• 110 syf.
    ·7/10
    Kitabın adı gibi hayata yabancı bir adamı konu ediniyor. Umursamaz. Duygusuz. Hayatı boşvermiş biri. Gelişigüzel yaşıyor. Gelecekle ilgili planı yok.

    Arkadaşı olsa da olur olmasa da olur. Hayat şartları daha iyi olsa da olur olmasa da olur. Hatta kendisini sevgilisi ilan eden kadınla evlense de olur evlenmese de olur.

    Bir cinayet işlemesiyle birlikte hapse giriyor. Ama girdikten sonra da bir amacı olmadan yaşamaya devam ediyor.

    Mahkemesinde de annesinin vefatına ve işlediği cinayete dahi tüm olaylara nesnel yaklaşımı mahkemedekilerin gözünden kaçmıyor. Bu da Meursault'un aleyhine tabii.

    Mahkeme bittiğinde ise kendisi için tahmin ettiği sonucun olduğunu öğreniyor. Ve zamanı gelinceye kadar tekrar hapisteki odasına götürülüyor.
  • ...Ta ki vatanı Amerika'ya satanların ve gericilerin sonu gelene kadar, bu kavga biz olmasak da devam edecektir!
    Yurtsever analar var oldukça devam edecektir! Kısaca; anaların rahmine el atılamayacağına göre, mutlaka devam edecek ve başarılacaktır!
  • Sen, beni asla, asla tanımayan, bir su birikintisinin yanından geçercesine yanımdan geçip giden, bir taşa basarcasına üstüme basan, hep, ama hep yoluna devam eden ve beni sonsuz bir bekleyiş içerisinde bırakan sen, kimsin ki benim için?
  • 172 syf.
    ·Puan vermedi
    SPOILER İÇERİR!
    ‘SEVGİLİ KARDEŞLERİM;’
    Şimdi “mütevazi anlatıcınız” size çok özel konulardan bahsedecek .d
    İlk olarak Otomatik Portakal gibi bir BAŞYAPIT’ın hem kitabını okudum hem de fragmanından izlediğim kadarıyla içimde merak fırtınaları estiren filmini izledim. Olay akışını ve ikisi arasındaki farkları daha net görebilmek, iyi analiz edebilmek için de, tabii ki ilk olarak kitabını okumayı tercih ettim.
    Bu kitabı okuyarak; kabımın dışına çıktığımı fark edebiliyorum çünkü şiddet, kan, havada uçuşan ‘zumzuklar,’ birbirini tekmeleyen ve nefretten haz duyan insanları oldum olası sevmedim, bu tarz sahneleri izlerken bile rahatsızlık ve kapatma isteği duyan bir insanımdır ama bu çok özel bir eserdi, edebi derinliği vardı, açıkçası bu rahatsızlıklarımın bile önüne geçti, esere karşı duyduğum merak…
    Kitaba başlamadan önce, yazar hakkında edindiğim birkaç bilgi bile eseri okuma isteğimi tetikliyordu. Her bir ayrıntı, merak yolunda bir üst level’a taşıyordu beni. Öncelikle bu kitabın yazarı Anthony Burgess’a beyin tümörü teşhisi konuluyor ve yazarımıza bunun tedavisinin olmadığını, en geç 1 yıla vefat edeceği söyleniyor ve bencillikten oldukça uzak olan yazarımız, kendisinin değil, karısının derdine düşüyor. Karısı, kendisi öldükten sonra geçimini sağlayabilsin diye 1 yılda 5 buçuk kitap yazıyor ve işin ilginç tarafı 1 yılın sonunda vefat etmiyor. Aslında bir yanlışlık olduğunu ve yaşayacağını öğreniyor ama artık çoktan ünlü bir yazar haline gelmiş oluyor.
    Bunun dışında kitabın içinde, karısına tecavüz edilen bir adamdan bahsediliyor ama bu sadece kurgudan ibaret değil. Aslında yazarımızın da başından böyle talihsiz bir olay geçmiş ve hatta karısı düşük yapmıştır.
