• Süleymaniye olayının öncesinde bile hükümet AB’ye giriş müza-kerelerine Türkiye’yi hazırlamak konusunda ordunun desteğini ka-zanmıştı. 30 Mayıs’ta Başbakan Erdoğan, hükümetinin AB yolundaki kararlılığını vurguladı ve “halkımıza ve ülkemize borcumuzdur," dedi. Dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Yaşar Büyükanıt, ordunun AB için desteğini tekrar teyit etti ve “bu Atatürk’ün yoluydu ve biz de AB’ye karşı olamayız,” dedi. İki gün Öncesinde Milli Güvenlik Konseyi insan haklarını ihlal eden yasaları değiştirmek ve Kürtçenin özel ka-nal yayınlarında kullanılmasına izin vermek konusun anlaşmış ve AB’nin bazı taleplerini karşılamıştı. Ticaret, sanayi ve işadamları ör-gütleri hükümete destek olmak için basında tam sayfa ilanlar vererek “6. uyum paketini ve Türkiye’nin AB üyeliği için atılacak tüm adımları destekliyoruz”, dediler. Temmuz ayının başlarında Dışişleri Bakanı Londra’daki Royal Institute of International Affairs’e hitaben Türki-ye’nin AB tarafından belirlenen Kopenhag kriterlerini karşılamak için kararlı ve devamlı bir reform programı uygulayacağını beyan etti. Daha sonra yine Temmuz ayında “Turkish-US Relationship: Prospects and Perils” başlıklı bir konuşmayla muhafazakar düşünce kuruluşu [think-tank] Washington Institute of Near East Policy’ye hitap etti. Partisinin yönetimi altında eski elitlerin artık iktidarda olmadığını ve Türkiye’nin dışında bulunanların yeni bir ülkeyle karşı karşıya oldu-ğunu belirtti. Reformlar siyasal manzarayı değiştiriyor ve daha de-mokratik bir hale getiriyordu. AB’ye katılmak hükümetin gündeminin en üst sırasındaydı ve AB’nin diğer itirazlarını karşılamak üzere ye-dinci reform paketinde MGK reforma tabi tutulacaktı. Türk-Amerikan ilişkileri konusunda ise çaba göstereceklerdi, çünkü her iki ülke de-mokrasi, özgürlük ve piyasa ekonomisi gibi ortak değerler üzerine kurulmuştu. Aslında Türkiye’nin ABD ve AB ile ilişkileri birbirini ta-mamlar nitelikteydi. Meclis, 7. reform paketini muhalefet ve TÜSİAD’ın desteğiyle 31 Temmuz’da geçirdi. MGK’nın yapısı değiştirilmişti. Genel Sekreter bazı güçlerini kaybetmişti ve Başbakan tarafından atanacak, ataması da Cumhurbaşkanı tarafından onaylanacaktı. Konsey her ay yerine iki ayda bir toplanacaktı ve sadece tavsiye niteliğinde kararlar çıkartabilecekti. Askeri harcamalar sivil teftişe açık olacaktı. AB paketin geç-mesinden memnun oldu, ancak diğer reformlar konusunda olduğu gibi Türkiye’nin katılımıyla ilgili kararı vermeden önce yasaların nasıl uygulandığını görmek istedi. Kuvvetli ordu kurumunun etkisi bu re-formlarla azaltılabilmiş miydi? Çoğunlukla bu reformların etkili oldu-ğu konusunda bir görüş birliği olsa da, bazıları ordunun hâlâ istihba-rat etkinliklerinin ve dolayısıyla devlet içinde bir devlet olan, siyasi otoritenin kontrolünün dışında ve hiçbir üst otoriteye karşı sorumlu olmayan “derin devletin” kontrolünü elinde tuttuğuna işaret ediyor-du. Başbakan Erdoğan’a ordunun rolüyle ilgili bir soruya, oldukça muğlak bir şekilde kâğıt üzerinde NATO ve AB standartlarıyla bir fark olmadığı şeklinde cevap verdi. Washington ile ilişkilerdeki gerginlik devam etti ve 7 Kasım'da Irak yönetimi Türk askerlerinin topraklarına girmesini reddedince Ankara Irak’a asker gönderme kararını rafa kaldırdı. Karara kuzeyde-ki Kürtler ve güneydeki Şiiler karşı çıkmıştı. Sünni üçgeni olarak bil-men bölgede bile, Felluce’nin valisi Türk askerlerinin işgalci olarak görüleceğini açıkladı. Bu koşullar altında Washington, Kürt müttefik-lerine daha fazla güvenmeyi tercih ederek Ankara’nın kararını mem-nuniyetle karşıladı. 