• 632 syf.
    ·26 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Bay Oblomov ve oblomovluk...

    Kitabı bitirmem uzun sürdü o kadar ki ülke gündemi bile değişti ben kitabı okurken,kitabı başka başka şehirlerde okudum.Hatta havalimanında elinde kalınca Oblomov kitabı,yanında kahvesi cama yakın kenar koltuklardan birine yerleşmiş kulağında müziği yüzünde maskesi olan bir kız gördüyseniz de işte o bendim,kitabın birçoğunu da orda okumuş olabilirm. Kitabı bilenler bilir gayet de kalındır kendisi ama zevkle de okutur sadece virüs falan derken uzadı mesele. Yoksa Oblomov bey'le tanışmak benim için bir zevkti.

    Gelelim şu "oblomovluk" meselesine.. Oblomovluk üşengeçlik,konfor alanını terk etmeme, kaldığın yerde kalma,ordan hareket etmeme ama zekice de fikirlere sahip olma (fakirim ama bari vizyonum dar olsaydı muhabbeti) bizim okulda hep dediğimiz
    "Zeki ama çalışmıyor" tipinin hayattaki versiyonu... Harcanıyor mu harcanıyorlar..Ara ara dönüp kednisi de bu fikre kapılıyor oblomov'un ama bu bile çok kısa sürüyor.

    Kitapta belki alt metinde de olsa çok önemli bir nokta dikkatimizi çekiyor. Ailenin tutumu,yetiştirilme şekli..
    Bir insanın bütün hayatını etkiliyor,kendi ayakkabısını bile bağlayamayan yetişkinler çıkıyor ortaya. Tabi dönemin yaşam tarzı da etkili,tam geçiş döneminin çocukları..Modern hayatla eski burjuva dönemi..Kendini bir tarafa koyamama ,eski yaşayış tarzından vazgeçememe.

    Zaman zaman Oblomov'un miskinliğine kızsanız da kendisini okumaktan vazgeçemiyorsunuz. Arkadaşı Şolts'u ayrı seviyorsunuz,Olga'ya ayrı hak veriyorsunuz.
    Kendini Oblomov'la aynı konuma koyanlar olacaktır ama ben hareketten yana Olga'nın yanındayım. Bu konuda çok güzel fikirler de vardı. Güzeldi...

    Hayatınızı şöyle bir sorgulatıyor,ikisini de dene tarafını seç gibi..ama denemeden çünkü denemek çok geç olabilir başkasının hayatından ders al,diyor...

    Bir yandan da en sinir olduğum insan tipini de barındırıyor içinde,gözler önüne seriyor; hiç bir şey yapmazken başkalarının yaptığını "ama sen Aziz'sin sen ne yapsan oluyor,ben de o yetenek yok ki" tarzında savunmaya kalkanlar..Kardeşim bir dene,bir ayağa kalk o zaman görelim seni.

    "His yok hareket yok acı yok,leş mı kesildin
    Hayret veriyorsun bana, sen böyle değildin
    Kurtulmaya azmin, niye bilmem ki, süreksiz?
    Kendin mi senin, yoksa, ümidin mi yüreksiz?"

