• ~~~1990~~~


    1.BÖLÜM

    EV’E ATEŞ DÜŞTÜ!


    1986 doğumluyum .
    Yıl 1990-1992 o dönemlerde daha yeni yeni çevresini görmeye başlamış neyin ne olduğunu öğrenen anne,baba,iki abla ,bir abisi olan bir çocuk .
    -Baba yurt dışında gurbette para kazanıp ailesini kimseye muhtaç etmemek için mücadeleler veren aile reisi .
    -Anne bütün mücadelesini çocuklarını korumak evine barkına sahip çıkmak için kendini parçalayan Kocaman yürekli bir ANNE
    -ABLALAR halk eğitim merkezlerinde dikiş nakış öğrenen öğrendiklerini evde dantel oya gibi şeylerle uğraşan yer yer komşu kızlarıyla sek sek oynayıp piknik yapan kızlar
    -Abi benden üç yaş büyük her fırsatta kardeşini tartaklayıp döven her fırsatta kavga gürültü yapan agrasif bir yapı .
    -Ben o dönemlerde ateşli havale geçiren eline baban diye bir fotoğraf verilen gece babasının fotoğrafını yastığa koyup yatan çocuk , annesinin dizinin dibinden ayırmadıgı
    Ateşi yükseldimi korkusuyla sürekli ateşini kontrol ettiği çelimsiz bir can
    Ateşler yükselmeye başlayınca baş edilemez durumlara girince bu hastalık soluk hastahanede alınıyordu doktor bey hemşire hanım derken hatırladığım kadarıyla Kocaman gönlü pamuk elleri olan annem beni hastahaneye sırtında taşıdı durdu dolmuş yok otobüs 2-3 saat de bir geçer bulunduğumuz mahallede onda da boş yer olmaz
    Korsan dolmuşlar olurdu onlarda da boş yok olsada millet fosur fosur sigara içerdi kapı açıldığı zaman sanki bir duman bulutu çıkardı dolmuştan .
    Genelde benim canım annem sırtına alır şansını denerdi diğer mahallelere gider ordan binmeye çalışırdık dolmuşa otobüse doktor yazar verirdi reçeteyi iki iğne vururdu bilmiyorum doğru tedavi oluyormuydum o dönemde ama şunu biliyorum kendi kulaklarımla duyduğum kelimeler
    -Doktor
    Hanım aylardır gelir gidersin bu çocuğu biz değil sen kurtarıyorsun kurtarıcısı sensin
    -Annem
    Günde 20 den fazla ılık su ile ateşini düşürmeye çalışıyorum yanımızdan leğen su eksik olmuyor Allah herkese şifa versin sizden de Allah razı olsun deyip reçeteyi eline alıp beni kucaklayıp gözler yaşlı yola koyulan bir anne .
    Günler geçiyor ben ateşler içinde yanmaya devam ekmek parasından artırıp pazardan portakal almış annem bana yedirmeye çalışıyor iştah ne mümkün alevler içinde havale geçirirken .
    -Baba kazandığı parayı yurt dışından bize gönderiyor gelen para ilaç masraflarına gidiyor perişan durumlar .
    KADIN VAR TAŞI AŞ EDER
    KADIN VAR EKMEĞİ TAŞ eder derler benim annem TAŞI AŞ edenler den .
    Rahatsızlıkdan iyice çelimsizleştiğimi gören annem beni resmen gıda destek kampına aldı
    Kasapdan kemik alıp kemik suyu yedirip içirmeler
    C vitaminleri
    Diğer gıda. Destekleri ev yapımı yoğurtlar
    Ve daha gibi leri o dönem i kapsayan
    ÇOK ŞÜKÜR HASTALIĞI ATLATTIK
    Sağlık olarak normale döndüm
    Allah annemden babamdan hastahanedeki doktorundan ve herkesten razı olsun .
    Çünkü mahallemizde bulunan benim akranım bir kızları olan komsumuz un evide yangın yeriymiş ben bunu sonradan öğrendim aynı rahatsızlıkdan müzdarip komsu evi baba devlet memuru olmasına rağmen kızının sağlığını kendilerini parçalamalarına rağmen koruyamamışlar ve o günahsız kardeşimiz ateşli havale diye bilinen o rahatsızlığa maruz kalmış bütün çabalara rağmen sonucu ağır
    Kalıtsal durumlar zihinsel engeller bedensel hasarlar Allah yardımcısı olsun kendisinin de ailesinin de benyaşadım çok da iyi hatırlıyorum .





