Yine de zaman, gitgide daha hızlı bir biçimde akıp gidiyordu; sessiz ritmi yaşamı parçalara ayırıyor, insan geriye bir göz atmak için bile duramıyordu.
“Dur! Dur!” diye bağırmak istiyor ama sonra bunun hiçbir yaran olmadığının farkına varıyordu.
Her şey, insanlar, mevsimler, bulutlar, her şey kaçıp gidiyordu; insanın taşlara, bir kayanın tepesine asılması da yararsızdı, yorulan parmaklar gevşiyor, kollar, cansız bir şekilde düşüyor ve insan kendini bu çok yavaşlamış gibi görünen ama hiç durmayan ırmağa kapılmış buluveriyordu
Bunun nedeni Filimore’un bugüne değin çok uzun süre beklemiş olması ve belli bir yaştan sonra umutlanmanın aşırı derecede çaba gerektirmesi, yani insanın yirmi yaşında sahip olduğu inanca asla tekrar kavuşamamasıydı. Çok uzun süre boşu boşuna beklemiş, gözleri gereğinden fazla karar okumuş, sabahlar boyu hep ıssız olan o kahrolası ovayı görmüştü.
Bu arada, masanın karşısındaki duvar saati yaşamı öğütmeye devam ediyor ve albayın zayıf, yılların kuruttuğu parmakları, mendil aracılığıyla, hiçbir ihtiyaç yokken, inatla gözlük camlarını silmeyi sürdürüyordu.