsunuz.

    Ancak Toptaş böyle bir zahmete girmeyi gerek görmemiş. Her kasaba sahnesinin belli bir rutini var. Eve gelen misafirlerin sıralaması bile neredeyse aynı. Eve geldikten sonra yapılanlar da öyle... Bu sahneler, olayı yaşayanlar için böyle olabilir. Yani kişiler, konuşmalar, odadaki gerginlik falan aynı olabilir. Ancak bunu bir kurguda işlerken yazıya da aynı sıralamayla geçirilmesi benim nazarımda bir tekrardır deyip bu bahsi de kapatıyorum...

    ---------------------------

    Kitabın isimsiz baş karakteri olan yazarın nasıl bir kişiliği olduğunu çözmek kolay değil... Karakterin yazar olması, ailesinin Denizli'de yaşaması ister istemez bu kitap otobiyografik bir kitap mı sorusunu sordurmuş okurlara... Toptaş ise bunu önceden kestirdiği için kitabın içerisinde kızıl sakallı akademisyene salladığı bölümde 'hayır, bu kitap otobiyografik değil' anlamına gelen mesajlar vermiş okuruna. Sonrasında yaptığı bir röportajda da ayrıca belirtmiş zaten... Ancak bence her roman farklı seviyelerde otobiyografik izler taşır. Zaten bu kitapta da pek çok detayın, özellikle akrabaların, gözleme dayalı bir bilinçle yazıldığı çok açık. Bu insanlar veya benzerleri mutlaka hayatının bir döneminde Toptaş'ın çevresinde bulunmuşlar...

    Ana karakter, dışarıdan bakıldığında bol bol türkü dinleyen, anne-babasının sözünden çıkmayan, onlar için her türlü fedakarlığı yapan, sık sık gözyaşı döken, naif, insancıl, içimizden biri gibi bir profil çiziyor... Ancak detaylara bakıldığında onun kibirli, çevresindekilere biraz tepeden bakan farklı bir yanının olduğunu da görmek mümkün... Özellikle akrabalarıyla yan yana geldiğinde o şehirli-yazar kimliğinden gelen kibir kendini inceden de olsa hissettiriyor...

    -------------------------

    Hasan Ali Toptaş'ın meşhur betimlemeleri konusuna gelirsek; evet gerçekten usta işi betimlemeler var kitapta. Ancak buraya da bir şerh koymadan geçemeyeceğim. Toptaş, betimlemeleri kitabın bütünselliği içinde değil de ana konunun dışında spot spot şeklinde kaleme almış. Demek istediğim; yazar karakter kitapta ne zaman sigara içmek için balkona veya bahçeye çıksa bilin ki orada betimleme yapacak:) Yani betimlemeler reklam arası gibi karakterin sigara molalarında araya serpiştirilmiş. Oysa ki, Hüseyin Dayı'nın sarı tesbihi gibi daha çok detay eklenerek, insanlar üzerine de biraz daha tasvir ve tahlil yapılabilirmiş bence...

    Ancak dil olarak Toptaş'ın gerçekten de çok sade ve akıcı bir dili olduğunu belirtmeden geçmeyelim. Zaten kitabın sonunda kendi kendime şu tespiti yaptım: Dili o kadar kuvvetli ve akıcı ki, bütün kusurlarını örtecek kadar güçlü bir kalemi var! Ancak bu kitabında diline ve üslubuna o kadar güvenmiş ki, inceleme boyunca anlatmaya çalıştığım gibi pek çok bölüm bu özgüvenin etkisi altında aceleye gelmiş... O yüzden Hasal Ali Toptaş'ın ilk kitaplarından birini fırsat bulursam mutlaka okumayı düşünüyorum...

    -----------------------

    Listemde daha yazacağım çok şey vardı ama zaten yeterince uzayan bir incelemeyi daha da uzatıp vaktinizi almak istemediğim için burada sonlandırıyorum...