    Antalya yaz dönemlerinde fazla sıcak bir memleket tir nem olayını hiç koymuyorum bile

    Mahalleden arkadaşlar o dönemler de kıraathane de babalarının yanına giderdi para tırtıklamaya yada hani vardır ya okey masalarında yancılar yer içer herşeye karışır ortaya laf atar hesaba karışmaz çocukluk arkadaşlarımda kısmen öyleydiler
    Sadece yer,gazoz ve oralet içerlerdi 😊
    Bende kıraathane merdivenlerine oturur hayaller kurardım babam gurbetten dönmüş kahvede arkadaşlarıyla masada oturuyor
    Oğlum ne geziyorsun gel amcana sövde erkek görsün kızını sana versin
    gazoz iç tost ye desin diye düşlenirdim .
    -Ev
    Gece kondu sıvasız annem ve ablalarımın pamuk tarlalarında çalışarak kazandıgı para ile pamuk işçisi toplayan çavuşun bir gece kondu yapılacak kadar ev arsasını satması
    annemin komşular a ustalara inşaat işçilerine rica minnet borç harç bir ev yaptırması ile herşey bir anda değişmeye başlıyor
    Baba hala yurt dışında ,
    Ev yapılmış duvarları örülmüş pencere yok Elektirik yok su yok sıva yok
    Sevinçliyiz sıvasızda olsa penceresizde olsa BİZİM EVİMİZ !!! bizimde evimiz var
    herkes çok mutlu babam bu durumdan habersiz ,


    -Sıcak havalar esiryor ama alev !
    Bir yaz ayı ben yine sokakda
    misket, gazoz kapagı, futbol oynamış kan ter içinde eve gelmiş
    kuru ekmek domates almış
    balkonda yer minderine oturmuş yiyorum annem söyleniyor bu çocuk niye normal yemek yemez ?
    pilav var fasulye var diye
    vel hasıl ekmeğimi domatesimi afiyetle yeyip arkadaşlarımla anlaştığımız gibi sokak da bekliyorum
    birileri gelsede oyun oynasak diye 
    işde saklambaç,yerdenyüksek,elimsende felan
    Geç oldu hava iyice karardı
    arkadaşlarımın annesi abisi felan sesleniyor annem çağırıyor,babam çağırıyor hadi .
    Herkes dağılma vakti geldiğini anlıyor
    o durumda tıpış tıpış evin yolunu tutan ben
    Evde annem hariç herkes uyumuş hava gerçekden çok sıcak
    evin içinde nefes almak zor gündüz sıcagı depolanmış gece evin içinde kullanılıyor sanki evimizin üstü beton arme dedikleri cinsten orada annem bize yer yatağı yapıyor öyle uyuyoruz.
    Ben o dönem tutturmuşum bir baba türküsü sağa babam sola babam anne babam babam babam
    Böyle uzanmışım sırt üstü kollarımı dirseklerden kavırıp ellerimi başımın altına koymuş gök yüzünde yıldızlara bakıp hayal kuruyorum .
    -Annem
    Oğlum nereye bakıp ne görüyorsun ?
    -Babam nerde ne zaman gelecek ?
    ( o arada bir uçak geçiyor sadece Çakar lambası görünüyor başka görünen birşey yok uçak yani işte )
    -Annem
    Bak uçak gidiyor gördün mü ?
    -EVET gördüm .
    -ANNEM
    BAK İŞTE BABAN O UÇAKLA GELECEK 😊
    -Allahım babam uçakla gelecek yaşasın
    Babam gelecekmiş , babam benim babam .!!!!

    Garip beden o sevinçle uyuyup kalmış tabi.
    Sonraları memleket den (Karadeniz bölgesi ) bize gelenler var amcalar ,dayılar gurbet e Antalya'ya geliyorlar çalışıp para kazanacaklar söz de .
    İnşaatlarda çalışıyorlar işde amelelik , getir götür işleri felan

    -Traji komik durumlar .

    Sevgili akrabalarım ,
    İnşaatda sıva ,duvar,kalıp kısaca inşaat ile alakalı bütün işleri yapıyorlar para karşılığında .
    Gel gelelim bizim evimizde yaşıyorlar para kazanmalarına rağmen babamın gönderdiği annem ve ablalarımın kazandığı paraları yiyorlar .
    Evin duvarı hala sıvasız ,badanasız
    Pencere yok (ince naylon ile kapatılmış )
    Odanın birinde çimento ,kireç ,ince sıva kumu
    Kapı yok .
    Annem diyor bizim herkese hayrımız dokunur
    Ama kimsenin bize hayrı dokunmaz
    Annem yerden göğe kadar haklı

    Komşunun kocası yevmiye li olarak gelip çalısıyor evi sıva yapıyor
    Evde o işden anlayan akrabalarım olmasına rağmen .

