• 128 syf.
    ·2 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Merhaba sevgili arkadaşlar bir eğitimci kimliğiyle dilimin döndüğünce ağızlara pelesenk olmuş şu meşhur finlandiya eğitim sistemini kısaca size özetlemeye çalışacağım.Kitap finlandiya eğitim sistemi ve uygulamalarını,pisa vb OECD ülkelerinin girmiş oldukları sınavları neden bu sınavlara ihtiyaç duyulduğunu sistemin nasıl işlediğini kısa ve genel hatlarıyla anlatıyor.
    Kitapta ilgimi çeken kısımlara gelecek olursak kendi ülkemizdeki eğitim sistemiyle taban tabana zıtlıklarla dolu biz öğrencilere daha fazla nasıl bilgi yükleyebiliriz,ders saati ve süreleri ne kadar uzun olsun, sınavlar kaç tane yapılmalı, ne zaman yapılmalı gibi kısır döngülerle uğraşırken finli eğitimciler Amerika menşei olan eğitim sistemini kendilerine öyle güzel uyarlamışlar ki finli bir öğrencinin bir günde okulda kalma süresi 3.5 saat...
    Teneffüs süreleri 15 dk dışarıda yapılması zorunlu ve hangi iklim koşulu olursa olsun dışarıda yapılıyor.
    Eşitlik ve hakkaniyet kavramı eğitimin en önemli kavramı örneğin;hakkarideki bir çocuk ile ankaradaki bir çocuk eğitim olanağı olarak eşit özel okul kavramı yok eğitim politikalarını devlet işinde uzman kişiler ile belirliyor...
    Daha neler neler okuyun ve başımızda vizyon sahibi olan eğitim çalışanlarının bu konulara ne kadar vakıf olacağını varın siz düşünün...
    Kitap ve bilgi dolu günler...
  • Geçenlerde bi arkadaştaydım biraz oturduk sohbet muhabbet falan neyse işte zamanda amma geç olmuş deyip kalkayım dedim.Dolmuşa binecem durağa doğru yürüyorum. Taktım kulaklığı son ses duman dinliyorum o aralarda pek iyi deildim ruh sağlığı açısından. Sevdiğim çocuktan 7 ay boyunca haber alamamıştım. Milyonlarca kez aradığım telefonu her seferinde kapalıydı, bissürü sesli mesaj birçok sms bırakmıştım. oturdukları evden taşınmışlardı, ne bir arkadaşının ne de bi başka birinin haberi olmadan sanki sessizce terk etmişti hem beni hem bu şehri ve geride kalan herşeyi. Amcasına, halalarına ulaşmaya çalıştım ama hiç bi iz bulamadım.Arkadaştık aslında ama çok ilerlemişiz farketmeden kocaman dağları aşmışız aramızdaki samimiyetle bi bakmışız aşık olmuşuz sonra biz de anlamadık zaten nasıl sevgili olduğumuzu. Çok çok iyi bi ikiliydik. Ondan haber alamadığım 7 ay öncesinden 6 ay boyunca sevgili, ortalama 5 ay boyunca da yakın bi arkadaşımdı. Anlam veremedim her seferinde beni nasıl böyle hiçbişey demeden usulca bırakıp gittiğini. Oysaki son sözü de kendini güzel bak seni seviyorum meleğim’di. İşte bu yüzden yaralarım ağırdı son zamanlar. Beni terk ettiğini düşünmüştüm. Yakar bi sigara açar bi içinde binlerce kalp kırığı olan dertli bi şarkı dolanıp dururdum. Kendimi avutmaktı benimkisi dışarı çıkıp kendi halinde takılıp arkadaşlarla eğlenmek falan. Sıradandı aslında ama zamanla alışıp unutuyodum yokluğunu derken bugünü yaşadım işte. Durağa doğru ilerlerken hepsi canlanmıştı aslında aklımda hafif bi acımıştı içim ama sonra geçer hadi yürü dedim. Durağa gelince bi kaç adım ilerde yerde oturmuş önünde mendil serili bi teyze gördüm ilk gördüğümde sıradan dilenci işte dedim ama sonradan bana gülümsediğini farkettim. Aldırmadım ama detaylı baktığını ve bana gel diyip parmağıyla işaret ettiğini gördüm. Gittim yanına beni mi çağırdın teyze dedim. Parmağıyla karşı yolun biraz ilerisindeki mezarlığı gösterdi. Sonra üzülme Allah bilir kimi ne zaman yanına alacağını ölüm elbet kimseye yakışmaz amma Allahın takdiridir o isterse yakıştırır dedi. Sölediklerinde gram bişey anlamamıştım