    İşin ilginç bir tarafı daha var ki; Otomatik Portakal filmi sinemalarda yerini aldıktan sonra İngiltere’deki suç işleme oranları artış gösteriyor ve bunun üzerine filmin yönetmeni olan, Stanley Kubrick tarafından gösterimden kaldırılıyor.
    Bu bilgiler bile insanın merakını tahrik ediyor ve satırların arasında gezinirken, kaybolma arzusunu uyandırmaya yetiyordu.
    Senaryo, Alex elemanının etrafında dönüyor. Kitap Alex’in ağzından anlatılıyor ve kitabın ilk bölümünde fazlasıyla sokak ağzı, argo ve küfürler kullanılmış. Alex daha 15 yaşında ve 3 tane de kankası var: Dim, Georgie ve Pete. Gece sokağa çıkıp çetesiyle türlü türlü şeytanlıklara imza atan bir eleman. Daha 15 yaşında ve şiddetten dehşet bir şekilde zevk alıyor; insanları gasp ediyor, soygun yapıyor, durduk yere yaşlılara saldırıyor, kadınlara tecavüz ediyor ve en sonunda katil oluyor. Zaten bu kadar belanın içine bulaşmışken ve şiddetten bu kadar haz alıyorken bu onun için kaçınılmaz bir sondu, şaşırmadım! Sokaklar tekinsiz, sokaklar korkunç ve ürpertici! Çünkü Alex gibi insanlar, sokakta kol geziyorlar! Polis desen, işini doğru düzgün yapmıyor bile. Hal böyleyken insanlar çaresiz, insanlar ürkek ve maalesef evde kalmaya mahkum haldeler. Cesaret edip çıkabilenler müstesna, onların başına gelenler tüyler ürpertici, okurken tüyleri diken diken yapan cinsten! İnsanın bakmaya dayanamayacağı, düşüncesinin bile rahatsızlık vereceği cinsten. Alex aynı zamanda Mozart, Beethoven gibi büyük sanatkarların müziklerini dinlerken büyük bir keyif alan bir karakter. Bir gün yine o çok sevdiği 9. Senfoniyi dinlerken ve o anın içinde büyük bir zevkle kaybolurken, Dim’in alaya alırcasına kahkaha atması Alex’i sinirlendiriyor ve Dim’e elindeki çubukla, çok hızlı ve sert bir şekilde vuruyor. Dim bundan hiç hoşlanmıyor, aynı şekilde çetedeki diğer elemanlar da ve o günden sonra aralarına bir soğukluk girmeye başlıyor, yine de beraber soygun yapmaya, pis işler çevirmeye devam ediyorlar. Bir gün soygun sırasında polislerin geldiğini fark edince, arkadaşları Alex’i satıyor, üstüne tartaklıyor ve kaçıyorlar. Alex o anda, önünü bile göremez bir haldeyken polislerin eline düşüyor ve asıl hikaye o günden sonra başlıyor çünkü Alex hapishanede türlü türlü işkencelere maruz kalıyor. Sonra bir gün “Ludovico tekniği”ni öğreniyor ve bu teknik, onu 2 hafta sonra hapisten çıkartıp bir daha hiç girmemesini sağlayacak, özel bir teknik. Alex bunu rahiple konuşup kendisine uygulanmasını istediğini söylüyor ve maalesef teklifi geri çevrilmiyor, işte şimdi onun için zamanın durduğu yerdeyiz, işte şimdi onun için zaman geçmek bilmiyor, 1 saniye bile onun için işkence ve sonsuzluğa uzanmış gibi hissediyor. Bu öyle bir teknik ki; Alex 10 sene daha hapiste yatmayı tercih ediyor ama artık iş işten geçmiş ve ruhunun ölüm fermanını imzalamış oluyor. Ona, yapmaktan büyük zevk aldığı şiddet sahneleri zorla izletiliyor, bazen tecavüz ve en kötüsü de dinlemekten büyük bir keyif aldığı müzikler dinletiliyor ama hepsi bu kadar değil, bunlar yapılırken onun tüm bunlardan nefret etmesine ve ona tiksinç gelmesini sebep olacak iğneler yapılıyor