    -TİCARET PARA TATLI
    Mahalleye kurulan pazar yakın e Antalya sıcak en güzel ne satar ?
    SOĞUK BUZ GİBİ. SUUUUUU
    SOĞUKSUUUUU

    Cuma günleri öğlen saatlerinde dolaba buzluga çelik derin bir tabak da su koyardım boyum yetmez o an üstüne çıkabileceğim ne bulursam çıkar koyardım .
    Cumartesi sabah kalkar evde kullanılan yeşil su termosumuz vardı
    genelde Antalya'da evlerin olmazsa olmaz ev gereçlerinden 🙈
    Bir gün öncesinden koyduğum suyu buz tutmuş bir halde alır kurar termosa doldururdum
    üzerine suyunu koyar para kazanacağım büyük bir işletme gibi
    Bir hevesle kucaklıyorsun kaldırmak için kalkmıyor
    acaba neden kalkmıyor ?
    O yeşil termos su dolunca içine benden ağır olduğu için kalkmıyor 😂
    Ne yapmak gerek
    devirsem suyun yarısını döksem hayal edilen parayı yere dökeceğim
    olmaz para kazanmayı kafaya koymuşum .
    AŞ şirket kurar gibi iş ortaklarımı arkadaşlarımın arasından seçip ticarete girmemiz lazım .
    Kimler olmalı derken buldum
    Kepçe İlker (kulaklar kepçe kazanı gibi )
    İskelet Adnan ( zayıflıkdan bi gömlek daha zayıf )
    Sümüklü Tamer
    Ve ben

    Şirket kuruldu sermaye benden
    Taşıma bağırma onlardan
    Kazanılan para ikiye bölünecek yarısı benim kalan yarısı diğer 3 kişinin

    Kanter içinde pazar yerine ulaştık geçtik bir kenara sırayla yırtınıyoruz
    BUZ GİBİ SU
    SOĞUK SU
    SUUUUUUUU
    Biri geldi kaç para diye dedik abla siftah bedava
    Sonra insanlar talep oluşturmaya başladılar
    Ufaklık ver bi bardak su
    Kaç para
    Derken baktık olmuyor dedik ne verirsen

    5000-10000 lira

    İşler tıkırında ben musluk başında açıyor kapatıyorum sadece 😎
    AŞ şirket in de bugüne bugün %50 hisse sahibiyim .
    Kiminden para aldık
    kimine komşu para alınmaz dedik
    kimi fazla verdi anlayacağınız.
    Ne şiş yandı ne kebab bulduk çocukluk aklımızla bir yol
    pazar bitti para sayıldı paylaşıldı
    Herkesi bir heyecan sardı
    Dikişli futbol topumu alalım
    Yoksa abilerimizin alıp oynadıgı patlayan dikişli futbol topunun kenarını yırtıp içine plastik top koyup bisikletçide hava bastırıp
    Fazla masraf A girmeyelim mi
    Tasomu alalım
    Küçüklük miniklik dediğimiz bilye ( misket ) mi alalım renkli renkli
    Siyah çekirdek mi yesek
    Cino çikolatamı alsak
    Gazoz la probis bisküvi mi yesek
    Yada yukardaki mahalle bakkalına gidip bütün big boble sakızların hepsini mi alsak 🤣😂😎
    Yedik bütün parayı
    Mısır cıpsi
    Çikolata
    Çekirdek
    Gazoz
    Misket
    Taso
    Ne varsa harcadık
    Kendi kazandığımız paranın lezzetini kendimiz yiyerek anladık
    Okula başlamama 1 sene kaldı

    Farklı ticaretler yapmak istedim
    Ne yapa bilirdim
    Su işi tek başına yapılmıyor ortak lazım
    Tek yapmalıyım
    Ne
    Ne
    Ne ?????
    -Annem
    Oğlum küçük tepsiyi ver ordan !!

    BULDUMMMM!!!!
    Tepsi simit. Simit tepsi
    SİMİTTTTÇİİİ 🤨

    Nasıl olur derken

    Annemden ağlaya zırlaya
    20 simit parası kopardım ve küçük tepsiyi
    Heyecanla pazar günün bekliyorum
    Bir çok kişinin evde pazar günü kahvaltıyı ailecek yaptığını biliyorum

    Sonra duydum fırından simit alıp satanlar 6-9
    Arası sıraya girip
    Kuyruk bekleyip
    Simit alıp
    Bağıra bağıra satmaya gidiyorlarmış
    Cumartesi gecesi uyumadım
    Heyecandan gidip simit satacağım diye
    Saat kaç oldu bilmiyorum çünkü Saat evin içinde salonda

    Tepsiyi kaptığım gibi üstünde tshirt altta şort
    Ayakda terledikçe ayağından kayıp çıkan terlik
    Koştur koştur fırına