deli midir nedir dedim içimden sonra kafa salladım evet teyzecim dedim o ara dolmuş gelmişti bindim.Eve gelince annem bi kutu uzattı sanaymış bu dedi ppt’den gelmiş. Kiminden geldiği belli değildi ama baya da heycan yapmıştım ilk defa kargo aracığıla bana özel bi kutu gönderilmişti. Hızlı hızlı açtım ama karşılaştığım manzarayla donup kaldım. İçinden sezerle(sevdiğim çocuk) benim fotoğraflarımız, onun saati, atkısı, bide kurumuş bikaç kırmızı gül vardı. Yıkıldım o an hıçkıra hıçkıra ağladım. Yüreğim nasıl acı çekiyodu mahvolmuştum. Atkıyı alıp kokusunu içime çeke çeke dökmüştüm içimi ağlayarak.Kutunun dibindeki küçük not kağıdını son anda farkettim. Küçük bi kağıt dörde katlanmış masumca duruyodu. gözyaşlarımdan bulanık görüyodum ama sonra hemen toparlanıp kağıdı alıp açtım. Bi telefon numarası ve bi adres yazıyodu, bulunduğum şehir mersindi ama adresteki yer ankarada bi yerdendi. Umurumda olmadan direkt telefonu alıp aradım. Telefonu açan ses ise sezerin ablasıydı. Kısık, hüzün dolu, umutsuz bi sesin ardından paketimi aldın mı diye seslendi bana daha alo demeden. Evet diyip ağlamaya başladım. Sonra neler oluyor bütün bunlar ne, nerdesiniz, sezer nerde diyip bağırmaya başlayınca ablası sakin ol daha fazla dayanamadığım için bunu hemen söyliyip kapatacağım dedi. Ne neler oluyor dedim.Ardından bana şunları söyledi ‘ 4 ay önce sezeri kaybettik başımız sağolsun, kanserdi ama sana bundan hiç bahsetmek istemedi üzülürsün ağlarsın diye. Yeniceğini sandı tek başına yaparım sandı ama olmadı. Kutudaki atkıyı son buluşmanızda takmıştı kavga edip tartışmıssınız ilk defa yanında çok sinirlenmiş ama ağlayamadığından eve sinirle üstünü çıkartırken o atkıya dökmüştü içini bağıra bağıra. Günleri ayları saydı seninle geçen bütün zamanında hiç çıkarmadı kolundaki o saati. Birlikte geçen anılarınıza gözünü bile kırpmadan saatlerce baktı. Fotoğrafınla uyurdu seni çok severdi.Gülleri de sana almıştı ama veremedi. Hastalığı artınca tedavi yüzünden acil olarak ankaraya taşınmak zorunda kaldık. Doktorlar artık herşeyin bittiğini onunla vedalaşmamızı sölediler. Sezerse sana bu kutuyu mersinde ayakta ve dirençliyken hazırlamıştı. Bendense sadece ulaştırmamı istedi ne zaman diye sorduğumda da sarılıp ağlamıştık. Bir süre sonra çok daha kötü oldu herşey ve o gitti. Seni çok seviyodu herşeyden çok. Yazan adres şuan da bulunduğum yer, imkanın olur da gelmek ister ve onunla vedalaşmak istersen seni her zaman beklerim. Kardeşimin hayatında olduğun ve onu mutlu ettiğin her dakikaya teşekkür ederim, kendine iyi bak ve kendini sakın üzme unutma o bunları sen üzülmeyesin diye yaptı şimdi ağlamanı istemezdi emin ol. Hoşçakal. dedikten sonra ses gitti. Ellerim ve ayaklarım uyuşmuştu olduğum yerde bayılmışım.2 hafta hastanede yattım. Üzüntüden mahvolmuş, ağlamaktan göz pınarlarım kurumuştu. Çok, çok acı çektim. Herşeyi bıraktım. 2 ay psikolojik tedavi gördüm. Okul,ders,hayatımdaki geriye kalan herşey hepsi biribirine girmişti ve yeniden başlamak zorunda kalmıştım. Olayın üstünden geçen bi süre duraktaki teyze geldi aklıma. Bütün bu olanların ardından onu aklımın ucundan bile geçirmemiştim. Sahi teyze hissetmiş miydi içimdeki acıyı? Biliyor muydu olanları? Kimin habercisiydi, yoksa bi melek miydi? Günlerce o teyzeyi de aradım ama onu da bulamadım. Şimdi ise bi daha aşık olmaktan korkmuş kalbi buruk, acı dolu, içinde fırtınalar kopan biriyim. Herkesten uzak,güçlü gibi görünen ama kendi içinde yaşadıklarıyla tamamen yıkılmış biri.
  • 151 syf.
    ·6 günde·8/10
    Alıntı İçerir!