    diyen Mehmet Akif'e katılarak topu ona atıyorum..Üstad o zamandan noktayı koymuş..
  • 192 syf.
    ·5 günde·Puan vermedi
    Hava olaylarıyla ilgileniyorsanız ve coğrafya ilgi alanınız ise okumanızı tavsiye ederim. Kitap daha çok Bilgi üzerine yazılmış adeta ders kitabı gibi ama sıkılmadan okunabilecek bir kitap.
  • 344 syf.
    ·Puan vermedi
    Öncelikle kitabı gerçekten çok beğendiğimi belirterek başlamak istiyorum ki uzun bir yazı okumak istemeyenler fikrimi öğrenmiş olsunlar. Hacimli bir eser olmasına rağmen neredeyse bitmesin diyerek okuduğum bir kitap oldu. Konular ağır olmasına rağmen dili de bir o kadar sade ve akıcı. Benim için bu kadar bilgiyi hiç sıkmadan vermesi ve bilginin yanında aynı zamanda bana bir bakış açısı kazandırması bu kadar beğenmemde bir etken olabilir. Yine şu ana kadar kulaktan duyma bilgilerime bu kitap ile genel bir çerçeve çizmiş oldum. Selefilik ve Vahhabilik, gibi kavramlar ile Şah Veliyyullah, Abduh, Afgani ve daha birçokları gibi duyduğum ama haklarında yeterli bilgi sahibi olmadığım isimleri de burada genel hatları ile öğrenmiş oldum. Batı'daki Reform ve Rönesans hareketleri ile birlikte, Batı teknik ve ekonomik bakımından çok büyük ilerleme kaydederek İslam dünyasını geride bırakmıştır. Bu durum da Müslüman devletlerin, batılı devletler tarafından işgale uğramasına yol açmıştır. Kitap, İslam dünyasının yeniden ayağa kalkabilmesi için İslam dünyasında oluşan fikir ve akımları ele alarak onları inceliyor. Bu akımları üçe ayırabiliriz: Gelenekçilik, Islahatçılık ve Modernizm. Hepsi de kendi içinde bir çok alt başlıklara ayrılıyor ve kitapta hepsi inceleniyor fakat ben bunlara değinmeyeceğim. Sadece bu üç akımın özelliklerini burada özet hâlinde
    yazmak istiyorum.
    Gelenekçi bakış açısına göre gelenek kutsaldır ve saygıyı hak eder. Islahatçılara göre geri kalmada ve çürümede yanlış geleneklerin de rolü olduğu düşünüldüğü için geleneğe saygı duyulmaz ve onu korumaya öncelik verilmez.
    Gelenekçilikte yenilik, gelişim ve modernlik ondan kopuşu temsil ettiğinden şüpheyle yaklaşılır. Islahatçılıkta batılılaşma eleştirisi çok güçlüdür. Fakat seçmeci bir şekilde ve faydalı gayeleri modern dünyadan istifade edelir.
    Hem Gelenekçiler hem de Islahatçılar bozulmayı İslamiyet'in kendisinde aramazlar. Müslümanlarin yapmış oldukları yanlışlarda ararlar. Fakat Modernistlere göre bozulmanın sebebi ne Müslümanlardır, ne de dış güçler. Onlara göre asıl sorun (!) bugüne İslam diye gelen dinde olduğu için dinin ve dinin kaynaklarının yeniden sorgulanması gerekir.
    Gelenekçilikte nakli bilgi tercih edilirken Islahatçılıkta akıl-nakil dengesi gözetilir. Modernistlere göre ise akıl ön plandadır.
    Gelenekçi grupların liderleri genel olarak şeyh, allame, molla gibi lakaplarla anılırlar. Tamamına yakını rahle-i tedrisattan geçmiş,bir alimden ders almıştır. Islahatçı teşkilatlarda ise liderlikte dini tahsil çok önem arz etmez. Onun yerine liderde organizasyon becerisi, yönetim tecrübesi gibi unsurlar aranır. Modernistlerdeki öncüler use daha çok akademik ilahiyat eğitimi almış ve felsefi birikimi olan kişilerdir.
    Islahatçı oluşumlarda sürekli faaliyet ve teşkilatçılık göze çarpar. Söz ve yazı yerine eylem ön plandadır. Modernistlerde ise söz ve yazı ile bireyselcilik ön plandadır.
    Burada üç grubun da özelliklerini kısaca yazdım ancak unutulmamalıdır ki Gelenekçi ve Islahatçı oluşumlarda duruma göre doğru görüşler de hatalı görüşler de olabilmektedir. Fakat Modernistlerin derdi ne İslam'ın yeniden inşası ne de Müslümanların ayağa kalkmasıdır. Oryantalizmin destekçisi, İslâm'ın sadece altını değil tamamını oymaya çalışan bir gruptur.
    Bu kısım kitabın özetinin özetini dahi oluşturmuyor. Bu bilgilerin yer aldığı sayfaların toplami en fazla on sayfaya ulaşıyordur. Bunlarin dışında kitapta yer alan konuların bir kısmını sayacak olursak, Gelenekciligin alt başlıklarından olan Selefilik, medrese ve tarikat gelenekçiliği; bu oluşumların nasıl ortaya çıktığı ve özellikleri; Türkiye'de selefiligin neden etkisinin görülmediği; Islahatçılığın içine giren İhvanı Müslimin, Seyyid Kutub ve Radikalizm gibi konular; modernizm bölümünde yer alan Tarihselcilik ve Hadis inkarciliğı gibi meseleler doyurucu bir şekilde açıklanmış.
    Kitabı okumak gibi bir niyetiniz var ve tereddüt ediyorsaniz hiç düşünmeden başlamanızı tavsiye ederim.
  • 251 syf.
    ·6 günde·Beğendi·9/10
    Şu an kendimi hakikate, eşitliğe çok daha yakın hissediyorum kendimi çünkü Kadınların En Güzel Tarihi'ni okudum, çok şeyden ders aldım. Şu an incelemesini okuduğunuz kitap Kadınların en eski çağlardan günümüze kadar bulunduğu sosyal, siyasi ve dini ortamlarda gördüğü haksızlıkların, tavırların ve de toplumsal, cinsel ve dini baskıların tarihini anlatmaktadır.