    Her şeye rağmen bu kitap insanın zihninde hoş bir tat bırakıyor. Bende de öyle oldu. Gözüme batan detayları halının altına süpürdüğümde 2 günde biten su gibi bir kitap kaldı geriye...

    Artık üzerimdeki baskıyı da attığıma göre, Toptaş'la bundan sonraki buluşmalarımız eminim çok daha pozitif ve verimli geçecektir...

    Herkese keyifli okumalar dilerim...
  • 124 syf.
    ·1 günde
    Merkezefendi, Denizlili büyüklerin başımda yer alır. Manisa mesir macunu ile ünlendiğinde Onu herkes Manisalı olarak düşünmüş olsa da aslında Denizli'de doğmuş büyümüş ancak burada değeri bilinmemiş Bursa'ya oradan İstanbul'a gitmiştir. Yıllarca insanlara şifa dağıtmıştır.. Gerisi mi lütfen okuyun. #spoiler
  • 376 syf.
    Kitap beni aşırı derecede etkiledi. İlk olarak mutlaka ve mutlaka okumalısınız diyerek söze başlamak istiyorum.
    Okumak isteyenler için kitabın dili ile ilgili ön bilgi vermek gerekirse; Hasan Ali Toptaş’ın diline az çok alışmış biri olarak şunu söyleyebilirim ki; bu kitap, diğer kitaplarına kıyasla son derece yalın bir dille yazılmış. Çok rahat bir şekilde okuyabilirsiniz. Konu olarak da akıcı olması ve merak uyandırması da sizi kitabın içine biraz daha fazla çekiyor. Eğer vakit kısıtlamam olmasaydı çok kısa bir sürede bitirirdim kitabı o derece akıcı.

    Bir şekilde HEBA olan hayatların hikayesi.

    Binnaz Hanım, Ziya, Kenan, vs. bunlar dünyaya geldikten sonra hayatları bir şekilde heba olmuş kişiler. Bir de daha dünyaya gelemeden heba olmuşlar var. Örneğin Ziya’nın çocuğu ve buna benzer niceleri.

    Kitap muazzam bir şekilde başlıyor.
    Bir kiracının evden çıkarken ev sahibine anahtarı teslim etmesi ne kadar uzun olabilir ki diyorsanız hemen söyliyeyim tam 57 sayfa okudum bu hikayeyi. Çok büyük keyif aldım.
    Binnaz Hanımın hikayesini okurken içiniz adeta cız edecek. O evlere sahip olmak için nelereden vazgeçildiği, nelerden taviz verildiği, hangi hayatların nasıl heba olduğunu görüyorsunuz. Bu hikayeyi okurken aklıma Annem ve Babam geldi. 80’li- 90'lı yıllar arasında kitaptaki gibi tabiri caizse kuş uçmaz kervan geçmez bir yerden arsa almışlar. Şu anda hamdolsun şehirde başımızı sokacağımız bir evimiz var. Ama tabi o günlerde yaşananları, hangi şartlarda alındığı, nelerden taviz verildiği, nelere boyun eğildiği sanırım bu kitaptan sonra daha da bir anlam kazanıyor, daha da bir düşündürüyor insanı.

    Binnaz Hanımın hikayesinden sonra tamamen Ziya karakterinin hikayesine geçiş oluyor. Aslında hep bir dönüş bekledim. Dönüş derken; okurken hep aklımda acaba bu hikaye gerçek mi diye düşünmeden edemedim. Gerçek mi değil mi orasını okuyarak görün :) Artık Hasan Ali Toptaş okurken böyle durumlara hazırlıklıyım.
    Ziya'nın hikayesi de Binnaz Hanımın hikayesi gibi iç burkuyor. Çocukken bir kuşu vurması ve bunun ömrünün boyunca içinde vicdan azabı olarak büyümesi ve nereye gitse ne yapsa onunla gelmesi.

