• "İstanbul'un orta yeri polis.
    İstanbul'un orta yeri panzer, cop, polis köpekleri. İstanbul'un orta yeri kelle pazarı, köpek eğiticileri. Yalnız İstanbul'un mu? Türkiye'nin orta yeri üniforma, yalan, kin, boyalı açlık, para şehveti. İstanbul'un orta yeri cezaevi, cami, mezarlık. Türkiye'nin orta yeri meclis, suskunluk, faili meçhul."
  • Ya tepeden tırnağa şiddetsin, ya her şeyi fıkraya çeviriyorsun, ya da kapanmış bir yara gibi dilsizsin, dedi. Bilmem –dedim– zarar veriyor muyum sana? Değil de, insan bazen sevgi sözü söylerken bile korkuyor. Baban seni sever miydi, dedim. Başını okşar mıydı, sen bir şey söylemeden dönüp gülümser miydi, inanır mıydı sana, ağlarken gördün mü hiç, gözlerinin önünde anneni öptü mü, sesi sabaha mı benzerdi geceye mi, türkü söylediğini duydun mu, yanında gülebilir miydin, evini başkalarının evi kadar sevebildin mi hiç... Kadın, bir dip uğultusu içinde kayboldu. Sürmeli bir kapı, al yeşil bir bahçe, şarkı söyleyen yıldızlar, uzaklardan geçen kamyon sesleri, rüzgârlı bir belik, aynalı bir pınar, puhu kuşlarından uykular, domates fidelerinden yürüyen kırmızı, camekanlar içinde çırpınan rüyalar... baş dönmesi bütün zamanları elsiz ayaksız bir zamana çeviriyordu. Ürpertisi ağzından topuklarına kadar yürüdü. Gülümsedim. Hani Karacaoğlan der ya, benim işim mihnet ile zor değil –dedim- acısı olmayan birisini bulursan... Babam senin de babandı biliyor musun? Keşke sadece bana acı verseydi. Hepimiz sakat büyüyoruz. Tanrıya eklenmiş bir adam; cenneti yok da cehennem evin içinde. En iyi bildiğin konuda bile konuşamıyorsun. Söz, ağzında taşa dönüyor. Attığın her adım yanlış. Bir büyük gözaltı ki ölümden sonra da sürüyor. Sonra yaza yaza yaralarından bir baba yaratıyorsun. Sonra yaza yaza görüyorsun ki baban sevmeden ölmüş. İnsanlar ondan korktuğunda sevildiğini sanmış. Azıcık gülümsese, herkes bu çatlaktan sızacak ve onu yerle bir edecek! Buradan, yalnızca sevgi olan bir sevgi doğar mı hiç, heves doğar mı, özgürlük arzusu doğar mı, güzellik dünyamıza yürür mü, bir başkası bize sevinç verebilir mi... Avuçlarımın içinden öptü. Tanrının olmadığı zamanlara kadar uzandı kirpikleri. Sessizce doğruldu. İnsan, bütün bunları yaşadıktan sonra nasıl sever, dedi. Sevmek neden bu kadar acı veriyor, dedi. Sevgi öğrenilebilir mi, dedi. Parmaklarını alın çizgilerimde gezdirdi uzun uzun. İki kaşımın arasından geleceğine baktı. Sonra kulağımdan ağzıma usulca uzandı: Biraz uzaklaşacağım senden, dedi

    Şükrü Erbaş
  • “Yaralayan Ölene Dek Yaralanmıştır”

    Mazlumun acısını zaman bir yaşama gücüne dönüştürür de, zalimin kötülüğü ölümden sonra da sürer gidermiş. Şimdi, tam yüz yıl sonra, sizi ana rahminizden kopardığımız yerden biz başlıyoruz kendi ana rahmimize doğru bir haysiyet sürgününe. Ölümden arta kalan yetimlerinizle vicdanımızı çitileyerek, el koyduğumuz mülklerinizle yaptığımız katliamın üstünü örterek bir yüksek hayatı yaşadığımızı sanıyorduk. Meğer bıraktığınız boşluk, aldığımız her solukla çocuklarımıza, onlardan da onların çocuklarına geçerek, bizi, utanmanın ve merhametin o büyük, bağışlayıcı sularında ıssız, kıyısız, korunaksız bırakacakmış. Meğer sizi bindirdiğimiz tren katarları, bizim kirpiklerimizden çekilmiş raylarda gidecekmiş dünyanın bütün uzaklarına. Meğer canımızda şakıyan bütün şarkılar, sizin pencerelerinizden bizim bahçelerimize, bizim ayva sarı tüylerimizden sizin nar içi ağızlarınıza düşen yaşama nişanıymış.

    Biz sizleri öldürmemişiz. Biz kendi geleceğimizi sürmüşüz Der Zor çöllerine. Biz, doğanın bütün canlılarını sizin gövdenizde kuruyan kanda boğmuşuz. Biz, başkalarının varlığıyla var olmanın Tanrısal güzelliğini kaybetmişiz. Biz, çocuklarımızın bin yıl sonra da utanacağı kötü bir tarihi, vatan sevgisi diye ruhlarına üflemişiz. Biz, sizden kalan yapıları yıkarak, arada bir depreşen utancımızdan kurtulacağımızı sanmışız. Biz, insan olmanın onurunu, arkanızdan bakakalan hayvanlarınızın gözlerindeki kedere gömmüşüz. Biz, çatısız, eşiksiz, penceresiz evlerin, oturduğumuz evleri bir ölüm ıslığına çevirdiğini üç kuşak sonra ancak görebilmişiz. Biz, “kelimelerin delirmeden türkü olamayacağını” Rupen Sevag’ın ölümünden yüz yıl sonra öğrenecekmişiz.

    Biz şimdi, “Ölüm geri çeviriyor beni / Hayat istemiyor / Ben şimdi nereye gidebilirim ki?” dizelerinin boğazımızda kuruyan yalnızlığı, kardeşimize ağlamanın gecikmiş iyiliği, utancın merhamete sığınmış bağışlanma umudu ve geçmişin canımızda pıhtılaşmış çaresiz öfkesiyle, omuz başımızdaki boşluktan dünyanın yüzüne bakmaya çalışıyoruz. Evet, “yaralayan ölene dek yaralanmıştır”, bunu da yüz yıl sonra öğreniyoruz. Yazık, dünyanın ortasında elindeki özür cümlesiyle kalakalan yoldaşımıza, yazık, kendini bile sevmeyi bilmeyen bize…
  • Şükrü Erbaş der ki; "İnsanın acısını insan alır" Hadi buyrun o zaman alalım acılarımızı. Alamıyorsak da en azından kanatmayalım yaralarımızı
  • 68 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    "Senden uzak aldığım her soluk, ihanete dönüyor, Sadece sevmek değil bu."

    Yani nasıl anlatılır ki bir ask, sevdiğinden uzakta aldığı bir nefesi bile azap gibi görüyor. Aklıma Durell'in bir sözü geliyor: "Bir kentte sevdiğiniz biri yaşadığı zaman orası dünya olur." der.. uzaklıksa cehennem..

    Ve son olarak naif şairimiz "..hoyratlık değil de İncelik yakıyor canımı.." derken inceliğin içimize nasıl dokunduğunu anlatıyor.

    Okunası kitaplardan.. Keyifli okumalar sevgili okur..