    -YENİ SEKTÖR YENİ İŞ
    Simitçilik sektöründe ilk iş günüm
    Yuh o ne
    Sanki ordu var kuyruk değil
    Hepsi benden büyük abiler hatta bıyıklı sakallı amcalar
    Benim burdan simit almam mucize
    Hadi aldık diyelim bu adamlar benden büyük işi biliyorlar
    Rekabet fırında başladı
    Kavgalar
    Dövüşler
    Sıraya kaynak olmalar
    Tepsiyle kafaya vurmalar

    Ortalık bir birine karışşa iyiden iyiye emin im arada domates gibi ezilir salça olurum

    AAaaAAAAAAAaaa !!
    Kepçe ilkerin abisi
    Canım abim en sevdiğim abim
    Fırında çalışıyor
    Abi abiii Mustafa abi

    Abi ben simit almaya geldim bekle 5 dk sonra çıkar simit alırsın
    Ver sen tepsini bana ben çağırırım seni
    -Kaçtane ?
    -Bukadar param var abi 🙄
    -22 yapar hadi 3 de benden 25 yapsın 😆
    - İşte ozaman anladım sen birşey yapmak istediğin zaman mutlaka destekleyen insanlar olduğunu

    -Tepsiye simitler dizilmiş bi işaret gel al diye
    Aralardan sıvışarak gidip aldım tepsiyi tutmak ne mümkün simit yeni çıkmış tepsiye dizilince tepsi ısınmış
    el kadar çocuğum ne bilim ben
    Mustafa abi öyle olmaz
    elde taşınmaz o
    al şu havluyu katla başına koy
    tepsiyide havlunun üstüne koy
    bi elinle şurdan tut
    elin acırsa öteki elinle değiştir
    biraz sonra soğur zaten dedi
    -HADİ HAYIRLI İŞLER
    Bismillah dedim aldım simitlerimi çıktım fırından köşeyi döndüm tecrübesizlikden aval aval yürüyorum
    Yürü yürü derken
    Bi ses duydum ses uzakdan geliyor ama gür
    -SİMİTÇİİİİİİİİİİİİİ
    SICAK SICAK TAZE TAZE

    Birşeyleri eksik yaptığım belliydi
    Bende bağırmaya başladım
    SİMİTÇİİİİ
    SİMİTÇİİİ DİYE

    Biri çıktı lan simitçi gel buraya ver iki simit
    Buyur abi
    2000 yetermi. Bereket versin abi

    2 O abiye
    3 bu ablaya
    5 şu eve derken
    Simitleri sattım 3 saat içinde döndüm geldim eve para sayıyorum
    Keyifli keyifli
    -Annem gördü naptın oğlum
    -Sattım geldim anne
    -Oğlum sen çalışma gerek yok daha yaşın kaç el kadarsın
    -Olmaz anne çalışacağım çalışmayı seviyorum !!


    Ohhh tamam dır işi çözdük
    Okula başlayana kadar simit sattım
    Part time işi full time A çevirdim

    Artık sabit hergün kapısına poşet asıp simit bıraktığım müşterilerim oldu
    Artık veresiye bile verdiğim müşterilerim vardı
    Artık günde 3-4 posta simit almaya gidiyordum fırına işleri büyüttüm fırının en iyi sokak simitçilerinden olmuştum .
    -ANNEM
    Gözün Aydın baban geliyor dedi
    -Ben kendimden geçtim gözler sulandı
    Özlem sona erecek BABAM geliyor
    O siyah beyaz fotoğrafıyla uyuduğum BABAM GELİYOR .
    -Ne zaman ?
    -2 gün sonra
    Şimdi söyleyin bana babasının
    Fotoğraflarıyla uyuyan çocuk o 48 uyurmu hiç ?
    -Evet uyumadım son demlerime kadar
    Ama uyuya kalmışım 😞

    Annemle uyurdum hep nasıl olduysa bi uyandım sabahın 8-10 u gibi felan
    günlerden hangi gün hatırlamıyorum ama çok geç değil çok da erken değil
    normal kahvaltı saatleri
    Sağımda annem solumda bıyıklı bir adam 🙄
    İçinde bir heyecan BABAM MI ?
    Hiç çaktırmıyorum uyandıgımdan habersizler derken annem uyandı kalktı kahvaltı hazırlığı yapıyor .
    Peşine mutfakdan gelen seslerden babam kalktı .
    ÖPTÜ BENİ 😭
    6 yaşına kadar babasını gördüyse bile hatırlamayan ben i 1992 senesinde öz be öz BABAM ÖPTÜ
    Ne yapacağımı bilemedim tek yaptığım ağlamak oldu içine içine kana kana ağlamak oldu .
    Durdum bekliyorum tecrübesiz im
    ne diyeceğim ne yapacağım ne der ne yapar ?
    BABAMM DA KALKTI  YATAKDAN İÇERİ GİTTİ .