    Şu kadarını tüm benliğimle söyleyebilirim ki Kadınların En Güzel Tarihi'ni okumadan yapılan, desteklenen Feminizm eksik, sakat ve belki de mücadeleye dolaylı bir yoldan engel olmaktadır. Her kaliteli feminist insanların, sözün daha doğrusu cinsiyet eşitliğini savunan insanların bu kitabı okuması zaruridir.

    Birkaç alıntı paylaşarak incelememi çokta uzatmadan kısa ve öz tutmak isterim.

    "Bütün sistem kadınların kendilerinin daha aşağı olduklarını içselleştirmelerine dayalıdır. Bütün eski toplumlarda kadınlar anne olarak, özellikle de erkek annesi olarak takdir görmüşlerdir. Sadece kızları olmuşsa, çoğunlukla hiç çocukları yokmuş gibi sayılmıştır. Erkek anneleri her zaman kız annelerinden daha üstün bir konumdadır. Günümüzde hâlâ, kendinden emin ve 'özgürleşmiş' kadınlar bile kız yerine erkek annesi olmak istemektedirler. Kadınların kendilerinden bekleneni bu şekilde içselleştirmeleri çok eski zamanlardan bugüne kadar gelmiştir ve bu içselleştirme mutlaka çok küçük yaşta kızlara da aktarılır. "

    "Eskiden bazı toplumlarda genellikle biri erkek biri kız çift yumurta ikizleri sorun oluşturuyormuş; bazı kültürlerde bunların tehlikeli yaratıklar olduğu inancı hâkim olduğundan, ikizlerden biri, genellikle de kız olan öldürülüyormuş. Bununla birlikte kız çocuklarına iyi davranan toplumlarda bile ayrımcılık kendini gösterir. Yaşamı boyunca ortaya hiçbir şey koymamış olsa bile, erkeğin üstünlüğü, zorbalığı, kendinden eminliği, ne kadar başarılı olursa olsun bir kadından daha değerli bulunur."

    "Bedenler, erkek ve kadın bedenleri birbirinden farklı görülür. Erkek bedeni bir fatih, bir savaşçıdır: Dünyayı zapt eder, güçle veya kurallarla egemenlik kurar. Yalnızca etten ibaret değildir. (...) Oysa klasik felsefede kadın bedeni küçümsenir, yalnızca üreme, besleme ve yaşamı korumayla sınırlı olduğu düşünülür. Burada tensel, neredeyse hayvansı bir niteleme söz konusudur. Bu geleneksel bakış açısına göre erkek hayvan değildir ama kadın biraz öyledir!"



    Sylviane Agacinski
  • 56 syf.
    ·4 günde·8/10
    Selam Dostlar;
    Dünya klasiklerine girmiş bir kitabı okumak bile mutluluk kaynağıyken, bunu yorumlama ve paylaşma fırsatını bulduğumuz bir platform hazırladıkları için 1k ekibine teşekkür ederek başlamak istiyorum.

    Eser, gerek genel kültür gerekse ihtiyatlı davranmanın önemini, içerisinde barındırdığı öykülerin muazzam ahengiyle okurlarına sunmuş, ders çıkartılması gereken birkaç hikayeden bahsetmiş. Kendi fikrimce herkesin okuyabileceği bir eser. Lakin bizlerden çok ilkokul, ortaokul ve lise çağlarındaki kardeşlerimizin bu hazzı yaşaması gerektiğine ve gelişme çağında olduklarından, hikayelerde anlatılan olayların onları olumlu yönde etkileyeceğine inanıyorum. Sanırım bu düşünce sebebiyle de 100 temel eser içerisinde.