    -Suçu ne olursa olsun, bir insan idam cezasını hak eder mi?

    -İnsan ne zaman öleceğini biliyorsa ve tek yapabildiği bir hücrede oturup ölüm anını beklemekse, bu ona yapılan bir işkence olmaz mı? Giderek artan ve dayanılmaz hale gelen bir işkence...
    Peki ya geride bıraktıkları?

    -Ömür boyu kürek cezası mı? İdam edilmek mi?


    Hugo'nun idama cezasına karşı gelmek için yazdığı bir roman. 


    *** (Alıntıyı okumak istemeyenler direkt aşağı inebilir. Alıntının sonuna da 3 yıldız koydum.)
    VI
      Kendi kendime şöyle dedim:
      "Mademki bir şeyler yazma olanağım var, neden yapmayayım bunu?" Fakat ne yazacağım?

    Çıplak ve soğuk taştan dört duvar arasında tutsak olmuş; adım atabileceğim özgürlükten, görebileceğim bir ufuktan yoksun durumda; tek eğlence olarak kapımın gözetleme deliğinin, karşısındaki karanlık duvara yansıttığı beyazımsı karenin yavaş yavaş ilerleyişini bütün gün, bir makine gibi izleyerek vakit geçirirken ve biraz önce de söylediğim gibi, bir düşünceyle, bir suç ve ceza düşüncesiyle, bir cinayet ve ölüm düşüncesiyle baş başayken! Ne yazabilirdim ki? Bu dünyada artık yapacak bir şeyi kalmamış bir insan olarak, benim söyleyecek neyim olabilir ki! Bu bozulmuş ve boşalmış beyinde yazmaya değer ne bulacaktım ki?

      Neden olmasın? Çevremdeki her şey durağan ve renksiz olsa da benim içimde kopan bir fırtına, bir çatışma, bir trajedi yok muydu? Benliğimi saran bu saplantı, günün her saatinde, her ânında, yepyeni bir biçimde; infaz vakti yaklaştıkça daha da iğrenç ve daha da kanlı bir biçimde çıkmıyor mu karşıma? İçinde bulunduğum bu terk edilmişlik ortamında hissettiğim şiddetli ve anlamsız her şeyi neden kendime anlatmayı denemeyeyim? Kuşkusuz anlatacağım çok şey var ve ömrüm ne kadar kısa olursa olsun, içinde bulunduğum bu saatten son dakikama kadar onu dolduracak kaygılar, korkular ve acılarda kalemimi aşındıracak, mürekkep hokkasını boşaltacak değerde bir şeyler olacaktır. Zaten bu kaygıların yol açtığı acıları azaltmanın yolu onları incelemek olacaktır ve onları dile getirmek beni oyalayacaktır.

      Ve sonra yazdığım şeyler, belki de yararsız olmayacaklar. Eğer "bedensel" bakımdan yazmayı sürdürmemin olanaksızlaştığı âna kadar yürütme gücüne sahip olursam, saati saatine, dakikası dakikasına her işkenceyi yazdığım bu acılarımın günlüğü; duygularımın, kuşkusuz bitmeyecek, ama yine de olabildiğince eksiksiz kalacak olan bu öyküsü, kendisinde, büyük ve derin bir anlam durmadan artan acılarda, bir idam mahkûmunun zihinsel otopsisinde, yargı kararını alanlar için birden çok ders olmayacak mı? Başka bir kez, düşünen bir başı, bir insan başını adalet terazisi adını verdikleri şeye atmaları söz konusu olduğunda, bu yazdığım şeyler onların daha insaflı olmalarını sağlayabilir. Belki de onlar, bu zavallılar, bir idam kararının yol açtığı eziyetlerle dolu o ağır duygu birikimini düşünmemişlerdir. Bu insanlar, acaba ortadan kaldırılmasına karar verdikleri insanda, bir aklın, yaşama dört elle sarılmış bir aklın, ölüme hazır olmayan bir canın olduğu düşüncesini hiç mi akıllarına getirmiyorlar? Hayır. Onlara göre bu yalnızca üçgenimsi bir bıçağın dümdüz aşağı düşmesinden başka bir şey değil ve bir mahkûm için artık zamanın ne öncesinin, ne de sonrasının bir anlamı olduğunu düşünüyorlardır hiç kuşkusuz.