ve en sonunda o artık suç işleyemeyecek bir duruma getiriliyor. Suç işlemeyi bir kenara bırak, kendini savunmaktan bile aciz! Evet, Alex masum insanlara sırf zevk almak için, onları türlü işkencelere maruz bırakıyordu, insanların paralarını çalıp, onlara tecavüz ediyordu. Evet, tüm bunlar oluyordu ama kesinlikle karşılığı bu olmamalıydı çünkü bizi diğer canlılardan ayıran en üstün özelliğimiz akla ve iradeye, dolayısıyla seçme hakkına sahip olmamızdı. Bu şekilde Alex robottan ya da makineden farksızdı. Bu şekilde yaşamasının bir anlamı yoktu çünkü insanlıktan çıkartılmıştı. Çünkü o artık kişiliksiz biri haline getirilmişti. Ruhu öldürülmüştü. Tüm bunlar onun yaşama isteğini elinden almıştı, nefes almak bile ona fazla geliyordu artık, müzik keyfinden bile mahrum bırakılmıştı, insanı insan yapan en önemli değerinden kopartılıp, benliğinden sökülüp atılmıştı. Ben bunu bir katliam olarak görüyorum ‘sevgili kardeşlerim’ çünkü kim olursa olsun seçme hakkı elinden alınmamalı. Eğer bizim seçme hakkımız olmasaydı, cehennem ya da cennetin de bir anlamı kalmazdı, öyle değil mi? Eğer katillerin ya da türlü kirli işlere bulaşan insanların sayısını azaltmak istiyorlarsa; bunu, toplumu ve ebeveynleri eğiterek yapmalıydılar! Bir şekilde ebeveynler çocuklarını saygılı, dürüst, topluma faydalı insanlar olarak yetiştirmesine rağmen, yine de çocukları katil olup yapacaklarını yapıyorlarsa, o zaman devlet, suçlulara; caydırıcı, çok keskin cezalar vermeliydiler; belki müebbet boyu hapis yatmak ya da belki empati yapmaları için kısasa kısas’ta olabilirdi. Ama eğer mühim olan suçlunun iyileşmesi ve topluma kazandırılmasıysa; o zaman rehabilitasyon merkezlerinde tedavi görmeleri, gerekirse çocukluklarına inilip, bu acımasızca olan davranışlarına, uygun yöntemlerle son vermelerini sağlamaktı, doğru olan. Tüm bunlar suçları önleyebilecek yöntemlerdi ve burada suçlunun seçme hakkı da devreye giriyordu. Suç işliyorsa bile, cezanın ne kadar keskin ve acımasızca olduğunu göze alarak kendisi seçiyordu bunu. Eğer LUDOVICO gibi acımasız yöntemler uygulanacak olsaydı, adil olması açısından her suçluya uygulanması gerekirdi ama bu hükmü verenlerin, kendi çocukları suç işlediğinde böyle yöntemleri, kendi yavrularına uygulatmak isteyeceklerini hiç sanmıyorum! AYRICA BU YÖNTEM; MAKİNELEŞMİŞ BİR TOPLUMDAN BAŞKA HİÇBİR ŞEY DOĞURMAMIŞ OLACAKTI, YANİ BİR TAKIM ‘BOK PÜSÜRLER…’
  • ' ' İçimde yeşermeyi bekleyen bir şey var. Bugünü düşünüp pes etmek mi yoksa geleceği düşünüp devam etmek mi? ' '

    12-C Eda (Küçürek Öykü Denemesi) 30.10.20
  • "Dünya meşakkatli bir yerdir,yolun bundan sonraki kalanına Kırgın devam edeceğiz..."
  • Tekrar tekrar düştüğün yerden kalkmak öyküsü.
    Hayat yolculuğunda yürürken, koşarken hep düştüm. Düştüm, kalktım, yürüdüm. Düştüm, kalktım, yürüdüm. Düştüm, kalktım, yürüdüm. Düştüm, kalktım, yürüdüm...
    Hep kalktım.
    Hep yürümeye devam ettim.
    Hala yürüyorum.
    Yolculuğumda ayağıma takılan taşlar, düştüğümde kanayan yaralarım, karşılaştım yol arkadaşlarım hepinize teşekkürler. Daha az düşüyorum, daha az acıyor canım.