    Bir bölümde anlatılan düğün sahnesi sanırım yazarın kendi memleketi olan Denizli'de geçiyor. Orada anlatılan adetler, yapılan etkinlikler, yemekler falan. Orada yapılan keşkeğin kokusu adeta kitabın içinden çıkıp bütün vücudumu sardı. Uşak'ta okuduğum içinde pek yabancısı değilim. Ayrıca bir sayfada kuru fasulye tarifi vardı muazzam :)
    Evet devam edelim incelemeye;
    Hangimiz Ziya gibi şehirden kaçıp yalnızlığa kavuşmak için bir bağ evi veya başka bir yere kaçıp gitmek istemiyoruz ki. Ama tabi yaşanılan hayattan kaçmak istesek de o bizi bırakmıyor bu çok açık bir şekilde belli oluyor. Ziya’nın hikayesinin bir bölümünde iç burkan ve bizimde maalesef hiç yabancı olmadığımız bir olay yaşanıyor. (Avm içinde yaşanan terör olayı)

    Ziyanın şehir hayatını bırakıp askerlik arkadaşı olan Kenan’ın yanına gidip bir bağ evinde yaşamasıyla hikaye devam ediyor. Ziya şehirden uzaklaşsa da içindekiler onunla birlikte geliyor.
    Yazarın da Denizli’nin Çal ilçesinde bir köyde doğup büyümesi ve kitapta anlatılan köy ve bu köyde yaşananlar kendi yaşadığı yerlerden izler taşıyordur muhakkak. Köy yaşamının hem güzelliği hem de “kötülüğü” açıkca anlatılıyor.

    Ve can alıcı bölüm olan “Sınır”

    Şimdilerde daha da bir anlam kazanan Suriye sınırında geçen askerlik anıları Ziya’yı daha da anlamamızı sağlıyor. Askerliğini yapmış biri olarak anlatılanların bir kısmını bizzat görüp, diğerlerini görmesem de; gördüklerimin referansıyla var olduğuna ve kesinlikle yaşandığına eminim. Çatışmalar, korkular, acılar, ölümler kitap olarak okusak da bu bölümde gerçeğe dönüşüyor bizim için. Ölü Zaman Gezginleri'nde geçen “Yabu” hikayesine de atıfta bulunuyor yazar. Okuyanlar bilir o hikaye de sınırda geçiyor. Okurken Hasan Ali Toptaş’ın nerede askerlik yaptığını araştırdım ama bulamadım. O kadar gerçekçi bir anlatımı var ki.

    Bu bölümde şu alıntı
    “Banyosu ve tuvaleti olmayan bu uyduruk binaları buraya diken ve bizi badem ağacına astığımız aynada tıraş olmaya mahkum eden yarım akıllı heriflere de ben ne diyeyim bilmem ki? Müstehak mıyız bu sefaleti yaşamaya ha? Ayrıca, on üç aydır buradayım, bölükteki bütün karakollarda görev yaptım ve herkesle tanıştım ama bir tek zengin çocuğu görmedim ben, kitap çarpsın görmedim; gören bir Allah'ın kulu varsa, çıksın söylesin. Canımızı sınıra serip bütün gece nöbet tutuyoruz değil mi, hatta sabahleyin sis çökmüşse o dağılana kadar mevzileri terk etmiyoruz ve neticede anamızdan emdiğimizi burnumuzdan getiriyorlar ama şu yediğimiz yemeğe bak; yemek demeye bin şahit lazım! Su desen ona keza, yılanlarla, kurbağalarla, sülüklerle, böceklerle birlikte, her gün şu kuyudan çektiğimiz yeşil ve yaşlı suyu içiyoruz! Hele şu yıkandığımız yere bak, insaf, burada köpek bile yıkanmaz yahu!”
    çok şeyin özeti gibi. Bu konuda yazacak, söylenecek o kadar çok şey var ki ahhh ahhh...
    Gerek dili, gerekse anlattıkları bakımından her okuduğumda yazara bir kez daha hayran oluyorum. Bu kitapta sanki anlatılan konular biraz daha ön plandaydı.
    Neyse bu kitabı okuyun, okutun arkadaşlar çoğu şeye ışık tutacaktır.