        Bu kâğıtlar onları bu yanılgıdan kurtaracaktır. Belki bir gün yayınlanırlarsa, vicdanlarının bir an ruhun acılarıyla ilgilenmesini sağlayacaktır, çünkü bunların varlığından bile haberleri yoktur. Hatta bedene hiç acı çektirmeden öldürebildikleri için mutludurlar. Amaçladıkları budur zaten. Oysa, ruhsal acının yanında bedensel acı bir hiç kalır! İğrençlik ve acıma duygusu, yasalar böyle yapılmıştır! Bir gün gelecek ve belki de bu anılar, sefil bir insanın bu son itirafları onlara biraz olsun katkıda bulunacak...

        Meğer ki ben öldükten sonra, rüzgâr bu çamur lekeli kâğıtları avlunun içinde savurmasın ya da bir gardiyanın kırık pencere camına yapıştırıldığı yerde yağmurdan ıslanıp çürümesin.
    (Can Yayınları / Sayfa: 71-72-73)
    ***


    Kısaca; bir idam mahkûmunun 6 haftalık "zihinsel otopsi"si diyebiliriz kitap için. Kürek cezası yerine idam cezasını tercih eden bir adamın, idam cezasına çarptırıldıktan sonra gittikçe artan ölüm korkusu ve affedilme isteğine şahit oluyorsunuz. 

    Son anında bile  "beni bağışlamamaları olanaksız" diye düşünüyor.

    Kitabı okumadan önce birisi bana "İdam mı, ömür boyu hapis mi?" diye sorsa, idamı tercih ederdim. Ama kitabı okuduktan sonra bir şüpheye düştüm. Yaşamadan bilinemeyecek bir şey.

    Kitap beni çok etkiledi. Tavsiye ederim.
  • 228 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Ahmet Hamdi, sandığımızdan çok daha büyük bir yazar şüphesiz. Okuduğum ilk eseri Beş Şehir. O İstanbul'u anlatırken ben Beşiktaş, Aynalıkavak, Karaağaç Saraylarını, Ankara'yı anlatırken Çankaya ve Gazi Terbiye Enstitüsü'nü gezmiş kadar oldum. Konya'yı anlatırken Kösedağ'ın içinde buldum kendimi. Yazar ne yazarsa yazsın, nasıl kelimeler kullanırsa kullansın benim için bir eserin olmazsa olmazı hissettiriciliktir. Hissettim, gözümle değil, duygularımla okudum.