    KALDIM YALNIZ DÜŞÜNÜYORUM NE OLACAK DİYE

    -MUTFAKDAN BİR SES
    -Oğlum gel bak kim geldi
    Kalk hadi kahvaltı yapacağız
    Herkes seni bekliyor
    Bak kim gelmiş ?

    1.BÖLÜMÜ BURDA BİTİRMEK SANIRIM UYGUN

    SİZLERDEN RİCAM  YORUMSUZ KALMAYIN OLUMLU YADA OLUMSUZ
    BİLİYORUM YAZIM,ANLATIM,İMLA HATALARIM VAR  BUNLARINDA NEDEN OLDUĞUNU DİĞER BÖLÜMLERDE DİLE GETİRMEYE ÇALIŞACAĞIM
    SAĞ KALIR YAZMAYA DEVAM EDEBİLİRSEM
    21.01.2020
    23:52
    Paketteki
    SON
    SİGARA İÇİLİYOR .....🚬
  • Gücü ele geçirdikten sonra Rıza'nm yönetim için politik bir yapı seçmesi gerekiyordu. Türk reformcu Kemal Atatürk'ün ateşli bir hayranıydı. Bir müddet Atatürk örneğini takip ederek lran'da cumhuriyet ilan edip, kendini de cumhurbaşkanı makamına getirmeyi düşündü. Bu düşünce sultanlık ve Islam halifeliğini ortadan kaldıran Atatürk'ün kararlarından çok derin bir rahatsızlık duyan dini sınıfı dehşete düşürdü. Rıza'ya monarşiyi koruması için ısrar ettiler ve sonunda da onu kendi taraflarına çektiler.
  • 391 syf.
    ·6 günde·Beğendi·9/10
    •Başucu eseri, gariptir ki ismi Huzur olan bu romanın konusu huzursuzdur. Türk sanat müzigi takilan karakterleri, yaşamı, zamanı sorgulayan diyaloglari, türkçenin ustalikli kullanimi ile türk edebiyatının yapı taşlarından önemli bir yapıttır.

    •Herşey’den önce roman o kadar detaylı, düzgün ve zengin bir Türkçe ile tarif edilmiş ki bütün sahneler Zihni’mde canlandı. Nuran’ın güzel vücudunu, Mümtaz’ın derin bakışlarını, Suat’ın mahzun isyanını adeta yaşadım.

    •Huzuru okumadan önce onun ulaştığı noktalara yalnizca muzik ulasmisti. Yoğunluğunu tasvir etmek namümkün.

    •Defalarca okunacak olduğunu anladım, bir de Ahmet Hamdi’nin ve Mümtaz’ın ne güzel insanlar olduklarını.

    •Başka bir açıdan bakınca da roman türünün şimdiye kadar okuduğum en güzel örneği olduğunu, romanın ne güzel bir tür olduğunu.

    •Bu romanın hikayesi ikinci dünya savaşı'nın patlamasından bir gün önce başlar ve sonsuza kadar gider çünkü cumhuriyet gazetesinde çıkan bir reklamda dendiği gibi bu roman "dünya ile aramızdaki mesafeyi asgari hadde indirmiştir".
  • 224 syf.
    ·Beğendi·10/10
    "İnsanlık, kendini öldüren ilk insan tarafından ihânete uğramıştır." “Gelecek, geçmişin merhametine kalmıştır ve insan, ikisinin arasında bir kurbandır.” 'Türk Yeraltı Edebiyatı'nın kötü-kara çocuğu ☻
    ~Yeraltı Edebiyatı~nın mihenk taşlarından, kelimeleri yazan değil kusan adamı, yani Hakan Günday'ı ne zaman okusam kendimi bir anda Zeki Demirkubuz'un film sahnelerinde buluyorum. Zirâ Günday benim için Demirkubuz'un edebiyat dünyasına tezâhürü gibi. Aynı zamanda ~Kaybedenler Kulübü~ tadında olan bu karanlık eserden bir alıntı ile taçlandırmak istiyorum. "Piçlik bir ideolojidir. Piç, bir tespittir. Piç, sürrealitedir. Bir Salvador Dali resmidir. Piç, mübalağa sanatıdır. Çünkü realitede herkesin babası bir şekilde bellidir.
    Piçlerin çocukları olmaz.
    Piçler, âşık oldukları kadınların kendilerini kurtaracaklarını düşünür. Oysa hiçbir kadın dünyaya bir piçi kurtarmak için gelmemiştir.
    Piçlere sır verilebilir. Ölümleriyle son bulan sırdaşlıkları vardır. Piçlerin bedenleri ve akılları, diğer insanlarınkilerin aksine nasırlaşmaz. Onların nasırlaşan tek yerleri ruhlarıdır.
    Piçler sadece kendi aşklarına saygı duyarlar. Piçlerin babalarıyla olan ilişkileri mezar taşı kadar soğuk, yeni dökülmüş kan kadar sıcaktır.
    Piçler insan öldüremedikleri, ağır suçlar işleyemedikleri, korkak ve hain oldukları için yaşadıkları yerleri zorunlu olmadıkça terk edemezler.
    Piçin davranış ve tercihlerini sadece bir başka piç kabul edilebilir olarak değerlendirir ve ''neden ?'' diye sormaz. ''neden'' sorusu piçliği yok eder."