15 Kasım’da İstanbul’da gerçekleştirilen ve iki sinagogu, İngiltere konsolosluğunu ve bir İngiliz bankasını hedef alan intihar eylemleri Türkiye’yi terörizme karşı bir cephe olarak Avrupa’ya daha fazla ya-kınlaştırdı. İngiltere’nin Dışişleri Bakanı Jack Straw ve dönemin Al-man Şansölyesi Gerhard Schröder, Türklerin saldırıları Türkiye’nin 11 Eylül’ü olarak tanımlamasıyla Türkiye’yi hızla AB’yle bütünleştir-mekten söz etmeye başladılar. Ankara, AB ile giriş müzakerelerinin açmak ve Avrupa ve Ortadoğu arasında bir köprü olmak konusunda daha da istekliydi ki bu rol Soğuk Savaş’ın başlangıcından bu yana Avrupa’nın ve özellikle de İngiltere’nin Türkiye’nin oynamasını istediği bir roldü. Bu yüzden Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad’ın Türkiye’ye resmi ziyarette bulunması siyasi açıdan önemliydi. 6 Ocak 2004’te Türkiye’ye gelmeden önce Esad Türk gazetecilere geçmişteki sorunları ge-ride bırakmak istediği konusunda güvence verdi (Hatay’ın 1939’da Türkiye’ye katılmasını kastediyordu) ve Türkiye-Suriye sınırını bir kardeşlik sınırı olarak tanımladı. Türkiye’nin AB’ye üyeliğinin Suri-ye’ye de faydalı olacağını, Suriye’yi AB’nin sınırına getireceğini söyle-di. Dahası, ne Türkiye ne de Suriye Irak bölünmesini ve bir Kürt dev-letinin kurulmasını istiyordu. Yıl boyunca AB ile müzakerelere yönelik kampanya ivme kazan-maya devam etti. Generaller Kıbrıs’ı yeniden birleştirmeye dönük Annan planı çerçevesinde çalışmayı kabul ettiler ve Erdoğan da pla-nın tüm koşullarını 30 Ocak’ta kabul etti. Kıbrıs’ın 1 Mayıs’ta AB'ye katılabilmesini sağlamak için Kofi Annan’a adanın her iki tarafında referandum yapılması için tam yetki verildi. Ocak ayının sonunda Erdoğan’ın ABD ziyareti Türk-Amerikan ilişkilerindeki bazı çatlakların üzerini örttü. Dışişleri Bakanı Türk- Amerikan ilişkisinin artık sadece stratejik olmadığını, insan hakları ve demokratikleşmeye dayandığını belirtti. Türkiye’de bu durum, Anka-ra’nın bölgede “ılımlı bir İslâm ülkesi” rolünü oynayarak demokratik “Büyük Ortadoğu Projesi” için bir model olup olmayacağı sorusunu gündeme getirdi. Birçok kişi bu rolün, İslâm dünyasında Amerikan hegemonyasını tesis etmek için Ankara’ya verdiği bir görev olduğunu düşünüyordu. Fakat generaller ve entelektüeller Türkiye için “ılımlı İslam” fikrini reddetti. Ülke aynı anda hem İslami hem de laik ola-mazdı. Erdoğan da aynı fikirdeydi ve Türkiye’nin laik ve sosyal bir devlet olduğunu, laik bir devlet içinde de İslami bir devlet olamayaca-ğını belirtti. Başkan Bush’un “Büyük Ortadoğu Projesi” ve Türkiye’nin bu projedeki rolü tartışılmaya devam etti. 28 Mart 2004 yerel seçimleri iktidar partisinin konumunu güç-lendirirken muhalefetin konumunu zayıflattı. AKP’nin oy oranları yaklaşık rakamlarla yüzde 34’ten yüzde 43’e yükselirken, CHP’nin oyları yüzde 19’dan yüzde 15’e geriledi. Hatta seçimin öncesinde, medya muhalefetsiz bir iktidar sorununu tartışıyordu. Sorun seçim-den sonra daha ciddi bir hal aldı. Fakat araştırmacılar Türkiye’yi gerçekte kimin yönettiğine, seçimlerin iktidarı kazanan partiye verip vermediğine veya hükümetin devleti gerçekten kontrol edip etmedi-ğine dair önemli sorular sordu. Başbakanlığının ilk dönemlerinde Erdoğan’ın partisinin iktidar olduğunu ama muktedir olamadığını söylemesinden bu soruları her zaman anladığı belli oluyordu. Adalet ve Kalkınma Partisi devletin kontrolünü kazanmaya çalışıyordu ve yavaş yavaş bunu başarabilecek gibi görünüyordu.
  • "Merhaba arkadaşlar sizler de Vakfımız tarafından başlatılan kampanyayı imzalayarak bu doğa katliamına engel olun.