    "En iyisi, bırakalım hatıralar içimizde konuşacakları saati kendiliklerinden seçsinler. Ancak bu cins uyanış anlarında geçmiş zamanın sesi bir keşif, bir ders, hulasa günümüze eklenen bir şey olur. Bizim yapacağımız yeni, müstahsil ve canlı bugünün rüzgarına kendimizi teslim etmektir. O bizi güzelle iyinin, şuurla hülyanın el ele vereceği çalışkan ve mesut bir dünyaya götürecektir. "
  • 303 syf.
    ·Puan vermedi
    Listemde olmamasına rağmen gördüğüm gibi okumaya karar verdiğim bir kitap.. Bir ders saati içerisinde hocanın tam da "depresyon" konusunu anlatırken özellikle Irvin D. Yalom'un Aşkın Celladı adlı kitabını okumamız da fayda olabileceğini söylemesiyle, bir önümde oturan arkadaşımın masasında kitabı görmem ve okumak için kendisinden rica etmem bir oldu.
    Kitap özet olarak, psikoterapist Yalom'un terapileri esnasında ilginç bulduğu hastalarından 10 tanesinin öyküsünü içermektedir. Tabi öykülerin gerçekten yaşanmış olduğu, sadece okurların okur iken hastaların kimliğini tanımamaları adına yer yer değişiklikler yaptığını ve hastalardan özellikle izin alarak böyle bir çalışmada bulunduğunu yazar önsözde belirtmiştir.
    Öyküleri okuyup bütün olarak ele aldığım da, aslında hayatlarında belli sorunlarla mücadele etmeye çalışan hastalarla çok da bir farkımızın olmadığını gördüm. Sadece arada çok ince bir çizgi var. Kimimiz yaşadıklarımızı, hissettiklerimizi çok fazla içselleştirip hayatlarımıza mal ediyoruz, kimimiz ise bunların yanından kıl payı geçiyor ve her şeye rağmen hayatlarımıza devam ediyoruz. Yalom'un hastalarında da yalnızlık, ölüm korkusu, tüm hayatını birine atfetme, yaşım amacını yitirme gibi aslında çoğumuzun hayatına hiç de uzak olmayan sorunları ne denli yaşadıklarını görmekteyiz. Bazısı bu sorunları o kadar derin yaşamakta ki depresyon boyutuna varmış veya varmaya ramak bırakmıştır. Bu hastalarda göz ardı edilemeyecek belirtiler çok açık..Hastanın fiziksel görünümünü ve bakımını ihmal etmesi, bitkinlik, yorgunluk, hayatı boşvermişlik, çok/az uyuma(uyku bozuklukları), çok/az yeme(yeme bozuklukları),cinsel isteksizlik vb. belirtiler görülmektedir.
    Bu öyküler ile beraber Yalom terapi süreçlerinde ne gibi zorluklarla karşılaşmış,neler hissetmiş ve neler deneyimlemiş sıkça değinmektedir. Bu deneyimlerine değinirken terapi merkezli mesleklere (psikiyatr,psikolog,psikolojik danışman vb.) de belli başlı tüyolar verdiğini düşünmekteyim. Bunlar;
    •Bir hasta ile sağlıklı ilişki kurma yolunun hastayı koşulsuz,yargılamadan kabul, içten ve hastayı anlamaya dayalı anlayıştan oluştuğu.
    •Hasta temel sorunları terapi esnasında terapistten gizlerse hiçbir terapinin şansı olmadığı.
    •Terapinin, terapist merkezli değil terapist ile hastanın ortak çabası ile bir yere gelebileceği.
    •Terapistin faydalı olabileceğini düşündüğü zamanlarda hastaları ile belli sorunlarını paylaşabileceği. Böylece hastanın terapistinin de hayatında benzer sorunlar olduğu düşüncesiyle kendini daha rahat hissetmesi.
    •Hastanın terapide sorununun sorumluluğunu üstlenmesi ve bu doğrultuda olumlu sonuçlar için çabalaması gerektiği.
    •Terapistlerin hastaları ile duygusal ilişkiye girmemesi gerektiği (aşk, yakınlaşma vs ) aksi takdirde terapinin düşeceği. Ki böyle bir durumun yardım amacı taşıyan her mesleğin esas kuralının çiğnendiği anlamına gelmesi.
    •Terapinin sihirli bir değnek olmadığı ve bir anda sonuçlanamayacağı, hastada süreç içerisinde değişimlerin meydana gelebileceği.

    Son olarak Yalom'un terapileri esnasında hastalarından terapiden önceki gece gördükleri rüyaları anlatmalarını istemesi gözümden kaçmayan bir detay idi. Hastalar düşlerini anlattıktan sonra Yalom düşler ile hastaların asıl sorunlarını bağdaşlaştırıp ona göre terapiye yön veriyor ve belli sonuçlara varıyordu. Bu durumda aklıma ilk gelen şey psikanalizin babası,derslerimizin olmazsa olmazı Sigmund Freud'un, düşlerin bir hekime vücutta meydana gelen birtakım değişikliklerin ve hastalıkların ilk sinyalini verebildiği fikri geldi..

    Kitapta sevdiğim küçük bir alıntı bırakıyor ,keyifli okumalar diliyor ve kapanış diyorum.

    "Âşık olan hastalarla çalışmaktan hoşlanmam. Bu belki kıskançlıktandır; çünkü ben de aşkın büyüsüne kapılmayı çok isterim. Belki de aşk ve psikoterapi temelde uyuşmadığından. İyi bir terapist karanlıkta savaşır ve aydınlanmayı arar, oysa romantik aşk gizemli beslenir ve incelendiğinde ufalanıp dağılır. Aşkın celladı olmaktan nefret ederim."(s:23)
  • Bir çocuk" ben öğretmen olacağım " dedi. Ali rıza başını kaldırdı. "Öğretmen olacağım, saat takacağım böyle, dersleri hiç kaçırmayacağım." "Gel ömer "dedi call, ali rıza öğretmen; saati şimdiden tak oğlum koluna, derslerine çalış, çok çalış, öğretmen ol, ders saatlerini kaçırma, saatini da kolundan hiç çıkartma."