    Türün dünya edebiyâtında elbette muadili vardır lâkin Türk edebiyâtı skalasında oldukça azdır. Hayatta insanlar bazen kazanır bazen kaybeder, kazandıklarını fark etmeyenler kıymet bilmezlerdir ve kaybetmeye mahkûm olurlar. Günday da sıfırdan hayatlarını yaratmış insanların hikâyeleri kadar değerli gördüğü ~hayatlarından koca bir sıfır yaratmış olanların~ gösterişini konu edinir. Hatta bu temel düsturla kaleme aldığı eserleri için şöyle der. "Yolunda giden herhangi bir şeyin üzerine yazmak aklıma bile gelmedi." Ezcümle Sevgili Hakan Günday, birtakım parametrelerin çok ötesinde bazı insanların hayattan çürük raporlu doğduğuna inanır. Kitaplarının temelinde bu insanlar ve yaşamları vardır.
    İnsanların bencillikleri, vurdumduymazlıkları ve kaybettikçe yaşadıkları o hedonist-mazoşizm kitabın temel yapı taşlarını oluşturur. Türe uzak olanlara minik bir tavsiyede bulunmak istiyorum. Yeraltı edebiyâtı okudukça insan kendinden uzaklaşmıyor aksine kendine-kendi "id" lerine geri dönüyor. Bir nevi herkes içindeki "piç"i keşfediyor. Bu keşif bende direkt olarak Dostoyevski'nin ~Öteki~ Bay Golyadkin'ini ve "İnsan doğası gereği kötü ve bencildir" diyen Hobbes'u akla getirdi diyebilirim. Eser içindeki en hoşuma giden metaforlardan biri de domino taşı teorisi oldu. Sizlerle aynen paylaşmak istiyorum. "Bir kitap okumuştum. Adını hatırlamıyorum. İçinde bir domino teorisi vardı. Domino taşlarını bilirsin. Önce özenle dizilirler sonra tek bir fiskeyle hepsi teker teker yıkılır. Ancak romandaki hikâyede domino taşlarından oluşmuş zincirin iki tarafına da aynı anda dokunuluyor ve zincir aynı anda iki taraftan yıkılmaya başlıyor. Zincirdeki domino taşı sayısı tek. İki uçtan birbirini yıkarak ilerleyen taşlar tam ortadaki taşın iki yanına da aynı anda çarpıyor. Ortadaki taş aynı anda, aynı güçte iki darbeyi, iki tarafından aldığı için ayakta kalıyor. Domino taşlarından oluşmuş zincirin bir ucu geçmiş, diğer ucu gelecek. Yıkılıyorlar teker teker ve şimdi ki zaman kalıyor ayakta. Geçmiş ve gelecek sıkıştırdığı için, ayakta kalan sadece şu an. Şimdiki zamana mahkûm olmuş insanlar. Hareket edemeyen o domino taşı gibi felç geçirmiş insanlar. Geçmiş, anılarla zihnimde, gelecekse tahminlerimle zihnimde. Hepsi acı dolu. Hepsinde kırılan hayaller var. Her saniye içimde hissettiğim geçmiş, şimdiki zaman ve gelecekle dolu aklımla donup kaldığımı görüyorum. Bütün heykeller gibi ben de sadece zaman içinde hareket ediyorum. Yani yaşlanıyorum. Elimden başka bir şey gelmiyor. Tabii her ânın içinde üç zamanı da yaşayarak yaşlanıyorum ve bu beni delirtiyor. İnsanın üç zamanlı bir canlı olmasından nefret ediyorum. Aynı anda geri, park ve ileriye takılmış otomatik vitesli bir arabanın motoru ne gürültü çıkarabilirse, bin katını ben her saniye aklımda duyuyorum."
    ☻Dört kafadarın (piçin)"kopuk-bohem" yaşamlarının anlatıldığı bu eser, ironi-ince mizah-derin analiz ve muazzam metaforlarla kurgulanmış bir eserdir. "Meğer etrafımda ne çoklarmış" diyerek okumamı sonlandırdım. Belki de en korkunç şiddet buydu dedim. Durmak... İnsan kaçarken başkasının, dururken kendi kanında boğulur. İnsanın kendine biçtiği cezadan daha acı olanı yoktur. İnsanın kendine verdiği cezaların ilki, kendine işlediği suçtur. İşte böyle başladı her şey.