    ☘ Sevgili Genç TEMA’larımız,
    Çanakkale Kirazlı’daki Siyanürlü Altın Madeni alanı için başlatmış olduğumuz kampanyamıza desteğinizi bekliyoruz.

    Kampanyanın daha fazla insana ulaşabilmesi için yaratıcı fikirlerinizi alarak kampanyanın etkisini birlikte arttırmayı hedefliyoruz.

    Siyanürlü altın madenciliği kesilmiş binlerce ağaç, yok olmuş sayısız nadir bitki ve canlı, kirlenmiş ve tükenmiş su ve toprak varlığı, sekteye uğramış tarımsal üretim, metrelerce yükseklikteki atık dağları, toz rüzgârları, dev cehennem çukurları, tonlarca siyanür ve ağır metal, asit maden drenajı, çatlamış binalar, atık maden barajı kazaları demektir. Çanakkale’nin doğasına ve tüm canlılarına sahip çıkmak için desteğinize ihtiyacımız var.

    Çanakkale Kirazlı’da Siyanürlü Altın Madeni alanının %98,7’si orman alanında bulunuyor. Bölgede 18 memeli, 41 kuş, 10 sürüngen ve 117 böcek türü yaşıyor. Orman 283 farklı bitki türüne ev sahipliği yapıyor. Proje alanında tespit edilen türlerin 7’si dünyada sadece Türkiye’de yaşıyor. Çanakkale’nin doğasına ve tüm canlılarına sahip çıkmak için kampanyamızı imzalayarak; linki sosyal medya hesaplarınızdan, whatsapp gruplarınızdan yaygınlaştırmanızı önemle rica ediyoruz."

    Kampanya linkimiz:
    http://change.org/kazdaglarihepimizin
  • "Merhaba arkadaşlar sizler de Vakfımız tarafından başlatılan kampanyayı imzalayarak bu doğa katliamına engel olun.

    ☘ Sevgili Genç TEMA’larımız,
    Çanakkale Kirazlı’daki Siyanürlü Altın Madeni alanı için başlatmış olduğumuz kampanyamıza desteğinizi bekliyoruz.

    Kampanyanın daha fazla insana ulaşabilmesi için yaratıcı fikirlerinizi alarak kampanyanın etkisini birlikte arttırmayı hedefliyoruz.

    Siyanürlü altın madenciliği kesilmiş binlerce ağaç, yok olmuş sayısız nadir bitki ve canlı, kirlenmiş ve tükenmiş su ve toprak varlığı, sekteye uğramış tarımsal üretim, metrelerce yükseklikteki atık dağları, toz rüzgârları, dev cehennem çukurları, tonlarca siyanür ve ağır metal, asit maden drenajı, çatlamış binalar, atık maden barajı kazaları demektir. Çanakkale’nin doğasına ve tüm canlılarına sahip çıkmak için desteğinize ihtiyacımız var.

    Çanakkale Kirazlı’da Siyanürlü Altın Madeni alanının %98,7’si orman alanında bulunuyor. Bölgede 18 memeli, 41 kuş, 10 sürüngen ve 117 böcek türü yaşıyor. Orman 283 farklı bitki türüne ev sahipliği yapıyor. Proje alanında tespit edilen türlerin 7’si dünyada sadece Türkiye’de yaşıyor. Çanakkale’nin doğasına ve tüm canlılarına sahip çıkmak için kampanyamızı imzalayarak; linki sosyal medya hesaplarınızdan, whatsapp gruplarınızdan yaygınlaştırmanızı önemle rica ediyoruz."