    "Her çok azdan olur." atasözünden de anlaşıldığı gibi hırs ve açgözlülüğe hayatımızda yer vermemeliyiz. kendimizdeki azı biriktirmenin, başkalarının sırtından kazanılan çokluktan daha hayırlı olduğunu unutmamalıyız.
    Bu kitap şimdiye kadar çok defa elimin altına gelmesine rağmen okumamıştım. Bu zamana nasipmiş. Gönül rahatlığıyla okuyabileceğiniz bir eser.

    Kitapla kalın, Sevgilerle...
  • 593 syf.
    ·61 günde·Beğendi·10/10
    Azra Kohen'in Aeden'den sonra okuduğum ikinci kitabı "Gör Beni". Öncelikle kitap beklentimin çok üstündeydi. Kurtuluş savaşı sonrasında, Osmanlıdan, Türkiye Cumhuriyeti'ne geçişteki zıt ktuplardan doğan bir aşk hikayesi gibi gözükse de, insanlık tarihi, dinler tarihi, insan hakları, kadın hakları, hayvan hakları, hayvan sevgisi (tüm canlar) , sağlık, savaş ve barış gibi bir çok konuyu harmanladığı bu kitap insanlığa ders niteliğinde. Boşluğa düşmemek için kitabı hemen bitirmek istemedim, gerçi o da verdiği müzik, film, kitap önerileri ve sevk ettiği araştırmalarla hemen bitirmememe yardımcı oldu. Azra Kohen kitabı okumanın en güzel yanı bence, sadece bir kitap okumuş olmaktan öte; araştırmaya, bilgi edinmeye, düşünmeye ve kişiyi insanlığını geliştirmeye yönlendirmesi.
    Teşekkürler Azra Kohen, teşekkürler Gör beni.
  • 1703 syf.
    ·58 günde·Puan vermedi
    selamlaaaar.. 1869'dan bu yana ellerde olan kitap ocak 2020'den beri benim de elimdeydi.. dün gece 2. cildin son satırlarını saat üç civarlarında okudum ve bitti.. kapağı kapatır kapatmaz tekrar ne zaman okurumu düşünmeye başladım. evet ben tolstoy'u çok seviyorum ama bu kitabı yeniden okumak istememin sevdamla ilgisi yok, tek başına harika olmasıydı sebebi. oldukça hacimliydi her manada; 1800 sayfa ana ve yan olmak üzere 500 küsür karakter, rusya-fransa savaşı... ama gözünüz korkmasın son derece akıcı bir çevirisi ve yazarına bir kez daha aşık edecek bir işleyişi var. Tolstoy savaşa olan tepkisi için yazmış olsa da tarihin yanında oluşturduğu karakterle toplum yapısını ve psikolojisini anlatıyor hem dönemi hem tarihi hem insanların birbiriyle ilişkisini ve günlük yaşantılarını, kitabı okuduğumuz süre boyunca bizzat yaşıyoruz,yani ben öyle oldum. iki ay elimde kaldığından mıdır bitti ama ben o cephelerdeki askerleri, köşklerdeki sohbetleri falan her kült eserin ardından olduğu gibi bunda da uzuun bir süre yad ederim :) kitap bir davetle başlıyor ve çoğu ana karakteri böyle tanıyoruz. her birinin dikkat çeken bir yanı, savunduğu bir konu ve verdiği bir mesaj vardı bunların içinde piyer kesinlikle Tolstoy'un kendi din, tanrı arayışının en net ispatıydı. tek tek karakterleri anlatmayacağım ama benim en sevdiğim kesinlikle Piyer'di.. en üzülüp ağladığım da Prens Andrey ailesi.. nefret ettiğim vs bunlara girmeyeceğim okuyup bu yolculuğu keşif keyfini siz yaşayın :) ilk cildi daha akıcı buldum çünkü savaş bilimum düzeydeydi daha çok karakterle aşk meşkleriyle uğraştım ama 2.. canım tolstoy ara ara gösterip uzaklaştırdığı savaş ortamına bir soktu ki çıkmak ne mümkün.. her satırı ders niteliğindeydi özellikle son kısım müfredata alınıp tarih/edebiyat derslerinde öğrencilere anlatılmalı bence.. tek kelimeyle harikaydı daha bir sürü şey yazmak istiyorum ama benim yorumlarım akademik yada en basitinden özet değil de aynen böyle sohbetimsi oluyor artık alıştınız :) umarım faydalı olmuştur okuyanlarla sohbetini de yaparız. (instagram linkim profilde var/ yorumu oradan önce buraya yazıyorum:))