    İnsan kendini öğrendi. İnsan paradan önce harcamayı öğrendi. Sonra harcayacağı bir şey kalmadı "kendini" harcadı. Ve bir İnsanın başına kendisinin getirdiği en büyük felâket olan Heba dönemi başladı. Piçler kendilerini, diğerleriyse hayatlarını heba ettiler. Her birinin ayrı hikâyesi vardı. Ve her biri ayrı dramdı. Ezcümle okuyun okutun asla pişman olmayacaksınız Kitap ve sevgiyle kalın.
    1.#dipçem #yeraltiedebiyati özgürlük ve başkaldırı edebiyâtı olarak da adlandırılır. Yaşamda uzaklaştığımız ya da uzaklaştırıldığımız, genel kurallara uymayan ve ötelenen insanların yaşamlarına odaklanır.Bunu yaparken bireylerin hayal dünyası ve gerçekliği arasında gidip gelir. Edebiyatımızda türün ilk nüvelerini veren Oğuz Atay, K. Güner, M. Kaçan ve Küçük İskender'e selam olsun.🖑 Hakan Günday'ın kalemi daim olsun.
  • Güyük, imparatorluğunu başarıyla genişletiyor olsa da, Cengiz soyu arasındaki gerilim azalmıyordu. Sorgotani Beki, Moğol soyluları arasın­da yandaş aramaya el altından devam ediyordu ve bu süreçte, en yakın müttefiklerinden biri de Altın Orda hükümdarı Batu oldu. İkisinin de ka­tıldığı Rus seferleri sırasında Batu ile Güyük arasında derin bir düşmanlık ortaya çıkmıştı. 1247 yılında Güyük, bu hesabı kapatmaya karar verdi ve birliklerini bir baskına hazırladı. Sorgotani bu planı öğrendi ve kendisini büyük tehlikeye atmak pahasına Batu'yu uyardı. Risk alması işe yara­dı ve Güyük, Batu'nun ordugahına yürürken öldü. Sorgotani, Batu'yu önceden uyararak ittifakını sağlamlaştırmıştı ve Batu da Cengiz soyunun üçüncü kuşağının en yaşlısı olarak, kağan seçiminde büyük etki sahibiydi. Batu ile müttefik olan ve oğullarının da desteğini alan Sorgotani, ar­tık yeni kağanın Tuluy oğullarından çıkacağından emindi. 1251 yılında Batu ve Sorgotani Orta Asya' da, Batu'nun topraklarına yakın bir nokta­da kurultay düzenlediler. Sorgotani'nin en büyük oğlu Mengü, kağan se­çildi. Onun kardeşleri Kubilay, Hülagü ve Arık Buka da herhalde ağa­beylerinin seçilmesinde pay sahibiydiler ama kaynaklarda onların katılı­mı hakkında pek bilgi yoktur. Anaları, amacına ulaşmıştı; oğullarından biri artık geniş Moğol topraklarının başındaydı. Zaferinin tadını biraz çıkaracak kadar yaşadı ve 1252'nin ilk aylarında (12 Şubat-1 1 Mart) öldü. Oğulları, ona olan saygılarını ve minnetlerini göstermek için Ta­tu'da (Moğol döneminde Pekin'e verilen ad) ve onun dirliği olan Cin­dinğ Fu'da yazıtlar diktiler. 1335 yılında Kuzey Çin'deki Gan-cov'da bulunan Nasturi kilisesinde bir resmi asıldı ama o yapı artık olmadığı için, bu dikkat çekici kadının nasıl göründüğünü bilemiyoruz.8
  • 138 syf.
    ·5 günde
    Yirminci yüzyılın başlarında özellikle Osmanlı'nın çöküşü ve yeni Türkiye'nin kuruluşundan sonra bir fikir ayrılığı yaşanır. Osmanlı'nın son demlerinde başlayan bu buhran hali uzun yıllar -hatta günümüze dek- süregelmiştir. Osmanlılaşmak, İslamlaşmak, Asrileşmek gibi düşüncelerin temelinde ve en çok yankı uyandıranı Doğululaşmak/Batılılaşmak sorunudur.