    Kampanya linkimiz:
    http://change.org/kazdaglarihepimizin
  • Şehir, evlerin kustuğu insanlarla birlikte rutin bestesini icra ediyordu. İnsanlar bu bestenin nağmelerindendi, diğer seslerle birlikte. Araba kornaları, egzoz sesleri, sirenler, müzik gürültüleri, kahkaha ve çığlıklar ve diğer ara sesler… Yine böyle bir zamandı. Yolu adımlıyordu. Duyduğu yoğun gürültü O’na hiç dinmeyecek bir fırtınadaymış gibi geliyordu. Sanki kıyısı görünmeyen bir suda yüzme hissi… İnsanlarsa hiç umursamaz bir tavırda yürüyorlardı sağında solunda önünde arkasında. Bazılarının acelesi vardı, bazılarıysa kendi aralarında güle-eğlene, bağıra-çağıra ilerliyorlardı.

    -Efendim biliyor musunuz 10 Nisan’da Olay Ufku Teleskopu Projesi’yle bir araştırma grubu canlı yayında kara deliklerle alakalı önemli açıklamalar yapacaklarmış. İlk kez bir kara deliğin fotoğrafının yayınlanacağının tahmininde bulunuluyor...

    Az gerisinde yürüyenlerden işittikleriydi bunlar. İnanası gelmedi, hiç gerçekçi diyaloglar değil. “Ya bırak Allah’ını seversen ya” dedi. Adımlarını sıklaştırdı. Öndekileri işitti bu kez.

    -Hacı bu doların ateşi n’olacak ya? 10-12 lirayı görecek diyolar. Yatırımcıyı çekmek için küçük bi çıktı-indi yapacaklarmış, haberin var mı durumlardan?...

    Bu daha makul geldi. Ama artık sıkıldı gün boyu duyduğu bu muhabbetlerden, adımlarını daha hızlandırıp onları da geçti. Böylesi daha iyi oldu, şimdi kimseyi anlayacak kadar duymuyordu. Az ilerde lambaları fazlasıyla aydınlatılmış, ışıkları kaldırımlara taşan bir dükkân dikkatini çekti. Camda büyük puntolarla “Dev Kampanya – 3 AL 2 ÖDE” yazıyordu. Kendi kendine mırıldandı; ”Dur bi hele. Daha geçen gün aldıklarım bitmedi, koyduk kenara öylece duruyorlar.” Tam o esnada yakınlarında yavaş giden bir arabanın (-Araba marka adı verebiliyor muyuz, reklama giriyor mu? -Sen devam et biz o kısmı montajla atarız. -Peki) teybinden gelen yüksek sesli müziği işitti. “Çok az yaşanırmış böylesi aşklar / Unuttum diyorken yeniden başlar / Süzülürken birden gözümden yaşlar / Dün gece aklımda yine sen vardın” Kim bilir ne derdi var? Baksana ağır makamda yola yoldaş olmuş.

    -Şadan abiiii

    Tüh be yine yakalandık. -N'aber Halil?

    -İyidir abi, epeydir göremiyoruz seni, pek lokale uğradığın yok, hayırdır, iyisin inşallah?

    -İyi, iyi n’olsun be oğlum. Aynı işte yaşamaya, yaşlanmaya devam ediyoruz. İş-güç bir şekilde sürüyor kavgamız. Yorgun oluyorum bu sıra pek çıkmıyorum dışarı.

    -Abi geçen akşam Sadık seni Boztepe yolunda görmüş.

    Hay ben o Sadık’ın… - Bazen nefes almaya atıyorum işte kendimi dışarı, odur.

    -Sen iyi ol da abi yine uğrarsın mühim değil. Ama çok da özletme kendini. Arkadaşlarla bol bol kulağını çınlatıyoruz. Senin muhabbetin başka oluyor.

    -Eyvallah, eksik olmayın, uğrarım bir ara.

    Uzaklaşırken biraz mahcup “hay Allah!” dedi, “Doğrusunu söylesene be arkadaş, ayıp oldu çocuğa da” -Anlar mıydı ki acaba? “Ya boş ver abi, o hepimizde oluyor” deseydi? -Böyle daha mı iyi oldu sanki? Dostlarını ihmal eden yalancı durumuna düştün. -Düştüysem düştüm ne yapalım, artık oldu bi kere. Galiba Serap’ın dediği gibi insanları ihmal ediyorum. -Ben demiştim. -Off yine başlama Serap. Bir filmde görmüştüm, bu cümleyle cinayet işliyorlardı. -Hah sen anca dalga geç. -Ne yapayım hayat ciddiye alınmayacak kadar gerçek. Hem böyle zaman daha çabuk geçiyor. -Bak hâlâ devam ediyor. -İyi be tamam, varken aklımı delerdin, serapken yine görevini layıkıyla yerine getiriyorsun. -Tamam Şadan Efendi, zaten biz seninle hiç aynı evin terliği olamadık. -Terlik mi? Hiç öyle düşünmemiştim bak. -Zaten sen bir tek kendine ciddi oldun, bize gelince hep dalga dümen. Ben gidiyorum, ne halin varsa gör. -Bu kaçıncı oldu Serap…

    Kafasını diğer yana çevirdi hayıflanarak -Böyle giderse kafayı yemen yakındır Şadan Efendi. Söylene söylene ilerlerken bir başka arabadan gelen radyo sesini işitti;

    “İyi geceler gönül dostları. Ben buradaysam siz de oradasınız demektir. Siz varsanız ben de varım demektir. Bu da en azından önemli bir sorunu çözüyor. Hâlâ vakit var, birbirimize mukayyet olalım.”

    Bu Yalnız Kaptan’ın programı… Hem de yeni başlıyor. Demek ki saat 11 olmuş vay anasını, iki saattir yürüyor muyum ben şimdi? Zaman ne ara geçti bu kadar? -Hangi zaman? Arabaya gidip sorsan bir şeyin geçtiği yok. Sen onu gel bir de şimdi ağrı hissetmeye başladığım ayaklarıma sor. -Ayağın bilinci olur mu be? -Demek ki yorulduğunu bildirecek kadar varmış. Off yine evi sırtında kaplumbağa gibi yorgun ve ağır hissediyorum kendimi, beynim sürekli başımda. -Sen yine iyisin evi Nepal'de kalmış Slovakyalı salyangoz varmış. -Ulan sen benden de deli çıktın ha, bi sus tamam.

    Sonunda evleri, dükkânları bitirip gürültünün uzaklaştığı bir zamanda Boztepe’ye geldi. Burası mı sakindi, vakit mi sükûnete dahildi yoksa bu Şadan’ın yaşadığı sakin bir ‘süre’ miydi? orası bilinemedi.

    -N’aber Gece?

    Gece kafasını hafif çevirip tek kaşını kaldırarak baktı, umursamayıp önüne döndü. Paslı tenekenin içindeki alevi harlamakla meşguldü o an.

    -Yine bu geldi diyorsundur belki de içinden. Gerçi ben senin hiç konuştuğunu duymadım ya… Ne yapayım be oğlum? Eve sığamıyorum, kendimi dışarı atıyorum, bi bakıyorum yol beni buraya getirmiş. Aslına bakarsan iyi ki de öyle oluyor. Yoksa az daha devam etsem kafayı yeme ihtimalim yüksek. Gürültüden bıktım. Dışarıdaki konuşulanlardan, içerideki konuşulanlardan… Hem sen ne güzel konuşmuyorsun bak. Millet sana boşa Gece dememiş. Sakinsin ve karanlık… Dinliyorsun ama tek kaşın yukarıda bakıyorsun. Sükûnettesin ama tekinsiz…

    Gece yine döndü baktı tek kaş yukarıda, sonra tekrar önüne odaklandı.

    -Tamam, tamam az şurada durayım, dinleneyim giderim merak etme.

    Uzun bir süre sükûnete dahil oldu, aslında kendini daha çok dinledi.
    “ ’Seni düşünmek bana güç verecek’ diyeceği bir şeyi olmalı insanın hayatta” diye mırıldandı çok sonra.

    Kalkıp yola koyuldu.

    Birazdan gün doğacak…
  • Uluslararası Havacılık ve Uzay Ajansı NASA’nın ilk kadın yöneticisi ve ‘Hubble teleskobunun annesi’ lakaplı Nancy Grace Roman 93 yaşında hayatını kaybetti. Nancy Grace Roman, gökbilim alanında kadın ve gençlerin rolünü artıran öncü isimlerden biriydi.

    Roman, 1990’da uzaya fırlatılan ve gökbilimde yeni bir dönem başlatan Hubble Uzay Teleskobu’nun arkasındaki “itici güç” olarak tanınıyordu. Hubble, uzaydaki dev kara deliklerin varlığını kanıtlamaktan evrenin yaşına dair tahminleri geliştirmeye kadar pek çok önemli buluşa da aracı oldu.