    Fikri olarak hangisine yakınız? Doğululaşmalı mıyız yoksa Batılılaşmalı mı? Bunun kavgasını çok verenler oldu. Kimisi Doğu fikriyatının bize daha uygun olduğunu, kimisinin de Batılılaşmak gerektiğini savundu. En nihayetinde bu iki fikir de "boşa koydum dolmadı, doluya koydum almadı" sözündeki gibi olmuştur. Ne Doğulu olabildik ne de Batılı.. Öylesine derin bir fikir ayrılığı yaşandı ki ülke olarak yamalı bohça haline girdik. Bir yanımız Doğulu iken on metre sonrası Batılı'ydı. Peyami Safa da bu konuda pekçok fikri yapı kaleme almış olsa da romanlarında dahi bunu tartışmıştır. "Fatih Harbiye" bunun en güzel örneklerinden biridir.

    Yukarıda da değindiğim gibi ülke yamalı bir bohçadır artık ve Safa bunun farkındadır. Şarkî olan Fatih ile Garbî olan Harbiye'yi ele almış bu eserinde. Bu iki semt üzerinden fikirleri çatıştırmıştır. Aynı şekilde roman karakterleri üzerinden de "Şinasi" Şarkî iken "Macit" Garbî'dir. Romanın esas kahramanı "Neriman" için de bütün halk diyebiliriz. Fatih ve Harbiye semtleri arasında gidip gelen bu tramvaya ülke olarak bakılabilir. O kadar kararsız bir haldedir ki ülke bir o yana bir bu yana savrulup durur. Bir yandan Harbiye'ye gider. Modern, ferah, rahattır Harbiye. Yormaz tramvayı ve tabiri caizse uçar gider. Oysa Fatih'e varınca yollar engebeli, sıkıcı ve yorucu olur. İlk izlenimlere bakılacak olursa Harbiye pek tabii ki cazip gelir. Nitekim Safa da karakterinin gözünden böyle gösterir. Fakat olayın iç yüzeyine indiğimiz takdirde Harbiye'nin tüm o gelişmelerin ve dış güzelliğinin altında bir ruhsuzluk barındırır. Bir ruhi buhran vardır. Samimiyetsizdir Harbiye. Oysa Fatih'e geldiğimiz zaman görürüz ki o bunalımın altında bir samimiyet ve ruhi güzellik yatar. Peki, şimdi bizim ne yapmamız gerekir? Şarkın dış görünüşüne aldanmadan iç güzelliğine bakıp Şarklılaşmak mı yoksa Batının içsel buhranına aldırış etmeden Batılılaşmak mı?

    Roman özelinden buna cevap verecek olursak Şarklılaşmamız gerekir. Zira halkı temsil ediyor dediğimiz karakter "Neriman", tüm çatışmanın sonucunda "Fatih"e ve "Şinasi"ye döner. Yani Şarka... Batının samimiyetsizliğindense Doğunun cefasını çekmek yeğdir der. Oysaki Safa'nın esas amacı bu değildir. Ona göre yapılması gereken şey Batılı gibi ilerleyip Doğulu gibi samimi kalmak gerekir. Doğrusu, olması gereken de bu şekildir. Doğunun ruhunu ve Batının dış güzelliğini almak.. Fakat bu böyle olmuş mudur dersiniz? Ben buna pek kani olmadım.

    Safa'ya geri dönecek olursak eğer, zamanında romancılığı üzerinden ziyade eleştirilmiştir. Bunun sebebi, romanın önüne fikirleri koymaktır. Pek tabii ki romanda bir fikir yatabilir veya o romanda bir fikri savunabilir. Fakat hikayenin önüne fikri koyacak olursak ve okuyucunun gözüne gözüne bu fikri sokacak olursak bunu romanlaştırmaya ne gerek var ki? Bir makale daha etkili olabilir bu konuda.. Fikri bir yayın olabilir belki de.. Oysa bir hikaye üzerinden bir fikri savunacaksan o fikri karakterlerine iyice yedirmek gerekir. Esasen romanın ilk yarısında bu konuda başarılı olmuş olsa da sonlara doğru körün gözüne parmak sokarcasına alenen fikir tartışmasına girmesi romanı zayıflatmış ve onu bu konuda eleştirenlere hak vermeme neden olmuştur. Oysa romanı ilk yarısında olduğu gibi devam ettirse, yani karakterlerin ruhsal çözümlemeleri ve aralarında gelişen olaylarıyla devam etmiş olsa gayet hoş ve zevkli olurdu. Zira aklı selim her okuyucu kimse kendisine bildirmese dahi karakterlerin yukarıda değindiğim manalarda işlendiğini fark edeceklerdi.

    Sonlara doğru romandan sapıp iyice fikir tartışmasına girmesi dışında kitabı beğendim. Doğrusu bir Dokuzuncu Hariciye Koğuşu kadar başarılı bulamasam da roman yine de iyiydi. Dilerim ki diğer romanlarında da Safa aynı hataya düşmemiş ve Dokuzuncu Hariciye Koğuşu kadar etkileyici olsunlar..

    Her şeye rağmen okunası bir kitap.. Keyifli okumalar..