    ‘En başından bana bir kadının gökbilimci olamayacağı öğretildi’

    Roman’ın NASA’da yöneticiliğe uzanan kariyeri, bilim dünyasındaki kadınlar için büyük bir ilham kaynağı oldu. Babası bir jeofizikçi olan Roman’ın annesi de onu kuzey ışıklarını izlemeye götürüyor, ona takımyıldızlarını gösteriyordu. Öte yandan okul öğretmenleri onun matematik ve bilime ilgisizliğinden yakınıyordu. Bu yıl NASA’nın yayınladığı bir röportajda Roman şöyle demişti: “En başından bir kadının gökbilimci olamayacağı öğretildi bana.

    Rehber öğretmenim bana şöyle bir bakıp ‘Neden bir kadın Latince dersi alacağına matematik okumak ister ki?’ diye sordu.” ABD’deki Swarthmore College’da astronomi okuduktan sonra Chicago Üniversitesi’nde doktora programına kabul edildi. Ancak tez danışmanı dahi kendisine pek inanmıyordu.

    Roman ise yılmadı uzaybilim çalışmalarına devam etti. Sonunda NASA onun evi oldu. 1959’da NASA’nın merkez ofisinin ilk kadın yöneticisi olarak tarihe geçti. Kariyeri boyunca bilim insanlarına Dünya’yı çevreleyen atmosferin sınırları ötesindeki gizemi çözebilecek teknolojileri kazandırmaya çalıştı.

    Hubble için kampanya yürüttü
    1962’de NASA’nın “ilk başarılı uzay görevi” olarak bilinen Uydu Güneş Gözlemevi-1’inin (OSO) uzaya fırlatılmasında öncü rol oynadı. Bu uydular sayesinde güneşin elektromanyetik ışınımları araştırıldı. Yeryüzünün haritalanması ve ölçülmesi için kullanılan Jeodezi uydularının uzaya fırlatılması için araştırmacılar ve mühendisler arasında köprü kurdu. Ancak Roman’ın gökbilime en büyük katkısı, Hubble Uzay Teleskobu’nun temellerini atmasıydı.

    Fikri 1946’da ortaya atan Lyman Spitzer isimli gökbilimciydi. Roman ise, maliyeti yaklaşık 1,5 milyar dolar olan Hubble’ın geliştirilmesi konusunda bürokratik ve finansal sorunları inatçı kişiliğiyle aşarak teleskobun başlıca mimarlarından oldu. Bir sinema bileti fiyatına büyük bilimsel buluş yapılmasına katkıda bulunacaklarını söyleyerek her bir Amerikalıyı ikna etmeye çalıştığını hatırlıyordu.

    Hubble’ın eski baş araştırmacısı Edward J. Weiler’ın değişiyle, “Hubble’ın babası Lyman Spitzer ise, annesi Nancy Roman idi”. Roman’ın çabaları o emekli olduktan 10 yıl sonra sonuç verdi. Teleskop, 1990’da başarılı bir şekilde uzaya fırlatıldı.

    Hubble ise, 1600’lü yılların başında Galileo’nun yaptığı gözlemlerden sonra tarihe geçen en başarılı uzay gözlemlerine imza attı, yıldız, gezegen ve galaksi görüntüleriyle dünyanın nefesini kesti. 1994 yılında NASA teleskobun aynalarında ortaya çıkan sorunlar giderilirken, NASA’da izleyiciler arasında olan Roman örgü örüyordu. Roman, NASA Olağanüstü Bilimsel Başarı Ödülü dahil pek çok ödüle layık görüldü.

    Yaşamı boyunca da kadınlar, çocuklar ve gençler için gökbilimde eğitim ve iş fırsatları yaratılmasına çabaladı. 2017’de Lego, Roman dahil NASA’da önemli başarılara imza atmış dört öncü kadının heykelciklerini piyasaya sürdü. Yakınları, Roman’ın 25 Aralık’ta hayatını kaybettiğini söyledi ama ölüm nedeniyle ilgili bilgi verilmedi. Bilim dünyası Roman’ı Science gazetesine verdiği şu demeçle hatırlayacak: “Bana uzay bilimci olamayacağımı söyleyen birçok insanı duymazdan gelmiştim. İyi ki yapmışım.”

    Editör / Yazar: Ezgi SEMİRLİ
    Kaynak: https://www.bbc.com/...d-us-canada-46720014